Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arası gösteriliyor
  1. #1
    HuRRiCaNe

    Elmalı Muhammed Hamdi Yazır Tefsiri!!!!!

    En güvenilir, tefsir konusunda üstüne kimseyi tanımadığım ve istediğim bütün cevapları eserlerinde bulup kendimi Elmalı tefsiriyle yetiştirdiğim özel eğitim aldığım dönemlerde hocalarımında takdirine mazhar olan Muhammed Hamdi Yazır üstadı sizlere takdim ederken kendisinide rahmetle anıyorum.



    Cumhuriyet Döneminde değiştir

    Cumhuriyet'in ilanı esnasında Medrese-t-ül Mütehassisin'de mantık dersleri okutuyordu. Damat Ferit Paşa kabinelerindeki görevi dolayısıyla, bu kabinelerin Milli Mücadele aleyhine verdiği kararlarda sorumluluğu bulunduğu gerekçesiyle gıyabında idama mahkum edildiyse de, aynı zamanda yeğeni Emin Paksüt'ün kayınpederi olan Kel Ali' nin başkanlık ettiği Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yapılan yargılamasından sonra suçsuzluğu tespit edilerek beraat etti.
    Cumhuriyetin ilânı sırasında Mütehassısîn medresesinde mantık müderrisi idi. Medreseler kaldırılınca evinde inzivaya çekilmiş, ilmî tetkik ve araştırmalarına devam etmiştir. Yirmi yıl kadar devam eden bu uzlet (yalnızlık) devresi, "Hak Dini Kur'an Dili" adındaki Türkçe tefsiri hazırlamasına imkân vermiştir. Tefsire başlamadan önce Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa'nın teşviki ile "Büyük İslâm Hukuku Kâmusu" ile meşgul bulunuyordu. Bu eserle birkaç yıl meşgul olduktan sonra yarım bırakmış ve tefsiri yazmaya başlamıştır.



    Eserleri [değiştir]
    Beyânül-Hak ve Sebîlürreşad dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi mahlası ile makalelerini yayınlanmıştır. Tefsirinde ise Elmalılı Hamdi Yazır imzasıyla eserini yayınlamıştır.
    1. Hak Dini Kur'an Dili (Kuran'ı Kerim'in Türkçe Tefsiri) ve Atatürk [değiştir]

    Daha çok bilgi için: Hak Dini Kur'an Dili

    Atatürk'ün Elmalı'ya yazdırdığı tefsir olup günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir. Atatürk'ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimatı üzerine yazdırıldı. 1926'da Diyanet İşleri Riyaseti 'Kur'an'ı çağın icablarına göre yeniden tefsir edebilecek bir alim aradı. Sonunda görevi talimat üzerine Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'a verildi. Devlet eliye yazdırılan bu tefsirle Atatürk bizzat ilgilendi. Atatürk Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırıldığı, çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan inkılaplara yönelik itirazların arttığı bir dönemde İslamiyet'in temel kaynağı olan Kur'an'ın yeniden yorumlanmasını istedi. Atatürk yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koydu. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır arasında imzalanan protekole kondu. Atatürk, Diyanet'e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde duruyordu. Yeni tefsir 'Ehli Sünnet' itikadına ve 'Hanefi' mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktı. Diğer bir isteği de 'ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin genişçe izah edilmesi' idi. Atatürk, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.

    Lisan Bilgisi [değiştir]
    Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça ile şiir yazacak kadar üst seviyede bir bilgiye sahipti. Ancak yazılarında sade bir Türkçe kullanmıştır. Bunların yanı sıra Fransızca da bilmektedir. "El-metalip ve'l-mezahip" adında Fransızcadan çevirdiği bir felsefe tarihi kitabı vardır..
    Eğitimi [değiştir]

    Elmalılı Hafız Muhammed Hamdi Yazır ilk ve ortaokul tahsilini Elmalı'da Rüşdiye Mektebinde gördü. Hafızlığını da tamamladıktan sonra, Arapça okudu ve İslami ilimler i öğrenmek için, dayısı Hoca Mustafa Sarılar Efendi ile birlikte 1895'de İstanbul'a geldi. Kayserili Mahmud Hamdi Efendi'nin Beyazıt Camii'ndeki derslerine devam etti. Of'lu Mahmut Kamil efendiden fıkıh dersleri aldı.Devrin ileri gelen değerli hocalarından ders görerek icazet aldı.

    Bilimsel Kariyeri [değiştir]
    Mekteb-i Nuvvab'a girdi ve buradan birincilikle mezun olarak kadılık icazeti aldı. 1905'ten itibaren Beyazıt Camii'nde talebelere ders vermeye başladı ve bu hizmeti 1908 yılına kadar devam etti. Bu arada Şeyhülislamlık'ta Mektubi Kalemi'ne dahil edildi. Bir yandan da Nuvvab'da ve Mülkiye Mektebi'nde ahkam-ı evkaf, Medrese-t-ül Vaizin'de fıkıh, Süleymaniye Medresesi'nde mantık derslerini okutmayı sürdürdü. 1908 yılında dersiam oldu. Devrin ünlü hattatları Sami Efendi ve Bakkal Arif Efendi'den hat dersleri aldı. Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Kur'an-ı Kerim İlk kez Türkçe Tevsirini yapması için görevlendirilmiş Mehmet Akif Ersoy'dan sonraki ikinci kişi dir.

    Siyasi Hayatı [değiştir]
    2. Meşrutiyet'in ilanından sonra Meclis-i Mebusan'a Antalya mebusu olarak girdi. Şeyhülislam fetvayı vermediği için, 1. Fetva Emini olarak 2. Abdulhamit'in tahttan alınması için gereken fetva yı İttihad Terakkicilerin isteği doğrultusunda yazdı.kaynak belirtilmeli Daha sonra da karşı cephe olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nda faaliyetler sürdürdü. Daha sonra sırasıyla, Dar-ül Hikmet-ül İslamiye azalığına (Ağustos 1918), Nisan 1919'da bu kurumun başkanlığına tayin edildi. Damat Ferit Paşa'nın kabinelerinde Evkaf (Vakıflar) Nazırı olarak görev yaptı. Eylül 1919'da Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. İttihat ve Terakki'nin ilim şubesinde görev yaptı.

    Mülki ve Hukuki Yönü [değiştir]
    1909 yılında Mülkiye Mektebi'nde Ahkâm-ı Evkâf ve Arâzî dersleri okutmuş ve yine aynı yıllarda Mekteb-i Kuzâtta "Fıkıh" dersleri vermiştir. Daha sonra Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye (Şeyhü'l-İslâmlığa bağlı Yüksek Müşavere Heyeti) üyeliğine ve bir müddet sonra da başkanlığına tayin edilmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Evkaf Nazırlığı'nda bulunmuş ve bu sırada Âyan Meclisi üyesi olmuştur.

    Felsefi Yönü [değiştir]
    Felsefeylede ilgilenen Elmalılı Hamdi Yazır, Batılı yazarların eserlerinide tercüme etmiştir. Bu eserlerde ileri sürülen konulara eleştirel yaklaşım sergileyen Elmalılı Hamdi Efendi, felsefe ve din arasında cereyan eden tartışmalara çözüm bulmaya çalışmıştır. Filozofların gerçeği kavrayamadıklarını belirtmiş, akıl ile iman bütünleştiği zaman gerçeğin kavranıp doğrulanabileceği fikrini savunmuştur.

    Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın Müteşabih Ayetleri Anlamaya Katkısı
    Prof. Dr. Suat Yıldırım



    Bu makalemizde muasır âlimlerimizden Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın müteşabih ayetleri nasıl ele aldığını incelemeye çalışarak Usul-i Tefsir ilminin önemli bir problematiğini teşkil eden bu konuya getirdiği açılımı dikkatlere sunacağız. Aralarında tefsir ehlinden bazı kimselerin de bulunduğu geniş kitlenin müteşabihler hakkındaki telakkileri şöyle özetlenebilir: 1- Müteşabih, mânâsı kapalı olup kesin maksadı anlaşılamayan ayetlerdir. 2- Buna binaen bu ayetlerin tefsir ve teviline girişmek doğru değildir. 3- Müteşabihler “yedullah”, “er-Rahmanu ale’l-arşi’steva”, “men fi’s-semai” gibi, Allah Teala’ya mahluklarda bulunan bazı özellikler nisbet eden ve sayıları son derece az birkaç ayetten ibarettir.

    Bu anlayışın iyice irdelenmesi gerekir. a) Her şeyden önce müteşabih ayetlerin sayısı bu kadar az değil, yüzlercedir. Çünkü yaygın anlayıştaki müteşabihler, “müteşabihu’s-sıfat” denilen kısım olup bunlar, misalleri çok az olan küçük bir bölümünü teşkil eder. Oysa bunlar “hakiki müteşabihler” kısmının bir bölümüdür ve huruf-i mukatta’anın da içinde yer aldığı bu kısım, bir önceki bölüme göre biraz daha fazladır. Ama kevnî meselelerden, uhrevi hallerden ve başka bir kısım hakikatlerden bahseden “izafi müteşabihler” vardır ki bunların sayısı yüzleri geçer. b) Diğer taraftan, Allah Teala mânâsı anlaşılamayacak tarzda muhataplarına hitab etmekten münezzehtir. İlim ve hikmet sahibi bir insanın bile yapmayacağı yersiz bir davranış, nasıl olur da O’nun hakkında düşünülebilir? c) Bir de şunu hiç unutmamak gerekir: Teşabüh problematiği, aklı ve bütün kapasiteleri sınırlı olan insan yapısının ayrılmaz ontolojik bir gerçeğidir. İnsanın bu özelliği onun ifadesine de yansımış, lisanına yerleşmiştir. Beşer dilini kullanma durumunda olan Kur’ân da, haliyle müteşabih ifadelerle dolu olmuştur. d) Hem iyi değerlendirilmesi halinde, insanlar için müteşabihlerin Kur'ân’da bulunması büyük bir nimet, hatta mucizedir. Zira bu özelliğe sahip bir kitap, ilmi her şeyi ihata eden Allah’tan gelebilir. Kur’ân beşer sözü olsaydı, müteşabihler bulunmaz ve bilhassa müteşabihler konusunda insanların dikkatlerini çekip onları uyarmazdı.

    Bu makalemizde düşüncelerini ele alacağımız müellif, konuyu sathi bir şekilde ele almakla yetinmeyip bu hususta zor olanı gerçekleştirmiş, meseleyi fikri ve felsefi yönden temellendirmiştir. Böylece müteşabihleri, nerdeyse mühmel, meskut, gölgede kalma durumundan kurtararak, tefsir için büyük bir zenginlik kaynağı olduğunu göstermiştir. Makalemizde bunu ispat edeceğimizi umuyor, bir yandan da son dönemde, Türkiye’de orijinal müelliflerin pek bulunmadığı zannını gidermeye de katkı sağlayacağını ümid ediyoruz.

    Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Müteşabihatla İlgili Görüşleri
    Müfessirimiz müteşabihi açıklamaya başlarken önce şu önemli hususu vurgular: Esasında Mütekellim olan Cenab-ı Allah yönünden, keza işin gerçeği yönünden Kur’ân’da hiçbir şüphe olmadığı halde, muhatabın anlaması yönünden duruma göre, çeşitli şekillerde kapalılık ve farklı ihtimaller bulunur. Bu ihtimaller, muhkem ayetlerin ışığında vuzuha kavuşturulur.1
    Onun vurguladığı diğer mühim husus şudur: Kur’ân’da mühmel yoktur. Huruf-i mukkatta’alarda bile çeşitli anlayış vecihleri vardır. Mesele, mefhumların tahdit edilip muhkemleştirilmesi ile, kastedilen mânânın tayin edilmesindedir. Faide-i hitab ise bu tayine bağlı değildir. Saymaya gelmez derecede araştırma konuları sezdirmek, beşer ilminin değerini tayin ettirmek, insanların seviyelerine göre onlara değişik zevkler tattırmak, nihayet rasih âlimleri sonsuz bir tefekkürle imtihan etmek gibi birçok faide-i hitab vardır.

    </B>1. Müteşabih’in Tarifine Katkısı
    “Müteşabihat denildiği zaman mânâsız bir ibham-ı külli iddia edildiğini zannetmek büyük bir hata teşkil eder. Müteşabihat mânâsız ve mühmel değil, kesret-i</B>meânîden dolayı muayyen bir murad tayini mümkün görünmeyen ve daha doğrusu ifade ettiği hakâik-i muhîta, zihn-i beşerle kabil-i istiab olmadığından mübhem görünen bir ifadedir. Bu öyle bir beyandır ki hakikat-mecaz, sarih-kinaye, temsil-tahkik, zâhir-hafî gibi vücuh-i beyanın mecmuunu havidir. Bunun için bâlâda buna “el-ma’lûmü’l-mechul” ifadesini arzetmiş idik. Zaten kelamda ibham, mevkiine göre en büyük vücuh-i belagatten birini teşkil eder.”
    “Müteşabihat, murad olunabilecek gibi görünmekte birbirlerine benzer müteaddit mânâlara muhtemildir ki hepsi mi veya birisi mi murad olduğu zâhir bir surette seçilemez.” Müfessirimiz bu tarifini başka bir yerde biraz daha genişleterek şöyle der: “İki şeyin birbirine mütekabilen alettesâvi benzemelerine teşabüh ve bunların her birine müteşabih denilir ki yekdiğerinden seçilemez, zihin temyizlerinden aciz kalır. Teşbih ve müşabehette bir taraf fer’ ve nakıs, diğer taraf asıl ve tam olur. Teşabühte ise tarafeyn, aynı kuvvette mütesavi olurlar. Teşabühleri tefavütlerini setreder de iştibah u iltibas hasıl olur: “İnne’l-bakara teşâbehe aleyna”,” teşâbehet kulûbuhüm”, “ve ütû bihi müteşâbihen” gibi. Demek ki teşabüh, seçilememeye sebeptir. Temyiz olunamamak bunun bir mânâ-yı lâzımîsidir. Bu münasebetle, insanın doğrudan doğruya temyizine yol bulamadığı bir şeye dahi müteşabih ıtlak edilir ki hafî, müşkil demek gibidir. Bu ıtlak, var ile yok beyninde müsavi olması nokta-i nazarından da olabilir.” Bu sözün devamında müteşabihin başka anlamına geçerek şöyle devam eder: “Bu suretle Kur’ân’ın ve âyât-ı Kur’ân’ın ihkam ve teşabühü; elfazı, tenasuku, hüsnü, maânîsi, ahkamı gibi muhtelif vücuh ile mülahaza olunabilir. Ayetlerin fasılaları, müvazenetleri ve sairesi gibi sanayi-i bediiyyesi itibariyle teşabüh ve tenasuk, muhkemliğe mukabil değildir. Belki ayn-ı ihkamdır. Bu cihetle “uhkimet âyâtuhu”8, “kitaben müteşâbihen” mütekabil değil, yekdiğerinin izahıdır. Fakat nazmın delaleti itibariyle mülahaza edildiği zaman muhkem ile müteşabih, zıd ve mütekabildirler. Şüphe yok ki mânâsını kat’iyyetle bildiren muhkem, bildirmeyen gayr-ı muhkemdir. Bu ayette (Ali İmran, 7) muhkem ile müteşabih mukabil olarak zikredildikleri gibi maba’dinde te’vil karinesi de mânâya aittir ki İlm-i Usul’de de şer’an muhkem ve müteşabih, bu haysiyetle mülahaza edilmiştir.”

    2- Müteşabihin Kapsamını Genişletmesi
    Müfessirimiz şu pasajlarda müteşabih teriminin kapsamını genişletmektedir:
    “Zâhir mukabilinde hafî, nass mukabilinde müşkil, müfesser mukabilinde mücmel, muhkem-i has mukabilinde mânâ-yı ehassıyla müteşabih vardır. Binaenaleyh kitab, külliyetiyle mülahaza olunduğu zaman, bu üslub-i hikmetle müteşabihatın muhkemata rücuu haysiyetiyle hepsi muhkemdir, “la raybe fih”11, “kitabun uhkimet âyâtuhû”12dur. Bilakis bu hikmete muhalif olarak müteşabihat ümmü’l-kitab farz edilir de muhkematın müteşabihat ile te’viline gidilirse o zaman da hepsi müteşabih olur. “Kitaben müteşabihen mesani tekşa’irru minhu cüludü’llezine yehşavne rabbehüm” hükmü tezahür eder.” Görüldüğü üzere burada hafî, müşkil ve mücmeli müteşabih kapsamına dahil ederek genişletme cihetine gitmiştir. Şu halde Kur’ânda hafî geldiğinde onu zâhir ışığında, müşkil geldiğinde onu nass ışığında, mücmel geldiğinde onu müfesser ışığında, mânâ-yı ehass ile müteşabih geldiğinde onu muhkem-i has ışığında anlamaya çalışmalıyız. Böyle yapmakla iştibah ve ihtimaller izale olunabilir.

    Burada bir husus dikkat çekmektedir: Müteşabihatı esas alıp muhkematı ona göre anlamaya çalışmak, tenkit ve reddedilen bir iştir. Merhum müfessirimiz, naklettiğimiz mezkur ifadesinde, işi tersine çevirerek muhkemi müteşabihe irca edenler hakkında “kitaben müteşâbihen mesânî” ayetiyle istişhad etmesi tereddüde yol açmaktadır. Zira bildiğimiz kadarıyla bu ayette, 'ayetlerinin belagatte, hakikatleri bildirmekte birbirine benzer olması' itibariyle Kur’ân medh olunmaktadır. Yoksa burada muhkem mukabili olarak müteşabih söz konusu değildir. Dolayısıyla bu siyaka münasip olan ayet-i kerimenin, muhkemi bırakıp müteşabihleri fitne sebebi yapmak isteyenleri kınayan “fe emme’llezine fi kulûbihim zeyğun fe yettebiûne ma teşâbehe minhu…” olduğunu düşünüyoruz.

    “Bir lafzın mücerret siğasına nazaran mânâ-yı muradı malum olursa ona zâhir denilir ki enva-ı muhkemin edna derecesidir. Bunun te’vile veya tahsise veya nesha ihtimali bulunabilir. Fakat bunlar karineye muhtaç olduğundan, karine olmadığı müddetçe zâhirinde kat’i olur. Eğer bu mânâ kelamda ma sîka leh olmuş, mütekellim, sözü bunun için sevk etmiş ise nass olur. Bunda artık te’vil ihtimali kalmaz. Ancak tahsis veya nesih ihtimali bulunabilir. Nihayet nesih ihtimali de yoksa ki ihbarat, te’yid edilmiş inşaiyyat bu kabildendir- bu da mânâ-yı hassıyle muhkem olur. Bunların hepsinin hükm-u icabı ilm ü ameldir. İndetteaâruz akvâ tercih olunur.

    Bunlara mukabil, bir lafzın mânâ-yı muradı siğasından değil, başka bir emr-i ârız sebebiyle gizlenmiş bulunursa hafî, böyle değil de mânânın nefsinde ince, her nefsin nüfuz edemeyeceği, edenlerin de teemmülsüz kavrayamayacağı derecede gamız olması veya bir istiare-i bediiye bulunması gibi bir sebepten nâşi gizli, muhtac-ı teemmül bulunursa müşkil, siğa müteaddit mânâlara alesseviyye muhtemil olur ve hiçbirinin tercihine karine bulunmaz ve fakat bir beyan-ı tefsirin lühûku me’mul bulunursa mücmel, mânâ-yı muradı anlamak ümidi münkatı’ olursa hâlis müteşabih olur. Müteşabihat-ı Kur’ân’dan birçoğu böyle kesret-i meânîden dolayı bir şa’şaa-yı beyan içinde bulunduğundan nazarları kamaştırır…”

    3-Müteşabihin Hikmet-i vücudu Hakkındaki Katkısı:
    Müfessirimiz, ilahi kitaplarda müteşabihat bulunmamalı idi, gibi bir tevehhüme kapılmanın doğru olmayıp, bunların yer almasının hikmet-i vücudunu bildirmek üzere şöyle der: “Zira böyle bir tasavvur, cereyan-ı vücudun inkıtaını veya suret-i vahide altında yeknesak ve camid bir tevalisini ve malumat-ı ilahiyyenin tenahisini farz etmek veya bütün namütenahiliği ile ve bütün hayatiyetiyle malumat-ı ilahiyyenin muhkem bir surette beşere talimi ve Allah Tealaya bir şerik ve nazîr ihdası mümkün olduğunu tevehhüm eylemek ve yahut Allah Tealanın ilm-i beşeri sabit bir nokta-i tenahide tevkif edip malumattan mechulata18, noksandan kemale doğru ebedi bir hayata müteveccihen ilerlemesine mani olması lazım geleceğini iddia etmek, hasılı feyz-i ilahide buhl istemektir. Her tavr-ı terakkinin ilerisinde kat’ olunacak mesafe, keşf edilecek hakâik ve hiçbir zaman nüfuz edilip bitirilemeyecek mebâdi ve mekasıd mevcut olduğu halde, Allah Tealanın bunları istidadat-ı muhtelifeye göre sezdirmeyip ezher cihet gizlemesi ve bu mechulatı mümkün olduğu kadar hall ü keşfe medar ve mi’yar olmak üzere bahşettiği usûl ve delâil-i muhkemeyi, mütenahi ve camid bir noktada tutması, dünkü ilimden yarın, dünyadan ahiret için istifade ettirmemesi nasıl olur da mukteza-yı hikmet-i ilahiye farz edilebilir?”19 Müellif mütalaasının devamında her şeyi ispatlayıp vuzuha kavuşturduğunu iddia etmenin cehaletten başka bir şey olmadığını anlatır.

    Bir başka hikmet-i vücut şudur: “Sonra edeb ü ahlak veya diğer hikmetlerden dolayı tasrihi hayır olmayan, kinaye ve ta’riz daha beliğ ve müessir bulunan mezâmin vardır”20. Görüldüğü gibi bazen adab gereği olarak bazı meseleleri üstü kapalı tarzda bildirmenin daha güzel ve etkili olduğunu vurgular.

    Bir başka hikmet: “Nihayet bütün beyanat nizamı, tevhid üzere vahdetten kesrete veya kesretten vahdete giderken gerek nisbetlerde ve gerek hudud-i tasavvuratta lisan-ı beşerin henüz lügatini vaz’ etmediği, hatta hiç sezmediği, düşünmediği, misalini görmediği nice maânî ve hakâik vardır ki bunlar bir muhkem ile ifade olunmakla beraber, müteşabih bir misal ve ima ile sezdirildikleri zaman daha müfid olur. Bu gibilerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler”
    Bilinen bir hikmeti de şöyle ifade eder: “Hükema derler ki: İlmin başı hayrettir. Bu itibar ile de Kur’ân’ın başında irşad ve hidayetin bidayetinde böyle hayretengiz bir tebliğin beliğ bir kuvve-i teshiriyyesi vardır.” Bunun mânâsı şudur: İnsanın bir şeyi merak etmesi önemlidir. Merakla başlayıp, derken hayret derecesine ulaşan insanın, hayreti nisbetinde konuya duyduğu ilgi artar, heyecan duyar. Mesele ile ilgili en ufak ayrıntıları bile kaçırmak istemez. Halbuki rasgele, sathi bir bakış atfetmekle konuyla sıkı bir irtibat kuramaz. İnsan ilgilendiği konuda, zihninin ihata edemediği tarafların kaldığını bildiği takdirde, onları öğrenmeye ihtiyacı ve iştiyakı artar. Bilimler böylelikle gelişip mükemmelleşir. Hayret uyandırılmazsa, genel bir bakışla, insan bazı ayrıntıları kaçırabilir.

    4-Müteşabihleri Sınıflandırmaya Katkısı:
    “Birçoğu da bir mânâ-yı muhkem etrafında onunla kabil-i ictima ve meratib-i muhtelife üzere müterettib müteaddit işarat ve delâlâtı ihtiva ettiğinden dolayı icmal veya işkal ve hafa ile calib-i dikkat olur. Bu suretle muhkem zımnında müteşabih, müteşabih maiyetinde muhkem de bulunur.” Buna göre bir kısım müteşabihler, muhkem bir mânâ ile bir arada bulunabilirler. Bu muhkem mânâlar, çeşitli aşamalarda ve merdiven basamakları gibi sıralanan, birbiri üzerine bina edilecek tarzda birçok işaret ve delaletler ihtiva etmeleri sebebiyle mücmel veya müşkil veya hafî haline gelebilirler.

    Aşağıda görüleceği gibi hafî, müşkil ve mücmeli müteşabihin kısımları arasında sayar: “Hasılı aksam-ı müteşabihten hafînin hükmü taleb u taharri, müşkilin hükmü, bununla beraber teemmül, mücmelin hükmü bunlardan bir beyan-ı tefsire intizar ve taharri, asıl müteşabihin hükmü de tevakkuf ve Allah’a tefviz ile ilticadır.”

    Aşağıdaki tasnif müfessirimizden önce de bulunup ona mahsus olmamakla beraber, onun tarafından derli toplu ifade edildiğini görmekteyiz:

    “Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lafız

    cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih. 1- Lafız cihetinden müteşabih ya elfaz-ı müfredede veya kelam-ı mürekkebdedir. Elfaz-ı müfrededeki mesela “ebben”, “yeziffûn” gibi garabetten veya “yed” ve “ayn” gibi iştirakten neş’et eder. Kelam-ı mürekkebdeki: a) ya ihtisardan b) veya basttan c) veya hususiyet-i nazımdan olmak üzere üç kısımdır. 2- Mânâ cihetiyle müteşabih evsaf-ı ilahiye ve evsaf-ı ahiret gibi hissi veya gayr-ı hissi bir suret-i misaliyyesine malik olamadığımızdan dolayı tasavvuruna yetişemeyeceğimiz maânîdir. 3- Her iki cihetten müteşabih başlıca beştir: a) Umum veya husus gibi kemmiyyet cihetinden, b) vücub veya nedib gibi keyfiyet cihetinden, c) nasih veya mensuh gibi zaman cihetinden, d) mekan cihetinden, veya e) ayetin nazil olduğu adet cihetinden -ki “Leyse’l-birre bi en te’tü’l-büyûte min zuhûrihâ”25 gibi- fiilin sıhhat u fesadındaki şurût cihetinden.”

    5-Müteşabihin İşlevlerini Bildirmeye Katkısı:
    Müteşabih ayetlerin işlevleri konusunda müfessirimiz şu orijinal vurguyu yapar: Müteşabihlerin, muhkem bir hakikati ihtiva ettiklerini unutmamak gerekir.
    Müteşabihin önemli bir işlevini ve insanlığın ayrılmaz bir parçası olmasını şu pasajda ayrıntılı olarak bildirir:

    Meçhul meçhul ile, şüphe şüphe ile hallolunmaz. Meçhulat, malumat ile ve o malumatın derece-i kuvveti ile mütenasib olarak hallolunur. Ta’lim u irşad, malumat üzerine meçhulatı sezdirmek ve o meçhulatı malumata irca ettirmektir. Talibte malumat arttıkça, muallim, kuvvetine göre meçhulatı peyderpey sezdirir, ba’dehu hallettirir. Bu suretle mehulü sezmek de onu bilmenin bir şart-ı mütekaddimi olur. Cenab-ı Hak kullarına ilm-i hakkı böyle ihsan eder. İbtida kendini ve gayrı temyiz ettiren bir ilm-i muhkem bahşeder. Ba’dehu müteşabih bir halde meçhulatı sezdirir. Bunları kademe kademe muhkemata irca ettirerek malumat-ı yakiniyyeye tahvil eder…

    Müfessirimizin bu mütalaasını şöyle özetleyebiliriz:
    Göklerde, yerde, bütün kâinatta Allah’a gizli hiçbir şey yoktur. Ama O’ndan başkası için durum böyle değildir, onlar için çok sayıda bilinmeyen şeyler mevcuttur. Aynen bunun gibi, hakikatlere tam tamına mutabık olan Kur’ân-ı Kerim için de benzer bir durum söz konusudur. Öğretim, bilinenlere dayanıp bilinmeyenleri sezdirmek, derken bilinmeyenleri de bilinen şeylere dönüştürmektir. Bir meçhulü sezmek, onu bilmediğinin farkında olmak, onu öğrenmenin ön şartıdır. Allah, meçhulleri müteşabih halinde sezdirir, bunları derece derece muhkem, yani kesin bilgi haline dönüştürür. Allah’ın ilmi sınırsız, beşerinki ise sınırlıdır. İnsanın bunu idrak etmesi en büyük bir marifettir. İnsanın bilgisi ne kadar fazla olursa olsun, önünde bilmediği çok şeyin bulunduğunu sezmeye muhtaçtır. Bu ise, müteşabihat karşısında bulunduğunu bilmektir. Gerek maziye, gerek istikbale dair hiçbir beşeri bilgi, teşabühten kurtulamaz. Kesinlik sadece çok kısa bir an olan hazır zamanda olup her tecrübe anının bir adım gerisi veya bir adım ilerisi teşabühle alakalıdır. “İlmin en kuvvetli müeyyidesi olan tecrübe bile zaruri (kesin) bir müeyyide değildir. Bu babda en sağlam ve en umumi vesika beka-yı illetten çıkan ıttırad-ı âdidir (bu alanda en sağlam belge, varlık sebebinin devam etmesinden ileri gelen normal nizamdır) ki bu da irade-i ilahiyyeye istinaddır. Binaenaleyh ilm-i beşerin müteşabihattan kurtulması gayr-i mümkindir.”

    Daha ileride, “İnsanların, Allah’ın ilmine havale edecekleri hakikatlerin her zaman bulunacağını bildirip 'muhkemattan sonra bile hakaik-i müteşabihenin mücerret mevcut olduğunu bilmek de ilm-i beşer için pek büyük bir kemal ve gaye-i beşer için pek mühim bir hayırdır' der. Bu pasajı dikkatle inceleyen bir muhatap, müteşabihatın nefis bir felsefesini ve müfessirimizin onu nasıl temellendirdiğini görerek hayran kalmaktan kendisini alamaz.

    6-Müteşabihler Konusunda Rasih Âlimlerin Rolü:
    Müellifimiz, cumhura uyarak “Ve ma ya’lemu te’vilehû illallah ve’r-râsihûne fi’l-ilmi”30 ayetinde lafz-ı celâle üzerinde vakf etmeyi tercih eder. Fakat az sonra açıkça söylemeksizin, sanki vakf “fi’l-ilmi”de imiş gibi tefsire başlar. Rasih âlimlerin üzerine düşen görevi vurgular. Bu tefsirin de, önceki gibi İbn Abbas (r.a)’dan nakledildiğini, mütekellimin ile müteahhir âlimlerin birçoğunun bunu tercih ettiklerini belirtir. Daha sonra her iki görüşün sentezi halinde şöyle der: “Bu babda te’vil ve içtihad başkalarının değil, meratib-i muhkemat ile meratib-i müteşabihatı seçer, te’vili caiz olup olmayanları temyiz eder, fitneden kendini ve herkesi iğfal etmekten sakınır, haddini bilir, ilm-i ilahiye tefviz edilmesi lazım gelenleri O’na tefviz eyler, imanı kamil, tarik-i ilimde kavi, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilir ve sever, hasılı hikmete mazhar ulema-yı rasihinin hakk u selahiyyetidir”31
    Bir başka yazıda müteşabihler konusunda Bediüzzaman Said Nursi’nin izahlarını da değerlendirip onların bu değerli mütalaalarının müteşabihler konusundaki anlayışı yerli yerine oturtmanın da ötesinde, Kur’ân tefsir ve anlayışına da büyük bir zenginlik kattığı kanaatimizi paylaşmayı düşünüyoruz.
    * Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Görevlisi
    syildirim@yeniumit.com.tr

    Dipnotlar
    1. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, 2/1036.
    2. Yazır, a.g.e., 2/1047-1048.
    3. Yazır, a.g.e., 1/159.
    4. Yazır, a.g.e., 2/1037.
    5. Bakara sûresi, 70.
    6. Bakara sûresi, 118.
    7. Bakara sûresi, 25.
    8. Hud sûresi,1.
    9. Zümer sûresi, 23.
    10. Yazır, a.g.e., 2/1037.
    11. Bakara sûresi, 2.
    12. Hud sûresi, 1.
    13. Zümer sûresi, 23.
    14. Yazır, a.g.e., 2/1036.
    15. Zümer sûresi, 23.
    16. Al-i İmran sûresi, 7.
    17. Yazır, a.g.e., 2/1037-1038.
    18. Metinde böyledir. Zannedersem burada bir zühul bulunmakta olup siyaka göre: “meçhulattan malumata” olması gerekmektedir.
    19. Yazır, a.g.e., 2/1042-1043
    20. Yazır, a.g.e., 2/1038
    21. Yazır, a.g.e., 2/1038-1039
    22. Yazır, a.g.e., 1/159.
    23. Yazır, a.g.e., 2/1038.
    24. Yazır, a.g.e., 2/1039.
    25. Bakara sûresi, 189.
    26. Yazır, a.g.e., 2/1039-1040.
    27. Yazır, a.g.e., 2/1043.
    28. Yazır, a.g.e., 2/1041.
    29. A.g.e.,2,1042.
    30. Al-i İmran sûresi, 7.
    31. Yazır, 2, 1045.





  2. #2
    HuRRiCaNe
    Görülüyor ki çok değerli tefsir alimi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Ulu Önder Ata'mız'ında güvendiği taltif ettiği tercih ettiği bir hocamız.

  3. #3
    KurtuluşZor_786
    M. Hamdi Yazır 1294 (1877) yılında
    Antalya'nın Elmalı kazasında dünyaya
    geldi. Babası, Burdur'un Gölhisar
    kazasının Yazır köyünden Numan
    Efendi'dir. Annesi Elmalı ulemasından
    Mehmet Efendi'nin kızı Fatıma
    Hanımdır. Numan Efendi Şer'iyye
    Mahkemesi Başkâtipliği görevinde
    çalışmıştır. Babası gibi dedeleri de
    ilmiye sınıfındandır. Hamdi Efendi,
    İlkokulu, Rüşdiye'yi ve hafızlığını
    tamamlayıp bazı İslâmî ilimlerde son
    bilgileri aldıktan sonra 1310 yılında
    dayısı Mustafa Sanlar Hocaefendi ile
    İstanbul'a gitti. Küçük Ayasofya
    medresesinde ders okumaya başladı.
    Orada başta gelen hocası, Tetkikat-ı
    Şer'iyye Meclisi Reisi Kayserili Büyük
    Hamdi Efendi olup, ondan ayırd edilmek
    maksadıyla kendisine Küçük Hamdi
    Efendi denilmiştir. İcazeti müteakip
    ayrılır. 1324'de rüus imtihanına girerek
    üstün başarı ile dersiâm oldu. Hakim
    yetiştiren Mekteb-i Nüvvabı da
    birincilikle bitirdi. Sonra Antalya
    milletvekili seçilerek ikinci
    meşrutiyetin ilk meclisine girdi. Dini
    ilimlerden başka matematik, felsefe,
    edebiyat tahsili yaptı. Bir iddia üzerine
    dört ay kadar kısa bir zamanda ileri
    seviyede Fransızca öğrendi. Mebusluğu
    sırasında Mekteb-i Nüvvab ve Mekteb-i
    Kuzat'ta hocalığına devam etti.
    Mebusluktan sonra da Medresetü'l-
    Vaizin, Süleymaniye medresesi,
    Mekteb-i Mülkiye gibi müesseselerde
    fıkıh, mantık gibi dersler okuttu ve
    Huzur-i Hûmayun dersi muhatabı oldu.
    Şeyhülislâmlığa bağlı olarak bir ilim
    akademisi durumunda olan Dârül
    Hikmeti'l-İslâmiyye âzâlığına 1918'de
    tayin edildi; 1919'da bu müessesenin
    başkanlığına yükseltildi.
    Milletvekili iken Sultan II.
    Abdülhamid'in hal edilmesine dair
    fetvanın müsveddesinin
    hazırlanmasında rol almıştır.(1) O
    zamanki şartlar içinde, birçok ilim
    adamının, suret-i hakdan görünen
    ittihatçılara aldanması hakkında
    merhum Mahir İz şunları yazmıştır:
    "Meşhur ulemadan Mustafa Sabri,
    Elmalılı Küçük Hamdi, Adanalı Hayret
    Efendilerle dersiamlardan tanınmış
    kimseler, Mehmet Akif Bey, Babanzâde
    Naim Bey gibi, isimleri devrin tarihinde
    ebedileşmiş zevat, bidayette, kemâl-i
    safvet ve samimiyetlerinden dolayı bu
    dolaba girmişlerdi. Fakat çabuk başları
    döndü, tertemiz sıyrıldılar ve
    muhalefete geçerek halkı ikaz etmek
    istediler. Ne fayda ki iş işten geçmiş
    komite maksadına nail olmuş, devlet
    otoritesini eline geçirmişti."(2)
    Cumhuriyetten sonra medreseler
    kapatıldı; okullarda Arapça dersi
    kaldırıldı. Artık Kur'ân-ı Kerîm'i anlayıp
    anlatacak bir nesil bu okullardan
    yetişmeyecekti. Öte yandan yanlışlarla
    dolu Kur'ân tercümeleri piyasaya
    çıkmaya başladı. Dini gayret ve
    hamiyeti olan Kastamonu Mebusu Mahir
    Bey, Denizli Mebusu Mazhar Müfid Bey
    gibi zatların teklifi ve Diyanet Müşavere
    Heyeti azası Aksekili Ahmed Hamdi
    Beyin gayreti ile, Türkçe bir tefsîr ve
    meal hazırlatma kararı Büyük Millet
    Meclisinden çıkarıldı. Bu iş için onikibin
    lira tahsisat ayrıldı. Ahmed Hamdi
    Efendi'nin ısrarları ile M. Hamdi Tefsîri,
    M. Akif de meali hazırlamayı kabul etti.
    Fakat M. Akif'in Mısır'dan meal
    gönderme konusundaki tereddüdü ve
    sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı ile
    yaptığı anlaşmayı feshetmesi üzerine,
    meal de M. Hamdi Efendi'nin uhdesine
    geçti. Tefsirine az sonra nisbeten
    tafsilatlı olarak temas edeceğiz.
    Fakat hayatı hakkında verdiğimiz bilgiyi
    tamamlamadan önce şunları da ilâve
    etmemiz gerekir: M. Hamdi Efendi'nin
    dini ilimlerden başka şiir, dini musiki ve
    güzel yazı kabiliyetleri vardı. Sülüs,
    nesih, ta'lik, celi, rik'a hatlarında mahir
    idi. Tezhib ve teclid (ciltleme)
    sanatlarında usta idi. İstanbul'da
    Erenköy'de oturan M. Hamdi Efendi'nin
    dört çocuğu oldu. 27 Mayıs 1942'de
    vefat eden bu âlimin kabri Erenköy'de
    Sahray-ı Cedîd kabristanında olup,
    babasının kabrinin bitişiğindedir.
    Tefsirinin sonunda yazdığı şu manzum
    niyaz ile hayatına hatime çekmek
    istemişti:
    Geldim likâna ermek için işbu menzile
    Haşret irenlerinle beni eyleyip kerem
    Bir an imiş meâl-i kitabı vücudumun
    Ömrüm şu tercemanım olan satr-ı
    mürtesem
    Levh-i rızaya yazdır ilâhî bu satırımı
    Her dem nevây-i hamdini kaydeylesin
    kalem
    Cenab-ı Mevla niyazını kabul edip,
    garik-ı rahmet eylesin.
    Daha küçüklüğünden itibaren üstün
    kabiliyeti ile dikkat çeken M. Hamdi
    Efendi, hayatında hep yükselen bir
    grafik çizmiştir. Kendisi, Tefsir, Kelâm,
    Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Felsefe, Mantık
    sahalarında iktidar sahibi idi.
    TEFSİRDEN BAŞKA ESERLERİ
    1- “İrşadü'l-Ahlaf fî Ahkâmı'l-Evkaf”
    İstanbul, 1330/ 1911.
    Vakıf eserleri hükümlerine dair bu eser,
    Mülkiye mektebinde okuttuğu ders
    notlarını ihtiva etmektedir.
    2- "Sefer Bahri". Sefer mesafesinin
    mutad vasıta (tren) ile on sekiz saatlik
    mesafe olarak itibar edilmesi
    gerektiğine dair risalesidir. Bakara
    sûresinin 183. ayetinin tefsîrinde
    belirttiği bu tatbikine vaki itirazları
    kendisine nakleden Ahmed Hamdi
    Akseki'ye gönderdiği uzunca bir
    mektuptan ibaret olup, Tefsirin 1960
    neşrinin 8 ve 9. ciltlerinin başına, oğlu
    Muhtar Yazır tarafından konulmuş olup,
    toplam 20 sayfa kadardır.
    3- "Hz. Muhammed (sav)'in Dini".
    Anglikan Kilisesinin, Şeyhülislâmlık
    makamına, İslâmiyet hakkında sorduğu
    sorulara cevap mahiyetindedir.
    4- "Tahlili Felsefe Tarihi: Metalib ve
    Mezahib", İstanbul, 1341/1922. Paul
    Janet ile Gabriel Seailes'in Felsefe
    tarihine ve felsefi ekollere dair bu
    eserinin, İlâhîyât ve Metafizik
    bahislerini, notlar koyarak Fransızca'dan
    tercüme etmiştir.
    Tamamlanan bu eserlerinin dışında
    çeşitli makaleleri ile yarım kalan şu
    eserleri vardır: 'Usul-i Fıkha' dair bir
    eser, 'Hukuk Kamusu', 'Hüccetüllahi'l-
    Baliğâ Tercümesi' ve bir 'Şiir Divanı'.
    TEFSİRİ
    M. Hamdi Efendi'nin Hak Dinî Kur'ân Dili
    adını verdiği Türkçe tefsiri 10 cild olup,
    (10. cilt âyet ve hadislerin kaynakları,
    mufassal bir indeks ve sözlük kısmı
    olarak, Prof. Dr. Suat Yıldırım
    nezaretinde İlahiyat Fakültesi
    öğrencilerine tez olarak
    hazırlatılmıştır.) 6.433 sayfadır. 1926–
    1938 yılları arasında, devamlı bir mesai
    ile on iki yıl süren bir çalışma ile
    bitirmiştir.
    Tefsirin Mufassal Mukaddimesinde,
    tefsiri kaleme almasının sebebini,
    yazma tarzını, Kur'ân tefsiri ile alâkalı
    bazı meseleleri ele almış, bazı terimleri
    açıklamış; bilhassa, tercüme, meal,
    tefsir, te'vîl hakkında pek kıymetli
    mütalaalar derc etmiştir.
    Tefsîr'de sûre ve âyetler arasındaki
    münasebetlerin gösterilmesine önem
    vermiştir. Arapça kavaide dair tahlillere
    az temas etmiştir. Lafızlardan ziyade
    mânâları açıklamaya gayret
    göstermiştir. Esbab-ı nüzûle, nesh,
    mevaiz ve ahlâka, akaid ve amele,
    hakaik ve ahkâma dair izahlar yazmıştır.
    Zamanımızı ilgilendiren ilim ve felsefe
    bahislerine yer vermiş, bilhassa bu
    cihetten kendisinden önceki tefsirlerde
    pek bulunmayan veya pek güç
    anlaşılabilen konuları anlatmıştır.
    Diyanet İşleri Başkanlığı ile müfessir
    arasında yapılan anlaşmada yer alan
    programa göre tefsirde şunlar nazar-ı
    itibara alınacaktır:
    1. Ayetler arasındaki münasebetler.
    2. Esbab-ı nüzul.
    3. Aşere dışında olmamak şartı ile
    kıraatler.
    4. Terkib ve kelimeler hakkında ihtiyaca
    göre lisanî izahat.
    5. İtikadça, Ehl-i sünnet mezhebine;
    amelce, Hanefi mezhebine riayet
    olunacak; âyetlerin ihtiva ettiği dini,
    şer'î, hukukî, içtimaî, ahlâki hükümleri
    ve âyetlerin işaret ettiği veya ilgili
    bulunduğu hikmet, felsefe ve ilim
    bahisleri ele alınacaktır. Bilhassa tevhid,
    tezkir (irşad) ve mevaiz hususlarında
    âyetler, mümkün mertebe ayrıntılı
    tarzda izah edilecektir. Âyetlerle ilgili
    tarihî vak'alar üzerinde durulacaktır.
    6. Batılı müsteşrik ve yazarlarca ifade
    edilen yanlışlar ve tahrifler
    düzeltilecek; bazı mühim meseleler
    aydınlatılacaktır. Elmalılı eserinde
    rivayetten ziyade dirayet özelliği
    göstermiştir. İslâm'ın meselelerine
    temas etmiş, kurtuluşu ancak İslâm'da
    gördüğünü yeri geldikçe beyan
    etmiştir. İlmî gerçeklerin İslâm'a aykırı
    gitmediğini anlatmıştır. F. Razî, Taberi,
    Ebû Hayyan, Âlusî, Cassas, Zemahşerî,
    Ebussuud, Beyzavî'nin tefsirleri Kütüb-i
    Sitte ile beraber başlıca kaynaklarını
    teşkil etmiştir.
    M. Hamdi Efendi, bu hususları
    gerçekleştirmeye muvaffak olmuştur.
    Tefsirin bir ve ikinci ciltleri (1-5 sûreler)
    ile son iki cildi olan 7. (yarısı) ve 8.
    cildler (Tebareke ve Amme cüzleri)
    mufassal iken aradaki takriben yirmi
    cüzü teşkil eden sûrelerin tefsîri kısa
    kalmıştır.
    Bunun sebepleri merak konusu
    olmuştur. Bunlar muhtemelen şunlardır:
    1. Hâkim fikirlerini ilk ciltlerde
    yazdığından tekrarlamak istememiştir.
    2. Diğer sûreleri de bu tafsilatla ele
    alması halinde tefsirin 25-30 ciltlik çok
    büyük bir hacme ulaşacağını görerek
    bundan kaçınmıştır.
    3. Kalbinden rahatsız olduğu için emr-i
    Hak vaki olmadan muhtasar da olsa
    tefsiri tamamlamak istemiş; son cüzlere
    ulaştığında fırsat olduğunu görerek
    tafsilat vermiştir. M. Hamdi Efendi;
    sorumluluğuna müdrik olarak, tefsirini
    ihtimamla yazmıştır. Yaptığı işi
    beğenmektedir. Yazarken, kendi
    tabiriyle "tükendiğini" söylemiştir.
    Bununla beraber eserinin, gönlünce
    olmadığını yakınlarına ifade etmiştir.
    Ona göre mükemmel bir tefsir için
    20-30 asistanın yardımı ile kendisine
    otuz yıllık bir çalışma gerekirdi. İdeale
    ulaşmak pek zordur; fakat verdiği bu
    eser, 14/20. asrın Müslüman Türklerin
    yüzakı mahiyetinde kuvvetli ve
    istifadeye değer bir tefsirdir. Cenâb-ı
    Allah istifade edenlerin sayısını artırsın;
    müellif-i merhuma bol bol ecirler ihsan
    etsin.
    DİPNOTLAR
    1) Yılların İzi, Mahir İz, (Sahife: 38-39).
    İst. /1989.
    2) Oğlu Muhtar Yazır'ın, babasının
    defterinden naklettiğine göre M. Hamdi
    Efendi "Hayatımda yaptığım en büyük
    hata, Sultan Hamid'in haline
    karışmamdır" demiştir.

    --- Sonraki mesaj ---

    Saygı değer "HuRRiCaNe kardeşim paylaşımın için öncelikle teşekkür ederim... Herşeyin cılkının çıktığı ve çıkarıldığı bu zamanımızda ; Her ne kadar adlarının önünde paye olan (tabiri caizse) " Medya (mahalle) müftüleri"nin Tefsir gibi boylarını çok aşan işlere (maksatlı olarak) girdiği ne yazıkki aşikar olarak ortada. Bu ve benzeri "plastik" şeyhül islam(!) geçinen bi-had insanlara karşı bizlere unutturulmaya çalışılan değerlerimizi, cevherlerimizi hatırlatma gayret ve emeğin için tekrardan çok çok teşekkür ederim. Eline, emeğine sağlık kardeşim... SELAM ve dua ile.



Benzer Konular

  1. Hz.Muhammed(S.A.V) in Mehdi ile İlgili Hadisleri
    Konuyu Açan: MALCOLMX, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 14
    Son Mesaj : 22-Ağu-2013, 03:41
  2. Elmalılı Hamdi Yazır'ın Duası
    Konuyu Açan: esilam, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 05-Tem-2010, 15:47
  3. Ölü Deniz Yazmaları Hz. Muhammed´i Öngörüyor mu?
    Konuyu Açan: biggang, Forum: Antik Medeniyetler, Mitoloji ve Efsaneler.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 19-Mar-2008, 03:59
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com