Toplam 6 sonuçtan 1 ile 6 arası gösteriliyor
  1. #1

    Gılgamış Destanı..


    İlk mitolojik tanrılara Sümerlerde rastladığımız gibi tanrıları hiçe sayan ilk insanlara da gene Sümerlerde rastlıyoruz.
    Felsefesel düşüncenin temeli mitolojik düşüncedir.
    Özellikle antikçağ Yunan felsefesinde mitolojik düşüncenin izlerine Platon’da bile rastlanır.
    Hint, Çin, İran vb. gibi ulusların ilk felsefeleri mitolojileriyle kaynaşıktır.
    Bu bakımdan Gılgamış’ın önemi bugün insanlığın elinde bulunan en eski mitolojik metin olmasıdır.
    İnsanlığın en eski destanı olan Gılgamış Destanı, düşünce yapısı bakımından da mitolojik kların en ilgincidir.



    Babillilerin ilk sözcükleriyle adlandırdıkları destan Sha Nagba İmuru (Her şeyi görmüş olan) deyimiyle anılır. Sümer, Asur, Akad vb. gibi çeşitli Mezopotamya topluluklarınca işlenmiş olan destanın bugün elde bulunan metni Sümerlerden kalmadır.
    Asur ve Akadlardan kalma bölümler de bulunmuştur. İlkin Thompson tarafından İngilizce The Epic of Gilgamish (Oxford 1930) adıyla yayımlanmış ve daha sonra Almanca, Fransızca, Türkçe çevirileri yapılmıştır. Bu destanın bulunmasıyla Herakles Mitosu ve Tufan öyküsü gibi birçok gelişmiş mitlerin kaynakları da meydana çıkmış olmaktadır.

    Destan, temel düşünce olarak, doğanın sırlarını bilmek isteyen insanın araştırıcı çabasını işler ve tanrılara bile kafa tutacak ölçüdeki gücünü belirtir.
    Ölümsüzlüğün insan için olanaksız bulunduğunu saptar. İnsan, karşısına çıkacak doğa engellerini yenip aşarak kendi yolunu kendi yaratacaktır. İnsanın kendi yolunu açmasına tanrılar bile engel olamayacaktır. Tufan bile gönderseler insan soyunu yok edemeyeceklerdir. Tanrılar ve doğa, insana her gün biraz daha yenilecek ve sırlarını her gün biraz daha kaptıracaktır.
    Destan, aynı zamanda, insanın idealist düşlerle kendini kendine yabancılaştırmadan önce çok daha gerçekçi bulunduğunu da tanıtlamaktadır.
    Tanrılar, insana yardım etmemekte, tersine, güçlükler çıkarmaktadırlar. İnsan bu güçlükleri kendi alınteriyle, bilinçli çabasıyla yenmektedir.
    Destanın bir başka özelliği de, insanın inançla değil, bilgiyle davranması gerektiğini belirtmesidir. Gılgamış inanmaz, ancak her şeyi görüp bilir (Sha Nagba İmuru).
    Bilmek ve anlamak, onun insanlık niteliğidir. Gılgamış, efsaneleştirilmiş gerçek bir kahraman sanılmaktadır.

    Kimi incelemecilere göre Mezopotamya’da iki ırmak vadisinin güneyinde gerçekten yaşamış ve hüküm sürmüştür. Ünlü destanlarında yarı insan, yarı tanrı sayılmıştır. Kimi yorumculara göre de tanrılara kafa tutan insanın, insan gücünün simgesidir.
    Gördüğü işler, tıpkı Yunan mitolojisindeki Herakles’in işleri gibi on iki tanedir. Bu çok eski mitosun Herakles mitosunu geniş ölçüde etkilediği bellidir. Destanlarda anlatıldığına göre Gılgamış, çok akıllı ve çok çalışkan bir genç kralmış.

    Halkını da, kendisi gibi boş oturmamaları için, işe koşarmış. Uruklu kızlar ve kadınlar tanrılara yalvarıp kocalarının ve sevgililerinin biraz da kendilerine bırakılmasını istemişler. Tanrıça Aruru kadınlara acımış ve toprak vücutlu yarı hayvan Enkidu’yu yaratarak Gılgamış’la dost etmeye karar vermiş.

    Böylelikle genç ve cesur kralı çeşitli serüvenlere sürükleyip Uruk erkeklerini rahat bırakmasını sağlamış. Gerçekten de bu iki güçlü yaratığın dostluğu, birçok tehlikeli serüvenlere atılmalarını gerektirmiş.

    Bu dostluk bir güreşle başlamış, Gılgamış olağanüstü gücüyle. Enkidu’yu tuttuğu gibi yere çarpıvermiş. Yaratıldığından beri ilk kez yenilgiye uğrayan Enkidu çok şaşırmış. Genç kral, ormanlarda yaşadığını duyduğu bu yarı hayvan yaratığı kandırıp kente getirmesi için onlardan birini görevlendirmiş. Enkidu da yedi gün ve yedi gece bu rahibeyle yatmış, ondan insancıl olmasını öğrenmiş.
    İki yiğitin ilk serüvenleri, tanrı Enlil’in Sedir dağını korumakla görevlendirdiği Humbaba ya da Kumbaba adlı devi öldürmek olmuş. Bu başarı Gılgamış’ı öylesine yüceleştirip güzelleştirmiş ki, tanrıça İştar dayanamamış, onunla evlenmek istemiş. Ama genç kral bu evlenmeye yanaşmamış, üstelik de tanrıçayla alay etmiş. Onuru kırılan tanrıça çok kızmış ve tanrı Anu’ya başvurarak öcünü alabilecek kutsal bir boğa yaratmasını dilemiş. Kahramanlarımızın ikinci işi bu boğayı öldürmek olmuş.
    Genç kral, Uruk kentini çevreleyen duvarların üstüne çıkıp öcünün alınışını seyretmeye hazırlanan tanrıçanın gözleri önünde, bir baltayla boğanın kafasını uçuruvermiş. Daha pek çok olağanüstü başarılar kazanan iki yiğidin bu serüvenlerinde sonucu alan, eşdeyişle devleri, boğaları vb. öldüren hep Gılgamış’tır, arkadaşı Engidu sadece yardımcı durumdadır. Bütün bu serüvenlerden sonra Engidu hastalanmış ve ölmüş.

    Arkadaşının ölümüne çok üzülen genç kral böylelikle ilk kez ölümün acılığını öğrenmiş ve ölümsüzlüğe erişmenin yollarını araştırmaya başlamış. Dedelerinden Ut Napiştim (Mezopotamya Nuh’u)’in Tufandan kurtularak ölümsüzlüğe kavuştuğunu hatırlamış ve onu bulup ölümsüzlüğün yolunu öğrenmek istemiş. Birçok serüvenlerden sonra dedesini bulmuş, ondan ünlü Tufan öyküsünü dinlemiş (Bu öykü, destanın on birinci bölümündedir).
    Dedesi ona, denizlerin dibinde büyülü bir ot bulunduğunu, bu otu bulup yiyebilirse ölümsüzlüğe kavuşacağını söylemiş. Dönüşünde, denizlerin dibine dalıp bu otu koparan Gılgamış tam onu yiyiceği sırada otu bir yılana kaptırmış. Ölümsüzlük umudunu yitiren Gılgamış, Uruk’a dönmüş ve yeraltı tanrısı Nergal’in izniyle yeryüzüne dönmüş olan arkadaşı Engidu’nun ruhuyla konuşup avunmaya çalışmış. Ölümün kesin olduğunu bildiğinden, dostuna öbür dünya üstüne birçok sorular sormuş.


    Destan bu sorulardan meydana gelen bir bölümle sona ermektedir.


    *
    Orhan Hançerlioğlu-Düşünce Tarihi





  2. #2

    Gılgamış Destanı, tarihin en eski yazılı destanının adı olup, 12 kil tablete Akad çivi yazısı ile kaydedilmiştir. Uruk kralı Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışının öyküsünün anlatıldığı destan aynı zamanda Nuh Tufanı’nın daha eski sürümünü de barındırmaktadır. Gılgamış, en yakın dostu Enkidu’nun ölümünün ardından giriştiği ölümsüzlüğe ulaşma çabasının nâfile olduğunu ve Tanrı Enlil’in öğütleriyle, insanın ancak büyük bir ad bırakmakla ölümsüzlüğe erişebileceğini kabul etmiştir.Destan, tarihte bilinen en eski medeniyetlerden olan Sümerlerin yaşayışları hakkında bilgi verir ve kendisi de ilk yazılı destan olma özelliğini taşır.Gılgamış Destanı’nın en önemli özelliklerinden biri de, anlattığı “Tufan” öyküsünün, üç büyük dinin kutsal kitaplarında yer almasıdır. “Ölümsüzlük Otu” öyküsü, Türk-İslam dünyasının “Lokman Hekim” söylemine benzemektedir. (Vikipedi)Gılgamış Destanı’nın Türkçe çevirisi sayın Mustafa Ramazanoğlu tarafından yapılmıştır. Destanın tüm metinleri sitesinden alınmıştır. BİRİNCİ TABLETYerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum!
    Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim:
    Onun görmediği hiçbir şey yoktur.
    Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip,
    Torunlarına bırakan bir adamdır.
    Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır.
    Tufandan önce olanın haberini getirdi.
    Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi.
    Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı.
    Uruk’un dört bir yanına duvar çektirdi.
    Kutsal E-anna’nın (3) ve temiz hazinenin duvarına bak!
    O duvar, didilmiş yünden örülen bir urgan gibidir.
    Onun köşe burçlarını da gözden geçir!
    Onun eşini hiç kimse yapamaz.
    Ta öteden beri orada duran taş merdivenden yol alıp
    İştar’ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş!
    Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı.
    Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü!
    Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı incele.
    Acaba bunun tuğlaları pişmiş (4) değil midir?
    Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5).
    (Burada 25 satır eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan
    aşağıdaki biçimde tamamlanabilir.)Ulu Tanrı Gılgamış’ı en yetkin biçime soktu.
    Bütün tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler.
    Güneş Tanrısı ona, erdemin en yükseğini,
    Yeraltındaki Tatlı Su Okyanusunun Tanrısı Ea, bilgeliği bağışladı (6).
    Büyük tanrılar Gılgamış’ı şu ölçüde yarattılar:
    Boyunun uzunluğu on bir endaze, Göğsünün genişliği dokuz karış (7).
    (Gılgamış’ın bedeninin betimlemesini, son yeni Babil yazmasında korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya çalışabiliriz.)Adımlarının genişliği …… idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı.
    Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü.
    Bedeni her bakımdan ölçülüydü.
    Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı.
    Gövdesi pek iriydi.
    (Altı satır eksik)Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı.
    Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu.
    Caddelerde yabanıl bir boğa gibi böğürürdü. Eşsizdi.
    Silâhları kalkıktı.
    İnsanlara dirlik vermemek için eli durmazdı.
    Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe eksildi.
    Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup sağa sola çatardı.
    Gılgamış ağılı bol (8) Uruk’un ne biçim çobanıdır? (9)
    Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral,
    Oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?
    Gılgamış’ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları,
    Bundan ötürü tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar.
    Bunların ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler.
    Gökyüzünün tanrıları da,
    Uruk kentinin baştanrısı Anu’ya başvurarak şöyle dediler:
    “Sen, ipe gelmez, yabanıl, vahşi boğayı,
    Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın?
    Eşsizdir. Silâhları kalkıktır.
    İnsanlara dirlik vermemek için eli durmaz.
    Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz.
    Gece gündüz kudurup sağa sola çatar.
    Gılgamış ağılı bol Uruk’un ne biçim çobanıdır?”
    Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral
    Oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?
    Gılgamış’ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları
    bundan ötürü ağlayıp sızlandılar.
    Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök Tanrısı dinledi. (10)
    Büyük tanrıça Aruru (11) çağırıldı:
    “Ey Aruru, sen büyük Anu’yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat!
    O istediği denli Gılgamış’a karşı dursun.
    Bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden
    Uruk şehri soluk alsın!”
    Tanrıça Aruru bunu duyar duymaz
    Gök Tanrısının rakibini kalbinde yarattı.
    Aruru ellerini yıkadı; bir parça çamur koparıp yazıya attı.
    Ve yazıda yiğit Engidu’yu yarattı.
    Çamurdan yaratılan Engidu, demir gibi sertti (12).
    Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu.
    Kadın gibi uzun saçları vardı.
    Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı gibi filizlenmişti.
    O, insan ve kent yüzü görmemişti.
    Üzerinde, yazının hayvanları gibi bir giysi vardı.
    Bu durumda ceylanlarla ot yiyor,
    Yabanıl hayvanlarla itişe kakışa suvata (13) iniyor;
    Suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu.
    Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya,
    Bir tuzak (15) kurana rasgeldi.
    Birinci gün, ikinci gün
    Ve üçüncü gün suvatın karşısında ona rasladı.
    Onu gören avcının yüzü dondu;
    hayvanlarıyla olduğu yerde saklandı;
    Korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi,
    İçini sıkıntı bastı; çehresini bulut kapladı;
    Gönlünü gam, üzünç sardı;
    Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne döndü.
    Avcı, konuşmak için ağzını açıp babasına dedi:
    “Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür.
    Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer.
    Gücü büyüktür, hep dağda dolaşıyor.
    Her zaman yabanıl hayvanlarla ot yiyor.
    Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor.
    Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17) doldurdu.
    Gerdiğim ağları yerden koparıp çıkardı.
    Kırın kalabalığını, (18) avı elimden kaçırıyor,
    Kırdaki işime engel oluyor.”
    Babası konuşmak için ağzını açıp avcıya dedi:
    “Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk’ta oturuyor.
    Onu yenecek kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer.
    Gücü büyüktür. Ona, krala yüzünü dön!
    Güçlü adam hakkında ona bilgi ver.
    O sana bir fahişe versin. Onu kıra götür.
    O kadın, bu adamı orada, güçlü bir adam gibi yensin.
    Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında,
    O kadın giysisini atsın ve o da zevke dalsın.
    Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır:
    Fakat kırlarda onunla birlikte yürüyen hayvanlar,
    Onu yadsıyacaklardır.”
    Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak Gılgamış’a gitti.
    Yolunu tuttu, Uruk’un ortasında durdu:
    “Gılgamış, beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan bir adam geldi.
    Bu, ülkenin en güçlü adamıdır.
    Gökten inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür.
    Her zaman dağda dolaşıyor, hep yabanıl hayvanlarla ot yiyor,
    Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor.
    Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu.
    Gerdiğim ağları yerden çıkarıp kopardı…
    Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu.
    Kırdaki işime engel oluyordu!”
    Gılgamış, ona, avcıya dedi:
    “Ey avcı, git; yanında bir fahişe, bir ****** görür!
    Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında,
    Kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın;
    kırlarda onunla büyüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır.”
    Avcı gidip yanına bir fahişe, bir ****** aldı.
    Bunlar doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular.
    Üçüncü günde belli yere vardılar.
    Avcı ve fahişe yerlerine oturdular.
    Bir gün, iki gün suvatın karşısında beklediler.
    Hayvanlar gelip suvatta su içtiler.
    Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği rahatladı.
    Ne de olsa Engidu, dağda yaşadığı için,
    Ceylânlarla ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu.
    ****** bunu, bu yabanıl adamı,
    Kırda dolaşan bu cellat (20) herifi gördü.
    “******! İşte budur. Göğsünü gevşet,
    Kucağını zevkine aç, dalsın! Korkma!.. Onun saldırısını karşıla.
    Bir kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır.
    Üstünde yatması için giysini aç.
    O yabanıla kadınlık becerini göster.
    Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır.
    Onun tutkusu (21) senin üstünde zevke doyamayacaktır.”
    ******, göğsünü gevşetti. Kucağını açtı.
    Ve o, kadının zevkine daldı.
    Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı.
    Üstünde yatması için giysisini açtı.
    Yabanıl adama kadınlık becerisini gösterdi.
    Onun tutkusu kadının üstünde zevke doymadı.
    Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak
    Nefsine uyarak ******yla bir oldu.(22)
    ………………………………………… (23)
    Engidu’yu gören ceylânlar mertleyip (24) kaçtılar.
    Artık kırın hayvanları onun yanından uzaklaştılar.
    Hayvanların ondan uzaklaştığı sırada, Engidu,
    Bedeni bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı.
    Engidu zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi değildi.
    Sonra aklı başına geldi; işi anladı.
    Geri dönüp ******nun dizlerine oturdu,
    Onun yüzüne bakarak sözlerine kulak verdi.
    ****** ona, Engidu’ya dedi:
    “Engidu sen bilgesin, sen bir tanrı gibisin!
    Neden bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun?
    Gel, seni Uruk’a, Anu’nun, İştar’ın evi olan
    Görkemli tapınağa götüreyim. Gılgamış’ın olduğu yere,
    Gücü tam olan adamın, yabanıl boğa gibi
    İnsanlara zorbalık eden yiğitin yanına.”
    Fahişenin bu sözleri Engidu’nun hoşuna gitti;
    Bilge gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu.
    Engidu ona, ******ya dedi:
    “Gel ******, beni birlikte götür!
    Anu’nun, İştar’ın evi olan görkemli tapınağa;
    Gılgamış’ın olduğu yere, gücü tam olan adamın,
    Yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına.
    Ben ona meydan okumak istiyorum.
    Yiğit gibi konuşmak istiyorum.
    Uruk’a gidince Uruk’un yazgısını değiştiririm.
    Kırda doğanın gücü yamandır!”
    “Gel, bırak gidelim. O, senin yüzünü görsün.
    Sana Gılgamış’ı göstereyim.
    Onun nerede olduğunu çok iyi biliyorum.
    Engidu, Uruk’a gel. Süslü kemerler kullanan insanların yanına!
    Her gün orada bir bayram kutlanır.
    Neşe yaratan genç oğlanların,
    Görülmeye değer genç kızların oldukları yere.
    Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler.”
    (Bir satır eksik)
    “Engidu, sana yaşamı seven,
    Acıdan zevk alan Gılgamış’ı göstermek isterim.
    Onu gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir.
    Tam güçlüdür; senden güçlüdür. Gece gündüz dinlenmesi yoktur.
    Engidu, kıskançlığını bırak!
    Ona, Gılgamış’a, sevgiyi Şamaş (25) gösterdi.
    Onun aklını düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler;
    Sen o dağdan gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde gördü;
    Düşünü yorarak kalktı, anasına anlattı:
    “Aman ana, ben bu gece bir düş gördüm.
    Bütün gücümle adamların arasından geçip ileri gittim.
    Orada gökyüzünün yıldızları birdenbire yere döküldüler.
    Göktaşı gibi yukardan aşağı üstüme düştü.
    Onu kaldırmak istedim. Bana ağır geldi,
    Kımıldatmak istedim, kımıldatamadım.
    Uruk halkı oraya toplandı.
    Erkekler onun ayaklarını öptüler ve ben,
    O bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk aldım (27).
    Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana yardım ettiler.
    Onu kaldırdım ve sana getirdim.”
    Her şeyi öğrenen Gılgamış’ın anası, Gılgamış’a anlattı:
    “Gılgamış, bu açık bir şeydir.
    Kırda sana benzer biri doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir.
    Senin onu görür görmez, bir karıymış gibi üzerinde
    Ondan zevk aldığın adam, senden asla ayrılmayacaktır.
    Adamlar onun ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın.
    Onu bana getireceksin! O, güçlü Engidu’dur.
    Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.
    Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür.
    Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür.
    Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o adam,
    Senden hiç ayrılmayacaktır.”
    Gılgamış uyumak için yattı ve başka bir düş gördü.
    Anasına anlattı:
    “Aman ana, başka bir düş gördüm.
    Karışık şeyler gördüm.
    Uruk’ta yolun ortasında bir balta yatıyordu.
    Bunun çevresine toplanmışlar; halk da oraya zorluyordu.
    Bu baltanın görünüşü şaşırtıcıydı.
    Ona baktığımda sevindim.
    Onu severek, bir karıymış gibi,
    Onun üzerinde ondan zevk aldım ve yanıma koydum.”
    Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun (28), oğluna dedi:
    “Gılgamış, senin o adamı görmenin,
    O bir karıymış gibi onun üzerinde, ondan zevk almanın anlamı,
    Onu sana denk tutacağımı gösterir.
    Bu, yine güçlü Engidu’dur,
    Dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.
    Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür.
    Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!”
    Gılgamış bir daha anasına dedi:
    “Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün!
    Bir arkadaş kazanmak isterim, bir yoldaş!”
    (Bir satır eksik)
    Ve Gılgamış düşleri yordu.
    “Gel bakalım, yaş yerden kalk!”
    Fahişe böylece Engidu’ya anlattı.
    Hayvanların su içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.________________________


    MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:(3) Savaş ve aşk tanrıçası İştar’ın tapınağı.
    (4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha değerliydi. Pişmiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak kullanılırdı.
    (5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun tanrısı Ea’nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.
    (6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki baştanrısından biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık. (Prof. Landsberger)
    (7) Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukarı 20 cm.
    (8) Bizim hep “ağılı bol Uruk” diye çevirdiğimiz tümce, daha doğru olarak, “Koyun ağıllarının kenti olan Uruk” diye çevrilmeliydi. “Bol ağıl” Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat, Uruk’un Tanrıçası olan İştar’a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.
    (9) Gılgamış’ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan çobanlıkla, yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.
    (10)Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha küçük tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor.
    (11) Büyük ana tanrıçalardan birinin adıdır.
    (12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu’nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir büyü yapıp, ruhunda canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor. (Prof. Landsberger)
    (13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki, en çok da ırmak kıyısındaki düzlük yer.
    (14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
    (15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tür ya da başka tür hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır.
    (16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşı olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.
    (17) Tuzakları.
    (18) Yabanıl hayvanları. (Prof. Landsberger)
    (19) Belki içtiği bol su.
    (20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
    (21) Burada “ad değişimi” (metonomasie) vardır. (Prof. Landsberger)
    (22) Mütercim Mustafa Ramazanoğlu bu satırda “Allah’ın emri olmak” deyimini kullanmış, ve “Cinsel ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi görülmektedir,” demektedir… Kastettiği halkımızın kız isterken kullandığı “Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle” ifadesidir. Ancak buradaki “Allah’ın emri” “meşru izdivac – resmî evlenme”yi kasteder, “Peygamber’in kavli” de, onun koyduğu esaslar üzerine yapılan evliliktir. Bir ****** ile cinsi münasebet, her nekadar metinde “yasal ilişki” dese de, ALLAH adı kullanılarak, meşrulaştırılamaz. Aynı husus, daha sonra gelecek homoseksüel istek için de geçerlidir. O yüzden mütercimin müsamahasına sığınarak “Allah’ın emri” ifadesini, “nefsine uyma” tabiriyle değiştirdik.
    (23) Dr. Albert Schott’un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45. satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı çıkarmamı salık verdi..
    (24)Ceylânların, geyiklerin, yağmurcaların birdenbire sıçramalarına “mertlemek” denir.
    (25) Güneş Tanrısı.
    (26) En yüksek tanrılar.
    (27) Burada Schott’un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış’a kösnül bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son yazmasında bulunuyor. Schott’un metniyse, en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir. (Prof. Landsberger)
    (28) Gılgamış’ın anası.
    *
    alıntı

  3. #3

    İKİNCİ TABLET

    Engidu kadının karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini dinledi
    Ve anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi.
    Kadın bir giysi çıkardı: Birini ona giydirdi,
    Öbürünü kendisine alıkoydu;
    Kadın onu bir ana gibi elinden tutup çobanların sofrasına,
    Hayvanların ağılına götürdü.
    Onun, yurdu dağlar olan Engidu’nun,
    Önceleri ceylânlarla ot yiyen adamın,
    Kalabalığın sütünü emenin, şimdi önüne yemek koydular.
    O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu.
    Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor!
    Fahişe ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    “Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur!
    İçki iç! Bu, ülkenin göreneğidir!”
    Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti.
    İçi açıldı, neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı.
    Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı (29), İnsana döndü.
    Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu.
    Arslanların üstüne yürümek için silâhını aldı.
    Çobanlar geceleri uykuya daldı.
    Kurtları yakaladı, arslanları kovaladı.
    Eski bekçiler rahat ettiler.
    O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi Engidu,
    Bunlara bekçi oldu.
    (14 satırlık boşluk… Engidu fahişeyle birlikte)Engidu, ****** ile eğlenirken gözlerini kaldırdı
    Ve bir adam gördü. Fahişeye seslendi:
    “Yosma! Adam buraya gelsin! O ne diye geldi?
    Söyleyeceğini dinlemek isterim!”
    Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı, ona dedi:
    “Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?”
    Adam ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    “Benimle birlikte kız evine (30) gel!
    Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır.
    Nişanlı seçmek için herkesin evi,
    Uruk kralı olan Gılgamış’a daima açıktır.
    O, evlenecek olanlarla önce kendisi yatar, sonra da koca. (31)
    Tanrısal yasaya göre bu, tanrının bir buyruğudur.
    Bu buyruk kendisine göbeğinin bağı kesilir kesilmez verilmiştir.” (32).
    Adamın sözü üzerine benzi sarardı…
    (Dokuz satırlık boşluk)Engidu önden gidiyor, ****** onun arkasından.
    O, Uruk’a girince halk çevresine toplandı.
    Uruk’ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına biriktiler
    Ve ondan şöyle söz ettiler:
    “O, aşağı yukarı Gılgamış’a benzer. Bedence daha ufaktır;
    Ama, kemikleri onunkinden daha güçlüdür.
    (Bir satır eksik)
    Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü emmiştir.”
    (Bir satır eksik)
    Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın, adamlar rahatladılar,
    “O yiğite karşı, gösterişi yaman bir yiğit alandadır.
    Gılgamış’a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi alandadır!
    İşhara’ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır.
    Gılgamış’ın onun yanında kalması için.
    Bu gece onunla ‘Allahın emri’ olacaktır” (35)
    Gılgamış yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına dikildi.
    Gılgamış’a yolu kapamak isteyip, onu yatak odasına bırakmadı.
    (Yedi satır eksik)Gılgamış kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu’ya baktı:
    Kendi kendisine yol açtı ve üstüne yürüdü.
    Kentin alanında birbirleriyle karşılaştılar.
    Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış’ı içeri bırakmadı.
    Bunun üzerine boğalar gibi böğürerek kapıştılar:
    Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı!
    Gılgamış ve Engidu,
    Evet, boğalar gibi böğürerek birbiriyle kapıştılar.
    Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden sarsıldı!
    Gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri çekti.
    Gılgamış göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış’a dedi:
    “Anan olan, ağılın yabanıl ineği, Tanrıça Ninsun (36),
    Seni bir tane doğurdu.
    Başın adamların tepesini aşmıştır!
    Enlil senin alnına insanların krallığını yazmıştır!
    Gücün evrenin beylerinden üstündür.”
    (On satırlık boşluk)Birbirini öptüler ve arkadaş oldular.
    (Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru,
    Gılgamış’ın Engidu’yu, bir oğul olarak kendi anasına götürmüş
    olmasından söz ediliyor. Gılgamış, Engidu’dan şu biçimde söz ediyor
    “Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür.
    Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!
    Kimse karşısında duramaz. Ona lûtfunu göster.”
    Gılgamış’ın anası oğluna dedi,
    Ninsun, yabanıl inek, Gılgamış’a dedi: “Oğlum….

    (Üç satır eksik)

    (Engidu’nun hep korumakta olduğu biçiminden ötürü, Ninsun’un
    şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki beş satırsa,
    Gılgamış’ın yanıtlarını oluşturabilir.)“Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti.
    O, bana karşı pek çok kışkırtıldı.
    Engidu’nun babası ve anası yoktur.
    Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir.
    O, kırda doğduğundan kimse onu eğitmemiştir.”
    Engidu orada durdu ve onun söylediklerini dinledi.
    Gözleri yaşla doldu.
    Söylenenler kendisine pek dokunduğundan acı acı içini çekti.
    Gılgamış, yüzünü ona çevirip,
    Oturdukları yerde birbirleriyle kucaklaştılar;
    Âşıklar gibi eller birbirinin üstüne kondu
    Ve Gılgamış, Engidu’ya dedi:
    “Dostum, neden gözlerin yaşla dolu?
    Söylenenler sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?”
    Engidu ağzını açıp Gılgamış’a anlattı:
    “Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu, gücüm azaldı.”
    Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    (Altı satır eksik)“Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor.
    Sen ve ben onu öldürüp şu belâyı ülkeden kaldıralım.
    Kendimize katran ağaçları devirelim.”
    (Dört satır eksik)Engidu, ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
    “Dostum, ben dağlarda deneyimliyim;
    Yabanıl hayvanlarla oralarda dolaştım.
    Ormanın uzaklığı iki kez on bin saat çeker.
    Yukarıya, onun içine dalacak kimdir? Humbaba…
    Onun böğürtüsü tufandır, evet,
    Onun soluğu ateş, saldırısı ölüm.
    Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37)
    Humbaba’nın oturduğu yer için
    Savaşan hiçbir kimse ona karşı dayanamaz!”
    Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    “Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum.
    Bu dağ geniş ormanın ortasında bulunuyor.
    (Üç satır eksik)Humbaba’nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum.
    Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız kal,
    Ben oraya gideceğim.”
    Engidu, ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
    “Oraya nasıl gidebiliriz… Katran ormanına?
    Gılgamış, onun bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38)
    (İki satır eksik)Enlil onu, katranları korusun diye İnsanların başına belâ kılmıştır.
    Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur.”
    Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    “……………………………………… � �…..” (39)
    “Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar.
    Ancak, insanın günleri sayılıdır.
    Onların ettikleri hep havadır.
    Sen daha buradayken ölümden korkuyorsun.
    Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne?
    Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana:
    “İleri git! Korkma” diye çağırsın.
    Kendim ölürsem adımı yükseltirim,
    ‘Ejder yapılı Humbaba’nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,’ derler.”
    (Sekiz satır eksik)“Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum.
    Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.
    Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum.
    Silâhlar gözümüzün önünde dövülsün.”
    Elele verip silâhçı ustasına gittiler.
    Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar.
    Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık nacaklar dövdüler.
    Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler.
    Kabzaların başı on beş okkalık,
    Kılıçların kını on beşer okkalık; altından.
    Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık silâhlar taşıdılar.
    Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar;
    Halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı.
    Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık oldu.
    O, karşısında oturan halka seslendi:
    “Ben, ejder yapılı Humbaba’ya gitmek istiyorum.
    O söylenen şeyi, ben Gılgamış, görmek istiyorum!
    Onun adı ülkelere yayılmıştır.
    Katran ormanına koşmak istiyorum.
    Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün ülkeye anlatayım.
    Katranları devirmek için elimi bulaştırayım.
    Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!”
    Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış’a dediler:
    “Gılgamış, sen genç olduğundan,
    Gönlün seni böylesine ileri götürdü.
    Sen burada ne yaptığını bilmiyorsun.
    Bizim işittiklerimiz, Humbaba’nın çok acayip olduğudur.
    Onun silâhının karşısına çıkacak olan kimdir?
    Orman iki kez on bin saat uzaklık çekiyor.
    Yukarı çıkıp onun içine girecek olan kimdir?
    Humbaba, onun böğürtüsü tufandır, evet,
    Enun soluğu ateş, onun saldırısı ölüm.
    Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun?
    Humbaba’nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona dayanamaz!”
    Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra,
    Gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40).
    (Dokuz satır eksik)“Korucuyu meleğin seni sıkıntılardan kurtarsın;
    Barış içinde Uruk kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz olsun!”
    Gılgamış, diz çöküp elini kaldırdı:
    “Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum.
    Şamaş!.. Ellerimi sana kaldırıyorum:
    Oraya varınca canım sağ esen kalsın!
    Beni Uruk kıyısına geri döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!”
    Bundan sonra Gılgamış, arkadaşını çağırdı,
    Falına onunla birlikte baktı. (42)
    (Yedi satır eksik)Gılgamış’ın gözlerinden yaşlar boşandı:
    “Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli olmayan bir yolculuk.
    Burada sağ esen kalırsam seni gönlüme göre sevmiş olurum.
    Kendimi senin zevkine kaptırmak isterim,
    Seni tahtlara geçirmek isterim.”
    Artık köleler silâhlarını getirdiler.
    Büyük kılıçları, yayı, sadağı eline teslim ettiler.
    Baltaları aldı, sadağı ve Anşan (43) yayını bir yanına astı,
    kılıcı kemere taktı. Yolda yürümeye başladılar.
    İnsanlar Gılgamış’a sordular:
    “Sen ne zaman kente geri döneceksin?”__________________________



    MUSTAFA RAMAZANOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI:

    (29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı. (Prof. Landsberger)
    (30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
    (31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler bunu “ius primae noctis” (ilk gece hakkı) diye yorumluyorlarsa da, bu yorum genellikle kabul olunmuş değildir.
    (32) Çocuk doğduktan sonra, göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
    (33) Gılgamış’ın.
    (34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
    (35) Mütercim, Gılgamış’ın İşhara ile resmen evlenme hazırlığı akla geldiği için “Allah’ın emri” ifadesini kullanmış.
    (36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıçadır. (Prof. Landsberger)
    (37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazan bağlanma, kapılanma anlamında
    da kullanılır. (ÇN)
    (38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (ÇN)
    (39) Bu satır anlaşılmıyor. (Prof. Landsberger)
    (40) Gılgamış’ın Engidu’ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
    (41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur.
    (42) Faldan, işin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
    (43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran’da.

    *alıntı

  4. #4


    ÜÇÜNCÜ TABLET


    Yaşlılar Gılgamış’a çok saygı gösterdiler.
    Yol hakkında ona öğüt verdiler:
    “Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin,
    Sen kendi kendini koru!
    O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar;
    Engidu orada senden önde gitsin.
    O, yolu gördü, yoldan geçti.
    Ormana giden yoldan, dağların geçidinden.
    O, Humbaba’nın bütün gizli yollarından geçti.
    Böylece önde giden arkadaşını korur.
    Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru.
    Şamaş seni dileğine kavuştursun!
    İşittiklerini sana gözlerinle göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın!
    Yolu senin adımına açsın! Dağı senin ayağına açsın!
    Seni hoşnut eden şeyi, gecen sana getirsin! (44)
    Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin!
    Bir çocuk gibi başarına kavuş!
    Humbaba’nın, kıyısında uğraşacağın ırmağında ayaklarını yıka!
    Akşam molanda bir kuyu kaz.
    Kırbanda (46) her zaman temiz su bulunsun.
    Samaş’a soğuk su sun.
    Her zaman Lugalbanda’yı anımsa!
    Engidu arkadaşı, yoldaşı korusun.
    (anlaşılmaz bir sözcük) … kadar kendisi getirsin.
    Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz;
    Sen de yurda dönerken kralı bize teslim et!”
    Engidu ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
    “Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun.
    Yalnızca bana bak! Hasmın oturduğu yeri,
    Humbaba’nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi biliyorum.
    Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!”
    Gılgamış, ağzını açıp Uruk’un yaşlılarına dedi:
    (Dört satır eksik)“Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Engidu’yla birlikte yapacağım.
    Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim.”
    Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar;
    “Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin!
    O seni başarıya erdirsin!”
    Gılgamış, ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    “Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim, büyük kraliçe Ninsun’un huzuruna.
    Ninsun’un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir.”
    Gılgamış’la Engidu, elele verip büyük saraya,
    Büyük kraliçe Ninsun’un huzuruna çıktılar.
    Gılgamış çıktı ve Ninsun’un yanına girdi:
    “Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum:
    Humbaba’nın yanına, uzak bir yola yürüyeceğim.
    Bilmediğim bir savaşa atılıyorum, bilmediğim bir yola çıkıyorum.
    Benim gidip geri dönmem, katran ormanına varmam,
    Ejder Humbaba’yı öldürmem,
    Şamaş’ın nefret ettiği o belâyı ülkeden temizlemem
    İçin gereken zamanı, benim hesabıma Şamaş’tan dile!
    Onu öldürüp katran ağacını ben devirince,
    Ülkenin yukarısında, aşağısında barış olsun!
    Utku belgisini senin önünde dikeyim.”
    Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış’ın sözlerini acıyla dinledi:
    (On dört satırlık boşluk)Ninsun odasına girdi.
    (Bir satır eksik)
    O, bedenine yaraşan bir giysi giydi,
    Göğsüne de yaraşan bir mücevher taktı.
    O, kemer ve krallık tacını koydu.
    Merdivene basıp damın üstüne çıktı.
    Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp Şamaş’ın önüne koydu.
    Tütsüsünü yakıp Şamaş’ın huzurunda kollarını kaldırdı:
    “Neden oğlum Gılgamış’a coşkun bir yürek verdin,Neden savaşa şimdi de o gitsin diye onu ileri ittin?
    Humbaba’nın yanına, uzak bir yol yürüyecek.
    O, bilmediği bir savaşa atılıyor, bilmediği yollarda yolculuk ediyor!
    Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak,
    Ejder Humbaba’yı yok etmek,
    Senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını
    Gılgamış’ın yoluna baktığın günde,
    Seni seven o nişanlı, Aya, sana anımsatsın!
    Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara,
    Akşamları baban Aya da ısmarla.”(48)
    (On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki anlaşılması güç sözcükler geliyor
    O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu.
    Haber vermek için “Engidu,” diye çağırdı:
    “Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Engidu!
    Şimdi seni oğulluğa kabul ettim.
    Gılgamış’ın armağanları olan, büyük rahipler, tapınak kızları
    Ve tapınım töreni hizmetçileriyle birlikte kabul ettim.”
    Ninsun, Engidu’nun boynuna bir muska astı.
    (84 satırlık bir boşluk)Yaşlıların Engidu’ya ikinci seslenişleri:
    “Engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru, …… (49)Onu kendin getir!
    Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz,
    Sen de yurda dönerek kralı bize teslim et.”

    (Tabletin gerisi kırıktır.)

    *
    Alıntı

  5. #5

  6. #6
    Haşimağa..Ben teşekkürlerimi sunarım size..

    *


    DÖRDÜNCÜ TABLET

    (Bu tabletin ilk dört buçuk sütunu -bütün tablet altı sütundan oluşmaktadır-herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına gidişlerinden söz ediyordu.
    Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça, ikisinin başından her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.)

    İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler.
    İki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini akşam dinlenmesine çektiler.
    İki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler.
    Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler.
    Akşam dinlenmesine bir kuyu kazdılar. (50)
    (Burada 200′den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada yineleme vardır.
    Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış’la Engidu ormanın kapısına
    gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba’nın diktiği kocaman kapıyı beklemektedir.
    Gılgamış’la Engidu,
    onunla başa çıkıp çıkmayacakları konusunda duraksamış
    olmalılar ki, Engidu ona şunları söylüyor
    “Uruk’ta ne dediğini anımsa!
    Uruk’un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek için yekin, (51) onun üstüne var!”
    Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni arttı.
    (Bundan sonraki belki Gılgamış’ın Engidu’ya söylediği sözlerdir.)Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için
    Hemen üstüne vardı. Hiçbir silâh işlemesin diye,
    Giyinmek için yedi savaş giysisi hazırladı.
    O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat giysiyi soyundu.
    Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı.
    Ormanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için,
    Huysuz, yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı.
    O, birden bire bağırıp korkuya düştü.
    Ormanların bekçisi bağırıp çağırdı!
    Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba’yı çağırdı.
    (Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi zararsız duruma getirmiş olmaları ve Engidu’nun kapıyı nasıl açtığı anlatılmıştır.
    Ondan sonrası şöyledir
    Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış’a dedi:
    “Biz ormana inmeyelim. Kapıyı açarken elim tutmaz oldu.”
    Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Engidu’ya dedi:
    “Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik.
    Bununla birlikte hedef karşımızda duruyor.
    Benim savaştan anlayan, savaş deneyimi olan arkadaşım,
    Giysime dokunursan artık ölümden korkmazsın!
    (İki satır çevrilememiştir.)
    Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun!
    Arkadaşım, koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun!
    Ölümü unut, korkma!
    Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun!
    İnsanlar ölünce kendilerine ad yaparlar!”
    İkisi birden yeşil ormana vardılar.
    Konuşmaları kesildi, sessiz durdular.

    *ALINTI



Benzer Konular

  1. Ergenekon Destanı
    Konuyu Açan: Suzie, Forum: Türk Destanları.
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 18-Eyl-2011, 19:11
  2. Hun - Oğuz Destanı
    Konuyu Açan: Suzie, Forum: Türk Destanları.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 22-Tem-2011, 07:10
  3. Şu Destanı
    Konuyu Açan: Suzie, Forum: Türk Destanları.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 07-Mar-2008, 13:35
  4. Türk Kozmogonisi - Yaradılış Destanı
    Konuyu Açan: Suzie, Forum: Türk Destanları.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 07-Mar-2008, 13:34
  5. Edincikli Mehmet Er destanı
    Konuyu Açan: Gizdüşüm, Forum: Türk Destanları.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 28-Şub-2008, 17:12
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com