İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir

Doktorun önündeki hasta rolünü beğenmeyiz, alçaltıcı buluruz da tüm dünyaya reçeteler yazmaya koyuluruz perişan hâlimizle. Kendi amansız hastalıklarımızı, şüphelerimizi, günâhlarımızı unutarak yaparız bunları.
Birisi çıkıp da "Önce kendi eksikliklerini düzelt!" dediğinde çıldırırız, köpürürüz, sağa sola saldırırız. Aslında bu hareketlerimizle hastalığımızı bir kere daha ortaya koymuş oluruz, kabul etmediğimiz hastalığımızı. Güldüğümüz zamanlar da vardır agladığımız anlar da. İnsanız çünkü. Âcizliklerle donatılmışız mükemmellikleri kuşatabilmek için. Bazen bir kuşun kanadında seyr ü sefer ederiz gökyüzünün ötelerine. Bazen de bir sarı çiçekte, bir karanfilde, cilveli bir gülde râyiha oluruz yüreklere salınırız kelebekçesine. İnsanız çünkü. İnsanlığının şuuruna varmak erdemdir. Bu erdem "düşünüyorum öyleyse varım"dan da öte bir önerme mahsulüdür. "Kendini bilmek" deyimiyle bayraklaşan bu önerme "benden öte bir beni" bulmaya kanatlanır Yûnus dilinde. O "benden öte beni" bulamayanlardır ekseriyetle. İşte Yûnus dilinde billurlaşan;
"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya bu nice okumaktır?" mısraları, bahsettiğimiz hakikatin limanlarına açık bir şekilde yanaşmış görünüyor.
İnsanın kendisini bilmesi diğer bir ifadeyle de şu şekilde yansıtılmıştır: "Başkalarını yenen kişi güçlüdür, Kendini yenen kişi ise kahramandır." Birçok alim ve bilgin insanın kendisini bilmesini farklı dille izah etmiştir. "Kendini bil" öğretisini, kendini bilmek ve kendini tanımak olarak ifade etmek mümkündür. Kendini bilmek, tanımak haddini de bilmektir. Her insan kendini bilmek için uğraş vermeli, kendini bilmenin dışında kendisinden daha mükemmel olduğunu sezdiği bir oluşuma ulaşabilmeye çalışmalıdır. Kendini bilmeyi anlatan bir dörtlüğü sizlerle paylaşayım:
"O insan ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini; çocuktur, onu eğitin, yetiştirin. O insan ki bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini; cahildir ondan uzak durun. O insan ki, biliyor ama bilmiyor bilmediğini; uykudadır, onu uyandırın. O insan ki, biliyor ama biliyor bildiğini; bilge kişidir, onu izleyin."
Kendini bilmek suretiyle Rabbi'ni bilen kişi, aynı zamanda haddini de bilmiş olur. Çünkü kendisinin alem içindeki yerini ve Rabbi'yle olan ilişkisini kavrayan kişi, kibir gösteremez. Onun için tevazu sahibi olmak, salt ahlâkî bir sıfat değildir artık. Tevazu, burada varoluşsal bir anlam kazanır. Zaten ahlâkî bir erdem olarak tevazu, bizim varlık mertebeleri içinde sahip olduğumuz yerle irtibatlı ve paralel bir durumun ifadesidir. Bu yüzden kendini bilmek, içine kapanmak değil, varlığın anlamı üzerinde esaslı bir tefekkür ameliyesine girişmektir. Bu tefekkür bize sadece "ne yapabilirim?" sorusunun cevabını vermez. Bize aynı zamanda "ne yapmalıyım?" sorusuna doğru cevaplar bulma imkanı tanır. Bizim zaman ve mekânla olan irtibatımız, hep "ben kimim ve ne yapmalıyım?" sorularına verdiğimiz cevaplarla şekillenir. Kendini böyle tanıyan insan, "alemi ben yarattım" edasıyla ve kibirli bir şekilde yaşayamaz.
vesselam...