Toplam 8 sonuçtan 1 ile 8 arası gösteriliyor
  1. #1

    Gümrük Birliği'nin Türkiye Ekonomisine Verdiği Zararları

    TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Haluk Dinçer, Gümrük Birliği'nin Türkiye ekonomisine verdiği zararları açıkladı.

    TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Haluk Dinçer'in 'Gümrük Birliği' seminerinde yaptığı konuşma:

    “Gümrük Birliği Çerçevesinde AB'nin Üçüncü Ülkelerle Yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmalarının Avrupa ve Türk İş Dünyasına Etkileri” başlıklı seminerimize hoş geldiniz.

    Biliyorsunuz, bizler TÜSİAD'da tüm faaliyetlerimizi AB perspektifini dikkate alarak sürdürüyoruz. Türkiye'nin AB ile sürdürdüğü üyelik müzakerelerini yakından izliyoruz. Bu süreci hem Avrupalıların, hem de Türklerin bakış açısından görmeye çalışıyoruz.

    1988 yılından beri BusinessEurope, yani Avrupa İşverenler Konfederasyonu'nun üyesiyiz. Bu kanalla, hem AB iş dünyasındaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz hem de Türk ve AB'li iş çevreleri arasında bir köprü oluşturuyoruz, karşılıklı görüş ve bilgi alışverişinde bulunuyoruz. 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşmasını da AB ile entegrasyon için çok önemli bir adım olarak görüyoruz.

    Biliyorsunuz, AB dünyanın en büyük ve en derin ekonomik bütünleşme modeli. Gümrük Birliği'ne girmek sadece serbest ticaret fırsatı yaratmadı bizlere. Aynı zamanda AB'ye üyelik için gerekli mevzuat uyumunun da büyük kısmı bu dönemde gerçekleşti. Tabii ki, bu sadece teknik mevzuat uyumu değil, aynı zamanda ekonomik, hukuki ve idari yapılanmada, yönetim ve iş yapma anlayışında önemli değişiklikler yaşadık.

    Gümrük Birliği ile bilhassa teknoloji içeren sektörlerin ihracatı arttı, bu sektörlere rekabet gücü kazandırdık. Hatırlayacaksınız, 1997 yılında Asya krizi yaşadık, 1998 yılında Rusya krizini yaşadık, 1999 yılında AB dışı pazarlarda ciddi daralmalar oldu. İşte bu dönemde, AB'ye olan ihracatımızın toplam ihracatımız içindeki payı hızla arttı, ithalatımızın payı ise azaldı. Rakamlara bakacak olursak, bugün Türkiye'de ihracatın ithalatı karşılama oranı % 62 iken, AB'ye olan ihracatımızın ithalatı karşılama oranı % 88'dir.

    Diğer taraftan, biliyorsunuz, Türkiye Ortaklık Konsey Kararı çerçevesinde, AB'nin Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yaptığı ülkelerle aynı şekilde STA anlaşması yapmak durumunda. STA anlaşması yapabildiğimiz ülkelerle sorun değil fırsatlar var. Son 10 yıla baktığımızda, bu ülkelere olan ihracatımızın toplamın çok üstünde arttığını, ithalatımızın ise daha düşük bir oranda arttığını görüyoruz.

    Rakamlara bakacak olursak, ihracatımız son on yılda 2,7 kat artarken, STA anlaşması yaptığımız ülkelere ihracatımız 4 kat artmıştır. Diğer taraftan, ithalatımız son on yılda 2,1 kat artarken, STA anlaşması yaptığımız ülkelerden ithalatımız 2,9 kat artmıştır. Bunlar güzel haberler.

    Ancak bir de madalyonun arka yüzü var. Türk sanayisi Gümrük Birliği kapsamında uyum maliyetini tamamen kendisi üstlenmek zorunda kalmış, çok konuşulan ancak bir türlü gerçekleşmeyen mali ve teknik yardımları alamamıştır. Bu bir gerçek olarak dururken, şimdi de AB'nin büyük pazarlara sahip üçüncü ülkelerle yaptığı STA'ları da AB üyesi olmayan, AB karar organlarında yer almayan Türkiye'yi maalesef zarara uğratmaktadır.

    TÜSİAD olarak bizler, son dönemde AB'nin STA'lar sürecinde hızla ilerlediğini gözlemliyoruz ve Türkiye'nin bu STA'lar karşısındaki durumunu tartışmanın çok gerekli ve önemli olduğunu düşünüyoruz.

    Burada sorun şöyle: Bazı üçüncü ülkeler Türkiye ile STA yapma konusuna sıcak bakmıyorlar, zaten böyle bir yükümlülükleri de yok. Türkiye çözüm talebini Avrupa Komisyonu'na iletiyor, ancak maalesef AB üyesi olmaması nedeniyle, bu üçüncü ülkelere herhangi bir baskı oluşturamıyor.

    Peki, AB'nin STA gündeminde hangi ülkeler var? Güney Kore, Ukrayna, Asean (yani Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur gibi ulkeler) ve Hindistan ile STA hazırlıklar var. Eğer biz bu ülkelerle eş zamanlı STA imzalayamazsak, Türkiye için lokomotif sayılabilecek tekstil, elektronik, otomotiv, demir-çelik, ve kimya gibi sektörler bundan büyük zarar görecekler.

    Tabii bu gecikmeden etkilenecek olan yalnız Türk firmaları değil, aynı zamanda Türkiye'de ciddi yatırımları olan AB'li firmalar da bu gelişmeden büyük zarar görecekler. Onun için etkin ve kalıcı bir çözüm bulunması şart gözüküyor.

    Gümrük Birliği sadece bir ticaret serbestliği değil. Aynı zamanda kurumsal altyapımızı modernleştiren bir sistem, onun için de çok önemli. Ve Türkiye AB üyesi olduğu takdirde bu olumsuzluk ortadan kalkacağından, müzakerelerin hızlı ilerleyip, sonuca varılması çok ama çok önemli.

    TÜSİAD olarak biz, AB tarafından bu süreçte yapıcı yaklaşım bekliyoruz. Gümrük Birliği'nden kaynaklanan sorunları en hızlı ve en etkin şekilde çözmelerini bekliyoruz. Ve bunun her iki tarafa da fayda sağlayacağını düşünüyoruz.

    AB İLE MÜZAKERELER VE BEKLENTİLER
    (18 Ekim 2006)
    Prof. Dr. Emin ÇARIKCI
    Çankaya Üniversitesi İİBF Uluslararası Ticaret Bölümü Öğretim Üyesi

    Giriş:
    AB Komisyonu’nun, 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu ile, Türkiye-AB arasında tam üyelik yolunda müzakerelerin başlaması konusunda yeşil ışık yakması sonucu, 17 Aralık 2004 Kophenhag Zirvesinde müzakerelerin 5 Ekim 2005 tarihinde başlatılmasına karar verilmiştir. Ancak, gerek 2004 İlerleme Raporu ve gerekse 17 Aralık Zirve Raporu, bundan önce hiçbir aday ülkeden istenmeyen haksız taleplerle doludur. Bu tartışmalara geçmeden önce, ekonomik açıdan müzakere sürecinin ne anlama geldiği ve Ekonomik Entegrasyon Çeşitleri üzerinde bilgi verdikten sonra 1999’dan 2006’ya AB-Türkiye ilişkilerini özetlemek ve AB ile başlamış olan müzakereleri, tartışmaları ve bundan sonra hükümet, sivil toplum ve özel sektör kuruluşları yetkililerinin takip etmesi gereken tutum ve üslup konularında görüşler sunmaktır. Son bölümde de Fransa’nın soykırım ayıbı ve tam üyeliğin ne zaman gerçekleşebileceği tartışılacaktır.

    Maastricht Kriterleri
    Türkiye’ye müzakere tarihi Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni yerine getirdiği için verilmiştir. Tam üyelik için ise, yapılmış olan siyasi reform yasalarının uygulamada da başarılı olmalarına ilaveten, Maastricht Kriterleri’ne yaklaşılması da gerekmektedir. Bu durumda, Türkiye bir anlamda AB tam üyelik hedefi için bir çeşit 10 yıllık bir istikrar programı(stand-by) uygulamasını kabul etmiş oldu. Çünkü Maastricht Kriterleri;

    -Fiyat İstikrarı: Herüye ülkenin yıllık ortalama enflasyon hızı, en düşük enflasyon oranına sahip 3 üye ülke ortalamasından %1,5’den fazla olmamalıdır (%1,5+%1,5=%3 dolayında bir yıllık enflasyon gibi),

    -Kamu Açığı: Üye ülkelerin bütçe açığı o ülke GSMH’sının (Bütçe / GSMH Oranı) %3’ünü aşmamalıdır (Türkiye’de bu oran 2003’te %-11,2, 2004’te, %-7,0, 2005’te ise %3’ün altına inecektir),

    -Kamu Borçları: Üye ülkenin kamu borçlarını (kamu iç ve dış borç stokunun toplamının) o ülke GSMH’sinin (Kamu Borçları / GSMH Oranı) %60’ı geçmemelidir. (Türkiye’de bu oran 2004’de %70’e inmiş ise de, esas sorun özellikle iç borç stokunun çok kısa vadeli olmasıdır)

    -Faiz Oranları: Uzun vadeli faiz oranları, en düşük enflasyona sahip 3 üye ülkenin yıllık ortalama faiz oranını %2’den fazla aşmamalıdır. (%6+%2=%8 gibi)

    -İstikrarlı Döviz Kur’u: Euro’ya geçmeyenüye ülke paraları devalüasyon olmaksızın Avrupa Para Sisteminin döviz kurları mekanizmasında öngörülen normal dalgalanma marjlarına (kur ayarlamalarına) uymalıdır.

    Toplam Borç Stoku: Ağustos 2006 itibarıyla Türkiye’nin toplam borç stoku yaklaşık 361 milyar $ (iç borç 167,0 + dış borç 193,6) olup, kamunun toplam borç stoku ise, 234 milyar $’dır. Çünkü, 193,6 milyar $’lık dış borç stokunun sadece 67 milyar $’ı (%35’i) kamu kesimine, 126,6 milyar $’ı (%65’i) da, başta Bankalar ile özel sektör kuruluşları ve Merkez Bankası’na (13,0 milyar$), aittir. Kamu borç stokunun yaklaşık 10,0 milyar $’ı İMF’ye ait olup, 40 milyar $’ı da yurtdışında satılmış olan tahvillerden oluşmaktadır.

    Maastricht Kriterlerinde Kamu Borç Stoku/GSMH oranı %60 olmakla birlikte, Türkiye’de Kamu Borç Stoku (Brüt) / GSMH oranı; 2001’de %126.9, 2002’de %105.6, 2003’de %91.5, 2004’de ise %82.3’e indi. Kamu Borç Stoku (Net) / GSMH oranı; 2001’de %91.0, 2002’de %78.7, 2003’de %70.5, 2004’de ise %63.5’e geriledi. 2000 yılına bu net oran %58 olmasına rağmen 2001 ekonomik krizi ortaya çıkmıştı. “Net borç stoku” Türkiye’deki döviz rezervlerin, bankaların dışarıya açtıkları ticari kredilerin, Eximbank’ın açtığı dış krediler dahil, diğer ülkelerden alacaklarımızın toplam borçtan düşülmesiyle elde edilir.

    Türkiye’de İç Borç Stoku ortalama vade yapısının çok kısa vadeli olmasından dolayı, Türkiye’nin uluslararası piyasalarda güvenini sağlayabilmesi ve bu piyasalardan düşük faizli, orta ve uzun vadeli krediler çekebilmesi için, (Brüt) oranın %60, (Net) oranın da %40 dolayına çekilmesi gerekmektedir. Mesela, Haziran 2006’da 249,1 katrilyon TL’lik İç Borç Stokunun %80,1’ini oluşturan Tahvil+Bono’dan oluşan Nakit borçların (188.7+10.9=199.6 katrilyon TL) ortalama vade yapısı 22,2 aydır ( Mayıs 2005’te bu vade 13,1 ay idi).Bu vadeler tahvilde 23,4 ay, bonoda 2,8 aydır (DPT, Mali Piyasalarda Gelişmeler, Temmuz 2006, s.7).

    Ekonomik Entegrasyon Çeşitleri
    Serbest Ticaret Bölgeleri (STB): Üye ülkeler arasındaki ticari engelleri kaldırmakla birlikte, birliğe üye olmayan ülkeler (3. ülkelere) karşı kendi politikalarını (kotaları ve gümrük tarifelerini) uygulamaktadırlar. Kısaca Gümrük Vergisi = GV= 0 ve Ortak Gümrük Tarifesi (OGT) yoktur.

    Gümrük Birliği (GB): Üye ülkeler arsındaki kotalarıgümrük vergileri ve diğer eş etkili vergiler (Türkiye konut fonu gibi) ve diğer dış ticaret engellerini kaldırmakta, ayrıca 3. ülkelere karşı OGT uygulanmaktadır. (GV=0+OGT var)
    Ortak Pazar (OP) : GB’deki şartlara ilaveten üyeler arasında emek ve sermaye gibi üretim faktörlerinin ve teknolojinin serbest dolaşımına izin vermektedir (GB + Emek, Sermaye ve Teknolojinin serbest dolaşımı).

    Ekonomik Birlik(EB): Mal ve hizmetlerin ve üretim faktörlerinin serbest dolaşımına ilaveten üye ülkeler arasında ülkelerin para, maliyet ve sosyal politikaları da uyumlu hale getirilmektedir. EB’ nin en gelişmiş aşaması ise bugünkü Avrupa Birliği ‘ nde (AB’ de) parasal ve siyasal birlik aşamalarına yaklaşılmış olmasıdır. ( AB=EB + parasal ve siyasi birlik hedefi).
    Tercihli Ticaret Anlaşmaları (TTA): Üyeler arasındaki siyasi iş birliğinin gerçekleştirilmesi için yukarıdaki entegrasyon biçimlerinden başka TTA yapılmaktadır. Ancak, TTO ‘larda hedef iktisadi bütünleşme değil, ülkeler arasında projeler bazında iş birliği ve karşılıklı olarak sanayi sektörünün bazı alt dallarında ithalat yasaklarını, kotaları kaldırmak veya gümrük duvarlarını kademeli olarak indirmektir. Türkiye’ nin Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO= EİT) ile ilişkileri TTA’ dır.

    Türkiye – AB ilişkileri: 1999 - 2006
    AB’nin 11 Aralık 1999 günü Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık statüsü tanındıktan sonra, 11 Nisan 2000 tarihinde toplanan, Türkiye-AB arasında en yüksek karar organı olan, Türkiye-AB Ortaklık Konseyi, Türkiye’nin adaylık sürecinde AB müktesebatına (mevzuatına) uyum çalışmaları için 8 adet alt komite kurmuş, bu komiteler 31 ana başlıktan 28’ini Haziran 2000’den itibaren ele almaya başlamış, fakat AB ile müzakereler başlamadığı için elde edilen başarılar çok sınırlı kalmıştır.

    17 Aralık 2004 AB Zirve kararı (metni) ile bundan önceki adaylara uygulanmayan fakat Türkiye’ye reva görülen hususlar ise;

    - “Yapısal politikalar ve tarım konularında uzun süreli bir geçiş dönemi, kişilerin serbest dolaşımında koruyucu tedbirlerin sürekli hale getirilmesi; müzakerelerin sürecinin ucu açık ve sonucu önceden garanti edilemez” ifadesinin yer alması,
    - Türkiye’ye tam üyelik tarihi verilmemesi,
    - Kopenhag Kriterleri ile ilgisi olmayan Kıbrıs sorununun devreye sokulması,
    - Daha önceki adaylara yağan mali destekten hiç bahsedilmemesi,
    - Ortak tarım politikası ve bölgesel kalkınma konularında sürekli kısıtlama getirilebileceği,
    - 35 konudaki her müzakerenin açılış ve kapanışında da üye devletlerin, oy birliği ile alınacak kararının gerekecek olması şeklinde özetlenebilir. Bunun anlamı Güney Kıbrıs’a müzakere süresince 70 kez veto hakkı tanınacak olmasıdır.

    3 Ekim 2005 AB Zirvesi ve Müzakereler:
    3 Ekim 2005’te Lüksemburg’da yapılan AB Dışişleri Bakanları toplantısında, Türkiye’nin AB ile katılım müzakerelerine başlama kararı alındı. Aynı gün yayınlanan Müzakere Çerçeve Belgesi üç ana bölüm ve 23 maddeden oluşmaktadır. Bu bölümler: 1-Müzakerede uygulanan ilkeler 2-Müzakerelerin esası ve 3-Müzakere prosedürüdür. Çerçeve Belgesi’nin ilk bölümünde 17 Aralık 2004 Zirvesi’nde alınan kararlar yer almış olup, ilaveten;

    -Müzakerelerin ilerlemesi ve askıya alınmasına ilişkin şartlara detaylı bir biçimde,
    - Müzakerelerin doğası gereği ucunun açık ancak nihai hedefin tam üyelik olduğuna,
    - AB’nin hazmetme kapasitesine yer verilmiştir.

    Bu durumda, Türkiye en az on yıllık bir müzakere maratonu sonucunda gerekli tüm şartları yerine getirse bile, üyelik tarihinde Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hazmetme kapasitesinin yetersiz olduğunu öne sürerek AB Türkiye’nin tam üyeliğini daha ileri tarihlere erteleyebilecektir.

    Müzakere Başlıkları (Fasılları):Çerçeve Belgesi’nin son bölümünde yer alan müzakere fasılları 35 başlık sırasıyla: 1-Malların Serbest dolaşımı, 2-İşçilerin Serbest Dolaşımı, 3-Yerleşme Halkı ve Hizmet Sunma Serbestisi, 4-Sermayenin Serbest Dolaşımı, 5-Kamu İhaleleri, 6-Şirketler Hukuku, 7-Fikri Mülkiyet Hukuk, 8-Rekabet Politikası, 9-Mali Hizmetler, 10-Bilgi Toplumu ve Medya, 11-Tarım ve Kırsal Kalkınma, 12-Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Politikası, 13-Balıkçılık, 14-Ulaştırma Politikası, 15-Enerji, 16-Vergilendirme, 17-Ekonomik ve Parasal Politika, 18-İstatistik, 19-Sosyal Politika ve İstihdam, 20-İşletme ve Sanayi Politikası, 21-Trans-Avrupa Ağları, 22-Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu, 23-Adli Konular ve Temel Haklar, 24-Adalet, Özgürlük ve Güvenlik, 25-Bilim ve Araştırma, 26-Eğitim ve Kültür, 27-Çevre, 28-Tüketicini ve Sağlığının Korunması, 29-Gümrük Birliği, 30-Dış İlişkiler, 31-Dışişleri, Güvenlik ve Savunma Politikası, 32-Mali Kontrol, 33-Mali ve Bütçesel Hükümler, 34-Kurumlar ve 35-Diğer Konular’dır.

    09 Kasım 2005 İlerleme Raporu ve Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB):
    2005 İlerleme Raporu ve KOB’unda yukarıda belirtilen tespitlere ilaveten ‘’ AB Komisyonu Türkiye’nin istikrar ve reform çabalarını sürdürdüğü müddetçe işleyen bir piyasa ekonomisi olarak kabul edilebileceğini, kararlı adımlar atmaya devam ettiği takdirde orta vadede Birlik içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri ile baş edebileceğini belirtmiştir. Bir başka ifade ile Kopenhag ekonomik kriterlerinin iki temel parametresinden birini yerine getirdiğini diğerini ise, orta vadede getireceği’’ yer almaktadır.

    Ayrıca, KOB’da Güney Kıbrıs’da dahil olmak üzere tüm üye ülkelerle ilişkilerin normalleştirilmesi istenmekte, Ortaklık Anlaşması ve Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükümlülüklerin kısa vadede yerine getirilmesi talep edilmekte ve Müktesebata uyum bölümünde ulaştırma başlığı altında liman ve havaalanlarının G. Kıbrıs’a açılması talep edilmektedir.

    2005 KOB’unda Ekonomik Öncelikler: Kısa Vadede;

    - IMF ve Dünya Bankası ile mutabık kalınan mevcut yapısal reform programının uygulanmaya devam edilmesi ve özellikle kamu harcamalarının denetiminin sağlanması,
    - Pazar düzenleyici makamların bağımsızlığının garanti altına alınması,
    - Özellikle enerji, tütün ve şeker alanlarında olmak üzere pazarın serbestleştirilmesinin ve fiyat reformlarının devam ettirilmesi,
    - Kayıt dışı ekonomi sorununu ele alan araçların uygulamaya konulması,
    - Özellikle genç nüfus için mesleki eğitim çabalarının geliştirilmesi.
    Orta vadede ise;
    - Özelleştirme programının tamamlanması,
    -Tarım sektörü reformunun tamamlanması,
    - Sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğinin temin edilmesi,
    - Genç nesile ve geri kalmış bölgelere özel önem verilmesi suretiyle, genel eğitim ve sağlık düzeyinin artırılmasının sağlanmasıdır.

    12 Haziran 2006 Müzakerelerin Başlaması ve Restleşmeler: Türkiye-AB arasında fiili müzakereler Kıbrıs Rum Yönetiminin veto tehdidine rağmen, 12 Haziran 2006 günü Bilim ve Araştırma faslının açılıp-kapanması ile başlamış oldu. Bu müzakere sonrası Dışişleri Bakanımız Sn. Abdullah Gül’ün basın toplantısında “Kıbrıs meselesi, Türkiye-AB ilişkilerini zehirlememelidir.” ve “Eğer 600 bin nüfuslu Kıbrıs Rum Kesimi, AB’ye iktisadi, siyasi ve askeri konularda 72 milyonluk Türkiye’den daha fazla katkıda bulunacaksa AB Türkiye’yi dışlayabilir, Rum Kesimini tercih edebilir ve biz de yolumuza devam ederiz.” beyanatında bulundu.

    16 Haziran 2006 günü de Sn. Başbakan T. Erdoğan’ın İSO toplantısında “Biz Kuzey Kıbrıs’ı satmayız. KKTC’ye uygulanan izolasyonlar (iktisadi kısıtlamalar) kalkmadığı sürece Rum Kesimine deniz ve hava limanları açılmayacaktır... müzakereler durursa durur”. Sn. Başbakanımız 20 Haziran’ da da Meclis Grup toplantısında “AB ile müzakereler teknik bir meseledir, siyaset karıştırılamaz. Yunanistan Kıbrıs meselesini AB’ ye taşımaya çalışıyor. Kıbrıs’ da çözüm AB zemininde olamaz. Kıbrıs’ da çözüm Birleşmiş Milletler zemininde olacaktır.”

    AB Yetkilileri de Rest Çekti(16 Haziran 2006 AB Zirvesi): 16 Haziran 2006’da Brüksel’deki AB zirvesinin sonuç bildirisinde yer alan Türkiye paragrafında, Rum Kesimi ve Yunanistan’ın istekleri doğrultusunda, yıl sonuna kadar;

    -Türk deniz ve hava limanlarının Rum bandıralı gemi ve uçaklarına açılması,
    -GB Ek Protokolünün imzalanması (limanların açılmasının Meclis de onaylanması),
    -Reform sürecinin ve uygulamaların hızlandırılması,
    -Zirve metninde , genişleme ritmi (yeni üyelerin kabulünde) , AB’nin hazmetme kapasitesi dikkate alınmalıdır talep ve tehditleri yer aldı.

    Sonuç:

    12 Ekim 2006’ da Tarama Süreci’ de (Türkiye’nin AB mevzuatına uyum derecesinin değerlendirilmesi) tamamlanmış olmasına rağmen,her iki tarafın da taviz vermesi beklenmediğine göre, Aralık 2006’da müzakereler ve Türkiye-AB ilişkilerinin askıya alınma riski mevcuttur. Ancak, Türkiye’nin 43 yıldır büyük meşakkatlerle (sıkıntılar ve güçlüklerle) sürdürdüğü AB sürecinden elde ettiği kazanımlar ve önümüzdeki dönemde siyasi ve ekonomik alanda Avrupa ile daha sağlam bir entegrasyon kuralabilme konusundaki beklentileri göz önüne alındığında, yapılması gereken bu sürecin ( AB ile müzakere sürecinin ) asla Türkiye’nin kendi iradesiyle kesintiye uğramasına müsaade edilmemesidir.

    43 yıllık taahhüdüne rağmen Türkiye’ nin tam üyelik hedefinin AB tarafından sabote edilmesinin maliyeti, Türkiye açısından: belli bir süre Türkiye’nin dış ekonomik itibarı (kredibilitesi) gerileyecek, Doğrudan Yabancı Sermaye (DYS) girişleri azalacak, faiz ve döviz fiyatları ile enflasyon artış eğilimine girecek, borsa inişini sürdürecek, başta Avrasyabölgesinde olmak üzere Türkiye’nin siyasi prestiji ve ağırlığı zedelenecek,ayrıca ülkede bir siyasi dalgalanmaya da yol açabilecektir. AB açısından: İslam Alemi ile Hrıstiyan Alemi arasında uzlaşma ümidi sona erecek, medeniyetler çatışması devam edecek; AB’ nin ABD karşısında ve dünya ölçeğinde siyasi ve askeri sahalarda cüce bir güç olmaktan kurtulamayacaktır. Bu da AB ile müzakere sürecinin bir şekilde askıya alınmasının hem Türkiye, hem AB bakımından maliyetinin gayet ağır olacağını göstermektedir.

    Türkiye’nin AB sürecinden en önemli ve belki de yegane beklentisi AB’ye tam üye olan ülkelerin bugün yakalamış oldukları standartlara (her alanda) ulaşabilmektir. Öyleyse, önemli olan AB ile müzakereleri devam ettirmek ve her alanda azami kazanımı elde etmektir. Daha önce, nüfusu ve ekonomik gücü büyük ülkelerin bazıları AB’ye üyelik sürecinde ciddi sancılar yaşamışlardır. AB tarafından müzakerelerin askıya alınması dünyanın sonu değildir. Mesela İngiltere’nin üyelik süreci iki defa, İspanya’nın bir defa kesintiye uğramıştır. Bütün bu hususlar dikkate alındığında Türkiye’nin üyelik sürecinde de benzer sıkıntıların yaşanılması beklenebilir. Bu noktada AB katılım sürecinde duygusallıktan uzak , soğukkanlı ve kararlı bir politika izlenmesi gerekmektedir.

    Belirtmek gerekir ki her şeye rağmen, 12 Haziran 2006’da Bilim ve Araştırma faslında müzakerelerin açılıp-kapanması ve Ekim 2006 itibarı ile 35 fasılda tarama sürecinin tamamlanması, Türkiye-AB ilişkilerinde çok önemli bir aşama olup, Türkiye’ nin tam üyelik yolunda AB trenine binmesinin tescilidir. Güney Kıbrıs’ ın vetosu ile müzakereler askıya alındığı takdirde Türkiye AB yetkililerine 43 yıllık taahhütlerini hatırlatmalı ve soğukkanlılıkla, trenden inmek yerine, trende beklemeye geçmelidir. Çünkü, 1963 Ankara Antlaşması ile Türkiye zamanın Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik hedefi ile ortak üye olmuş, 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği Kararı kitapçığının dibaçesinde (giriş bölümünde) “ Türkiye’nin tam üyelik hakları baki kalmak kaydıyla” yazılıdır. Her iki anlaşma da zamanın üye ülkelerinin parlamentolarında onaylandıkları için Türkiye’nin tam üyelik hedefine ulaşması AB’nin devlet taahhüdüdür.

    Nitekim, Doğu Almanyalı bir papazın kızı olan Almanya Başbakanı Angela Merkel, 6 Ekim 2006 tarihinde Türkiye’yi ziyaretinde, İstanbul’ da, “Türkiye – AB üyeliği için İmtiyazlı Ortaklık görüşüne sahip olduğum halde , ahde vefa ilkesi gereği, AB tarafından Türkiye’ ye verilen söz ve vaatlerin tutulacağını” beyan etmek zorunda kaldı.

    Eninde sonunda, alınan kararlarda AB ülkeleri, 600 bin nüfuslu Kıbrıs Rum Kesimi ile, 500 bin nüfuslu Malta’nın, İngiltere ve Almanya gibi dev ülkelerle aynı haklar ve yetkilere sahip olmalarının önüne geçecek, böylece ABGüney Kıbrıs’ın oyuncağıolmaktan kurtulacakve Türkiye-AB ilişkileri ve müzakereleri rayına oturacaktır.

    AB’ de Türkiye konusunda dört grup vardır: destekleyenler (Türkiye’ yi stratejik bulanlar), tarafsız kalanlar, karşı çıkanlar (Hıristiyan Demokratlar ve Avusturya) ve istismar edenler (AB’ yi kullanarak Türkiye’ ye her şeyi kabul ettirmeye çalışan Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan). Şu anda Türkiye’ye düşen görev 9. Demokratikleşme Paketini bir an önce yürürlüğe koyarak, AB ülkelerindeki Türkiye ve Türk Dostu Devlet ve Hükümet başkanları ile AB yetkililerinin elini güçlendirmek olmalıdır.

    Sonuç olarak, Türkiye ile AB müzakerelerinin devam etme zorunluluğu vardır. Çünkü, AB ile ilişkileri kesip, ABD, Rusya, Türk Cumhuriyetleri ve Uzak Doğu Ülkeleri ile ticari ortaklıklara ve hatta Serbest Ticaret Anlaşmaları’ na (STA’lara) gidilmesi tezleri Türkiye-AB ticari ve ekonomik ilişkilerinin bir alternatifi değil, sadece tamamlayıcısı olabilir. GB’den 10 yıl sonra ve GB’den 40 yıl önce de Türkiye’nin dış ticaretinin en az yarısı bugünkü AB ülkeleri ile yapılıyordu. Günümüzde ise, otomobil, buzdolabı, televizyon ve hazır giyim gibi başlıca sanayi mallarımızın ihracatında AB Ülkelerinin payı %75-%80 arasında seyretmekte ve halen toplam ihracatımızın yaklaşık %54’ü AB ülkeleriyledir. İlaveten, Türkiye – AB ilişkileri sadece ticari bir olay değil, sanayi, tarım ve hizmetler sektörleri dahil, 35 müzakere konusuna standartlar ve disiplin getiren bir hadisedir.

    Fransa’ nın Soykırım Ayıbı ve İkiyüzlülüğü
    Ermeni Soykırım yalanı inkârını suç sayan (1 yıl hapis ve 45000 Euro ceza) yasa tasarısını 12 Ekim 2006’ da kabul eden Fransız parlamentosuna en güzel cevabı İngiliz, Fransız ve ABD basını vererek Türk kamuoyundaki infiali bir ölçüde yatıştırdı.
    İngiltere’ de Financial Times: Fransız Parlamentosu’ nun aldığı karar “diplomatik ahmaklık” ve “seçim menfaatçiliğidir. The Times: Fransa yasa tasarısını geçirmekle, Fransız Hükümetinde Mahcubiyet Türkiye’ de ise büyük bir öfke yarattı. The Guardian: Fransa tam ters yönde hareket ederken, AB’ nin Türkiye’den yasalarını modernize etmesini istemesi iki yüzlülüktür.

    Fransa’ da Le Figaro: Türkiye ile gerilimin sürmesi, 10 milyar Euro’ luk kamu ihalelerini kaybedecek Fransa için sonuçları çok acı verici olabilir. Le Soir: Fransa’ nın yaptığı siyasi çirkinlik ve hafifliktir. Tasarının gömülüp gitme ihtimali çok yüksek.

    ABD’ de The Washington Post: Fransa Parlamentosu Ermeni Soykırımı ile ilgili akıl almaz bir yasa geçirerek kesinlikle saçmaladı.

    J. Chirac’ ın iki yüzlülüğü: Fransız Parlamentosu dünya medyası tarafından alay konusu olunca ve hakarete uğrayınca, ilaveten benzer görüşler AB yetkilileri tarafından da dile getirilince, zevahiri (durumu) kurtarmak için Cumhurbaşkanı J. Chirac’ ın 14 Ekim 2006’ da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ ı arayarak, yasanın senatodan geçmemesi için gayret sarf edeceğini ve özür dilemesi “özrü kabahatinden büyük” bir tutumdur ve ikiyüzlülüktür. Çünkü, aynı zat iki hafta öncesindeki Ermenistan ziyaretinde “Türkiye AB’ ye girmek istiyorsa Ermeni soykırımını tanımalıdır” beyanatında bulunma cüretini göstermişti. Sn. J. Chirac Mayıs 2007’de cumhurbaşkanlığını bırakacağına göre, verdiği sözün bir anlamı olmadığıve Ermeni uşaklığını bir devlet politikası olarak kabul eden Fransa’nın tutumunda bir değişiklik beklenmemelidir.

    Fransızlar 2001 yılında Ermeni Soykırım yasasını çıkarmış, infialimiz saman alevi gibi sönmüştü. Halen bu yasa başta Avusturya, Almanya, Belçika, Hollanda, İsveç, İsviçre ve Hatta Arjantin olmak üzere 14 ülkede çıkarılmıştır. Başbakan ve Dışişleri Bankımız Fransa’nın bundan böyle milyarlarca $’ lık helikopter, sivil ve askeri uçak alımları ve enerji yatırımları gibi kamu ihalelerinden men edileceğini beyan ettiler. Destekliyoruz. Ancak, Hükümet yetkililerinin aldığı bu karar, soykırım yasası tamamlansın veya rafa kaldırılsın en az 10 yıl sürdürülmelidir.

    AB ile ilişkilerimizde bu gün ve gelecekte Türkiye’yi yöneteceklerle Türk İş Alemine düşen görev “pire için yorgan yakılmaz” ve “öfke ile kalkan zarar ile oturur” ata sözlerimizi düstur edinerek gerekli ve tutarlı politikaları üretmektir. Türkiye’ de 65 bin kişiye istihdam sağlayan Fransız şirketlerini sabote etmek, Fransız mallarını boykot etmek ve yakmak ise bindiğimiz dalı kesmek veya kendi ayağımıza kurşun sıkmaktır. Çünkü, Fransa’nın ihracatında Türkiye’nin payı %1.5, Türkiye’ nin ihracatında Fransa’nın payı %5.7 ve ithalatımızda ise %5.1’dir. Kamu ihalelerinden Fransa’yı en az 10 yıl dışlamak yeterlidir.

    Orhan Pamuk’ a Nobel Ödülü: Fransız Parlamentosu’nun soykırım yasa tasarısını kabulünden 2 saat sonra Sn. Orhan Pamuk’ a Nobel Edebiyat ödülü verilmesi AB ülkelerinde 10 asırdır süre gelen Haçlı zihniyetinin, Ermeni ve Rum lobilerinin zaferidir. Çünkü, Sn. Pamuk romanlarında Türk örf ve adetleri ile alay etmesi ve “Türkler 1 milyon Ermeni’yi ve 30 bin Kürt’ ü katletti” beyanatı ile Türk milletine ve Türk tarihine hakaret etmesi sayesinde bu ödülü kazanmadı mı ? Yazar bu ödül ile yaklaşık 1.4 milyon $ kazandı. Romanları ve son beyanatı sayesinde Türk milleti ve tarihine karşı Ermeni ve Rum lobilerinin en az 100 milyar $’ a yapamayacağı negatif propagandaya alet edilmedi mi ? Bizim sözde aydınlarımız ve bölücülere ithaf olunur. Onlar sevinmeye devam etsinler, bizler ise kahrolmağa devam edelim...

    Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer, Sn. Pamuk’ u kutlamayarak, sözde aydınlar hariç, Türk Milleti’ nin büyük bir çoğunluğunun hissiyatına en güzel bir şekilde tercüman olmuştur. Köşk’ den bir yetkili, “Sayın Cumhurbaşkanı, tarih bilinci, devlet yönetme ilkeleri ve yüksek sorumluluğu ile susmayı yeğledi. Bu bir burukluk olduğunu gösteriyor” (Hürriyet, 16 Ekim 2006, s. 22).

    Tam Üyelik Ne Zaman?
    AB’nin Türkiye’yi yakın gelecekte tam üye olarak aralarında görmek istememelerinin esas sebebi, siyasi sebeplerden çok ekonomiktir ve Türkiye’nin nüfus potansiyelidir.

    Türkiye’de yıllık ortalama nüfus artışı %1.5 dolayında olup, bu hız ile 2020 yılında Türkiye’nin nüfusu 90 milyon seviyesine yaklaşacaktır. Böylece Türkiye AB organlarında ve Avrupa Parlamentosu’nda en çok temsilcisi olan ülke konumuna gelecektir. Oysa, gerek AB’nin 25 ülkesinde yıllık nüfus artış oranı %0,25 ( binde 2,5) dolayında seyretmekte olup bu ülkelerin nüfusları adeta yerinde saymaktadır.

    Avrupalıların diğer bir endişesi de tam üyelikle birlikte, Türk işçilerinin AB ülkelerini istila etme korkusudur. Çünkü, son yıllarda en önemli bazı AB ülkelerinde işsizlik oranları %9-12 arasıda seyretmektedir. Nitekim Mayıs 2006 itibariyle işsizlik oranları Belçika’da %12, Almanya’da %10,9 ve Fransa’da %9,1 olup bu oranlar batılı standartlarda çok yüksek seviyededir ( The Economist, Temmuz 8, 2006).

    Önemle belirtmek isterim ki, Türk işçilerinin AB’de serbest dolaşımı 10-15 yıl önce gerçekleşmiş olsaydı, Türkiye’den vasıfsız işçilerin yerine, daha çok vasıflı işgücü kaybı olacak , bu durum ise kalifiye iş gücü ve ara elemanı kıtlığı çeken Türk sanayini daha da sıkıntıya sokacaktır. Ayrıca Türkiye’nin daha çok vasıflı eleman kaybının AB’ye bir çeşit insan kapitali hibesi olacağı da unutulmamalıdır.

    Türkiye AB’ye aday ülkeler içinde çok büyük bir ülke olduğu için alacağı mali destek de diğerlerine göre yüksek olacağından, AB’ye bu mali destek çok ağır gelmekte ve Türk işçilerinin AB’yi istila etmesinden de korktuğu için, AB yetkilileri bu gerçekleri dile getirmek yerine, Türkiye’nin kabul edemeyeceği siyasi şartlar öne sürerek vakit kazanmaya çalışmaktadır.

    AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul edebilmesi Türkiye’deki iktisadi yapının yıllık enflasyon hızını istikrarlı bir şekilde %5’in altında tutabilecek bir duruma gelmesine , tarımsal ve sınai kalkınmanın büyük ölçüde tamamlanarak işsizlik oranının gerçekte %6 dolaylarına inmesine bağlı görünmektedir. Çünkü bu seviyede bir iktisadi istikrara ulaştığımız zaman Türkiye’nin AB’ye olan yıllık iktisadi yükü 8-10 milyar € yerine , birkaç milyar €’ya inecek ve sanayileşme sonucu yıllık nüfus artışı da %1’in altına düşecek, neticede Türkiye’deki işsizlik oranı, AB ülkeleri tehdidi sona ermiş olacak ve o zaman AB Türkiye’yi tam üyeliğe kabul edebilecektir.

    Demek ki, esas olan tam üyeliği uzun süre unutup, bir an önce iktisadi ve siyasi yönden istikrara kavuşabilmek için kendi evimize çeki düzen vermeye çalışmalıyız. Bu durumda, Türkiye’nin AB’ye tam üye olabilmesi kendi elinde olup, enflasyon ve işsizlik konularında AB standartları ne zaman yakalanırsa (2015-2025 yılları arası) o zaman gerçekleşebilecektir.

    Özetlersek: Yukarıdaki hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için ise, Hükümetin AB konusunda, daha kararlı, daha sakin ve daha tutarlı bir tutum takınması, ekonomi politikaları ile ilgili olarak da, daha cesur ve daha aktif uygulamalar geliştirmesi gerekmektedir (Daha fazla bilgi için bakınız Not-1).

    Not-1: Prof. Dr. Emin ÇARIKCI’nın “Türkiye’de Ekonomik Gelişmeler: 2005-2006’’; ‘AB ile İlişkiler ve GB’nin Zararı’ ve ‘ AB ile Müzakereler ve Beklentiler’ konulu20 sayfayı aşan makalelerinde yer alan istatistiki veriler ve yorumlar, her 2 ayda bir revize edilerek ve metinler güncelleştirilerek yazarın Çankaya Üniversitesi’ndeki Web sayfasında yayınlanmaktadır.





  2. #2
    Teşekkürler Kuzguncuk, Tansu Çiller zamanında Gümrük Birliğine girdiğimizde çok dedik ama sanki bir kazançmış gibi lanse edildi malesef..

  3. #3
    Bayram havası şenlikleri yarattılar bunun için, elde şampanyalar filan kutlamalar yapıyorlardı vakti zamanında bu işin onay verenleri!

  4. #4
    ben bir seminerd dinlemiştim bu zararları resmen içim yandı Atatürk o kadar uğraştı kapitülasyonları kaldırdı bunlar geri getirdi yatacak yerleri yok bunların

  5. #5
    İDİL
    Alıntı MABEL Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Teşekkürler Kuzguncuk, Tansu Çiller zamanında Gümrük Birliğine girdiğimizde çok dedik ama sanki bir kazançmış gibi lanse edildi malesef..
    Yaşasın hortalayan kapütülasyonlar yaşasın kapitalizm..

    viva la libertad !

  6. #6
    Gümrük birliği yerli üretimin sadece kaliteli hale gelmesini sağladı ve monopoly ve oligopoliyi azalttı! Ancak bildiğin kapitilasyonları aynen hemde tüm ticaret hayatımızda geri getirdi! Ben teşekkür ederim MABEL çok sağol

    Alıntı MABEL Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Teşekkürler Kuzguncuk, Tansu Çiller zamanında Gümrük Birliğine girdiğimizde çok dedik ama sanki bir kazançmış gibi lanse edildi malesef..

  7. #7
    ortada bir birlik yok ama gümrük birliğimiz var bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı adama....ülkemiz için çok zararlı bir karar gümrük birliği...avrupa o dönemlerde vaat ettiği hiç bir şeyi yerine getirmediği için zararı bize kaldı karı onlara kaldı gümrük birliğinin..
    teşekkürler güzel bir konu

  8. #8
    Ben teşekkür ederim. Ne yazıkki ulus olarak dışa bağımlılığı o kadar benimsemişizki illa birine bağlı yaşamak zorundaymışız gibi! Aslında onlların bize yallvarması gerekirken yapılanlar Utanç verici! [ QUOTE=EZEL;2083729]ortada bir birlik yok ama gümrük birliğimiz var bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı adama....ülkemiz için çok zararlı bir karar gümrük birliği...avrupa o dönemlerde vaat ettiği hiç bir şeyi yerine getirmediği için zararı bize kaldı karı onlara kaldı gümrük birliğinin..
    teşekkürler güzel bir konu[/QUOTE]



Benzer Konular

  1. Cevap: 2
    Son Mesaj : 07-May-2014, 23:42

Bu Konu İçin Etiketler

Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com