"Gelenek ve göreneklerimiz, gelenekte var olan, gelenekçi toplumlar/modern toplumlar, geleneğimizde yok, geleneğe kurban etmek, geleneğe sahip çıkmak…" gibi birçok deyimi günlük hayatımızda kullanırız.

Bir taraftan geleneklerimizi, örf ve adetlerimizi yaşatma ve onları gelecek nesillere aktarma gayretinde olurken, diğer taraftan, geleneğin toplumları çok geri bıraktığından, modern ve çağdaş olmak, ileri toplumlar seviyesine ulaşmak için geleneklerden kurtulmak, yeniliklere açık olmak gerektiğinden bahsederiz. Hâlbuki sosyal hayattaki münasebetlerimizin genel çerçevesini, farkında olalım veya olmayalım, çoğunlukla gelenekler belirler. Yani bizler birçok sosyal davranışımızı geleneklerin çizdiği sınırlar ve normlar ağında gerçekleştiriyoruz.

Peki, gelenek nedir, ne değildir?

Geleneğin muhafazası mı yoksa terki mi daha makuldür? Geleneğin iyi ve kötü olanı var mıdır? Gelenekler toplum hayatının sıhhatli bir şekilde devamında rol üstlenir mi? Yoksa toplumların maddî/mânevî ilerlemesinin önündeki engeller olarak mı düşünülmelidir?

Gelenek nedir?

Gelenek bir toplumun örf, âdet ve davranışları olarak nesilden nesile intikal eden unsurlardan oluşur. "Gelenekler insanların gündelik hayatlarında uydukları bir tür sosyal anlaşma temeline dayanan basit birtakım uygulamalardır; esasında sun'îdirler."1 Fakat sınırlı da olsa toplum dayanışmasının devamına hizmet ederler. Çünkü bazı gelenekler sosyal tabakalar arasındaki farklılıkları azaltarak toplum kaynaşmasına hizmet etmiş olur.

Bir değerin gelenek vasfı kazanabilmesi için:

1) En az üç nesil boyunca sürüyor/sürdürülüyor olması,
2) Zımnen de olsa, bir değer yargısını ifade etmesi, yani kural koyucu olması;
3) Geçmişle şimdiki durum arasında bir süreklilik duygusu meydana getirmesi gerekir.2

Birçok toplum güçlü bir şekilde gelenekten beslenir. Çünkü gelenekler, geçmişleriyle kurdukları irtibattan dolayı o toplumların müspet/menfî değerlerini taşırlar. İrtibat ve değer taşıyor olmaları, onların toplumda yaptırım gücünün olması mânâsına gelir. Hattâ yeni nesillerin davranışlarının, önceki nesiller tarafından meşru kabul edilmesi de bu gelenekleri kabullenmesi ve bunlara uymasından geçmektedir.3

Genç nesiller, bu uyumu gösteremediklerinde, 'zamane çocuğu', 'yeni yetme', 'âsi gençlik' gibi çeşitli sıfatlarla adlandırılırlar.

Gelenekler her sahada kendilerine uygun düşen tarihî bir geçmişle süreklilik oluştururlar. Geçmişin izlerini taşımanın yanında yeni durumlara uyum sağlamış ve yeni formlara bürünmüşlerdir. Toplumda sürekli tekrarlarla bir yandan kökleşirler, bir yandan da günümüze uygun düşecek değişim ve dönüşüm geçirirler.

Gelenek değişmez midir?

"Geleneklerin temel hususiyeti değişmezliktir."4 şeklinde görüşler ileri sürülmesine rağmen, aslında gelenekler de zaman içinde değişir. Fakat bu, çok yavaş ve ağır bir süreç içerisinde cereyan eder.

Kişi, içinde bulunduğu çevreyi ve dünyayı, geleneklerin belirlediği şekilde görür.5 Kültürel, sosyal ve dinî hayat gelenekleri beslediği kadar, gelenekler de bunları besler ve şekillendirir. Dolayısıyla, geleneklerle kültürel, sosyal ve dinî hayat arasında devamlı bir etkileşim söz konusudur.

Gelenekler, topluluklar ve fertlerin üzerinde tesirini sürdürürken, belli zihnî sabitelerin dışında sosyal ve kültürel değişmelere paralel olarak eskiye göre ciddi kırılma ve dönüşümlere uğrayabilirler. Çeyrek asır önce yapılan düğün törenleriyle günümüzde yapılanlar arasındaki farklar bunun tipik örneklerini teşkil eder.

Her nesil, eski nesillerden devraldığı her şeyi gelenek olarak algılamaz ve aynen tekrarlamaz. "Devraldıklarını mevcut şartlara göre yeniden değerlendirmeye tâbi tutar, yeniden yorumlar, bazılarını bütünüyle elerken, diğerlerini aynen, ya da kısmî değişikliklerle uygulamaya sokarlar."6 Toplum onu sürekli test eder. Miadı dolmuş formların özünü imbikten geçirerek yeniden süzüp çıkarır ve değişen şartlara göre yeniden yorumlar. Eğer bir gelenek test edilmiyor, süzülüp belli bir imbikten geçmiyorsa yaşayamaz.7

Meselâ, bazı insanlar mezar veya türbelerden bir şeyler ummaya çalışırken, başkaları da bunun İslâmî gelenek açısından doğru ve mantıklı olmadığını, hattâ kötü bir örnek olduğunu savunur. Şu hâlde, doğrudan İslâm'ın ana kaynaklarından beslenen insanların daha duru bir iman anlayışına doğru yöneldiği, geleneğin dayatmacı gibi duran kalıplarını aştığı söylenebilir. Ama yine de "insanların yüzde sekseni ehl-i tahkik olmadıkları" için inançlarını yanlış formlarda uygulayabilir ve bunun sebebiyet verdiği çelişkileri yaşarlar ve bunu bazen pek fark etmeyebilirler.8

Din-gelenek münasebeti

Toplumlarda gelenekten bahsederken aslında bir bakıma dinî değerlerden de bahsediyoruz demektir. Çünkü din, toplum hayatında çok belirgin bir unsur ve beşerî bir güç9 olduğundan, kültür ve geleneğin dinden ayrı düşünülmesi mümkün değildir.10 Dolayısıyla, ülkemizde ve diğer Müslüman toplumlarda geleneklerin genel-geçer çerçevesini bir ölçüde belirleyen İslâmiyet, başka toplumlarda ise kendi dinleri olmuştur. Fakat dinler için, "emredilen din", "yaşanan din"11 diye bir tasnif de söz konusudur.

Bunun bir mânâsı da şudur ki;

inançları besleyen ve şekillendiren temel prensipler zaman içinde çeşitli kırılmalara mâruz kalırlar, hikmet ve gayesinden uzaklaştırılırlar. Toplumlardaki bazı uygulamalar inanç temelli görünmekle birlikte aslında gelenek tarafından şekillendirilmiştir. Diğer taraftan, dinî hayat, toplumun kültürü dâhil bütün yapılarına nüfuz ettiğinden, gelenekle dinî unsurlar çoğunlukla ayırt edilemez bir hâle dönüşür. Dinin gücünü arkasına alan gelenekler, zamanla katı kurallara dönüşme, hedefinden sapma, çıkış hedefini yitirme ve hattâ bunun tersine bir vazife üstlenme gibi kırılmalara uğrayabilirler. Çeşitli toplumlarda, çürümüş, yozlaşmış, zâlimane gelenek ve âdetlere rastlanması biraz da bu durumla alâkalıdır.

Geleneğin büyük tehlikesi, özünden ve hikmetinden kopmuş, içinde şuur kalmamış davranışları alışkanlık hâline getirmesidir. Bu durum, zamanla sadece bakış açılarını, düşünme şekillerini ve davranış tarzlarını değil, ibadetleri dahi âdet hâline getirebilir.12 Meselâ günümüz Türkiye'sinde Ramazan ayında hemen her köy, belde ve şehirde gecenin bir vaktinde davullar çalınır. Bu uygulama dinin özünde olan bir uygulama değildir. Bir zamanlar Müslümanları sahura uyandırmanın bir yolu olarak uygulanmıştır. Ama günümüzde sahur vakti girmeden çok önce bu davullar çalar ve biter. Müslüman ailelerin çoğunluğu sahura davul sesiyle uyanmaz. Aksine günümüzde, eskiden olmayan çalar saat, dijital ve elektronik âletler uyandırma işini üstlenmiştir.

Yani "Ramazan Davulcuları" bugün, fonksiyonunu kaybetmiş bu âdeti, topluma rağmen, geleneğin tutucu ve kolaylıkla dönüşmeyen damarından faydalanarak sürdürmektedir. Yine ülkemizde zaman zaman görülen kan davaları, namus cinayetleri, her türlü taşkınlığa ve gayrimeşruluğa açık olan eğlence kültürü, İslâm kardeşliği prensibini hiçe sayma pahasına da olsa körü körüne sürdürülen aşiret ve kavmiyetçilik saplantıları da geleneğin yozlaşmasına bağlı olarak ortaya çıkan sapkınlıklardır.

Geleneğin gücü

Gelenekler, toplumların bekasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Geçmiş nesillerden devralınan ve nice tecrübelerden sonra toplumlar için hayatî değer hâline gelen uygulamaların taşınması gelenekler üzerinden yapılmaktadır. Bu durum bilindiğinden, herhangi bir toplumun temel dinamiklerini değiştirmek ve dönüştürmek isteyen her türlü niyet, günümüzde daha çok 'çağdaş', 'modern' gibi bazı kavramları kullanarak eğitim, siyaset, ekonomi ve hukuk kurumları üzerinden istedikleri dünya görüşünü dayatabilirler.

Bunun için kendi hedeflerini gerçekleştirecek formlara yer açmak maksadıyla doğrudan gelenekleri tasfiye etmeye çalışırlar. "Eğer bu tasfiye olmaz ise, geleneğin gösterdiği kavî mukavemet emperyal güçlerin gelip o toplum bünyesine yerleşmesine mâni olacaktır."13 Dolayısıyla son iki yüzyılda Batılı ülkeler, siyasî, iktisadî ve ticarî olarak sömürdükleri bütün coğrafyalarda toplumları geleceğe taşıyacak ilmî, dinî, siyasî ve ailevî gelenekleri dinamitleyecek çeşitli uygulamaları o toplumlara çağdaşlık, modernlik adıyla dayatmışlardır.

Çünkü yenilik karşısında toplumun geleneklerinde barınan savunmacı ve korumacı mekanizmalar hemen devreye girer. Her kim ve nereden gelirse gelsin, toplumlar önlerine getirilen yeni durumu uzun süre test etmeden kabullenmezler. İşte, geleneğin yeniliklere karşı negatif sayılabilecek bir direnci olsa da, bu koruyuculuğu toplumları hem ayakta tutar, hem de geleceğe taşır ve onlara "kökü mazide olan bir âti" olduklarını hatırlatır.

Örf, âdet, gelenek

Gündelik hayatımıza şekil veren, yazılı olsun veya olmasın birçok çok sosyal norm vardır. Bu normlardan bir kısmı yazılıdır ve cezaî neticeleri vardır; hukuk normları gibi. Diğer bir kısmı ise yazılı olmayanlardır ki, bunlar, görgü kuralları, örf ve adetlerdir. Bu normlar bize davranış kalıplarımızı belirleyen ve şekillendiren değerler sunar.

Toplumun değerlerinden beslenen davranış kalıplarına örf (gelenek) denir. Örf, toplumda yaptırımı çok fazla olan bir normdur. Yaptırımı örf kadar olmayan ama yine de sosyal hayatta mühim görülen değerlere dayanan kabullere ve davranışlara ise âdet (görenek) adı verilir. Örf ve âdeti birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. "Örneğin vatana ihanet etmek, namussuzluk yapmak, bakıma muhtaç anne-babaya bakmamak örneklerinin hepsi örfe aykırıdır; ancak birincisinde kanunî olarak ölüm cezası verilirken ikincisinde yasalara aykırı biçimde ölüm cezası verilir ya da toplumdan dışlama söz konusu olur. Üçüncüsünde ise toplumsal ilişkilerin kesilmesi, şiddetli kınama gibi yaptırımlar uygulanır."14

İslâm'ın temel inanç esasları ve ibadetleri ile Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat tarzı sosyal ve kültürel boyutlarıyla dikkatle incelendiğinde görülecektir ki, önceki nesillere ait temel insanî değerleri doğru bir tarzda anlamak, geliştirerek korumak ve gelecek nesillere aktarmak beşerî bir vazifedir. Hattâ İslâm'da Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) İbrahimî bir geleneğin devamı olduğu ve bunun bütün beşeriyetin bir hayat tarzı olduğu/olması gerektiği vurgusu oldukça mühimdir. Çok mühim medeniyet projelerinin mayalandığı peygamberler (as) tarihi, bunun en çarpıcı misâlleridir.

İnsanlığın yaratılıştan getirdiği ve Kıyamet'e kadar da değişmeyecek genel-geçer doğrular vardır. Bunlar, dinlerin korumayı hedeflediği beş temel esas, beş temel insanlık değeri, sosyal hayatın olmazsa olmaz değerleri olarak kabul edilir. Can, mal, din, namus ve akıl gibi temel değerler, bütün peygamberlerin (as) uğrunda mücadele ettiği ortak değerlerdir. Yani insanlığın son ferdi kalana kadar aktarılması gereken bu değerler, insanlık tarihinin ve geleneğinin temelini teşkil eder. Her beşerî faaliyet, aslında bu değerlerin ve bunlardan beslenen geleneklerin devam ettirilmesine yöneliktir. Bu değerlerden kısmen veya tamamen zaman zaman çizgi dışına çıkılmış olsa da, insanlık bir şekilde tekrar "sırat-ı müstakim" olan ana eksene (doğru yola) dönmeyi bir şekilde başarmıştır.

Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerinde ve Hz. İbrahim'in (as) dininde, daima, iman ve salih amelle beslenen geleneğin bu koruyucu ve inşa edici gücüne vurgu yapılmıştır. İnsanlar, bu Hanif dinden beslenen gelenekleri yaşattıkları nispette refah ve huzur bulmuş, bu temel değerleri tahrip ettikleri ve onlardan uzaklaştıkları oranda da yeryüzünde fesada uğramış, bin türlü sıkıntı ve acıya mâruz kalmışlardır.





Dipnotlar
1. Sulhi Dönmezer, Sosyoloji, Savaş Yayınları, 9. baskı, Ank. 1983, s.268. Gelenek kavramı ve değişik tarifleri için bkz., Ali Akdoğan, Geleneksel Toplumdan Modern Topluma Geçişte Dini Hayat, s.33-41.
2. Sibel Özbudun, Kültür Hâlleri, Ütopya Yay., Ank. 2003, s.281.
3. Özbudun, age., s.282.
4. Eric Hobsbawm-Terence Ranger, Geleneğin İcadı, çev. M. Murat Şahin, Agora Kitaplığı, İst. 2006, s.2-3.
5. Ruth Benedıct, Kültür Örüntüleri, Çev. Mustafa Topal, Öteki yayınevi, Ank. 1998, s. 24.
6. Özbudun, age., s.282.
7. Ali Bulaç, Zaman Gazetesi, 12 Eylül 2009
8. Yel, age., 172
9. Durkheim, age.,, s.491.
10. Günay, age.,, 178
11. Yel, age.,, s.133.
12. Ali Bulaç, Zaman Gazetesi, 12 Eylül 2009
13. Bulaç, a.g.m.
14. Vecdi Bilgin, Bizi Kuşatan Toplum, s.128, 132