Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arası gösteriliyor
  1. #1

    Allâh 'a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı

    İnsanları Allâh 'a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı...…Makâlât-ı Fârukî…

    Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve ashâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi bi-adedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhireti ve kezâlik. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
    İnsanları Allâh 'a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı...…Makâlât-ı Fârukî…
    “İnsanları Allâh ’a götüren yollar, mahlûkatın nefeslerinin adetleri kadardır.” Bu yollar ise gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin açmış oldukları yollardır. Her peygamberin kendisinden sonraki peygamberlerle risâlet görevi sona ermiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’e gelinceye kadar her peygamber bir evvelkinin hükmünü nesh etmiştir. Böylece Efendimiz’e (s.a.v) gelinceye kadar bütün peygamberlerin yolları kapanmıştır. Kıyamete kadar Cenâb-ı Allâh ’a gidecek yegâne yol Rasûlullah (s.a.v)’in yoludur. Ve bu yol kıyamete kadar açık bir şekilde kalacaktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın emri böyle tahakkuk etmiştir.

    Bizim bu yazımızda anlatmak istediğimiz; Allâh ’ın yakınlığına erdiren yollardır. Bu yolların kaynağı da Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’dir. Allâh ’ın yakınlığına erdiren yolların kapıları tıpkı Cennet’in kapıları gibi sekizdir. Bu kapılar, Cennet’teki gibi yan yana olmayıp art ardadır. İlk kapı olan akıl kapısından giren, sevgi kapısına gelir. Bu şekilde art arda gidilerek bir önceki kapıya gelmeden bir sonrakine ulaşmak mümkün değildir.

    Her kapı bir sonrakinin ön şartıdır. İşte Allâh ’ın yakınlığına erdiren yolların kapıları şunlardır:

    1. Akıl kapısı,

    2. Sevgi kapısı,

    3. Îman kapısı,

    4. İlim kapısı,

    5. İhsan kapısı,

    6. İhlâs kapısı,

    7. Tevbe kapısı,

    8. Rıza kapısı.

    Şimdi de bu kapıları sırasıyla açıklayalım:

    1. AKIL KAPISI

    Akıl; çirkini-güzeli, eğriyi-doğruyu, hakkı-batılı bilerek, hakkı bulup onda sükûn eden melekeye denir. Zira Rasûl-i Ekrem Efendimiz hadis-i şeriflerinde aklı; “insana Allâh ’ı bulduran, ona îmanı öğreten ve Allâh ’a itâate sevk ettiren” bir meleke olarak tarif etmişlerdir. (1)

    2. SEVGİ KAPISI

    Sevgi; herhangi bir şeye karşı aşırı ilgi duymaya denir. Sevgi ikiye ayrılır:

    a) Hakk için olan sevgi,

    b) Halk için olan sevgi.

    Hakk için olan sevgi, güzel ahlâkın tebeyyünleri ile ortaya çıkan güzelliklerdir. Meselâ; hiç tanımadığı hâlde bir insana güzel ve kibarca davranıp onu misafir etmek, yedirip içirmek, ihtiyaçlarına gücü yettiğince yardımcı olmak, yapılan eziyetlere tahammül etmek insanı Allâh ’a îman etmeye kadar götürür.
    Halk için olan sevgide ise, belki nefsin hoşuna giden menfaatler olabilir; ama sonunda, nefsin menfaatlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hareketler insanı Hz. Allâh ’ın gazabına ve Cehennem’e götürür.

    3. ÎMAN KAPISI

    Îman; bütün yaratılmışlar; put, tağut ve tapılan diğer mahlukları bir yana itip onları yaratan Hallâku’l-Âlemîn olan Allâh ’ı ve O’nun Rasûlü’nü tasdik etmektir.
    Bütün maddeleri; madenleri, taşları, toprakları, ağaçları, suları, güneşi, ayı yaratan sadece Hz. Allâh ’tır.

    Cenâb-ı Hakk, putperest insanların tapmış oldukları putların maddelerini (taş, toprak, güneş gibi) yaratmıştır. Bilahare insanlar Allâh ’ın yarattığı madenlere, taş ve topraklara kendi elleriyle şekil vererek put haline getirmişlerdir. Bu putları da kendilerine ilâh olarak ittihaz etmişlerdir. Böylece şirke düşmek suretiyle îman nimetinden mahrum kalmışlardır. Hâlbuki insana Allâh katında değer kazandıran îmandır. Îmansız insanın Allâh katında hiçbir kıymeti yoktur.

    4. İLİM KAPISI

    İlim; Hz. Allâh ’ı bilmek, O’nu tanımak, O’nun emirlerini yerine getirmek ve kişinin kendi nefsinin acziyetini bilmesidir. İmam Mâlik (rh. a): “İlim çok rivâyet etmek değildir; ancak ilim Allâh (c.c)’nun kalbe bıraktığı bir nurdur (marifetullah nuru yani Allâh ’ı bilmektir.)” buyurmuştur.(2)

    5. İHSAN KAPISI

    Amel; Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehiylerinin insanlar tarafından fiiliyata dökülmesine denir.

    Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde: “İhsan, Allâh ’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” (3) buyuruyor. İşte Allâh ’ın gördüğünü düşünerek yapılan ibadet, ihsan makamıdır. Kulun Allâh ’a karşı olan yakınlığının arttığı bir makamdır. Bu makama ulaşabilmek için de Allâh ’ın rızasına, Efendimiz (s.a.v)’in sünnetine uygun hareket edip bu hareketleri devamlı yapmak gerekir.

    6. İHLÂS KAPISI

    İhlâs odur ki; riyanın zıddıdır. Riyâ; gösteriş için amel yapmaya denir. İhlâs ise, sırf Allâh için amel yapılmasıdır.

    İhlâs; Cenâb-ı Hakk’ın rızası için yapılan amellerdeki öze denir. İhlâsı bulabilmek için şevkle Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in sünnetlerine yapışmak gerekir. Aksi takdirde ihlâsı bulmak mümkün değildir. Cüneyd-i Bağdadî (rh. a): "İhlâs Allâh ile kula arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun, heva bilmez ki eğsin."

    7. TEVBE KAPISI

    Bu makamda çok tevbe edip Cenâb-ı Hakk’tan af ve mağfiret dilemeli ki, Cenâb-ı Hakk kulunu affetsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in hiç günahı olmadığı hâlde günde 100 defa Allâh ’a tevbe ve istiğfar yapardı.

    Buradaki tevbe, kişinin bir günah işlemesinden dolayı yaptığı tevbe değildir. Zira Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in hiç bir günahı yoktu. Kişinin acziyetinin ve kulluğunun Cenâb-ı Hakk karşısında ne kadar zayıf ve biçare olduğunun ifadesidir. İşte burada o kul, yaptığı her amelin Cenâb-ı Allâh ’a lâyık olmadığını, Allâh ’ın şanı karşısında yaptığı bütün amellerin noksan kaldığını kabul eder. Nitekim Efendimiz (s.a.v) bir duasında: “Ey ibadet edilmeye lâyık olan Rabbim! Seni hakkıyla tanıyıp Sana kulluk edemedim.” (4) buyurmuştur. O ki Âlemlerin Habîbi’dir. O böyle söylediği takdirde hiç bir kulun, hiç bir amelinin Allâh ’ın şanına lâyık olduğu söylenemez.

    İşte bu tevbe kapısında kul, Allâh Teâlâ karşısında devamlı acziyetini kabul edip, boynunu büktükçe Cenâb-ı Hakk onu bir sonraki kapı olan rıza kapısına çeker.

    8. RIZA KAPISI

    Rıza; îmandan sonra bütün makamları içine alan en büyük bir makamdır. Kişi bu makamda bütün hareketlerini Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için yapar. Yarattığı bütün mahlûkata sırf O’nun için hizmet ederek Allâh ’ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Bu makamı elde edebilmek için bütün güzel ahlâklar yaşanmaya çalışılmalıdır. Bu makam için; kişi Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in günlük bütün sünnetlerini yaşamaya çalışarak, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmalıdır.

    Öyle olur ki; artık Cenâb-ı Hakk ondan razı olur. Allâh Teâlâ ondan razı olunca âyetleriyle de müjdeler. “Ey mutmain olmuş nefs! Sen Allâh ’tan, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (5) âyeti onun ruhunda tecellî eder. Bu tecelliyle o kişi anlar ki, Rabbü’l-Âlemîn ondan razıdır. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
    "Allâh bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail (a.s.)'a: ‘Allâh falanı seviyor, onu sen de sev!’ diye seslenir. Onu Cebrail de sever. Sonra o, sema ehline: ‘Allâh falanı seviyor, onu siz de sevin!’ diye nida eder, derken, bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için arz halkı (insanlar) arasına hüsn-ü kabul konur."(6) Îman sahipleri, Allâh sevdirdiği için o kişiye ellerinde olmayarak hürmet ve hizmet ederler. İşte böylece rıza makamı Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaktır.

    ***
    Buraya kadar anlattıklarımız, kulun kendi cehd ve gayretiyledir. Yani kul çalıştığı ve gayret ettiği nispette bu kapıları geçer; ama bundan sonraki aşk kapısı tamamen Cenâb-ı Hakk’ın ictibasıyladır (seçmesiyledir). Bu kapıdan herkes giremez. Yani kul kendi cehd ve gayreti ile bu kapıdan giremez. Ancak Cenâb-ı Allâh ’ın seçip çektikleri girebilir. Onun içindir ki bu aşk kapısı yukarıdaki diğer sekiz kapıdan ayrıdır.

    Şimdi de aşk kapısını izah edelim:

    AŞK KAPISI

    Aşk öyle bir şeydir ki; tarifi mümkün değildir. Aşk öyle bir ateştir ki; ne közü bellidir, ne rengi görünür, ne de dumanı vardır.

    Cenâb-ı Hakk’ın seçip çekmesine “ictibâ yolu” denir. İctibâ yolu, en yüksek, en yüce, en şerefli bir yoldur. Burada kuldan değil, Rabbü’l-Âlemîn’den talep vardır. İşte Allâh ’a en yakın kullar bu ictibâ yoluyla çekilen kullardır ki, bunların içinde “veysîler” de vardır. Bunların sayıları azdır; fakat çok yüce bir tabakadır. İctibâ yolunun sertâcı önce Rasûl-i Ekrem (s.a.v), ondan sonra Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ (r.anhâ)’dır. Daha sonra Sahâbîler, Sahâbîlerden sonra da Hz. Veysel Karânî (k.s)’dur. Ve daha sonra mezhep imamlarımız, tasavvuf pirleri ve velîlerdir. Hazret-i Abdülkâdir Geylânî (k.s) ise Sahâbîler hâriç, bütün velîlerin ve pirlerin üstâdıdır. Bütün pirler ve velîler, emirleri ondan alırlar. Kıyamete kadar böyle devam edecektir.

    Aşkın öyle bir harareti vardır ki; kendinden başka içine düşen her şeyi yakar bitirir. Mesela; bir yerde çok kuvvetli bir ateş olsa, o ateşin içine ne atsan hepsini yakar. Ağaç, kumaş, kağıt, cam, maden ne olursa olsun hepsini eritir, kendine döndürür, kendi gibi ısı vermeye başlar.

    İşte aşk, kendinden başka hiçbir şey bırakmaz. Yani, Hz. Allâh ’ın sevgisi bir gönülde varsa, ikinci bir sevgi oraya giremez, aşkullah onu yakar bitirir. Zaten kalpte iki sevgi olmaz. Hz. Allâh kalpteki sevgiye ortak kabul etmez. Bu kalbe ne dünya, ne de âhiret nimetlerinin hiç birisi sokulamaz.

    Aşk, sevgiyle başlar; ama insan kendi cüz’î iradesiyle sevgiye talip olur. Sevgi kapısından herkes girebilir. Aşk kapısından ise herkes giremeyip, sadece Cenâb-ı Hakk’ın içeri aldıkları girebilir. Aşk kapısından içeri giren, Cenâb-ı Hakk’tan başka bir şey düşünemez. Herhangi bir mecliste, herhangi bir yerde Allâh ’tan bahsedilmeyince orası o kişiye en büyük işkence mahalli ve zindan olur. Oradan bir an önce kurtulmak ister.

    Cenâb-ı Hakk’ın bu aşk nimetinden verdiği kimseler uzakta dahi olsalar birbirlerini deli gibi severler. Karşılaştıkları zaman hiç konuşmasalar bile, göz göze gelmeleri kâfidir. Çünkü Cenâb-ı Hakk onların gönüllerine nazarlarıyla tecelli eder. Her an birbirlerine kavuşmak isterler.

    Aslında Allâh için olan sevginin menşei Rabbü’l-Âlemîn’den sonra Rasûl-i Kibriyâ’dır. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere vermiş olduğu aşkın nuru, Rasûlullah (s.a.v) vasıtasıyla gelir. Rasûlullah olmadan bu iş muhaldir. Allâh Teâlâ, mecazî aşkın kaynağına, Mekke-i Mükerreme’de gerçekleşen şu hadisede Rasûl-i Ekrem’in nurunu me’haz kılmıştır. İlâhî aşkın kaynağını da her şeyin yaratılmasına sebep olan Habîb-i Müctebâ olarak takdîr etmiştir.

    Efendimiz (s.a.v) daha dünyaya gelmeden babası Hz. Abdullah, Mekke sokaklarında dolaşırken çok zengin ve güzel bir kadın, Hz. Abdullah’ı çağırarak:
    - “Benim yanıma gelip, bir zaman benimle beraber kalırsan, sana çok fazla para ve hediye vereceğim.” der; ama Hz. Abdullah:

    - “Ben Allâh ’tan korkarım!” diyerek bu teklifi reddeder. Bilahare Hz. Âmine Hatun’la evlenir ve taşıdığı Rasûl-i Ekrem’in nuru Hz. Âmine’ye intikal eder. Aradan bir zaman geçtikten sonra o kadınla tekrar karşılaşır. Kadın Hz. Abdullah’a iltifat etmeyip, konuşmaz bile... Bu durum Hz. Abdullah’ın hayretini mucip olur. Kadına der ki:

    - “Yoksa sen de mi Allâh ’tan korkup bu kötü işleri bıraktın?” Kadın ise:

    - “Hayır! Ben senin alnında büyük, parlak bir nur görüyordum. Benim iştiyakım o nura idi; ama şimdi sende o nuru göremiyorum. Göremediğim için de sana iltifat etmedim.” der.

    İşte Rasûl-i Kibriyâ daha dünyaya teşrif etmeden taşıdığı nurundan dolayı mecazî bir aşkın me’hazı (kaynağı) olmuştur. Ya ilâhî aşk? O daha başkadır.

    Rasûlullah Efendimiz Uhud harbinde iken Hanım Sahâbîler Medine’de kalmıştı. Medine’ye ise harpte Müslümanların mağlup duruma düştüğü, hatta Efendimiz (s.a.v)’in şehîd olduğu haberi ulaşmıştı. Ümmü Süleym (r.anhâ) bu haberi alır almaz er meydanı Uhud’a koştu. Yolda diğer Sahâbîler ona önce çocuklarının, sonra kardeşinin, daha sonra da kocasının öldüğü haberini verdiler; fakat o bunların hiç birisine üzülmüyor hep Rasûlullah’ı soruyordu. Herkese: “Nerede Rasûlullah?” diyordu. Ta ki Efendimiz’i (s.a.v) görene kadar hiç bir şey onu teskin edemedi; ama Rasûl-i Kibriya’yı görünce ne kardeşini, ne evladını, ne de kocasını hiç düşünmedi. O’nu bu denli Allâh ’a bağlayan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgisi idi.

    Zira böyle bir metaneti gösterebilmek için çok büyük bir ilâhî aşk gerekir. İşte o ilâhî aşkın Allâh ’tan sonra kaynağı Rasûl-i Ekrem Efendimiz’dir. Rasûlullah’tan sonra aşkın merkezi Hz. Fâtımâ’dır. Çünkü Hz. Fâtımâ nübüvvetten parçadır. Bütün insanlara aşk Rasûl-i Kibriyâ’dan sonra Hz. Fâtımâ’dan ve Rasûlullah (s.a.v)’in dünyadaki o zamanın halîfesinden gelir ve insanlara dağılır.

    Vallâhu a’lemu bi-murâdihî.

    Ve’s-selâmu alâ men ittebea’l-hüdâ.

    Alıntı





  2. #2
    Allah razı olsun canım o kapılara yapışan ümmet olalım inşallah...

  3. #3
    kardesım cok guzel ve acıklayıcı bır sekılde anlatılmıs...emegıne saglık...



Benzer Konular

  1. Allah Dostlarından Yardım Almak için
    Konuyu Açan: evliyaa, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 93
    Son Mesaj : 03-Ara-2012, 07:36
  2. Allah Dostlarının Önderliği, Cümle Kapısı
    Konuyu Açan: zekaikc, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 04-Kas-2011, 17:29
  3. Allah'tan Uzaklaştıran Ve Şeytana Yaklaştıran Yoldan Dönmek
    Konuyu Açan: arşınca, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 27-Tem-2011, 02:09
  4. Ölumsuzlugun Kapisi
    Konuyu Açan: biggang, Forum: Spiritüalizm.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 30-Tem-2007, 12:01
  5. Sihrin Sekiz Çeşidi.
    Konuyu Açan: Eftalya, Forum: Büyü.
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 18-Kas-2006, 13:36
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com