Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arası gösteriliyor
  1. #1

    Beethoven Hayatı

    LUDWİG VAN BEETHOVEN (1770-1827)

    Bach, müziğin matematikçisiydi, Mozart şairi, Beethoven ise filozofu... İnsan beyninin bahçesinde en son tomurcuklanıp çiçek açan da felsefe tohumu değil midir? Beethoven hakkındaki bu yazıyı Tuluyhan Uğurlu'ya her zaman destek olan sanatsever dostumuz Aysel İnceoğlu derledi.


    Beethoven bir dahi çocuk değildi. Delikanlılık çağında da öyle kimseye benzemeyen bir hava taşımıyordu. Öğretmenleri de ondan pek memnun değildiler. Ona bestecilik öğretmekte olan Albrechtsberger, Beethoven şimdiye kadar bir şey öğrenemedi demişti, bundan sonra da öğreneceği yok. Besteci olarak ben onda en küçük bir ümit dahi göremiyorum.

    Beethoven'e bir süre armoni dersleri veren Hayd bile öğrencisinin meziyetlerini farkedememişti. Aslında Beethoven, öğretmenlerinin
    anlayamayacakları derecede büyük hayaller peşindeydi. Ama henüz bunları açıklayacak zemin bulamamıştı. Beethoven ancak otuz yaşındayken ilk senfonisini besteleyebilmişti. (1800)

    Ama piyanosunun başına geçtiği zamanlar her şey değişiyordu. Daha küçük yaşta iyi bir piyanist olacağını ispat etmişti. Kısacık, küt parmaklarıyla piyanonun tuşları üzerinde harikalar yaratabilmekteydi. Babası, Bonn'da kilise korosunun şefiydi. Oğlu daha dört yaşındayken ona piyano ve keman dersleri vermeye başlamıştı. Johnann van Beethoven, içkiye düşkünlüğü yüzünden evini geçindirecek kadar paraya bir türlü sahip olamıyordu. Küçük Ludwig'in kabiliyetini keşfedince eve para getirsin diye onu yetiştirme
    işini üzerine aldı. Gerçekten de Ludwig daha yedi yaşındayken halk huzurunda konser verecek duruma gelmişti. Evde devamlı hasta yatan annesiyle sarhoş babasının bitmek tükenmek bilmeyen kavgaları küçük çocuğun ruhu üzerinde önemli tesirler yaratmıştı. Onüç yaşındayken sarayda org çalarak evin masraflarının bir kısmını ödeyecek hale geldi. Dört yıl sonra Viyana'ya gitti. Bir süre Mozart'tan ders aldı. Beethoven'in kabiliyetini keşfeden ilk müzik öğretmeni de Mozart'tır. Bir gün Beethoven evinde piyano çalarken Mozart onu odadaki dostlarına göstermiş, bu çocuğa dikkat edin demişti, bir gün gelecek, bütün dünya ondan bahsedecek.

    Beethoven'in annesinin hastalığı günden güne artıyordu. Vereme yakalanmış olan genç kadının durumu ağırlaşınca Beethoven de tekrar Bonn'a döndü.Birkaç gün sonra ise hasta kadın oğlunun kolları arasında son nefesini verdi. Beethoven, dert ortağı ve biricik dayanak noktası olan annesini kaybedince çılgına döndü. Annesinin verem aldığını, kısa bir süre sonra kendisini de aynı akibete uğrayacağını düşünüyordu.


    BEETHOVEN'İN YAŞAMINDAKİ KADINLAR
    Sırasıyla Kontes Erdody, Prenses Lichnowsky, Prenses Lichtenstein, Bettina Van Brantano

    Karısının ölümünden sonra Baba Beethoven kendini iyice içkiye vermişti. Artık evin bütün yükü Beethoven'in omuzlarındaydı. Babasından başka iki küçük kardeşi Anton Carl ile Nikolaus Johann'ın bakımı Beethoven'e
    kalmıştı. Delikanlı gündüzleri evin işlerini de yapmak zorundaydı. Sağlık duru onu endişelendiriyor, evin işleri, ekmek parası kazanma derdi Beethoven'i bunaltıyordu. Son derece aksi, sinirli bir insan olmuştu. Çevresindeki insanların ondan çok daha rahat ve mutlu yaşayabildiklerini düşündükçe öfkeleniyor, herkese düşman kesiliyordu. Arkadaşlarıyla konuşurken onlara daima kötü sözler sarfediyor, en küçük fırsatta işi
    kavafaya döküyordu. Saçı başı darmadağınık dolaştığı için herkes ona çılgın ispanyol diyordu. Fakat herşeye rağmen Beethoven'in bir çok da dostu vardı. Çevresindekiler bu kavgacı fakat dürüst delikanlıyı seviyorlardı.

    Onun hayatın gerçekleri karşısındaki davranışları da hoşa gidiyordu. Kalabalık salonlarda, arkadaş toplantılarında daima yabancı kalıyordu ama bu toplantılarda da herkes sadece onunla ilgileniyor, herkes onunla konuşmak için sabırsızlanıyordu. Bu çirkin, atlet vücutlu, inatçı adamda herkesi çeken gizli bir kuvvet vardı sanki.

    Beethoven, yirmi iki yaşında Viyana'ya yerleşti. Artık ellerinin ustalığı sayesinde kendi ayakları üzerinde duracak hale gelmişti. Piyanoda gösterdiği başarı sayesinde Prens Carl Lichnowski ile eşinin de dikkatini çekti. Avusturyalı aristokratlar müziğe çık meraklıydı. Asil karı koca Beethoven'i evlerine aldılar ve ona yılda altı yüz florin (üç bin Türk lirasına yakın) ödemeyi kabul ettiler. Bu arada genç müzisyeninin Viyana sosyetesinde de tanınmasına yardımcı oldular.

    Beethoven, bir süre neşeli, kayıtsız bir insan olmayı denedi. Hatta kendine bir atlı araba almayı düşünecek kadar da lükse merak sardı. Parlak renkli kumaşlardan elbiseler yaptırıyor, dans dersleri alıyor ve etrafını saran
    genç kızlarla dostluk kurmaktan da çekinmiyordu. Beethoven, Viyana sosyetesinin bir numaralı erkeği olmuştu. Her yere davet ediliyordu, her gittiği yerde itibar görüyordu. Ama çok geçmeden bütün bunlar, asi ruhlu bestecinin sinirine dokunmaya başladı. Asillerin ona yakınlık göstermeleri öfkelenmesine sebep oluyordu. Genç adam, mutluluk bana yaramıyor diyerek durumunu açıklamaya çalışmıştı, daha doğrusu ben mutlu olmak için yaratılmamışım. Gerçekten de bestecinin dehasını geliştirebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı vardı. Yalnız yaşamalı, ısdırap çekmeliydi ki eser verebilsin. Ben dünyaya mutlu, kaygusuz bir hayat sürmek için değil, büyük eserler yaratmak için gelmişim diyordu. Beethoven bunları düşünerek sosyeteden elini eteğini çekti. Onun kabaca davranışları iyi kalpli prens ile eşinin de sabrını tüketiyordu. Fakat onun, şımarıklıklarına, huysuzluklarına boyun eğmeye de kararlıydılar. Hatta bir keresinde Prens, hizmetkarlarından birene şayet Beethoven de seni benim çağırdığım sırada çağırırsa önce onun yanına gidip emirlerini yerine getirmelisin demişti.Prens, sanatın her şeyden önce geldiğine inanıyordu.

    Beethoven, annesinin ölümünden sonra hastalık korkusundan kendini bir türlü kurtaramamıştı. Vücudunun hep ağrılar içinde olduğunu zannediyor, kendine hasta süsü veriyordu. Bestecinin üzüntüleri bu kadarla da bitse iyi ...
    Herkesin onu iyi bir piyanist, kötü bir besteci olarak tanınmasından da şikayetçiydi. İlk eserleri, güzel çalan fakat güzel eser yaratmaktan aciz bir müzikçinin eserleriydi. Halbuki Beethoven, her şeyden çok yaratıcılığa
    önem veriyordu. Tek isteği, ihtirası güzel eser bestelemekti ama işte otuz yaşına yaklaştığı halde dikkati çekip ilgi toplayacak bir eser ortaya çıkaramamıştı.


    Arkadaşlarının ona cesaret vermemeleri Beethoven'i ümitsizliğe düşürmemişti. Dehasının er geç anlaşılacağından emindi. Nitekim 1800 de tamamladığı Birinci Senfonisi Beethoven'in ilerde bir şeyler yapabileceğini müjdelemesi bakımından önem taşıyordu. Bu eserde, besteci kendisinden önce yaşamış olan bestecilerin eserlerinin etkisi altında kaldığını göstermişti ama gene de ileriye doğru atılmış bir adım sayılırdı bu eser.

    Müzik eleştiricileri Beethoven'in yenilikler peşinde koşmaktan vazgeçip eski usulde eser bestelemesini tavsiye ettiler. Fakat Beethoven hiç başkalarının sözlerini dinler mi? İkinci senfonisiyle eleştiricilere adeta meydan okudu. Bu senfoninin Largetto temposundaki ikinci bölümünde orkestranın çeşitli sazları bir melodiyi karşılıklı tekrarlayarak bir nevi notalı dedikodu yapıyorlardı. İki ayrı grubun aynı melodileri karşılıklı tekrarlanmasından
    sonra üçüncü bir grup araya karışıyordu. Eleştiricilerden biri Beethoven'in bu eserini dinledikten sonra bu gidişle bizim orkestralar sazlı dedikodu dernekleri haline gelecek dedi.

    Beethoven bu sözleri de duymamazlıktan geldi. Birkaç sineğin ısırması yarışı kazanmaya azmetmiş bir atı durduramaz diyordu. Eleştiriciler ise Beethoven'in sadece bir konuşmadan ibaret olmakla kalmayıp aynı zamanda gramer yanlışlarıyla da dolu olduğunu belirttiler. Onların düşüncelerine göre bu konuşma, cahil bir adamın konuşmasından farksızdı. Beethoven, bu sert hücumlara da aldırmadı.


    Hiç kimsenin önünde eğilmeyen, kimsenin sözünü dinlemeyen bu inatçı ve kibirli adam, her gün yeni bir gönül macerasının esiri oluyordu. Ancak evli kadınlarla hiçbir zaman ilgilenmemeyi prensip edinmiştir. Yalnız Beethoven, bir kadının kalbini kazanmak için gerekli olan meziyetlerin hepsinden yoksundu. Üstelik son zamanlarda kulakları da ağır duymaya başlamıştı. Bestecinin ilgilendiği kadınlar onun bu durumuna üzülüyor, genç adama acımaktan kendilerini alamıyorlardı. Gerçekten de Beethoven acınacak haldeydi. Sağırlık onu sadece cemiyetten, insanlardan uzaklaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışmalarını da güçleştiriyordu.Bestelediği eserleri duyamamak Beethoven'i çileden çıkarıyordu. Dostlarına "ben duymuyorum, yüksek sesle konuşun" diyemediği için onlardan kaçmak zorunda kalıyordu. Bir ara hayatına son vermeyi de düşünmedi değil. Fakat eserler besteleyebilmek için daha yaşaması lazımdı. Sanatı uğruna bu fedakarlığa katlanacaktı. O kaderiyle mücadele ederken, bir kumandan da Avrupanın savaş meydanlarında başka bir uğurda ölümle burun buruna çalışıyordu. Beethoven, insanlığın kurtarıcısı, saltanatın düşmanı olarak tanıdığı Napolyon Bonaparte'ye hayrandı. Bestelediği üçüncü senfoniyi de ona ithaf etmeyi kararlaştırmıştı. Tam eserin müsveddelerini Paris'e göndermeye hazırladığı sırada Napolyon'un fedakar kahraman hüviyetinden sıyrılıp kendini imparator ilan ettiğini duyunca müthiş sinirlendi. Öfkeyle senfoninin ithaf sayfasını yırttı. "Demek Napolyon da alelade bir insanmış" diye bağırdı, "diğer diktatörler gibi o da insan kalplerini zedelemekten başka bir şey bilmiyor". Beethoven, üçüncü senfonisini Napolyon'a ithaf etmekten vazgeçti. Eserine "Eroica" (Kahraman) adını koydu ve "vücudu hala yaşadığı halde ruhu çoktan ölmüş olan bir büyük adamın hatırasına hürmeten" kelimelerini ekledi.

    Yıllar geçtikçe, Beethoven'in huzursuzluğu da artıyordu. Arkadaşlarına bağırıp çağırıyor, hizmetçilerine kitap çanak fırlatıyor hatta patronlarına da hakaret ediyordu. Bir keresinde Prensin sarayına Napolyon'un ordusuna
    mensup subayların geldiğini görünce o gece piyano çalmaktan vazgeçmişti.Prens " misafirlerimin huzurunda piyano çalmazsan, harp esiri olarak şatoda hapsedileceksin" diye ihtar etti. Bu sözler üzerine Beethoven hiç bir şey demeden şatodan dışarı çıktı ve bardaktan boşanırcasına yağın yağmur altında üç millik yolu yürüyerek kasabaya geldi. Burada araba beklerken Prense de bir mektup yazdı : "Prens" diye başlamıştı, "sen bugünkü halini, doğuşuna ve talihine borçlusun. Ben ise kendi kendimi yetiştirdim. Bugüne kadar binlerce prens geldi geçti, bundan sonra da binlercesi yaşayacak. Fakat yeryüzünde yalnız bir tek Beethoven vardır."

    Beethoven, öğrencilerine karşı gayet sert davranıyor, onlara hiç durmadan dinlenmeden egzersiz yapmaları gerektiğini anlatıyordu. Hanım öğrencilerin yanında bile Beethoven öfkesini gizlemek zahmetine katlanmıyordu. Bazan günlerce ortadan kayboluyor, onu aramaya çıkanlar da besteciyi ormanda, ağaç altında ellerini şakağına dayamış bir halde buluyorlardı. Onu sükünete kavuşturan tek yer ormanda, ağaçların yanıydı. Beethoven, hasretini çektiği insan sevgisini ağaçlarda arıyordu. Sağırlığının her gün biraz daha artmasına karşılık bestelediği eserlerin sayıları da günden güne artıyordu. Beethoven, dördüncü senfonisini neşeli bir aşk senfonisi olarak bestelemişti. Bestecinin üçüncü ve beşinci senfonilerinin yanında dördüncü senfoni biraz sönük kalmaktadır. Bu arada Beethoven, Fidelio operasını da bestelemeye başlamıştı (1804). Boully adındaki yazarın "Leonore" isimli eserlerinden aldığı operanın bestelenmesi bir hayli uzun sürdü. Beethoven, insan seslerini sevmediği için onlara göre bir eser yaratmakta güçlük çekiyordu.

    Mozart için müzik şairi diyenler, Beethoven için hiç çekinmeden müzik filozofu demektedirler. Besteci "Kader" senfonisi adıyla anılan beşinci senfonisinde, felsefesini en ince noktalarına kadar anlatır. İnsanların kaderleriyle yaptıkları savaşın hikayesidir bu... Başlangıçta, insanoğlu kadere karşı açtığı savaştan galip çıkacak gibi görünmekteyse de son zafer gene kaderin olacaktır...

    Beethoven'in hayatının en önemli olaylarından biri de onun ünlü şair Goethe ile tanışmasıdır. Besteci geçirdiği şiddetli bir sinir krizinden sonra dinlenmek, biraz da kendini toplamak için Teplitz'e gelmişti. Burada ünlü
    şair Goethe ile karşılaştı. Hayli yaşlanmış olan şair, genç besteci üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Teplitz'deki yaz tatili süresince iki sanatçı sık sık buluşmak fırsatını elde etti. Beethoven'in sağırlığı iki şöhretin
    rahatça konuşmasını önlüyordu. Fakat birbirlerinden pek hoşlandıkları için sık sık ormanda yürüyüşe çıkıyorlar, bazı kereler hiç konuşmadan dakikalarca yürüyorlardı. Bazen de aralarında fikir ayrılıkları beliriyor,
    şiddetli münakaşalara girişiyorlardı. Goethe, asaleti her şeyden üstün tutuyordu. Onun aksine Beethoven de demokrat ruhluydu. Bir gün parkta dolaşırken Krala rastladılar. Beethoven, karşıdan gelenlere hiç aldırmadan
    başı yukarda yoluna devam etti. Gothe ise yanındakilere hürmette kusur etmedi. Sonra da yaptığı kabalıktan ötürü Beethoven'i azarladı. Bu yüzden de iki dostun arası açıldı.

    Beethoven akrabalarına karşı da dostlarına yaptığı gibi haşin davranıyor, bestelediği sevgiyi sert davranışlarıyla gizlemeye çalışıyordu. Küçük kardeşlerinden Johann ilaç imalatı üzerinde çalışmış, başarılı bir iş adamı
    olmuştu ve her zaman da başarılarıyla övünmekten hoşlanıyordu. Aynı zamanda büyük bir arazi satın aldığını da herkesin bilmesini istiyordu. Bir gün, ağabeysini ziyarete gittiği zaman kartvizitine "Johann van Beethoven - Akıl sahibi" kelimelerini yazmayı ihmal etmedi.

    Besteci, kardeşi Caspar'a daha fazla yakınlık gösteriyordu. Bir süre onu yanında sekreter olarak da çalıştırdı. Caspar öldükten sonra da o tarihte dokuz yaşında olan oğlu Carl'ı yanına alıp onu manevi evlat edindi.

    Beethoven, küçük Carl'ın bakımını üzerine almakla omuzlarına pek ağır bir yük yüklemiş oluyordu. Carl'ın annesi zengin bir ailenin kızıydı ve kocasının kardeşine çocuğunu vermek istemiyordu. Yengeyle kayınbirader
    mahkemelik oldular. Dava yıllarca sürdü. Beethoven'in maddi durumu iyice kötüleşmiş, üstelik mahkemenin verdiği heyecan ve üzüntü sihhatini de bozmuştu. Herşeye rağmen Beethoven sevgili yeğeninin tahsili için bir kenara bir miktar para ayırdı ve kendi ihtiyaçlarından fedakarlık yaparak varını yoğunu Carl'a harcamaya koyuldu.

    Yeğenin de günün birinde iyi bir besteci olacağına inanıyordu. Fakat maalesef bu konuda onu büyük bir hayal kırıklığı beklemekteydi. Carl, idaresi son derece güç olan asi ruhlu bir çocuktu. Okulda ders çalışmaktan
    sa bilardo salonlarında oyun oynamayı tercih ediyordu. Amcasından aldığı harçlık masraflarına yetmediği gibi bir sürü de borca girmişti. Bir keresinde delikanlı intihar etmeye kalkışmış, aklınca dertlerinden kurtulmak
    istemişti. Gerçi Carl'ın intihar denemesi yarım kalmıştı ama Beethoven bu olaydan sonra kendini bir türlü toparlayamadı.

    Carl van Beethoven sonradan iyi bir insan olmuş, akıllanıp uslanmış, amcasının müziğiyle iftihar etmiştir. Fakat Beethoven, haylaz yeğeninin akıllandığını maalesef görememişti.

    Çeşitli sıkıntılar ve artan sağırlık Beethoven'in gerektiği kadar fazla çalışmasına imkan bırakmıyordu. Sekiz senfonisini de 1815'ten önce, yani Carl'ı evlat edinmeden önce bestelemişti. Dokuzuncu senfonisini ise 1824'ten önce tamamlayamadı. Dokuz yıl süren ısdırap büyük bir neşe tufanıyla son bulmuştu. Dokuzuncu senfonisi o güne kadar bir benzerine daha rastlanmamış, inanılmayacak derecede güzel bir eserdi. Beethoven, eserin son bölümüne ünlü Alman şairi Schiller'in "Neşeye Şarkı" isimli eserini de koro parçası olarak besteleyip eklemişti. Dokuzuncu senfoniyi dinleyenler kulaklarına inanamıyorlardı.

    Bu muazzam eser, ilk defa 7 Mayıs 1824 tarihinde Viyana Kraliyet Tiyatrosunda çalındı. Kulakları artık adam akıllı sağırlaştığı halde besteci eserinin idaresini başkasına bırakmak istememişti. Besteci şef değneğini (baget) eline aldıktan sonra konseri başından sonuna kadar hiçbir aksaklığa sebep olmadan idare etti. Fakat konser bitip de halkın çılgınca alkışları salonu inletmeye başladığı zaman Beethoven, hayatının en acı dakikalarını yaşadı. Zavallı besteci, çevresinde olup bitenlerden habersizdi. Alkışlara karşılık olarak halkı selamlamasını ona işaretle anlatmaya çalıştıkları zaman da bestecinin üzüntüsü son haddini buldu. Dehşet içinde iki eliyle kulaklarını kapadı, hıçkıra hıçkıra ağlayarak salondan uzaklaştı. Kader,Beethoven'e en büyük
    darbesini indirmişti, ölümü de yakındı artık..

    Konser gecesinden sonra yatağa düşen Beethoven, aylarca ölümle pençeleşti. Son mücadelesi de iki gün iki gece sürdü. Artık kendini bilmez bir halde yatıyordu. Dışarıda ise korkunç bir fırtına hüküm sürmekteydi. Şimşekler çakıyor, rüzgar uğuldayarak esiyor, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Bir ara şimşek çakmasıyla ölümsüz besteci de gözlerini açtı, sağ yumruğunu havaya kaldırdı, hafifçe boşlukta salladı, sonra başı geriye düştü, ölmüştü...





  2. #2
    hayatıda eserleride beni tek etkileyen yabancı şair-bestekardır Beethoven..
    konu için teşekkürler..

  3. #3
    Alıntı ASİA Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    hayatıda eserleride beni tek etkileyen yabancı şair-bestekardır Beethoven..
    konu için teşekkürler..
    aynen canım. klasik müziği de çok severim ruhumu doyuruyor, beni mutlu ediyor



Benzer Konular

  1. Hayatı Kolaylaştıran Şeylerden Birkaçı..
    Konuyu Açan: teoka, Forum: Evlilik Hazırlıkları.
    Cevap: 6
    Son Mesaj : 16-Kas-2009, 16:16
  2. Teknoloji ‘Özel Hayatı’ Tehdit Ediyor
    Konuyu Açan: teoka, Forum: Bilim & Teknoloji.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 12-Oca-2008, 15:33
  3. Edgar Cayce Kimdir (Adamın hayatı çok ilginç)
    Konuyu Açan: trues, Forum: Kim Kimdir? Biyografi Arşivi.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 05-Oca-2008, 09:40
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com