Kanadı kırık kuş merhamet ister/ ahh senin yüzünden kana batacak…

Dilimin tozlanmış raflarından çekip çıkarıverdim bu dizeyi; sabahtan beri kutlu bir vird gibi tekrar ediyorum dünyanın yüzüne karşı. Kana batmadan cana kavuşmazmış insan anladım, kanadı kırık kuşun merhamet dilediği kapının o yüce efendisinin izniyle… Ellerim, senden kalan bulaşıkları yıkarken çocuklaştı, her şeyi yarıda bırakıp senin kokunla dolu sarayımıza koşuverdim telaşla. Birkaç su damlasıyla donandı yer gök, bu on beş kat yukarıdan baktığımız şehrin bilmediği bir orman var burada. İşte o ormanın arasından koşup geldim bu güzel kelimeler kulübesine; ardımda yarım kalmış bulaşıklar.

Yorgunum. Eski, kapağı çalışmayan, tozlanmış bir teybe takıldı gözüm. Hemen önünde kül tablasının külleriyle üzerini örtmüş bir kaset. Elim gitmedi. Yalnızdım ve kendiliğimin yapışık ağırlığı çökmüştü üzerime. Tüm gün somurtan yüzümü güldürmeye çalışan güneşin eteğindeki taşları döktüğü bir Cumanın yorgunluğuna sığındım. Dilimde asıl sen gelince eriyip tatlanacak güzel şekerler.

Hani İstanbul’da değildik henüz, ismini adalarda doğan çocuğumuza koyduğumuz aşk taze bir fidandı bahçemizde, kışın ortasında, karın ilk değdiği gün çıldıran Ankara’daydık, baharın yaramazlık yaptığı bir akşamda o salkım söğüdün altında çocukluğunu boyayan bir hikâye anlatmıştın usulca, çocukluğunun savrulmuş yaprakları değmişti kalbime. Sen konuşurken kalbin dokumacı kuşları gibi seker dururdu göğsümün altında.

Güzel sözler susardın arada. Ben de ses etmezdim, heyecanla birkaç kelam edivereyim derdim ama serde erkeklik vardı söyleyemezdim. Dünya bize küsmüştü hani. Hani İstanbul’da değildik henüz. Hani sen bir söz söylemiştin, tüm yaraları kabuk bağlamıştı dilimin, işte o gün evvelim sen oldun.

Ne güzel, sen gelince hayata, gidince hatıralara boyanıyor bu berjer koltuk. Tam da öyle gözlerin gibi güzel hatıraların arasında dolaşırken dışarıdan gelen seslerle irkiliverdim. Kalbinin kirinden çok daha mühim işleri olan mahalle sakinlerinin gürültüleri gelip camları kırdı perdesi çekilmemiş geniş bir pencerenin ötesinden. Öteye beriye saçılan hatıralarımı toplayıp devam ettim yazmaya. Kalplerimizin yarısıyla aramızda koca bir ömür koca bir deniz; nakışsız ve kapkara. Susmak ağır geldi bir an. Etrafımıza baktık ki şu koca dünyada bir sen bir ben. Kimse yok dilimizden anlayan. Ahşap bir kitaplıkta perhizkar keşişler gibi çile çeken kitaplar takıldı gözüme. Soluk almak için birine sığınmak istedim; hayalin muzipçe çekildi gitti. Az sonra, ‘mayıs bitmeden bir melek gelip konacak omzuna’ deyip, boynumdan enseme doğru bir serinlik gibi aktı usulca. Başkaları olsa rüzgâr der ona ama ben kıyamadım, senin ismini söyleyiverdim telaşla. Gözüm kasete kaydı yeniden, ellerimde tatlı bir buruşukluk. Alıp teybe taktım.

İnce, tozlu bir ses çıkıverdi aletten. Sonra eşsiz bir bağlama sesi… Gökyüzünün şarkısıdır sanki. Yalnızca senin duyabildiğin bir sesle gülümseyiverdim ismini. Türkü başladı:

Cahildim dunyanin nesine kandim. Hey insanlar, dinleyin bak, ne güzel söylemiş adam! Bir kulak verseniz, belki daha güzel bir bahçede oynardınız oyunlarınızı; yaramazlık etmeden. Mahallenin kalbinin kirinden çok daha önemli işlerine dalan ahalisi gelirdi gözünüzün önüne. Gözleriniz dolardı. Gidip en sevmediğiniz sakinine bile sarılmak geçerdi içinizden. Bir riya şüphesi çöreklenirdi belki de en hassas olanlarınızın içine.

Haklısınız belki de bunca suçlamaya teşne halkların dilinde böylesi bir deliliğe güzel isimler takmazlar. İlkokulda yakanıza takılan kurdelalar gelirdi birden. Gülerdiniz. Hafızanıza şaşardınız. Türkü devam ederdi. Garibim can yıkıp gönül kırmadım/ senden ayrı ben bir mekan kurmadım / daha bir gönüle ikrar vermedim. İçiniz acırdı. Hiç üşenmeden başkalarına attığınız taşların ağırlığı altında ezilirdiniz. Türküdür deyip geçemezdiniz. Dışarıda kavga devam eder. İçinizde pek fazla itibar etmediğiniz bir peygamber uyanır. Kapıyı çarpıp çıkmak isterdiniz; ne gerek var kavgaya. Bakın böyle güzel türküleri olan insanlar kavga etmezler, neden birbirinize türkü söylemiyorsunuz demek isterdiniz belki. Kendinizden utanırdınız. İçinize attığınız kinlerden, nefretlerden utanırdınız. Kirlenmiş bir adamın; kirden pastan kelimeleri bile gölgelenmiş bir adamın arınmanın şarkısını söyleyemeyeceğine hükmederdiniz. Geriye bir uzun sükut kalırdı.

İçinizde kabaran sözler yeni camiinin güvercinleri gibi dilinize üşüşürdü. Güzel olurdu şimdi gülünçlüklerinizle kirlettiğiniz şu harap bahçe.

Yazmak değil beni rahatlatan, dinle-n-mek… Hem türkiye ses vermedi ben de türküye sığındım gene. Ne diyeyim, ahirim sensin. Evvelimi bilemedim ki hiç. Bir ormanda kayboldum belki bir romanda bulurum kendimi. Senin ışıltılı hayalin bir kandil gibi aydınlatırken yolumu neden korkayım. Bak o küçük o ürkek çocuk da gelip yaslamışken dirseklerini düşlerimin üzerine. Akşam oldu. Türkü bitti. Anladım ki senin için söylenmeyen hiçbir sözün hükmü yok. İnsan bir ömür sadece şu türküyü hakkıyla söylemek için bile yaşayabilir; bildim. Hayatımızın sonuyla beraber türkü de sona erer işte; fena mı? Fena tabii… Hem de ne güzel bir fena. Belki o zaman ihtiyar bir gururla sevdiklerimize dökeriz onca zaman içimizde gizlediğimiz güzel taşları… Tüm hayatımız eski Türk filmleri tadında akıp koca bir ömrü bereketlendiren gözyaşlarımızın arasından akar gider. Hüzünlü bir tebessüm açar yüzümüzde. Mahcup bir gururla, son defa konuşmaya başlarız: Garibim, can yıkıp gönül kırmadım/ senden ayrı ben bir mekan kurmadım.

Kendisine memleket olarak sevdiğinin kalbini seçmiş bir insanın sevdiğinden ötesine söylediği hiçbir sözün hükmü yoktur. Türkü biter. Bir türkü kadar saf yaşamınıza son noktayı koyarak gözlerinizi yumarsınız.

Ahirim sensin ne demek anlarsınız...