Toplam 7 sonuçtan 1 ile 7 arası gösteriliyor

Konu: Hat Sanatı

  1. #1
    Daphne

    Hat Sanatı



    Arapça'da çizgi ya da bir satır yazı anlamına gelen hat sözcüğü, bugün Arap harfleriyle yazılmış güzel el yazısı karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hat; güzel yazi sanati olup, yazarlarina hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî', Icâze, Ta'lik, Divânî, Celi, Rik'a, Ma'kili dâhil, bin kadar çesidi vardi. Halicilik, kumasçilik, dericilik, ciltçilik, kitapçilik, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcilik, mürekkepçilik, mobilya, sandalcilik da ayri birer sanat dalı olarak, her sahada eserler verildi.



    Yazı Türleri

    Hat sanatının doğduğu dönemde ortaya çıkan altı tür yazı ile İranlılar'ın bulduğu talik dışında başka birçok yazı türü daha vardır. Bunların bir bölümü fazla yaygınlaşamamış, bir bölümü de belli alanlarda kullanılmıştır. Örneğin Türkler'in geliştirdiği divani yazı yalnızca Divan-ı Hümayun'da yazılan önemli belgelerde, yazılması ve okunması özel eğitim gerektiren siyakat ise mali kayıtlarda kullanıl­mıştır. Kolay yazıldığı için günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan bir yazı türü olan rik'a da 19. yüzyılda sanat yazısı durumuna gelmiştir. Rik'a ile altı yazı türünden biri olan rika birbirine karıştırılmamalıdır.

    Hat sanatında yazılar büyüklüklerine göre de farklı adlarla anılırdı. Duvarlara asılan levhalarda, cami, türbe gibi dinsel yapılardaki kuşak ve kubbe yazılarında, her tür yazıtta kullanılan ve uzaktan okunabilen yazılara iri anlamında celi adı verilirdi. Daha çok sülüs ve talik yazının celisi kullanılmıştır. Alışılmış boyutlardan daha küçük harflerle yazılan yazılara hürde, gözle kolay seçilemeyecek boyuttaki yazılara da gabari (toz) denilir­di.

    Yazı Araç Gereçleri

    Hat sanatında da yazının temel aracı kalem­dir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılırdı. Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlığına göre makta denilen sert maddelerden yapılmış altlığın üstünde eğik olarak tutulur ve kalemtıraş olarak adlandırı­lan özel bir bıçakla yontulurdu. Celi yazılar ise ağaçtan yapılmış kalın uçlu kalemlerle yazılırdı. Çok ince yazılar için madeni uçlar da kullanılmıştır. Hat sanatında kullanılan mürekkep de özel olarak hazırlanırdı. Yağlı isin çeşitli katkı maddeleriyle karıştırılmasıyla elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı sağlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinirdi. Hat sanatında kullanılan kâğıtlar da özeldi. Mürekkebi emip dağıtma­ması, kaleme akıcılık sağlaması için kâğıtlar âhar denilen bir maddeyle saydamlaştırılırdı.



    Hat Eğitimi

    Hat sanatıyla uğraşan kişiye "güzel yazı yazan sanatçı" anlamına gelen "hattat" adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öğrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders alırdı. Baş­langıçta alıştırma niteliğinde çalışmalara da­yanan ve "meşk" adı verilen bu dersler tek tek harflerin yazılışının öğrenilmesiyle başlar, harflerin birleşme biçimleriyle, sözcüklerin ve tümcelerin yazılış tarzlarının öğrenilmesiyle sürerdi. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eğitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verirdi. Hattatlar bu yazıyı beğenirlerse altına imzalarını koyarlardı. Buna, başarı ya da izin belgesi anlamına gelen "icazetname" adı veri­lirdi.

    İcazetname almamış kişi hattat sayıl maz, dolayısıyla yazdığı bir yazının altına adını koyamazdı.



    Yazıya verilen değer, bütün İslam kültürlerinde hat sanatının çok üstünde durulmasına yol açmıştır. Özellikle Osmanlı kültürü içinde hat sanatı çok ilerlemiş, işlevsel görevinin yanısıra, estetik bir düzeye yükselmiş, adeta batı resim sanatındaki tabloların yerini tutar olmuştur. Gerçek bir tablo gibi çerçevelenerek duvara asılan güzel yazı örneklerinden ünlü hattatların yapıtlarına Osmanlı tarihinde çok büyük paralar ödendiği bilinmektedir. Güzel yazı, yalnız levhalarda değil, bundan başka el yazması kitaplarda, fermanlarda, diplomalarda, cami iç ve dış duvarlarında, çeşitli yapıların yazıtlarında, mezar taşlarında, pencere kapağı ya da kapı kanadı gibi mimarlık ögelerinin üstlerinde, halı bordürlerinde, kutu, vazo, tabak gibi gündelik eşyada da kullanılmıştır.



    Hat sanatında yazı gelişigüzel yazılmaz, her yazı türünün kendine özgü özellikleri, inceden inceye saptanmış kuralları vardır. Tarih boyunca ünlü hat ustaları zaman zaman yazı kuralları oluşturmuşlar ve bunları saptamışlardır. Çeşitli yazı türleri birbirlerinden, harflerin büyük ya da küçük olması, biçimi, aralıkları, bazı harflerin birbirlerine bitiştirilip bitiştirilmemesi, bazı yazı işaretlerinin kullanılıp kullanılmaması gibi özellikleriyle ayrılır.

    Doğal olarak yazı sanatının ilk gelişmesi Araplar eliyle olmuştur. Bilinen ilk büyük Türk hattatı ise Amasyalı Yakut el Musta'Sami'dir (13. Yüzyıl).

    Hat konusunda ciddi ve kapsamlı çalışmayı Amasyalı Şeyh Hamdullah (15. Yüzyıl) yapar, aklam-ı sitte, yani 6 esas yazı diye bilinen yazı türlerini, herbirinden örnekler çıkartıp yanlarına kurallarını yazarak bir murakka içinde toplar. Aynı zamanda Sultan 2. Beyazıd'ın da yazı hocası olan Şeyh Hamdullah'dan günümüze kalan en önemli yapıtlar, İstanbul Beyazıt Camii'nin cümle kapısının üstündeki yazıtla Amasya Beyazıt Camii'nin yazıtıdır. Osmanlı sanatının doruğa ulaştığı 16. yüzyılın en önemli hattatı, yazının yalnız üslubunda değil, tekniğinde de yenilikler getiren Ahmet Karahisari'dir. Altını mürekkep gibi kullanarak yazı yazmak, Altın yaldız harflerin dışını siyah çizgiyle belirlemek, harf kalınlıklarının içini çiçek motifleriyle doldurmak ilk kez onun uyguladığı yeniliklerdendir. En önemli yapıtı İstanbul Süleymaniye Camii kubbesindeki yazısıdır. Türk yazı sanatının başka bir ustası da yapıtlarıyla pekçok başka hattatı etkilemiş, 3. Ahmet ve 2. Mustafa gibi Sultanlara hocalık etmiş olan Hafız Osman'dır (17. Yüzyyl). Taş baskısıyla çoğaltılan KURAN'ları, çağında en uzak İslam ülkelerine kadar yayılmıştır. Bu yapıtlar günümüzde de yazı sanatının en değerli örneklerinden sayılır.

    Ünyeli İsmail Efendi, Mustafa Rakım Efendi ve İstanbul'daki pek çok yapının yazıtını hazırlamış olan Mehmet Esad Yesari, 18.yüzyılın ünlü ustalarıdır.

    19. Yüzyılda ise başka bir ustayla, Kazasker Mustafa İzzet Efendi'yle karşılaşılır. Ayasofya'daki 8 büyük yuvarlak levha onun en ünlü yapıtlarındandır. Cumhuriyetten sonra harf devrimiyle Arap harflerinin kullanımdan kaldırılması, bütünüyle bu harflere dayanan hat sanatının yaygınlığını birdenbire çok azaltmıştır. Kitapların latin harfleriyle ve baskıyla hazırlanması, bu sanatın kullanım alanını hemen hemen yalnız Cami'lerdeki duvar yazılarına indirgemiştir. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Kamil Akdik, Emin Barın gibi hattatlar bu kısıtlı alanda yapıt vererek 20. yüzyılda hat sanatını sürdüren sanatçılar olmuşlardır.



    Çeşitli yazı türleri içinde Kufi, en eski yazıdır. Osmanlı kültür çevresinde az kullanılmış olmakla birlikte dik, kalın, köşeli harfleriyle hemen dikkati çekerek öteki yazılardan ayrılır. Halı bordürlerinden madeni paraya dek çok çeşitli alanlarda kullanılır. Yazıtlarda, KURAN'da ve Divan yazmalarında kullanılan Nesih iri harfli olduğu için duvar yazılarında ve Kitapların bölüm başlıklarında kullanılan sülüs, Din kitaplarında ve murakkaların başındaki besmelelerde kullanylan Reyhani ve Muhakkak, devlet belgelerinde kullanılan Tevki, hattatların öğrencilerine verdikleri icazetnamelerin altındaki üstat imzalarında kullanılan Rik'a, bir arada aklam-ı sitte diye adlandırılan en önemli 6 yazı türünü oluştururlar. Bunlardan başka talik, nestalik, divani, bir tür steno sayılabilecek olan siyakat, menşur, zülf-ü arus, hilali, muini, şikeste, müselsel gibi yazı türleri de vardır.

    Hat sanatında Osmanlı sanatçıları çeşitli uslupları denemişlerdir. Bunlardan biri istiftir. Bir sözcüğün harflerinin ya da bir cümlenin hece ve sözcüklerinin güzel bir görünüm oluşturmak amacıyla ve kullanılan yazının çeşidine uygun biçimde yanyana ve üstüste sıralanmasına, istif edilmesine denir. Bir sözcüğün, bir eksenin iki yanına bir ters, bir yüz bakışık olarak yazılmasıyla oluşturulan çeşidine müsenna ya da aynalı yazı adı verilir. 17.yüzyıldan sonra özellikle gelişen bu türün en görkemli örnekleri bugün Bursa Ulucamii'nin duvarlarında bulunmaktadır. Harflerin biçimleriyle oynayarak, çeşitli düzenlerde birleştirip istif ederek yaratılan ve oldukça stilize edilmiş bir tür yazı-resim de hat sanatında önemli yer tutar. Yazıyla oluşturulan böyle resimler arasında en çok sevilen ve rastlanan konular kayık, kuş, aslan, sancak, cami, ibrik, çiçek, insan başı vb.dir. Osmanlı Devleti'nin arması ve padişahın imzası olarak kullanylan tuğra da bir tür istif yazıdır. Oğuz Han'ın yazılı nişanından çıktığı bilinen tuğra, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları'nca da kullanılmıştır.



    Ferman

    Ferman, kelime itibariyle emir, irade, buyruk anlamlarını taşır, islamiyeti kabul ettikten sonra ilhanlılar tarafından kullanılan bu kelime, Osmanlılar'a da onlardan geçmiştir. Kısaca ferman; herhangi bir konuda Sultan'ın "Alamet-i Şerif" denilen tuğralı emri demektir. Üzerinde padişahın kendi el yazisi ile bir ibare de bulunan fermanlara "Ferman-i Hümayun" denir.

    Osmanlilar'da divani hat ile yazilmasi gelenek olan fermanlar kisaca su sirayla kaleme alinirlardi:

    En üst kisma davet, ki bir dua metninden oluşur. Bunun altinda tugra kismi, onun altinda ise esas metin kismi bulunur. Bu kisim ferman gönderilen kisinin isim ve sifatlarini tasiyan övgü sözleri, konuya giris cümlesi, fermanin çikarilma sebebi, padisahin yapilmasi istenen seyi emrettiginin ifadesi, isin açiklanmasi, ihtar ve israr sözleri, son satirda ise tarih bölümlerinden olusur.

    Günümüzde, antik değer taşıyan orjinal fermanlar gibi onların iyi kopyalari da büyük ilgi görmektedir. Oldukça zor bir yazi olan divani hat ile yazilan ferman kopyalari, orjinaline uygun kagit ve mürekkep kullanilarak, usta hattatlar tarafindan hazırlanmaktadir.






    Kaynak




    Konu Visall tarafından (11-May-2012 Saat 12:48 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    majisyen

    MuhteŞem Ve Bİr O Kadar Da Harİka Hat Sanati










  3. #3
    zeyl
    TUĞRA HAKKINDA

    Tuğra Osmanlı sultanlarının gözalıcı kaligrafik nişan veya arması, bir çeşit imzasıdır. Sultanın ve babasının adını ve çoğunda el muzaffer daima dua ibaresini içerir. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasında “Süleyman şah bin Selim şah han el-muzaffer daima” yazmaktadır. “bin” “oğlu” demektir. Tuğra bizatihi sultan tarafından yazılmayıp nişancı veya tuğrakeş veya tuğranüvis denilen görevlilerce yazılırdı. Sultanın mühürlerine de kazılmıştır. En eski Osmanlı tuğrası ikinci Osmanlı sultanı Orhan Gaziye aittir. Birinci sultan Osman Gaziye ait bir tuğraya günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır. Bu nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35 Osmanlı padişah tuğrası vardır. Tuğralar, Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılmasına kadar çok çeşitli yerlerde kullanılmış, hat sanatında bir kol olmuş ve resmi görevini tamamladıktan sonra tarihe mal olmuştur (1) Halen hat sanatını icra edenlerce sanatsal amaçlı olarak yaşatılmaktadır.

    Önceleri fermanlar gibi pek çok resmi evrak üzerine resmiyet kazandırmak için çekilen tuğra daha sonraları hükümdarlık (hanedan) sembolü olarak paralar, bayraklar, pullar, resmi abideler, resmi binalar, camiler ve saraylarda da kullanılmıştır.

    Tuğra tek başına Osmanlı kültür, sanat ve egemenliğini temsil eder. Türklere özgüdür. Türklerin bin yıllık Orta Doğu egemenliğinin mührüdür. Özellikle Türkiye dışındaki yabancılar arasında, Osmanlı denince tuğra akla gelir. Tuğranın şekli kendine mahsustur. Ne herhangi bir şey tuğraya benzer, ne de tuğra herhangi bir şeye. Her tuğrada bir yandan alışılmış tuğra şeklini korumak, diğer yandan her sultanın künyesini bu şekille barıştırmak. Zor sanat. Orhan Gazi’den Sultan Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve değişen parçalarla tuğraların evrimini izlemek çok ilgi çekicidir. Tuğra bir güç ve egemenlik simgesi olduğu için belgelerin başında yer alır, sonunda değil...(2)

    Tuğra kelimesi Osmanlıdan önceye dayansa da ve yine tuğra benzerleri daha eski Türk devletlerinin belgelerinde kullanılsa da Osmanlı tuğralarının kendilerinden öncekilerle isim benzerliği dışında ortak yanı pek yoktur. İlk Osmanlı tuğrasının sahibi Orhan Gazinin tuğrasında yazılı Orhan ve Osman kelimelerinin yazılış şekli kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur.

    Tuğralar bir arma olarak olgunlaşmış halini aldıktan sonra hattatlar sanatsal boyuta geçerek hep daha güzelini yazmaya çalışmışlardır. Sanatsal tuğra tabloları halinde padişah tuğraları dışında yakın zamanlarda Kur’an-ı Kerim’den ayetler, hadisler, dualar, şahıs isimleri vb. de yazılmıştır.

    Bir padişahın tuğrası kabul gördükten sonra saltanatı boyunca içeriği değişmezdi. Ancak farklı ellerden farklı çıkan tuğralar da elbet olurdu. Bir Osmanlı belgesinin tarih tesbitinde, varsa üzerindeki tuğranın sahibinin bilinmesi çok yardımcı olur. Hatta tuğradaki nüanslar tarih aralığını daha da kısaltır.

    Tuğraların okunabilmesi tüm Osmanlı tuğralarının bir araya getirilmesi ile mümkün olmuştur. Bu meyanda Sayın Suha Umur’un çalışmaları takdire şayandır, eseri bize yol göstermiştir, kendisini en iyi dileklerimle zikrediyorum.
    .
    TUĞRANIN BÖLÜMLERİ
    1- Sere (Kürsü): Tuğranın en altında bulunan ve asıl metnin yazılı bulunduğu kısımdır.
    2- Beyze’ler (Arapça: yumurta): Tuğranın sol tarafında bulunan iç içe iki kavisli kısımdır.
    3- Tuğ’lar: Tuğranın üstüne doğru uzanan “elif” harfi şeklindeki uzantılardır. Her zaman elif değillerdir. Bazen harf de değillerdir. Yanlarında yer alan flama şeklindeki kavislere “zülfe” denir.
    4- Kollar (hançere): Beyzelerin devamı olarak sağa doğru paralel uzanan kollardır.

    Bazı tuğralarda sağ üst boşlukta ilgili padişahın “mahlas”ı da görülür.



    --------------------
    Tuğra Hat SanatıTuğra dört bölümden ibarettir. Bunlara çeşitli isimler verilmiştir.
    1- Tuğranın Sere’si (Kürsüsü): Tuğranın alt tarafında bulunan ve asıl metnin yazılı olduğu kısmın adıdır. Buraya kürsü adı da verilir Sere padişah III. Mehmet’in tuğralarında belirlenmeye başlamıştır.
    2- Tuğranın Beyzeleri : Tuğranın sol tarafında bulunan ve genellikle Han ve Bin kelimelerindeki nün harflerinin bazen de başka bir kelimedeki dal harfinin teşkil ettikleri kavislere verilen isimdir. Bazı tuğralarda beyzeler tuğra şeklini tamamlayan işaretlerdir.
    3- Tuğranın Tuğlan : Tuğranın üst tarafındaki elif harfi .şeklindeki çizgilerin adıdır. Bunlar, bir tuğra dışında her tuğradan üç adet olarak görülmektedir. Tuğlar bazı tuğralarda hiçbir harf- ifade etmeyen ve sadece şekli tamamlayan işaretlerde olabilir. ”OSMANLI DEVLET DÜZENİNE ÜÇ TUÐ HÜKÜMRANLIK alametidir. Tuğralarda bulunan,üç tuğ geleneği de bu alametin Tuğralarda yansıması olarak da düşünülebilir.
    4- Tuğranın Kollan : Beyzelerin devamı olan ve “muzaffer” kelimesinin üzerinden geçerek sağa doğru paralel uzanan kısımlara verilen isimdir. Bunlara hançere adı da verilir.
    Tuğrada metin ile ilgisi olmayan bazı işaretler de bulunmaktadır. Bu işaretler, tuğranın şeklini tamamlamak için ilave edilmişlerdir. Hiçbir kelime veya harf değillerdir. Bir mana taşımazlar.
    Tuğranın gelişmesi incelendiğinde, her tuğranın bir evvelki padişah tuğrasına mümkün olduğu kadar benzetilmek için gayret sarf edildiği görülür. Tuğraya giren yenilikler bile çok’ defa bu benzetmeyi sağlamak için yapılmıştır.
    Tuğralar genellikle iki beyzeli ve üç tuğludur. Her yeni tuğrada bu unsurların da bulunması gerekir. Eğer metindeki harfler bir tuğ, bir beyze veya her ikisi birden tuğraya ilave edilir. Tuğrası haricinde bütün padişah tuğralarında yer almıştır.
    EL MUZAFFER DAİMA TABİRİ : Daima Muzaffer olan, galip gelen anlamında
    Arapça bir tamlamadır. Murat II den sonra bütün tuğra metinlerinde görülmektedir.
    TUĞRALARDA NOKTALAMA ve İŞARETLER:
    Tuğralarda harfler noktasız yazılır. İlk tuğralarda bazı harflerin noktalan belirli biz düzen olmadan konulmuştur. Hatta bazı harfler noktasız, bazı harfler noktalı yazılmıştır, îç ve dış beyzeleri meydana getiren ”N” nün harfi İçin ilk tuğra örneklerinde bazen tek bazen çift nokta konmuştur. Ortadaki tek nokta zamanla süs halini almış ve Fatih’in tuğralarında metne ”daima” kelimesinin girmesi ile nokta kalkmıştır.
    Tuğra Metni:
    1- Padişah ve Babaların İsimleri :
    Tuğra, padişahın yazılı alameti, bir çeşit imzası olduğuna göre metindeki en önemli kelimeler, padişahın kendi adıyla babasının adıdır. Bu ikisinin okunması çok defa tuğranın hangi padişaha ait olduğunun anlaşılmasına yetmektedir. İlk tuğralarda metin sadece bu iki isim ile oğlu manasına gelen ”bin” kelimesinden ibaret idi (Orhan bin Osman gibi.). İsimler tuğranın seresinde yer alır. Tuğra metni genellikle aşağıdan yukarıya doğru okunacak şekilde istif edilir. Tuğra sahibinin adı altta, babasının ki üstte bulunur. Bazı tuğralarda bu isimler iç içe girmiş, bazılarında ise bir satır halinde yazılmıştır.
    2- Bin Kelimesi :
    Arapça oğul manasına gelen bir kelimedir. Tuğralarda padişahın babasının isminin önüne gelir (Orhan bin Osman ”Osman oğlu Orhan” gibi-).
    3- Han Kelimesi:
    Han, eski Türklerde hükümdara verilen bir unvandır. Osmanlı padişahları da bunu kullanmışlardır. Han unvanı ilk defa Bayezit I. nin tuğrasında görülmektedir. (BAYEZİD BİN MURAD HAN gibi)
    4- Şah Kelimesi :
    Şah kelimesi bir unvan olmakla birlikte tuğralarda ilk defa bir isim eki olarak görülür. Şehzade Selim’in kendi tuğrasına koyduğu şah kelimesi, isminin Selim Şah olduğundandır. (Kardeşleri Şehin Şah ve Alem Şah gibi). Kanunî Sultan Süleyman da asıl ismi Süleyman Şah’tır.
    Selim Fin isminde Şah yoktur. Şehzadeliğinden çektirdiği tuğralarda Şah unvanım kullanmıştır. Padişah olduktan sonra tuğra metnine Şah unvanı girmiş, ”Şah” kelimesi iki defa tekrar edilmiştir. (Selim Şah Bin Süleyman Şah Han El Muzaffer Daima gibi)
    Selim I den itibaren (1512 - 1520)
    Nişancılık : Osmanlı Devlet teşkilatındaki ”Kalemiye” sınıfının en yüksek altın makamlarından biri nişancılık idi. Bu memuriyette bulunanlara Nişancı, Tevki, Muvakki veya Tuğra denilirdi.
    18. asrın başına kadar nişancılar, devletin eski ve yeni kanunlarım ve merasimlerini en iyi bilen, şeriat ve hukuk kanunlarım telif edebilen ve Divan’da bu konuda fikir ve görüşlerinden faydalanılan kimselerden seçilirlerdi.
    Diğer devletlere ve hükümdarlara Name-i Hümayunların yazılması da nişancılara ait bir görevdi. Nişancılar bir tür resmi evrakları kontrol ederek, padişahın imzası olan tuğrayı çekerlerdi. Bu onlara bir çeşit teftiş hakkı da kazandırıyordu.
    İlk devirlerde padişahların kendi tuğralarını kendilerinin de çektikleri biliniyor. Sonradan devletin büyümesi ve işlerin çoğalması bu vazifenin nişancılara verilmesini gerektirmişti.
    Padişahlar birine sevgi ve iltifat olsun diye tuğrasını meşketmeyi (tuğra çekme alıştırmaları) emrederlerdi. Bu bir teveccüh idi. Vezir tayin edilenlerin tuğra çekmeyi mest etmeleri usuldendi ve buna ”Meşk-i Tuğra” denirdi.
    Sahte tuğra çekmenin cezası çok ağırdı. Bu suçu işleyenlere elini kesme ve ömür boyu hapis cezası verilirdi.
    Sadrazam, vezirler ve kazaskerler gibi nişancılar da Divan-ı Hümayun üyesi idiler.
    Sınır eyaletlerindeki vezirlere aradaki mesafenin uzunluğu ve çabuk karar verme gereği düşünülerek, tuğra çekme izni verilmiş, bu usul 17. yüzyılda kaldırılmıştır.
    Serdar-ı Ekrem yani padişah adına ordu başkumandanı olarak sefere giden sadrazamlarada mecburen Tuğra çekilmiş kağıtlar verilir, gerektiğinde bunları doldurmalarına müsaade edilirdi. Bu uygulama diğerlerinden farklı olup, ferman yine padişah adına çıkardı. Bununla birlikte daha sonra bu usul de terk edilmiş, Serdar-ı Ekrem’lere padişah adına olmak şartıyla tuğra çekme izni verilmiştir.
    Mahlas :
    Tuğraların sağ üst köşesine buradaki boşluğu değerlendirmek ve güzel görünmesini sağlamak maksadı ile estetik bir kaygı ve denge için yaprak veya çiçek resmi konurdu. Bilhassa 2. Süleyman ve 3. Ahmet’ten sonra bu bir gelenek halini aldı. Bu resimler süs olarak konduğu için evrak üzerindeki tuğralara çiçek veya yaprak konmazdı. Bu tür süslü tuğralar paralar üzerinde daha çok görülür.
    İlk defa 2. Mahmud tuğralarında çiçek ve yaprak konan boşluğa Adlî mahlasın konduğu görülmektedir. 2. Mahmud Adlî mahlasını tahta çıktığı ilk günden itibaren kullanmıştır.
    Osmanlıların ilk sultanları harbe gider ve dönüşlerinde Gazi unvanı alırlardı. Şeyh-ül İslâm fetvası ile verilen gazilik unvanı son dönemlerde sultanlara kazanılan bir harbin şerefine verilmiştir.
    2. Abdülhamid, 3. Plevne savaşından sonra bu unvanı almış ve 1877 (1294) de çıkartılan ”Rusya Muharebesi” madalyaları üzerindeki tuğraların sağ ve üst köşelerine ”El Gazi” mahlası konmuştur.
    2. Abdülhamid, El Gazi mahlasını resmi evraklarda tuğra ile birlikte daima kullanmıştır.
    Sultan 5. Mahmad mahlas kullanan üçüncü sultandır. Tahta çıkışının ilk günü kendisine sunulan tuğrada sağ üst köşede Reşadmahlası bulunmaktadır. Bu mahlasını resmi evraklarda, binalarda, paralarda ve tuğranın kullanıldığı her yerde tuğrası ile birlikte kullanmıştır.
    Çanakkale Zaferinden sonra, paralarda ve resmi evraklardaki tuğralarında reşad yerine ”el gazi” mahlasını kullanmaya başlamıştır.
    Şehzade Tuğraları:
    Osmanlı padişahlarının erkek çocuklarına kimden doğmuş olursa olsun. Çelebi Mehmet zamanına kadar Çelebi, bundan sonra da Şehzade denmiştir.
    İlk Osmanlı Şehzadeleri küçük yaştan itibaren önemi olan Sancak ve vilayetlerde valilik ederlerdi. Bu suretle idari işlerde yetişmeleri sağlanırdı.
    Şehzade sancaklarından hemen hepsi Anadolu Beyliklerinden alınan yerlerdi. Şehzadeler bu birliklerin başşehirlerini kendilerine merkez yapmıştı.
    Şehzadeler, isimleri ile tuğra çektirirler, emirler yazdırırlar ve bu suretle kendi idareleri altındaki bölgelerde bir padişah gibi hüküm sürerlerdi. Yalnız kendi adlarına para bastıramaz ve namlarına hutbe okutamazlardı. Bu iki imtiyaz yalnız padişahlara aittir.
    Şehzade tuğraları da, aynı usullerle tertip edildiğine göre şekil, istif ve metin bakımından diğer tuğralardan farklı değillerdir. Şehzade, şayet tahta çıkarsa tuğrası değişmez, şehzadenin saltanatı süresince Şehzadeliğinde kullandığı tuğrayı kullanırdı.
    kalemguzeli.net

    --------------------
    MEŞHUR HATTATLAR

    Hz.Ali ve vahiy kâtibi sahabelerin dışındaki meşhur hattatlar şunlardır:

    1-İbn-i Mukle: Abbasî Halifelerinden Muktedir-Billah’ın veziridir. Kûfî yazıdan sülüs ve nesih yazılarını İbn.Mukle vücuda getirmiştir.
    2-Ali İbn. Bevvâb :Kendisinden bir asır önce gelen İbn.Mukle’nin vazettiği esası daha ileriye götürmüş ve geliştirmiştir. Kıymetli yazıları bazı kütüphane ve müzelerimizde mevcuttur.
    3-Ali İbn-i Hilâl: İbn-i Bevvâb ve İbn-i Mukle’nin yolundan devam etmiştir.
    4-Cemâluddin Yakut’ul-Musta’sımî (1204-1298): Kalemin ucunu eğri keserek aklâm-ı sittede büyük bir gelişme vücuda getirmiştir.Yakut’un yaptığı bu yenilik,hüsn-ü hat tarihinde bir inkılap niteliğindedir, kendisi Türk’tür.Kendisinden sonra gelen Osmanlı Türkleri de hüsn-ü hat sanatının zirve eserlerini vererek Yakut’ul-Mustasım Kaleminin hakkını vermişlerdir.
    5-Abdullah Sayrafî: Yakut’un yolundan giderek bilhassa nesih yazılarında tekemmül vadisinde ilerlemiştir.
    6-Meraşlı Hayrettin: Meraşlı Hayrettin üstat, Şeyh Hamdullah’ın hocasıdır.
    7-Amasyalı Şeyh Hamdullah (1437-1520): Murakaası ( yani albümü ) Topkapı Sarayı Müzesi Yazı Salonunda teşhirdedir. Padişah ll.Bayezîd’in hocası olan Şeyh Hamdullah bihakkın „kıblet’ul-küttab“ unvanı ile meşhurdur.Çünkü kendisi memleketimizde ve diğer milletlerde bulunan bütün hattatların bilhassa sülüs ve nesih yazılarda teveccüh noktası olmuştur. Böylece en büyük yazı üstâdının Türkiye’de yetiştiğini bıraktığı şâheserlerle ispat etmiştir. Yazı yazarken çok defa mürekkep hokkasını padişah tutmuştur. Bu ise hakkında yapılan en büyük iltifât ve hürmete misâl olarak yeter de artar bile...
    8-Karahisarlı Şemseddin Ahmet Efendi (1468-1556): Ahmet Karahisarî İran hattatlarının tesirinden kurtulamamıştır. Sinan devrinde yetişen ve „şeş kalem“ yazının yüzünü ağartan Karahisarî’ye Yakut-ı Rûm da denmiştir.
    9-Tacuddin Celâl: Süleymaniye Camii’nin kitâbelerinin yazılmasında Şeyh Hamdullah tarafından Kanunî’ye tavsiye edilen hattattır.
    10-Bursalı Şerbetçizâde İbrahim Efendi: Tarzı, Şeyh’in tavrı tutunduktan sonra devam edememiştir.
    11-Mustafa Dede: Şeyh Hamdullah’ın oğludur.
    12-Hüsameddin Hüseyin Şah: Şeyh’in pek sevdiği talebelerindendir.
    13-Şükrullah Halife: Şeyh Hamdullah’ın damadı olup, Hamdullah’tan sonra üstatların üstâdı olmuştur.
    14-Pîr Mehmet: Şükrullah’ın oğludur.
    15-Kırımlı Abdullah Efendi: Pîr Mehmet ve Mustafa Dede’nin talebesidir.
    16-Abdülkerim Halife
    17-Belgratlı Feyzullah Efendi
    18-Üsküdârlı Hasan Çelebî: Karahisarî’nin mânevî evlâdıdır.
    19-Erzurumlu Halid: Hasan Çelebî’nin talebesidir.
    20-İmam Mehmet
    21-Derviş Ali: İmam Mehmet ve Erzurumlu Halid’den icâzet almıştır.
    22-- Nefeszâde İsmail Efendi.
    23-Suyolcuzâde Eyyubî Mustafa: Derviş Ali’nin talebesidir
    24- Hafız Osman Efendi(Hafız Osman bin Ali-1642-1700 m.,?-1112 h.): Hafız Osman, zamanın üstâdı Derviş Ali’den ders almıştır. Daha sonra Derviş Ali’nin emriyle bir müddet Suyolcuzâde Eyyubî Mustafa’dan ders almıştır.Talimini tamamladıktan sonra Nefeszâde İsmail Efendi’ye de devam ederek Şeyh Hamdullah’ın yazılarındaki bütün incelikleri tamamen öğrenmiştir. Böylece yazılarında bilhassa sülüs ve nesihte Şeyh Hamdullah’tan sonra en büyük şahsiyet olarak kabul edilmiştir.
    O sıralarda başka tavırlarla yazan hattatlar bile Hafız Osman Efendi’ye devam etmişler, daha önce takip ettikleri kaideyi terk ile onun zarif ve parlak üslubu yoluna girmişlerdir. Pek çok talebe yetiştirmiştir.
    „Hafız Osman hattıyla“ yazılan Kur’an-ı Kerim’ler iki bin ikinci yıla girdiğimiz şu günlerde bile memleketimizde büyük bir revaçla tercih edilmektedir. Hatta evlerimizdeki Kur’an-ı Kerim'lerin çoğunun Hafız Osman hattıyla yazıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Meşhur ( ) „waw çekme „ hikâyesi de Hafız Osman’a atfedilir.
    25-Hezarfen Mehmet Efendi: Hafız Osman’ın talebelerindendir.
    26-Şair Süleyman Nahifî Efendi: Hz.Mevlânâ’nın Mesnevîsini aynı vezinde nazmen tercümede muvaffak olan şair Süleyman Nahifî Efendi de yazıda Hafız Osman Efendi’den kemale ermiştir.
    27-Sultan lll.Ahmet: Hafız Osman’ın talebelerindendir.
    28-Sultan ll.Mustafa:Hafız Osman’ın talebelerindendir.
    29-Çinicizâde Abdurrahman Efendi:Hafız Osman Efendi’nin kalemlerini açmak hizmetiyle haklı iftihara kavuşanlardandır.
    30-Cezzar Abdullah Efendi: İmam Mehmet Efendi’nin çömezidir.
    31-Ramazan Efendi: Cezzar Abdullah Efendi’den icazet alan Ramazan Efendi, dört yüz Mushaf-ı Şerif yazmıştır !
    32-Hafız Halil: Ramazan Efendi’nin halefidir.
    33-Hafız Ahmet: Hafız Halil’in halefidir.
    34-Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi: Hafız Osman’ın 1112 h.,1700 m.Yılında vefatından sonra Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi “üstat-ı ekber” sayılır.Sultan lll.Ahmet, Yedikuleli’yi daima manevî iltifatlarıyla ve bol ihsanlarıyla taltif eder. Padişaha teşekkürlerini sunmak için yazdığı Kur’an-ı Kerim çok nefistir. (“Bu kıymetli eser hâlen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde kıymetli yazmalar içinde saklıdır.” Prof. Dr.Süheyl Ünver, Türk Yazı Çeşitleri, 1953, İstanbul,s.8)
    35 Ef-Eğrikapılı Râsim endi: Yedikuleli’nin en güzide talebelerindendir. Çok talebe yetiştirmiş, çok sayıda Kur’an-ı Kerimler,en’amlar,murakaa ve kıt’alar yazmıştır.
    36-Hıfzı: Râsim Efendi’nin talebesidir.
    37-Seyyid Abdulhalim: Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi’nin oğlu ve meşhur talebesidir.
    38-Seyyid Mehmet: Seyyid Abdullah Efendi’den mezun Seyyid Mehmet Efendi beş yüz Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Bu sahada rekor Seyyid Mehmet Efendi’de..
    39-Hafız Salih: Çemşîr “Şimşir”Hafız diye anılır.Üç yüzden fazla Kur’an-ı Kerim yazmıştır.
    40-Şekerzâde Mehmet: Nesihte üzerine yetişen gelmemiş olarak bilinir. Şimşir Hafız ve Şekerzâde’nin yazıları karşısında hayranlıklar gizlenemez.
    41-Süleyman Ah-enîn Kalem
    42-Ömer: Sarayda yazı muallimi ve sikkelerin ressamıdır.
    43-İmam Derviş Ali
    44-Hüseyin Hablî
    45-İpci
    46-Yahya Fahrettin
    47-Yamak Salih
    48-Kütahyalı Şeyhzâde Mustafa (Mustafa el-Kutahî)
    49-Afif damadı Osman
    50-Ebubekir Raşit
    51-Trabzonlu Ömer Vasfî
    52-İsmail Zühdî: Hıfzî Efendi’nin talebesidir. “Râkım geçilmez” sözüne mazhar meşhur hattat Mustafa Râkım Efendi’nin ağabeyi ve hocasıdır .Kabr-ı şerifi Edirnekapı haricindedir. Nesih yazı en son âhengine Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman’dan sonra İsmail Zühdî’de kavuşmuştur. Sülüs yazıda da Şeyh’in ve Hafız Osman’ın en güzel harf ve kelimelerini alarak aynen, fakat kendi üslûb kanunlarıyla taklit ederek sıralamıştır. Bundan dolayı yazılarına “Şeyh’indir!” dendiği bile olmuştur.
    53- Mustafa Rakım Efendi (1757-1828): İsmail Zühdî Efendi’nin en büyük talebesi ve küçük kardeşidir. Bir anlamda en büyük eseridir diyebiliriz. Çünkü Râkım’ın ressamlık yönü bir tarafa; sülüs, nesih, ta’lik ve bilhassa celîde muazzam bir üstaddır.
    Hiç kimse bu zat kadar lâtif ve bediî tarzda yazmaya muktedir olmamıştır. Onun muazzam eserleri karşısında hayrette kalmamak mümkün değildir. Tuğraları eski şekilden ıslâh ederek en iyisini tasavvur edilmeyecek derecede nefis ve yeni bir tarzda yazmaya kendisinden başka kimse muvaffak olamadı. Tuğrayı herkesin kendi dar zevkine göre uydurmasına mani olmuş ve onu takip edenler yolunda yürümekten başka çare bulamamışlardır.
    Yazı hiçbir hattatın elinde Râkım’daki kadar teşahhus edememiştir. Bu konuda şahitleri ile birlikte yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum:
    Yıl 1995. Yer: Kartal İmam-Hatip Okulu konferans salonu. Hattat Mehmet Memiş, hattın tarihçesini slâyt gösterileriyle örneklendirerek anlatmakta...Milli Eğitim Bakanlığı Hizmet içi Eğitimde görevli hat hocaları (Adem SAKAL, Muzaffer ECEVİT, Tahir GÜÇLÜ,Yusuf SEZER, Doğan ÇİLİNGİR) ve kursiyer, öğretmen-öğrenciler, dinleyiciler arasında. Sıra Mustafa Râkım ve eserlerine geldiğinde; iki örnekten bir tanesi satır istifli sülüs-celî bir levhâydı. Dik çizgi olarak bildiğimiz elif ve lâmlara Râkım Efendi o kadar güzel bir meyil ve hareket vermişti ki bütün kavisli çizgilerle birlikte bütün yazılar ve çizgiler hareket hâlindeydi. Askerî birliklerin yürüyüşüne benzer bir hareketle sağdan sola doğru Râkım’ın eseri yürüyüşe geçmişti. Bunu hissetmedim; bizzat yaşadım ve gördüm. Yüzüm sap sarı olmuştu. Arkadaş:
    -Sana ne oldu? Betin, benzin atmış,dedi
    -Benim gördüğümü sen görmedin mi? Râkım’ın eserindeki yazılar hareketlenmiş, sanki eserden dışarı çıkacakmış gibi yürüyorlar.
    Mehmet MEMİŞ Beye slâytları tekrar geri alarak gördüğüm eseri tekrar görme ricasında bulundum. Slâytları geri alarak birkaç eseri tekrar gösterdi.
    -Bu mu? dedi.
    -Yok,dedim. Râkım’ın eserlerinden bir tanesiydi.
    Konferansın seyri, akışı içinde benimle daha fazla özel olarak ilgilenemeyeceğini hissettiğim için:
    -Tamam, önemli değil. Sen konferansa devam et, dedim. O eseri bir daha göremedim.
    Velhasıl Osmanlı-Türk yazısını en son kemâline vardıran Mustafa Râkım Efendi..(Hamit Hoca da bu kemaldeki nasibini alan büyük hattatlarımızdan..)
    „RÂKIM GEÇILMEZ“ sözünün neden meşhur olduğunu daha iyi anladım.

    54-Mehmet Esad Yesarî (1753-1798)
    55-Mahmud Celaleddin (?-1849)
    56-Esma İbret Hanım (?-1780)
    57-Fatma Şerife Hanım.
    58-Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1770-1849)
    59-Mehmet Hulusî Efendi (1869-1940)
    60-Seyyid Mehmet Şevkî Efendi: (1829-1887Dayısı hattat Hulusî Efendiden sülüs ve nesihi meşk etmiş ve asla üstadını bırakmamıştır. Kütüphaneye „Hafız Osman murakka’aları“ denen yazılarını görmek için devamlı gider , yazıları çok mütalaa ederdi. Ayrıca İsmail Zühdî Efendinin yazılarını elde eder ve ruhundan ruhuna feyiz almak için haftanın muayyen günlerinde Edirnekapı haricindeki kabrini ziyaret ederek kendini öyle yetiştirmiştir ki bilhassa sülüste ve nesihte zirveye yetişenlerden olmuştur.
    Hattat Fuat BAŞAR “Hattı Şevkî Efendi gibi rüyada bile öğretirler.” demişti.
    Zirveye oturanlardan biri olan hattat Samî Efendi de Şevkî Efendi hakkında şöyle demiştir:
    “Şevkî Efendi istese de hatalı yazamaz.”

    Şevkî Efendi’nin hat şeceresi şöyledir:
    a)Mehmet Hulusî (Dayısı)
    b)Mahmud Racî
    c)Ömer Vasfî
    d)Yamak Salih
    e)Hüseyin Haplî
    f)Derviş Ali (Sanî)
    g)Hafız Osman
    h)Nefeszâde İsmail
    i)Derviş Ali (Evvel)
    j)Halid bin İsmail Erzurumî
    k)Hasan’ul-Üsküdârî
    l)Pîr Mehmet Dede
    m)Damad Şükrullah Halife
    n)Şeyh Hamidullah
    Prof .Dr.Süheyl ÜNVER, Şevkî Efendinin torunudur. (Türk Yazı Çeşitleri, s.12).
    61-Samî Efendi (1838-1912)
    62-Bakkal Arif Efendi (1830-1909)
    63-Râkım Bey (1874-1949): Bakkal Arif Bey’in talebesidir.
    64-Paşazâde Ali Haydar Bey
    65-Hoca Sa’deddin Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    66-Yahya Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    67-Feyzullah Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    68-Veliyuddin Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    69-Çelebizâde Asım Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    70-Hekimoğlu Ali Paşa: Osmanlı Sadrazamı.
    71-Koca Râgıp Paşa: Osmanlı Sadrazamı.
    72-üstat Ağakapılı İsmail Efendi: Hafız Osman Efendi’nin benzeri olmayan müstesna bir zat olduğunu devamlı vurgulardı.
    73-Yâkut bin Hilâl
    74-Esad Yesârî
    75-Yesarîzâde: Esad Yesârî’nin oğludur.
    76-Mehmet Tahir (?-1845)
    77-Hacı Kâmil Akdik (1861-1941): ”Reis’ul-hattatîn” lâkabına hakkıyla kavuşanlardan.
    78-Hacı Nuri Korman (1868-1951)
    79-Aziz Efendi (1871-1934)
    80-Hasan Rıza Efendi (1849-1920) Halim Özyazıcı’nın hocası.
    81-Mustafa Halim Özyazıcı (1898-1964)
    82-İsmail Hakkı Altunbezer (1873-1946)
    83-Beşiktaşlı Hacı Nuri Efendi (1868-1951)
    84--Filibeli Hacı Arif Efendi
    85Ömer Vasfî Efendi (1880-1928)-Mahmud Yazır’ın hocası.
    86-Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942)-Sami Efendi’nin talebesi.
    87-Mahmud Yazır (1895-1952)
    88-Neyzen Haci Muhammed Emin Yazıcı Efendi (1898-1964): Ömer Vasfî Efendi’ nin kardeşidir.
    89-Nazif Efendi
    90-Necmeddin Okyay (1883-1967)
    91-Hafız Kemal Batogay (1891-1981)
    92-Mahir İz
    93-Prof. Dr.Nihat Çetin
    94-Tuğrakeş Hakkı Bey
    95-Yahya Hilmî Efendi
    96-Şefik Bey
    97-Çırçırlı Ali (Haydar) Efendi: Şefik Bey’in talebesidir.
    98--Hakkı Efendi (Hakkı Bey): Samî Efendi’nin talebelerindendir.
    99Faik Bey, Ferit Bey
    100-Hâmit Aytaç(1891-1982)

  4. #4
    zeyl
    MEŞHUR HATTATLAR


    Hz.Ali ve vahiy kâtibi sahabelerin dışındaki meşhur hattatlar şunlardır:

    1-İbn-i Mukle: Abbasî Halifelerinden Muktedir-Billah’ın veziridir. Kûfî yazıdan sülüs ve nesih yazılarını İbn.Mukle vücuda getirmiştir.
    2-Ali İbn. Bevvâb :Kendisinden bir asır önce gelen İbn.Mukle’nin vazettiği esası daha ileriye götürmüş ve geliştirmiştir. Kıymetli yazıları bazı kütüphane ve müzelerimizde mevcuttur.
    3-Ali İbn-i Hilâl: İbn-i Bevvâb ve İbn-i Mukle’nin yolundan devam etmiştir.
    4-Cemâluddin Yakut’ul-Musta’sımî (1204-1298): Kalemin ucunu eğri keserek aklâm-ı sittede büyük bir gelişme vücuda getirmiştir.Yakut’un yaptığı bu yenilik,hüsn-ü hat tarihinde bir inkılap niteliğindedir, kendisi Türk’tür.Kendisinden sonra gelen Osmanlı Türkleri de hüsn-ü hat sanatının zirve eserlerini vererek Yakut’ul-Mustasım Kaleminin hakkını vermişlerdir.
    5-Abdullah Sayrafî: Yakut’un yolundan giderek bilhassa nesih yazılarında tekemmül vadisinde ilerlemiştir.
    6-Meraşlı Hayrettin: Meraşlı Hayrettin üstat, Şeyh Hamdullah’ın hocasıdır.
    7-Amasyalı Şeyh Hamdullah (1437-1520): Murakaası ( yani albümü ) Topkapı Sarayı Müzesi Yazı Salonunda teşhirdedir. Padişah ll.Bayezîd’in hocası olan Şeyh Hamdullah bihakkın „kıblet’ul-küttab“ unvanı ile meşhurdur.Çünkü kendisi memleketimizde ve diğer milletlerde bulunan bütün hattatların bilhassa sülüs ve nesih yazılarda teveccüh noktası olmuştur. Böylece en büyük yazı üstâdının Türkiye’de yetiştiğini bıraktığı şâheserlerle ispat etmiştir. Yazı yazarken çok defa mürekkep hokkasını padişah tutmuştur. Bu ise hakkında yapılan en büyük iltifât ve hürmete misâl olarak yeter de artar bile...
    8-Karahisarlı Şemseddin Ahmet Efendi (1468-1556): Ahmet Karahisarî İran hattatlarının tesirinden kurtulamamıştır. Sinan devrinde yetişen ve „şeş kalem“ yazının yüzünü ağartan Karahisarî’ye Yakut-ı Rûm da denmiştir.
    9-Tacuddin Celâl: Süleymaniye Camii’nin kitâbelerinin yazılmasında Şeyh Hamdullah tarafından Kanunî’ye tavsiye edilen hattattır.
    10-Bursalı Şerbetçizâde İbrahim Efendi: Tarzı, Şeyh’in tavrı tutunduktan sonra devam edememiştir.
    11-Mustafa Dede: Şeyh Hamdullah’ın oğludur.
    12-Hüsameddin Hüseyin Şah: Şeyh’in pek sevdiği talebelerindendir.
    13-Şükrullah Halife: Şeyh Hamdullah’ın damadı olup, Hamdullah’tan sonra üstatların üstâdı olmuştur.
    14-Pîr Mehmet: Şükrullah’ın oğludur.
    15-Kırımlı Abdullah Efendi: Pîr Mehmet ve Mustafa Dede’nin talebesidir.
    16-Abdülkerim Halife
    17-Belgratlı Feyzullah Efendi
    18-Üsküdârlı Hasan Çelebî: Karahisarî’nin mânevî evlâdıdır.
    19-Erzurumlu Halid: Hasan Çelebî’nin talebesidir.
    20-İmam Mehmet
    21-Derviş Ali: İmam Mehmet ve Erzurumlu Halid’den icâzet almıştır.
    22-- Nefeszâde İsmail Efendi.
    23-Suyolcuzâde Eyyubî Mustafa: Derviş Ali’nin talebesidir
    24- Hafız Osman Efendi(Hafız Osman bin Ali-1642-1700 m.,?-1112 h.): Hafız Osman, zamanın üstâdı Derviş Ali’den ders almıştır. Daha sonra Derviş Ali’nin emriyle bir müddet Suyolcuzâde Eyyubî Mustafa’dan ders almıştır.Talimini tamamladıktan sonra Nefeszâde İsmail Efendi’ye de devam ederek Şeyh Hamdullah’ın yazılarındaki bütün incelikleri tamamen öğrenmiştir. Böylece yazılarında bilhassa sülüs ve nesihte Şeyh Hamdullah’tan sonra en büyük şahsiyet olarak kabul edilmiştir.
    O sıralarda başka tavırlarla yazan hattatlar bile Hafız Osman Efendi’ye devam etmişler, daha önce takip ettikleri kaideyi terk ile onun zarif ve parlak üslubu yoluna girmişlerdir. Pek çok talebe yetiştirmiştir.
    „Hafız Osman hattıyla“ yazılan Kur’an-ı Kerim’ler iki bin ikinci yıla girdiğimiz şu günlerde bile memleketimizde büyük bir revaçla tercih edilmektedir. Hatta evlerimizdeki Kur’an-ı Kerim'lerin çoğunun Hafız Osman hattıyla yazıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Meşhur ( ) „waw çekme „ hikâyesi de Hafız Osman’a atfedilir.
    25-Hezarfen Mehmet Efendi: Hafız Osman’ın talebelerindendir.
    26-Şair Süleyman Nahifî Efendi: Hz.Mevlânâ’nın Mesnevîsini aynı vezinde nazmen tercümede muvaffak olan şair Süleyman Nahifî Efendi de yazıda Hafız Osman Efendi’den kemale ermiştir.
    27-Sultan lll.Ahmet: Hafız Osman’ın talebelerindendir.
    28-Sultan ll.Mustafa:Hafız Osman’ın talebelerindendir.
    29-Çinicizâde Abdurrahman Efendi:Hafız Osman Efendi’nin kalemlerini açmak hizmetiyle haklı iftihara kavuşanlardandır.
    30-Cezzar Abdullah Efendi: İmam Mehmet Efendi’nin çömezidir.
    31-Ramazan Efendi: Cezzar Abdullah Efendi’den icazet alan Ramazan Efendi, dört yüz Mushaf-ı Şerif yazmıştır !
    32-Hafız Halil: Ramazan Efendi’nin halefidir.
    33-Hafız Ahmet: Hafız Halil’in halefidir.
    34-Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi: Hafız Osman’ın 1112 h.,1700 m.Yılında vefatından sonra Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi “üstat-ı ekber” sayılır.Sultan lll.Ahmet, Yedikuleli’yi daima manevî iltifatlarıyla ve bol ihsanlarıyla taltif eder. Padişaha teşekkürlerini sunmak için yazdığı Kur’an-ı Kerim çok nefistir. (“Bu kıymetli eser hâlen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde kıymetli yazmalar içinde saklıdır.” Prof. Dr.Süheyl Ünver, Türk Yazı Çeşitleri, 1953, İstanbul,s.8)
    35 Ef-Eğrikapılı Râsim endi: Yedikuleli’nin en güzide talebelerindendir. Çok talebe yetiştirmiş, çok sayıda Kur’an-ı Kerimler,en’amlar,murakaa ve kıt’alar yazmıştır.
    36-Hıfzı: Râsim Efendi’nin talebesidir.
    37-Seyyid Abdulhalim: Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi’nin oğlu ve meşhur talebesidir.
    38-Seyyid Mehmet: Seyyid Abdullah Efendi’den mezun Seyyid Mehmet Efendi beş yüz Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Bu sahada rekor Seyyid Mehmet Efendi’de..
    39-Hafız Salih: Çemşîr “Şimşir”Hafız diye anılır.Üç yüzden fazla Kur’an-ı Kerim yazmıştır.
    40-Şekerzâde Mehmet: Nesihte üzerine yetişen gelmemiş olarak bilinir. Şimşir Hafız ve Şekerzâde’nin yazıları karşısında hayranlıklar gizlenemez.
    41-Süleyman Ah-enîn Kalem
    42-Ömer: Sarayda yazı muallimi ve sikkelerin ressamıdır.
    43-İmam Derviş Ali
    44-Hüseyin Hablî
    45-İpci
    46-Yahya Fahrettin
    47-Yamak Salih
    48-Kütahyalı Şeyhzâde Mustafa (Mustafa el-Kutahî)
    49-Afif damadı Osman
    50-Ebubekir Raşit
    51-Trabzonlu Ömer Vasfî
    52-İsmail Zühdî: Hıfzî Efendi’nin talebesidir. “Râkım geçilmez” sözüne mazhar meşhur hattat Mustafa Râkım Efendi’nin ağabeyi ve hocasıdır .Kabr-ı şerifi Edirnekapı haricindedir. Nesih yazı en son âhengine Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman’dan sonra İsmail Zühdî’de kavuşmuştur. Sülüs yazıda da Şeyh’in ve Hafız Osman’ın en güzel harf ve kelimelerini alarak aynen, fakat kendi üslûb kanunlarıyla taklit ederek sıralamıştır. Bundan dolayı yazılarına “Şeyh’indir!” dendiği bile olmuştur.
    53- Mustafa Rakım Efendi (1757-1828): İsmail Zühdî Efendi’nin en büyük talebesi ve küçük kardeşidir. Bir anlamda en büyük eseridir diyebiliriz. Çünkü Râkım’ın ressamlık yönü bir tarafa; sülüs, nesih, ta’lik ve bilhassa celîde muazzam bir üstaddır.
    Hiç kimse bu zat kadar lâtif ve bediî tarzda yazmaya muktedir olmamıştır. Onun muazzam eserleri karşısında hayrette kalmamak mümkün değildir. Tuğraları eski şekilden ıslâh ederek en iyisini tasavvur edilmeyecek derecede nefis ve yeni bir tarzda yazmaya kendisinden başka kimse muvaffak olamadı. Tuğrayı herkesin kendi dar zevkine göre uydurmasına mani olmuş ve onu takip edenler yolunda yürümekten başka çare bulamamışlardır.
    Yazı hiçbir hattatın elinde Râkım’daki kadar teşahhus edememiştir. Bu konuda şahitleri ile birlikte yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum:
    Yıl 1995. Yer: Kartal İmam-Hatip Okulu konferans salonu. Hattat Mehmet Memiş, hattın tarihçesini slâyt gösterileriyle örneklendirerek anlatmakta...Milli Eğitim Bakanlığı Hizmet içi Eğitimde görevli hat hocaları (Adem SAKAL, Muzaffer ECEVİT, Tahir GÜÇLÜ,Yusuf SEZER, Doğan ÇİLİNGİR) ve kursiyer, öğretmen-öğrenciler, dinleyiciler arasında. Sıra Mustafa Râkım ve eserlerine geldiğinde; iki örnekten bir tanesi satır istifli sülüs-celî bir levhâydı. Dik çizgi olarak bildiğimiz elif ve lâmlara Râkım Efendi o kadar güzel bir meyil ve hareket vermişti ki bütün kavisli çizgilerle birlikte bütün yazılar ve çizgiler hareket hâlindeydi. Askerî birliklerin yürüyüşüne benzer bir hareketle sağdan sola doğru Râkım’ın eseri yürüyüşe geçmişti. Bunu hissetmedim; bizzat yaşadım ve gördüm. Yüzüm sap sarı olmuştu. Arkadaş:
    -Sana ne oldu? Betin, benzin atmış,dedi
    -Benim gördüğümü sen görmedin mi? Râkım’ın eserindeki yazılar hareketlenmiş, sanki eserden dışarı çıkacakmış gibi yürüyorlar.
    Mehmet MEMİŞ Beye slâytları tekrar geri alarak gördüğüm eseri tekrar görme ricasında bulundum. Slâytları geri alarak birkaç eseri tekrar gösterdi.
    -Bu mu? dedi.
    -Yok,dedim. Râkım’ın eserlerinden bir tanesiydi.
    Konferansın seyri, akışı içinde benimle daha fazla özel olarak ilgilenemeyeceğini hissettiğim için:
    -Tamam, önemli değil. Sen konferansa devam et, dedim. O eseri bir daha göremedim.
    Velhasıl Osmanlı-Türk yazısını en son kemâline vardıran Mustafa Râkım Efendi..(Hamit Hoca da bu kemaldeki nasibini alan büyük hattatlarımızdan..)
    „RÂKIM GEÇILMEZ“ sözünün neden meşhur olduğunu daha iyi anladım.

    54-Mehmet Esad Yesarî (1753-1798)
    55-Mahmud Celaleddin (?-1849)
    56-Esma İbret Hanım (?-1780)
    57-Fatma Şerife Hanım.
    58-Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1770-1849)
    59-Mehmet Hulusî Efendi (1869-1940)
    60-Seyyid Mehmet Şevkî Efendi: (1829-1887Dayısı hattat Hulusî Efendiden sülüs ve nesihi meşk etmiş ve asla üstadını bırakmamıştır. Kütüphaneye „Hafız Osman murakka’aları“ denen yazılarını görmek için devamlı gider , yazıları çok mütalaa ederdi. Ayrıca İsmail Zühdî Efendinin yazılarını elde eder ve ruhundan ruhuna feyiz almak için haftanın muayyen günlerinde Edirnekapı haricindeki kabrini ziyaret ederek kendini öyle yetiştirmiştir ki bilhassa sülüste ve nesihte zirveye yetişenlerden olmuştur.
    Hattat Fuat BAŞAR “Hattı Şevkî Efendi gibi rüyada bile öğretirler.” demişti.
    Zirveye oturanlardan biri olan hattat Samî Efendi de Şevkî Efendi hakkında şöyle demiştir:
    “Şevkî Efendi istese de hatalı yazamaz.”

    Şevkî Efendi’nin hat şeceresi şöyledir:
    a)Mehmet Hulusî (Dayısı)
    b)Mahmud Racî
    c)Ömer Vasfî
    d)Yamak Salih
    e)Hüseyin Haplî
    f)Derviş Ali (Sanî)
    g)Hafız Osman
    h)Nefeszâde İsmail
    i)Derviş Ali (Evvel)
    j)Halid bin İsmail Erzurumî
    k)Hasan’ul-Üsküdârî
    l)Pîr Mehmet Dede
    m)Damad Şükrullah Halife
    n)Şeyh Hamidullah
    Prof .Dr.Süheyl ÜNVER, Şevkî Efendinin torunudur. (Türk Yazı Çeşitleri, s.12).
    61-Samî Efendi (1838-1912)
    62-Bakkal Arif Efendi (1830-1909)
    63-Râkım Bey (1874-1949): Bakkal Arif Bey’in talebesidir.
    64-Paşazâde Ali Haydar Bey
    65-Hoca Sa’deddin Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    66-Yahya Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    67-Feyzullah Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    68-Veliyuddin Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    69-Çelebizâde Asım Efendi: Osmanlı Şeyh’ul-İslâmı.
    70-Hekimoğlu Ali Paşa: Osmanlı Sadrazamı.
    71-Koca Râgıp Paşa: Osmanlı Sadrazamı.
    72-üstat Ağakapılı İsmail Efendi: Hafız Osman Efendi’nin benzeri olmayan müstesna bir zat olduğunu devamlı vurgulardı.
    73-Yâkut bin Hilâl
    74-Esad Yesârî
    75-Yesarîzâde: Esad Yesârî’nin oğludur.
    76-Mehmet Tahir (?-1845)
    77-Hacı Kâmil Akdik (1861-1941): ”Reis’ul-hattatîn” lâkabına hakkıyla kavuşanlardan.
    78-Hacı Nuri Korman (1868-1951)
    79-Aziz Efendi (1871-1934)
    80-Hasan Rıza Efendi (1849-1920) Halim Özyazıcı’nın hocası.
    81-Mustafa Halim Özyazıcı (1898-1964)
    82-İsmail Hakkı Altunbezer (1873-1946)
    83-Beşiktaşlı Hacı Nuri Efendi (1868-1951)
    84--Filibeli Hacı Arif Efendi
    85Ömer Vasfî Efendi (1880-1928)-Mahmud Yazır’ın hocası.
    86-Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942)-Sami Efendi’nin talebesi.
    87-Mahmud Yazır (1895-1952)
    88-Neyzen Haci Muhammed Emin Yazıcı Efendi (1898-1964): Ömer Vasfî Efendi’ nin kardeşidir.
    89-Nazif Efendi
    90-Necmeddin Okyay (1883-1967)
    91-Hafız Kemal Batogay (1891-1981)
    92-Mahir İz
    93-Prof. Dr.Nihat Çetin
    94-Tuğrakeş Hakkı Bey
    95-Yahya Hilmî Efendi
    96-Şefik Bey
    97-Çırçırlı Ali (Haydar) Efendi: Şefik Bey’in talebesidir.
    98--Hakkı Efendi (Hakkı Bey): Samî Efendi’nin talebelerindendir.
    99Faik Bey, Ferit Bey
    100-Hâmit Aytaç(1891-1982)

    --------------------
    HATTAT PADİŞAHLAR
    Sultan II. Bâyezid, Sultan II. Mustafa, Sultan I. Ahmed Sultan,III. Ahmed ,Sultan II. Mahmud, Sultan Abdülmecid .Sultan II. Abdülhamid , Sultan II.Süleyman , Sultan IV.Murat ve Sultan Vahdeddin de hattat padişahlarımızdandır. İçlerinde en dikkat çekeni ise Sultan III. Ahmed'tir. Ayasofya arakasında, Bâb-ı Hümâyun önünde bulunan III. Ahmed Çeşmesi ve Üsküdar meydanındaki çeşmede, celî sülüs yazılar III. Ahmed'in kendi hatlarıdır.
    Sultanlar da hat sever
    İslam dünyasında klasik bir söz vardır: “Kur’an-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, fakat İstanbul’da yazıldı” diye… Bu Türklerin güzel yazma yeteneğini ve estetik anlayışını doğrulayan bir anlatımdır aslında.
    Okuma ve yazmayı sağlayan harflerin bir araya gelişinden böylesine kapsamlı bir sanatın çıkışı, öncelikle Kur’an-ı Kerim’in en güzel şekliyle yazılı hale getirmek gayretinden doğar. Gerçekten yazının üstatları hep İstanbul’dan çıkar. Silsile ile bugüne ulaşan bu üstadlarımız hâlâ uluslararası yarışmalarda birincilikleri asla elden kaçırmaz. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra hat sanatı Osmanlı Devleti’nin idari ve kültürel merkezlerinde yaygınlaşmaya başlar. Hat sanatı Osmanlı zamanında İstanbul’da doruk noktasına ulaşır. Hattatlar direkt padişah emrinde kitaplar yazmakta ya da desteklenmektedir.
    İlk hattat 2. Bayezıd
    Dönemin padişahları da çok geçmeden bu sanattan etkilenmeye başlar. Osmanlı padişahlarının bir çoğu daha şehzadelikleri sırasında, bir kısmı da padişah olduktan sonra hat sanatına gönül verir. Hat sanatına ilgi duyan ilk padişah Sultan 2. Bayezıd olarak bilinir. Onun hat sanatıyla alakadar olması şehzadeliği sırasında, vali olarak bulunduğu Amasya’da başlar. İleride Türk hat sanatının kurucusu Şeyh Hamdullah’a yakınlık kurarak ondan yazı meşkeder ve hocasının hokkasını tutacak kadar saygı ve hürmet gösterir. Sultan 2. Bayezıd, padişah olduktan sonra Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a getirerek yazının merkezini adeta İstanbul’a taşır.
    Edebiyata olan ilgisiyle tanınan ve şiirlerinde “Muradî” mahlasını kullanan Sultan 3. Murad’ın bir diğer ilgi alanı ise hat sanatıdır. Hat sanatını Kastamonulu Şeyh Şucâ Halveti’den öğrenir ve ondan nesih ve ta’lik meşkeder. Sultan 3. Murad’ın Ayasofya mihrabı üzerinde ve iki yanında asılı bulunduğu bildirilen 1574 tarihli levhaları bugün ne yazık ki yerinde değildir.
    Hat sanatına olan ilgisiyle bilinen Sultan 2. Mustafa ise önceleri 17. yüzyıl hattatlarından Hocazâde Mehmed Efendi’den, sonraları meşhur Hafız Osman’dan ders ve icazet alır. Ayasofya Cami’nde bulunan bir besmeleyi tek kalemde yazdığı rivâret edilir. Yazılarında “Derviş Mustafa Al-i Osman” şeklinde imzasına rastlanır.
    Yazıya olan merakı şehzadeliği döneminde başlayan Sultan 2. Mahmud, Saray-ı Hümayun hat hocalarından Keçecizâde Mehmed Vasfi Efendi’den sülüs ve nesih meşkeder ve şehzadeliğinin son yıllarına doğru bir hilye yazarak icazet alır. 1808’de padişah olduktan sonra da yazıyla meşgul olan sultan, Mustafa Râkım gibi bir hat dehasından celi-sülüs yazı meşkeder. Onun en nadide eserleri Topkapı Sarayı’nda olmakla beraber Süleymaniye Camii, Yeni Valide Camii, Bayezıd Camii, Ayasofya Cami’de de yazıları muhafaza edilir. Tahir Efendi’den yazı meşkeden Sultan Abdülmecid ise bugün elimizde yazıları ve levhaları en çok bulunan padişahtır.
    Üstad 3. Ahmed
    TÜRK hat sanatında önemli bir yeri olan Sultan 3. Ahmed de, şehzadeliği sırasında hat sanatına alâka duyar ve Hafız Osman’dan Aklâm-ı Sitte yazılarını meşkederek icâzet alır. Tâ’lik yazıyı ise hocası Şeyhülislam Veliyyüddin Efendi’den öğrenir. Padişahın yazılarına İstanbul’un hemen her yerinde rastlamak mümkündür. Üsküdar’da annesi Gülnûş Valide Sultan adına inşa ettirdiği Yeni Valide Sultan Camii’nde altın yaldızla “Cennet anaların ayakları altındadır” ve “Hikmetin başı Allah korkusudur” hadis-i şeriflerini celî olarak yazıp, tezhiplerini Taşkondurmaz Mustafa Ağa’ya yaptırır. Üsküdar Ayazma Camii’nde küçük boy bir levhası ve yine Üsküdar iskele meydanında kendi adına yaptırdığı çeşmenin deniz tarafında celî sülüs hattın altında bulunan girift imzası dikkat çeker. Sultanahmed’te Ayasofya Cami’nin arkasındaki Üçüncü Ahmed Çeşmesi’nin yazılarını da yine kendisi yazar.

  5. #5
    kibriya
    inançtan doğan estetik hüsn-ü hat..

  6. #6

    Hat Sanatı

    Türk hat Sanatı denilince, Türklerin İslamiyeti kabul edişlerinden sonra okuma yazma vasıtası olarak seçtikleri Arap asıllı harflerle vücuda getirilen sanat yazıları anlaşılır.

    Ancak şunu hemen belirtelim ki Arap harfleri İslamiyetin zuhurundan sonra yavaş yavaş estetik unsurlar kazanarak, bu hal VIII. Yüzyılın ortalarından süratlenmiş; Türklerin İslam aleminde oldukları çağda zaten mühim bir sanat dalı haline gelmişti. Bu sebeple evvela Arap asıllı harflerin bünyesi ve İslam'ın ilk asırlarında gelişmesi hakkında kısa bir bilgi vermek gerekecektir.

    Yazı sanatının İslam kaynaklarında en özlü tarifi "Hat, cismani aletlerle meydan getirilen ruhani bir bendesedir." cümlesiyle yapılmıştır ve hat sanatı, bu tarife uygun bir anlayış çerçevesinde asırlardır süregelmiştir. Çünkü bu yazı sisteminde harflerin çoğu kelimenin başına, ortasına ve sonuna gelişlerine göre bünye değişikliğine uğrar. Sanat haline dönüşüyle pek kıvrak bir şekle bürünen harflerin, birbirleriyle bitiştiklerinde kazandıkları görünüş zenginliği, hele aynı kelime veya cümlenin muhtelif terkiplerle yazılabilme imkanı, bu yazılara, sanatta arannılan sonsuzluk ve yenilik kapısını açık tutmuştur.

    Arap hattı, muhtelif devrelerde en fazla işlendiği bölgeye nisbetle, İslam öncesi anbari, hiri, mekki ve Hicret'ten sonrada medeni isimlerini alarak gelişti. İslam'ın kitap haline getirilen ilk metni olan Kur'an, işte bu mekki medeni hatla deri(parşomen) üstüne siyah mürekkeple, noktasız ve hareketsiz biçimde yazılmıştı ki, bu ilk örneklerde, elbette sanat mülahazası aranılmamıştır.

    Zamanla bu yazı iki tarza ayrıldı:
    Sert köşeli olanı mushaflara ve kalıcı yazışmalara tahsis edilerek, en ziyade Küfe'de işlendiği için küfi adıyla anılmaya başlandı.süratli yazılabilen ve sert köşeli olmayan diğer tarz ise günlük işlerde kullanıldı; yuvarlak ve yumuşak karakterinden dolayı sanat icrasına uygun bir hal aldı.

    Yeni yazı cinslerinin bazıları, nisbet ifade eden isimlerinden de anlaşılacağı gibi, tomar hattı esas alınarak onun muayyen nisbette (yarımi üçte bir, üçte iki) küçültülmüş kalemiyle yazılıyor, bu küçülmede yazılar yeni hususiyetler kazanırken, yazma aletinin adı olan kalem bu nisbete dayanılarak hat manasına da kullanılıyordu.

    Abbasiler devrinde gittikçe gelişen ilim ve sanat hareketleri sayesinde büyük merkezlerde ve bilhassa Bağdad'da kitap merakı ve bunları yazarak çoğaltan "verrak"lar artmıştı. İşte bunların kitap istinsahında kullandıkları yazıya verraki, muhakkak veya ıraki deniliyordu.VIII. asır sonlarından itibaren hat sanatkarlarının güzeli arama gayreti neticesi ölçülü olarak şekillenen yazılar asli ve mevzun hat ismiylede anılmaya başlandı.

    Bu yazıları ileri bir merhale'ye eriştirenler arasında, ayrı bir mevkii olan İbn Mukle(? - 328/940), hattın nizam ve ahengini kaidelere bağladı " bu yazılara "nisbetli yazı" manasına mensub hattı denildi.
    Konu Visall tarafından (11-May-2012 Saat 16:06 ) değiştirilmiştir.

  7. #7
    İşte gerçek sanat... Bi müşterimiz vardı el yazısına bayılırdım meğer hat sanatı ile uğraşırmış .......



Benzer Konular

  1. Tuğra Hat Sanatı
    Konuyu Açan: SimqEE, Forum: Güzel Sanatlar.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 05-May-2011, 19:32
  2. Yaprak Üzerine Hat Sanatı
    Konuyu Açan: MABEL, Forum: Güzel Sanatlar.
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 09-Mar-2011, 20:26
  3. Hat Sanatı İle İsim Yazma..
    Konuyu Açan: Nokta, Forum: Güzel Sanatlar.
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 17-Kas-2010, 11:51
  4. PhotoShop ve Hat Sanatı
    Konuyu Açan: BlueCape, Forum: Bilgisayar & Cep Telefonu.
    Cevap: 22
    Son Mesaj : 05-Eyl-2010, 23:10
  5. Hat Sanatı (Besmele)
    Konuyu Açan: Allahın_kulu, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 15-Oca-2010, 12:54
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com