Sabahları kahvaltı masaları ne kadar zengin yiyeceklerle dolu olursa olsun, Türk insanı için eksikliği en fazla hissedilen ya da o masaya gelmeden yemeğe başlanılmayan ana malzemelerden birisi ekmekse eğer, bir diğeri de kesinlikle çaydır. Kimi zaman rengini veya kokusunu beğenmeyip, iyi dem tutmamış diyerek burun kıvırsak da, gün boyu 8-10 kez ince belli cam bardaklara adeta sarılarak, bu sihirli içeceği midelere yuvarlamadan duramayız. Kaynar suyun sıcaklığı bile vız gelir, çayın ağızlar içindeki yolculuğa başlamasına.

Sanki asırlar ötesine uzanan bir beslenme geleneğinin alışkanlığıdır, damaklarımızı esir eden çay tutkusu. Oysa bir çok tarım ürünü gibi çayın ülkemizdeki serüveni de çok eski tarihlere gitmez. Belki sadece tüketim amacıyla, ülke dışından hazır halde getirtilmesi biraz daha eskilere dayanabilir ama ülkemizde yerli üretime geçilmesi ve tarımının yaygınlaşması topu topu 70-80 yıllık bir süre içerisinde gerçekleşmiştir.

Bugün hepimizin vazgeçilmez içeceği olan çay, 1900’lerin başlarında bile henüz ülkemizde üretilmeyen; Güneydoğu Asya ülkelerinden ithal edilen bir üründü. Oysa burnumuzun dibindeki Kafkaslar’da bile tarımı yapılmaktaydı. Savaşlardan yorgun düşmüş bir imparatorluğun tükenmiş gücü, tarımsal faaliyetlerde de etkisizliğini göstermekteydi. Tarım dünyasında da sistemler bozulmuş ya da eskimiş, maddi imkansızlıklar modern tekniklerin uygulanmasını geciktiriyor ve yenilikler, idealist insanların kahramanca çırpınışlarına muhtaç oluyordu. İşte, bir ömrü çay bitkisinin peşinde harcayan rahmetli Zihni Derin de, böylesine bir idealist yürek ve mücadeleci bir kahramandı. Bugün rahat koltuklarımızda keyif içinde içtiğimiz tavşan kanı çayların her yudumunda onun ve değerli araştırmalar yapan çalışma arkadaşlarının yoğun emeği vardır.

Çay, aslında bir Uzakdoğu bitkisidir. Bazı Çin efsaneleri, bu bitkinin günümüzden 4000-4500 yıl öncesinde bile içecek olarak kullanıldığından söz etmektedir. M.S. 6. yüzyılda Japonya'ya, daha sonraları Birmanya'ya ve Hindistan'a yayılmışsa da, çay bitkisinin Avrupa ve Amerika'ya geçişi çok sonraları, 17. ve 18. yüzyıllarda olmuştur. Bir İngiliz Düşesi’nin saat 5 çayını moda edişi 1840'da, sıcak havanın etkisiyle soğutularak buzlu çay şeklinde tüketime sunulması ise; ABD'de, 1904 yılı St.Louis Dünya Fuarı'nda gerçekleştirilince, çayın yaygınlaşmasına ve değişik biçimlerde tüketilmesine yol açılmış olur.

Çay bitkisi, sürekli yeşil kalan, bodur tipli bir bitkidir. Ilıman iklimi, bol yağışı ve asidik toprakları seven bir bitki olarak çay, Doğu Karadeniz Bölgesi için en uygun bitki türüdür. Yetişme süresince en az 1000 mm. yağış, en az % 70 nem ve düşük güneşlenme süresi ister. Rize kıyıları da bu iklim değerlerine yakın bir özelliktedir. Ilık bir iklime ve 2400 mm. civarındaki yıllık yağışa sahip olan bu bölge, çay için ideal bir ekim alanı oluşturur.

Hazırlama tekniğine göre çayın, kara ve yeşil çay olarak iki tipi vardır. Dünya üretiminin % 80'ini oluşturan kara çay, toplanan yaprakların soldurma, kıvırma, mayalandırma, kurutma ve paketleme aşamalarından geçirilmesi şeklinde, iki günlük bir uğraştan sonra hazır hale gelir.

Ülkemizdeki ilk çay tarımı girişimleri 19. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. Aslında, 1600’lü yıllardan beri bir içecek olarak çayı tüketen Anadolu insanının, çay yetiştiriciliğiyle tanışması ise ancak 3 asır sonrasında mümkün olabilmiştir. Bu konudaki ilk araştırmalar, 1888 yılında Japonya’dan getirilen tohumlarla Bursa’da başlatılmış ancak, ekoloji uygunsuzluğu nedeniyle başarılı sonuç alınamayınca, hevesler yarım kalır. 30 yıl sonra ilk ciddi girişim, 1917’de Halkalı Ziraat Okulu öğretmenlerinden Ali Rıza Erten beyden gelir. Doğu Karadeniz Bölgesi ve Kafkasya’ya yapılan bir teknik gezinin ardından, Rize ve Artvin illerinin çay tarımı için en uygun bölge olacağı kanaatine varan Ali Rıza Beyin hazırladığı rapor, 1. Dünya Savaşı nedeniyle hemen uygulanamamışsa da; savaş sonrasında işsizliğin arttığı bölgeye yeni iş sahaları kazandırma düşüncesinin de etkisiyle, dönemin hükümetince 1924 yılında 407 sayılı Çay Kanunu çıkarılarak, Rize ili ve Artvin’in Borçka ilçesi çay ekim sahası olarak belirlenir (1).

İstanbul Halkalı'daki Yüksek Ziraat Okulu'nun bu dönemden itibaren çayla ilgili olumlu girişimleri, bu bitkinin kaderini değiştirir adeta. Okul müdürü Ali Rıza Erten bey, bir Gürcistan ziyareti sonrasında, Batum'da yetişen çayın aynı iklim koşullarındaki Rize'de de yetişebileceğini düşünerek 1921-24 yılları arasında bazı dergi ve kitaplarda bu görüşlerini açıklar.

Aynı dönemde, savaşlar nedeniyle ekonomik zorluklar ve yoğun işsizlik sorunlarına muhatap olan Doğu Karadeniz halkının sıkıntılarını çözmek üzere, zamanın hükümetince görevlendirilen bir teknik heyetin o bölgeye gidişi, çok geçmeden bölgenin kaderini değiştiren faktör olur. O heyetin üyelerinden birisi de Zihni Derin'dir. Uygun zamanda uygun yerde bulunan bir idealisttir o.

1880 yılında Muğla’da doğan Zihni bey, 1900’de Selanik Ziraat Mektebinden ve 1904’de de İstanbul’daki Halkalı Ziraat Yüksek Okulundan mezun olur ve 1905’de Aydın’da Orman İdaresinde memur olarak ilk görevine başlar. 4 yıl boyunca Rodos adası, Gediz ve Simav’da orman müfettişliği, 1909-1912 yıllarında ise Selanik Ziraat Mektebinde Ziraat Sanatları ve Jeoloji öğretmenliği yapar. 1914-1920 yılları arasında da Bursa’da öğretmenlik ve Milli Eğitim Müdür Vekilliği görevlerinde bulunur. İşgal yıllarının başında Ankara’ya gelir ve Milli Mücadele Hükümeti’nin kuruluşuyla, İktisat Bakanlığında ilk Ziraat Umum Müdürü olarak 1924’e kadar hizmet verir ve özellikle ülkemizde henüz yetiştirilmeyen çay tarımı üzerinde yoğun çalışmalar yapar (2). İşte bu görevdeyken katıldığı bir heyetle birlikte Doğu Karadeniz illerine gidişi, ileriki yıllarda çizeceği mücadeleli yolun başlangıcı olur.

Bu gezinin ardından, bölgedeki iklim ve toprak yapısının, çay ya da turunçgil üretimine uygun olduğu kanısına vararak bu konuda yoğun çalışmalar yapmaya başlar. 1924'de Batum'a giderek incelemeler yapar. Dönerken yanında çay fidanı ve tohumlarını da getirir. Aynı yıl içinde; çay, fındık ve turunçgil üretimiyle ilgili özel bir kanun çıkarılır ve Rize'de bir Çay Araştırma Enstitüsü kurulur. Zihni Derin de bu enstitünün kurucu müdürü olur ve bir çok deneme yürütülür o dönemde. Halk arasında da artık, “Zihni Hoca” adıyla anılmaya başlanır.

Çoğaltılıp halka dağıtılan fidanlar ne yazık ki fazla rağbet görmez ve devletin ilgisi de kısa sürünce, 1924-27 yılları arasındaki yoğun çabalar yetersiz kalır. Bunda, hem kanunun yetersiz kalışı ve hem de bölge halkının çay tarımı konusundaki bilgi eksikliği etkili olur. Yeterli başarı alınamayınca da, çay yetiştiriciliği konulu çalışmalar ertelenir. Bundan sonraki dönemde Zihni Beyi yine öğretmenlik mesleğine dönmüş olarak görürüz. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde biyoloji öğretmenliği yapar uzunca bir süre ama yerinde duramayan kişilik yapısı nedeniyle, orada da idealist çırpınışlar sergiler (3).

Gazi Eğitim Enstitüsünün olduğu yer çöl gibidir o zamanlar. Uzmanların, “buradan su çıkmaz” dediği yere bahçe kurulmak istenir. Biyoloji öğretmeni Zihni Derin ve bir bahçıvan “biz buradan su çıkarırız” diyerek işe koyulurlar. İnatla sürdürdükleri çabalarının sonunda, kuyuyu kazıp, suyu çıkarırlar bir süre sonra. Arazözlerle su taşınarak idare etmekten kurtulur koca eğitim yuvası ve bahçe de kurulur (4). Sonraki 10 yıl boyunca öğretmenlik mesleğini sürdürür Zihni bey. Öğretmen arkadaşlarının anılarına göre; bu dönemde bile, her kır gezisinden cepler dolusu bitki örnekleriyle döner ve laboratuarda incelemeler yapar. Pancardan şeker çıkarır, çeşitli yağlardan sabun üretir. 1936'da eski meslek aşkı depreşir ve Edirne'de tarım danışmanlığı yapar.

Bu arada, 1935 yılında, dönemin Tarım Bakanı Muhlis Erkmen’in bölgeye yaptığı bir geziyle çay tarımı yeniden gündeme gelmiştir ve 1937’de Zihni Derin tekrar Rize’ye Çay Enstitüsü’nün başına getirilerek çalışmalar başlatılır. Bu kez işler sıkı tutulur ve kısa sürede bölgede çok sayıda çay bahçeleri kurulur. Gürcistan’dan toplam 70 ton çay tohumu satın alınarak üretim yaygınlaştırılır ve bir çok işleme atölyesi inşa edilir. 1938 yılında ilk yaş çay ürünü elde edilir ve 138 kg kuru çay üretilir. 1940 yılında çıkarılan 3788 sayılı “Çay Kanunu” ile Türkiye çaycılığı güvence altına alınarak, çay bahçesi tesis edeceklere ruhsatname alma zorunluluğu getirilir (3).

Zihni bey, 1945 yılındaki emekliliğine kadar çay üretiminin yaygınlaşması için ısrarlı ve yorucu bir çabanın içinde bulunur. Öyle ki, emeklilikten sonraki 5-6 yıl boyunca da özel bir ücretle aynı görevini sürdürür. 1940'da çıkarılan yeni bir kanunla çay üreticilerine kredi desteği verilir ve ürünün devlet tarafından alınma garantisi getirilir. Bu özendirici tedbirler yararlı olur ve yörede çay tarımı yaygınlaşır.

O, bu çalışmalar içinde boğuşup dururken, kendisinden 30 yaş daha genç olan bir meslektaşı da onunla aynı kader yolunda buluşur. Bu gencin adı da Asım Zihnioğlu'dur. 1927' de İzmir Ziraat Okulunu bitiren Asım bey, Uşak Şeker Fabrikasında göreve başlar ve 6 yıl sonra Giresun'da fındık tarımıyla ilgili çalışmaların içinde bulur kendisini. Fındık türleriyle ilgili denemeler yapar ve özellikle o günlerde hasat sonrası hemen depolanan ürünün çürümesini önlemek için, yörede pek bilinmeyen harman işlemini gündeme getirerek çiftçilere öğretmeye başlar. Bunun için 35-40 kişilik ekiplerle köylerde fındık harmanları organize edilir.

Giresun'da bir Fındık Araştırma İstasyonu kuruluşunu gerçekleştirdikten kısa bir süre sonra, 1938'de Rize'deki Çay Enstitüsüne atanır ve Zihni Derin'le birlikte ortak çalışmalar yaparlar. Rize çayının içeriğindeki maddeler bakımından diğer ülke çaylarından daha kaliteli olduğunu laboratuar çalışmaları sonunda anlarlar. İklim ve toprak yapısı çay tarımı için oldukça uygundur. 1939 yılında dikimine başlanan Gürcistan kaynaklı tohum ve fidanlardan başarılı sonuçlar alınması ve ekim desenindeki mevcut bitkileri terk ederek çay üretimine yönelen çiftçilerin duyduğu güven, çalışmaların geleceğine ve çay tarımının bugünlere kadar ulaşmasına en büyük etken olacaktır (5).

Sonraki yıllarda gelişen çay alanlarıyla Rize, artık çayın vazgeçilmez yetişme alanı olur. Bunda en büyük pay Zihni ve Asım beylerindir. Çay tüketimi ve ithalat durumu göz önüne alınarak 30 bin dekarlık bir alan, çay tarımı için ayrılır ve Ziraat Bankası'nın 5 yıl süreyle üreticiye faizsiz olarak 25 lira kredi vermesi kararlaştırılır. 4223 sayılı kanunla çay üretimi Tekel İdaresinin sorumluluğuna verilir ve kaçak çayın önlenmesi için de kanuni düzenlemeler yapılır.

Üretim artıp atölyeler yetmeyince, 1947 yılında Rize’de ilk çay fabrikası açılır. 1963 yılına gelindiğinde, 18 fabrika ve 1340 ton/gün çay işleme kapasitesi vardır bölgede. Ülke artık çay ithalinden vazgeçmiş ve o yıl 143 ton da çay ihraç etmiştir başka ülkelere. 1984 yılında ÇAYKUR kurulur ve çayla ilgili her türlü üretim ve pazarlama sorumluluğu bu kuruma devredilir. Bu dönemde çay dikim alanı 654 bin dekara, çay fabrikaları sayısı ise 45’e ulaşır. Aynı yıl, 3092 sayılı kanunla özel sektöre de üretim ve satış izni verilir. 2003 yılına gelindiğinde, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde 45'i kamuya ve 312'si özel sektöre ait olmak üzere, toplam 357 üretim fabrikasında 17689 ton/gün kapasite ile çay üretimi yapılmaktadır artık (3).

Zihni hoca artık herkes tarafından çay tarımının önderi olarak kabul edilir ve Karadeniz Bölgesinde çaycılığın yerleştirilmesi amacıyla sarf ettiği 40 yıllık çabaları nedeniyle, bugün büyük bir sektör haline gelen çay tarımına en fazla emeği geçen kişi olarak ödüllendirilmesi kararlaştırılır. 1964 yılında Rize'de yapılan "Çay'ın 40.Yılı" törenlerine mücadele arkadaşı Asım Zihnioğlu ile birlikte onur konuğu olarak çağrılır. Çalışma Bakanı Bülent Ecevit ve Rize Valisi’nin bindiği arabayla tören yerine giden Zihni Derin, arabanın arkasından dolanmak isterken şoförün bir anlık dikkatsizliği sonucu, geriye doğru hareket eden arabanın altında kalıp, kalça kemiği kırılınca hemen hastaneye kaldırılır.

Bu kazanın da etkisiyle 2 yıl sonra hayata veda eder ama minicik filizlerden boy atmış dev bir çay sanayisi hediye etmiştir ülkesine (5). 1969 yılında TÜBİTAK bu değerli mücadele adamına bir Hizmet Ödülü vererek adını ölümsüzleştirir. Aynı ödül Asım beye de 1983 yılında verilir. Onlar, bir ideal uğruna ömürlerinin kırkar yılını feda ederler ama karşılığında gurur dolu bir başarı öyküsünün kahramanları olarak taçlandırılırlar.

Bugün sıcacık odalarımızda oturup, dumanı tüten tavşan kanı çaylarımızı rahat rahat içebiliyorsak; bunu biraz da, adeta bir ürünü yoktan var eden idealist insanların, bükülme nedir bilmeyen hırs ve çalışma tempolarına borçlu olduğumuzu ara sıra hatırlamamız gerekir. Mücadeleci ve idealist insanların da, hayırla anılmak ve örnek alınmak dışında fazla bir beklentileri olamaz zaten.