Toplam 2 sonuçtan 1 ile 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    Muhabbetci

    Ismail Masuki Bölüm 1

    Deniz Yüzünde Dehşet
    ya da Sultan Süleyman’ı Korkutan Rüya

    Anlatıcı Evliya Çelebi’nin kimliğinde Ayvansarayi’den lar geçerken, perde yavaş yavaş açılır. Tam açıldığında Evliya kendi bilgilerini vermeğe başlamıştır. Sahne Bebek koyunu simgeler; hafif dalgalı deniz yüzeyi ve kıyıda Kandilli Bahçe. Sol arka köşeye yakın bir düzüye kandillerin asılı durduğu bir avize ve bir ağaç dalı altında çok süslü bir Padişah kolltuk-kanapesi vardır. Padişah kanape üstünde uyumakta ve başucunda iki zenci onu çok yavaş biçimde yelpazelemektedir.
    ANLATICI-EVLİYA ÇELEBİ (Seyahatname C 1, 450):
    Ayvansarayi, “Hadikat’ul Cevami”de (C 1, 125)” şöyle beyan eyler: “Pir Ali Aksarayi’nin Oğlan Şeyh adıyla ünlenmiş oğlu İSMAİL MAŞUKİ (935) 1528 yılında Şeyhülislam İbn Kemal Paşazade’nin fetvasıyla katledilip, cesedi denize atıldıktan üç gün sonra Bebek koyundaki Kayalar Mescidi’nde karaya vurmuş. Bir dervişine dahi rüyada görünerek, orada gömülmesini tembih eylemiş. Başsız cesedini gömdükten bir gün sonra kutsal başı dahi gelince, onu da yanına defneylemiştir...” Ben fakir, çevreden sorup soruşturmuş ve türbesine on gün nur yağdığını görenlerden dinlemişimdir ki:
    “Şeyh İSMAİL MAŞUKİ katledilerek mübarek cesedi Ahurkapu’dan deryaya bırakılmış. O vakit Padişah Hisar’daki Kandilli Bahçe’deymiş. Bir de görürler ki Aziz Şeyh, kendisiyle birlikte katledilen on halifesi ile Kandilli Bahçe önünde ortaya çıkıp, deryada derya gibi coşmuş semah etmekte...”

    (Evliya olayı anlatmaya başladığında Sultan Süleyman’ın konumu değişir ve düş görmektedir. Ak kefenler içinde ve önlerinde Maşuki olmak üzere 10-12 kişi coşkun bir müzik eşliğinde sahnede, deniz yüzünde dönmeye başlarlar. Sahneye püskürtülmüş deniz mavisi duman içinde (semah) dönen maktullar, Padişahın zalimliğini belirleyen çok etkileyici bir görünüm vermelidir. Örneğin: Kesik başları koltukları altında dönebilirler veya başları kabak, boyunlarında başlarının kesildiğini belirleyen kan kızılı bezler bağlıdır. Bu korkunç görünümleri içinde dönerlerken, Padişah korkuyla büyümüş gözlerini onlara dikmiş, kıpırdamadan koltuğunda oturmaktadır. Sonra maktulların dönmesi yavaşlar, tam önüne gelmişlerdir; Hamzavi Melamilerinin Padişaha bedduasını toplu halde okurlar.)

    KESİKBAŞLAR KOROSU: “Ey Padişah niçin haksız yere bizi katlettirdin? Kalır mı sanırsın bu dünya zalımlara? Dileriz tahtının altından yel geçsin, sarayının üstünden sel geçsin! Ey İlahi! Padişahın ayağını üzengiden çıkarma! Sultan vekilleri, vezirleri ve saray kapıkullarının elleriyle başlarını kaşımaya mecal verme! Ne zaman ki, halk huzur ve rahatta olup, kendi alemlerinde bulunalar. Huuu erenler!”
    (Maktullar hızlı semah dönüşüyle dalgaların arasında kaybolurlar. Padişah yattığı yerden korkuyla uyanır. )

    SULTAN SÜLEYMAN (Olanca gücüyle bağırır): Yetiiiişş! İbrahiiim Paşaaam! Maşuki deryadan çıkmış geliyoorr! Beni tahtımdan alaşağı edecek, yetiiişş!

    ANLATICI-EVLİYA ÇELEBİ (Işıklar kararırken ses arkadan gelir.): Ölüsünün bile Padişaha korkulu düşler yaşattığı, Oğlan Şeyh adıyla tanınmış İSMAİL MAŞUKİ gibi civanmert, bir yiğit genç neden katledildi? Kimdi bu genç? Ne suç işlemişti? Başa dönelim; Orta Anadolu’da bir küçük kasabaya, Aksaray’a gidelim!...


    Birinci Bölüm: 1)
    Dersaadet İstanbul’a Bir Civan Yolcu Var
    Sahne 1

    Aksaraylı Şeyh PİR ALİ SULTAN genç oğlu İSMAİL MAŞUKİ ile yalnızdırlar. Dışarıdan müritlerin ve haremden kadınların ağlama sesleri iççekişleri duyulur. İSMAİL MAŞUKİ yolcu kılığında ve kitap dolu bir terki önünde heybesi odanın ortasında durmaktadır.

    PİR ALİ SULTAN (Önce duvarda bulunan dolap görüntüsündeki gizli kapıya vurarak, sonra dışarı doğru pencere yahut kapıdan bağırır): Susun artık, kesiniz ağlayıp sızlamayı! Beni kuzucuğumla, civan Şeyhimle başbaşa bırakınız. Şöyle bir yalnız kalıp söyleşmek ve baba-oğul iki Şeyh konuşup tartışmaktır muradımız.

    İSMAİL MAŞUKİ (Gençliğinden umulmadık olgunlukla): Babamız bizi onurlandırıyor “Şeyh”diyerek. Bu bir icazet midir?

    PİR ALİ SULTAN (Onu bağrına basıp alnından öper): Beli oğlum, sen onu çoktandır hakettin. Şeyhlik yaşla değil başla, yani irfanla ve kafandaki bilgilerle ölçülmelidir. Sen geniş bilgi ve hünerlerinle, zaman zaman beni bile müritlerimin önünde zor durumda bırakıyorsun. Onların sana karşı ne denli saygılı davrandıklarını ve seni “Küçük Dede, Küçük Şeyh” diye çağırdıklarını biliyorum. Otur şöyle yanıma. Yolcu yola düşmek gerek, ama önce konuşmak gerek!

    İSMAİL MAŞUKİ: Doğru söyler Şeyh babamız; öğütlerine ihtiyacımız var. Konya ve Aksaray medreselerinde öğretilmeyenleri de bize öğreten en büyük öğretmenimizsiniz. Kendisini dinlemek görevimizdir ve elbetteki yararımızadır. Bizi İstanbul'a gönderirler. Ama ne orada Padişahla aralarında geçenleri anlattılar ve ne de beni niçin oraya yolladıklarını söylerler. Mademki bana sözle de olsa şeyhlik icazeti veriyor ve kendinize eşit görüyorsunuz; önce bunu anlatmalısınız. Saray çavuşu silahlı neferleriyle gelip sizi evden apar-topar aldıklarında, hem ev halkın bizler, hem de müritlerin sizden umut kesmiş ve kanlı yaşlar akıtıyorduk. Oysa babamız kürklü kaftanlar içinde ve atlı korumalı bir arabayla çıkageldi.

    PİR ALİ SULTAN: Farkındayım oğlum. Evimin eşiğine adım atalı beri benden açıklama bekliyorsun. Kimseye bir açıklama yapmak ve hesap vermek zorunda değilim. Ama benim Küçük Şeyhime, eleştirileceğimi bile bile anlatacağım olup bitenleri.
    Umarım hoş görürsün, Padişah buyruğuyla yaşamakta olduğumu. Aynı buyrukla kurbanlık kuzu gibi İsmail'imi İstanbul’a yolcu etmemi de bağışla. Zaten benim bir iki yıllık ömrüm kalmış!

    İSMAİL MAŞUKİ: Kurbanlık kuzudan ve ölümlerden sözetme. Zaten hergün haksız yere binlerce insan öldürülüyor. Ölümden korkum yok benim. Korkum; ölüme kadar çok şey söyleyememek, öğrendiğim gerçekleri yeterince yığınlara haykıramamak!
    Hergün insanlar boğazlanıyor dinden çıkmış rafızi-kızılbaş diye; duymaz mısın Kızılırmak kan ve ceset akıyor babacığım? Ölümün adı mı olur? Sen Süleyman Padişah'ın, Süleyman peygambere benzeyip benzemediğinden sözet! Aranızda neler...

    PİR ALİ SULTAN: Dua edelim ki; kendini Süleyman peygambere benzetmek iddiasindaki “Padişahın, ayağı üzengiden eksik olmasın!”, oğlum!

    İSMAİL MAŞUKİ: Va'zlarından dolayı sapkınlıkla suçlanıp İstanbul'a götürüldün. Padişahın ayağı üzengide miydi? Yani at binip sefere mi çıktı? Ondan mı kurtuldun?

    PİR ALİ SULTAN: Acem diyarına sefere çıkmaya hazırlanmaktadır. Ama ben aklımı kullanarak kurtuldum.

    İSMAİL MAŞUKİ: Nasıl yani? Konuşmalarında: Sizi kurtaracak bir Mehdi'nin geleceğine inanmayın! Ama gerçekten bir Mehdi'nin gelmesini istiyorsanız ; “o Mehdi benim! Ne cennet ve ne de orada akan süt, şeker, bal ve kevser ırmakları yoktur; cennette sandığınız o dört ırmak da benim dergâhımdadır!” diyorsun. Zındıklığın ihbar ediliyor Padişaha. Ama zındıklıkla suçlanan babamız, ipek urba ve kürkler içinde geri geldi.

    PİR ALİ SULTAN: Aklımı kullandım dedim ya! Söylediklerimi farklı anlamlandırdım.

    İSMAİL MAŞUKİ: ‘Hayır öyle değil, şöyle demiştim!’ diye değiştirip, yadsıdın mı söylediklerini?

    PİR ALİ SULTAN: Hayır yadsımadım. Tam tersine söyledim, dedim. Padişah özel olarak benim dava için kafes arkasından meydana çıktı. Sadrazam İbrahim Paşa, büyük müfti İbni Kemal, kadı ve kazasker şaşırıp kalmışlardı. Süleyman Padişahın kendisi sorguladı beni.

    İSMAİL MAŞUKİ: Öyleyse söylemiş olduklarına yeni anlamlar verdin.

    PİR ALİ SULTAN: Öyle saygıdeğer Şeyh efendi. Değişik yorumlar yaptım. Çok hoşlanacağı sözler ettim. Benden çok önce ünüm İstanbul’a vardığından, fıkralarım-kıssalarım kulağına gitmiş. Örneğin birini kendine göre yorumlayarak, soruşturmanın ortasında anlatıp anlatıp güldü.

    İSMAİL MAŞUKİ: Dur tahmin edeyim. İbrahim Ethem üzerine söylediğin o ince anlamlı söz olmalı.

    PİR ALİ SULTAN: Tam üzerine düştün. Padişah: 'Pir Ali Aksarayi! Öyleyse haydi beni de aydınlat! Ben bile zaman zaman şu tahttan bıkıyorum!' diyordu.

    İSMAİL MAŞUKİ: Anlaşılıyor ki, Tokatlı Molla Lütfi'nin uyguladığı gibi yorum yoluyla yadsımaya gittin. Birkaçı yol heybemde bulunan eserlerini okurken hayran olduğum; aklına, düşünce ve felsefesine özendiğim koca bilginin bu kendini küçültücü davranışlarından nefret ettiğimi biliyorsun. “Kadıların geometri bilmeyenleri, kararlarında kesinlikle hatalıdırlar.” sözü çok değerli? Yani herşeyi Hanefi Şer’i hükümleri ile çözüme kalkmayın, kendi düşünce ve aklınızı da kullanın, gözlemlerden yararlanın, demektir bu. Hele bir diğer kitapçığında gökkuşağının oluşumunu akla uygun anlatışı; güneş ışığı ve su taneciklerinin bir oyunu olduğunu söylemesi ne kadar doğru! Yazbahar boyunca üzerinden dere akıp, çavlan geçen 'evliyalar mağarası'na yağan nurun esrarını bu bilgilerle çözdüm. Güneşli günlerde mağaranın ağzına toplanıp, suyun altından gözlediğimiz allımorlu nur, bu gökkuşağından başkası değildi. Molla Lütfi'nin kitabını okuduktan sonra bunun güneş ışığı ve su taneciklerinin oyunu olduğunu hemen anladım; evliya kerametiyle filan ilgisi yoktur.

    PİR ALİ SULTAN (Telaşlı): Yavaş konuş oğlum. Böyle şeyler yüksek sesle konuşulmaz. Müritlere de hiç sözetme aklınla çözdüğün mucizelerden, kerametlerden filan!
    İSMAİL MAŞUKİ: Etmedim henüz. Edeceğim günler gelecek! Ancak Molla'nın yazısının sonuna “Bunları söyleyenler dinsiz felsefecilerdir, ben nakilciyim. Günaha girmek istemiyorsanız inanmayın sakın!” notunu düşmesi bana ters geldi. Sanki bu inkarla canını kurtardı mı? “Tam 200 kişi yalancı tanıklık etmişti Molla Lütfi'nin dinsizliğine!” Sahi, zındıklık dedikleri aykırı düşünceden öldürüleli, oldu mu bir kırk yıl?

    PİR ALİ SULTAN (Oğlunu hayran hayran ama üzgün dinlemektedir): Hayır oğlum, tam otuzüç yıl oldu. İstanbul'da birkaç dersini izlemek onuruna erişmiştim. Ama ben kınamıyorum bu davranışını. O kitabı yazdıktan sonra yaşadığı yılları, bu satırlara borçlu olduğunu söylersek abartmış olmayız inan. Ölünceye dek yüz kadar ilim üstüne kitap yazdı. Ben haşa kendimi Molla Lütfi gibi akıllı ferasetli göremem. Ama o anda koca Molla aklıma düştü ve bana yol gösterdi onun latifeciliği!

    İSMAİL MAŞUKİ: Nasıl bir yol gösterdi?

    PİR ALİ SULTAN: Benim yaşı küçük, aklı büyük Şeyh'ime, ayan olmalıdır duruşmamın nasıl geçtiği. (İnce bir alayla) Göstersin ermişliğini, keramet göstersin! Onun için tahmin etmek güç değildir.

    İSMAİL MAŞUKİ (Yerinden kalkarak odada bir süre gezinir. Gözleri kapalı düşünmekte ve bazı el hareketleri yapmaktadır. Birden babasına döner): Şeyh babam bilirler ki ben inanmam keramete. Birtakım olağandışı olayları keramet diye adlandırmak, düşünmek ve akıl yürütmekten kaçmaktır. Gelecekten haber vermek için uzak görüşlü olmak ve kılı kırk yararak akıl yürütmeyi bilmek lazım. Geçmişten söz etmek ve onu sağlam değerlendirmek ise geniş bilgi gerektirir.

    PİR ALİ SULTAN (Sözünü keser): Benim güzel oğlum, maşuk İsmail'im yavaş konuş. Kimse duymasın bu sözlerini. Yanımız yöremiz çaşıt dolu, müritlerimden biri tarafından ihbar edildiğimi unutuyorsun. En yakınınla bile konuşurken, düşüncelerine bir kılıf uydur ve onu giyirerek sunmasını bil. Babanı örnek al pişman olmazsın!
    İSMAİL MAŞUKİ: Ben derimki Şeyh babamız bu öğütlerini şimdilik bıraksınlar. Bana anlatacaklarını, benden dinlemek istiyorlarsa hazırlansınlar. Kendisine duruşmasını yeniden yaşatacağım. Haftalardır hayalimde canlandırıyordum.

    Sahne 2

    İSMAİL MAŞUKİ babasının şaşkın bakışları arasında duvardaki dolabı iterek, açıp odadan çıkar. İçeriden önce bir kadınların yüksek sesle ağlamaları gelir ve dışarıdan erkek ağlamaları buna karşılık verir. Pir Ali şaşkınlığı daha da artmış, pencereden dolap-kapıya gidip gelerek üzüntülü bir pandomima çıkarır. Az sonra haremde ağlama kesilmiş, kısık gülme sesleri gelmeğe başlamıştır. Ancak dışarıda ağlamalar hâlâ sürdüğünden, Pir Ali ortada komik bir biçimde kalakalmış vücut hareketleri geçmektedir. Bu anda İSMAİL MAŞUKİ Sultan Süleyman kılığından içeri girer. Pir Ali birden kendini Divan-ı Hümayun’daki duruşmada hisseder, o havaya girerek oynarlar.

    PİR ALİ AKSARAYİ (Önünde yere kapanarak kaftanının eteklerini öper): Yüce Padişahımız efendimiz, bağışlasınlar bu aciz kullarını. Pir Ali Aksarayi haşaa, şeriata aykırı hiçbir iş tutmamıştır ömrü boyunca.

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ (İyi bir öykünmecidir): Kalkınız Pir Ali Aksarayi. Sizin gibi büyük bir şeyhe yerlere kapanmak yakışık almaz. Geç yerine otur. Mahkeme üyeleri de otursunlar. (Orada üyeler varmış gibi herbirine hafif başeğerek işaret verir.) Demek büyük veli İbrahim Ethem, senin zamanında olsaydı saltanatını bırakmasına izin vermezdin? Hah hah hah haa! Nasıl yapardın bunu?

    PİR ALİ AKSARAYİ: “Onu olgunluğa eriştirirdim Sultanım! Öyle bir olgunluk ki; öbür dünyanın da Padişahı olacağına inandırırdım bu dünyadaki adil sultanlığıyla! Kendime baş mürit yapardım ve sonra halifem olurdu.”

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: Benim de bazan aklımdan geçiyor, tacı tahtı bırakıp alıp başımı gitmek. Ne öğüt verir siniz?

    PİR ALİ AKSARAYİ: Yüce Padişahım İbrahim Ethem'e özenmek size yakışmaz. Ondan daha ulusunuz. O, öbür dünyanın Padişahlığını nefsini ıslah ederek elde etmeği denedi ve başardı. Ama Padişahımız bu dünyadaki eşsiz adaletiyle öte dünyanın sultanlığını çoktan kazanmış. Bir Şeyhin öğüdüne bile gereksinimi yoktur.

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: “Azizim bize sizi zındık olarak bildirdiler, rafızi, sapkın dedilerdi. Yüce tanrının yardımıyla değerli sohbetinizle onurlandık.”

    PİR ALİ AKSARAYİ: “Devletli Padişahım, kulunuza yüklenen suç nedir?”

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: “Mehdi benim, insanları kurtaracak olan benim! Cennetin dört ırmağı benden, benim dergâhımdan çıkar; başka yerde aramayınız!” dediğini bize ilettiler.

    PİR ALİ AKSARAYİ: Ben Mehdi'yim demedim. “Mehdi siz yüce Padişahımızın zatındadır; zamanımızın kurtarıcısı siz İslamın büyük Halifesisiniz.”

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: Güzel! Memnun olduk gerçeği bize açıklamalarından. Eğer bir Mehdi çıkacaksa zamanımızda, biziz o Mehdi. Bundan güzel bir açıklama olur mu İbrahim Paşa? He, olur mu şeyhülislamım, alimler alimi İbni Kemal'im? Haşaa, cennetin dört ırmağı için o sözleri kullandınız mı Pir Ali Aksarayi?

    PİR ALİ AKSARAYI: Yüce Padişahımıza iletilenler benim cümlelerim değildir. Haşa ki ben Cenneti bu dünyaya taşıyayım! “Irmaktan muradım, hanemizin önünden akan tatlı sudur. Ayrıca birkaç büyükbaş hayvan, koyunlar ve birkaç da arı kovanımız var; bunlardan süt, yağ ve bal elde ederiz.” Cennet taamı gibi helal lokmadır hanemizdeki. “Seferde yolunuz düşerse, ulu konuğumuz olursunuz; tatlı su süt ve bal sunarım Sultanımıza!”

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: Görelim. Evropayı dümdüz ettik, düzelttik. Nemçe kralına iyi bir tokat attık Mohaç'da. Kızılbaş Şahı dayağın daha büyüğünü istiyor! Duanı bizden eksik etme, geçerken uğrayıp dergâhınızın cennet taamından tadarız. “Herhalde kevser şarabı ırmağı da üzüm bağınız olsa gerek?”

    PİR ALİ AKSARAYİ: Devletli Sultanıma önce şunu arzedeyim; Kızılbaş Şahı önünüzde duramayacak, Tebriz kapılarını açılmış görüyorum! Bizim bu batıni gözlerimizi açan, sözünü ettiğiniz şarap ırmağıdır. Bizce; “Şarap ırmağının gerçeği tanrı aşkıdır ve tanrının cezbesidir. Bunlar tanrı isteklilerine yasak değildir!” Bizim gece gündüz içtiğimiz şarap işte budur!

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: Dillerine sağlık ulu Pir! Tiz dava düşsün. Dile benden ne dilersin? Dergâhının tarlasını bağını bahçesini büyütelim. İstersen bir köy bağışlayalım.

    PİR ALİ AKSARAYİ: Canınızın sağlığını ve gölgenizin İslamın üzerinden eksik olmamasını dilerim. Başka birşey istemem.

    PADİŞAH DONUNDA İSMAİL MAŞUKİ: İbrahim Paşa, tiz Hazineden üç kese altın bağışlayın. İpekler ve kürkler giydirip bindirin bir arabaya; on nefer yanına katarak gönderin Pir Ali’yi Aksara’ya! “Ayrıca bir oğlunuz varmış; bize gönderiniz, kanatlarımız altında koruyalım onu!”

    PİR ALİ AKSARAYİ: Tanrı benim ömrümden kesip, yüce Sultanımızın ömrüne eklesin. “Oğlumun adı İsmail'dir Hak yolunda kurb.. (Sıkıntı içinde gerçeğe döner.) Yeter artık! Yeter oğlum! Davamız aynen böyle görüldü divanda.

    İSMAİL MAŞUKİ (Sırtındaki kaftanı ve sarığı kaldırıp bir yana atar, asıl kişiliğine döner. Öfkeli): Padişahın huzurunda, ölüm korkusundan kendini inkâr ettin. Cennet için gerçekten söylemiş olduklarını tümüyle değiştirdin. Oysa ikiyüz yıl önce Yunus Emre korkusuzca alay etmişti. Varidat'ında Şeyh Bedreddin Mahmud: “Cennet yalnız düşler ülkesinde vardır!” diyor. Heybemde kitabı. Söylemiş olduklarını geri almamalıydın Şeyh babam. Şeyh oğlun bunu yapmayacaktır. Şimdi yol göründü artık bize. (Bağırır) Şeyh Yakub Helvacı! Atlar ve silahlı korumalar yola çıkmaya hazır mı? (Dışarıdan: Hazırdır Küçük Şeyhim! Hepimiz sizi bekleriz!)

    PİR ALİ AKSARAYİ (Oğluna sıkıca sarılır. Yine içeriden dışarıdan ağlama sesleri gelir.) : Kurbanlık kuzum. Kurbanlık İsmail'im! Şeyh Baban seni bir daha zor görür. Yaşamak istiyorsan sözlerimi dinle. Va'zlarında düşüncelerine kılıf geçirip, öyle kelimelere dök! Çıkarlar ve sahne kararır..




    Konu İnciseL tarafından (15-Nis-2012 Saat 14:02 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Muhabbetci

    Ismail Masuki bölüm 2

    Bölüm: 2) Duruşma Öncesi,
    Oğlan Şeyh Giderek Ünleniyor
    Akşam üstü Edirne'de ıssızca bir sokak. Yüzü kapalı feraceli kadın kılığında İSMAİL MAŞUKİ ve Şeyh Yakub Helvacı Baba önde, sağdan girerler. Uzun sakallı PİR ALİ SULTAN'ın müridinin yanında, ince yapılı görünüşüyle, yaşlı bir adam genç karısıyla yürüyüşte izlenimi verirler. Maşuki sahneye girer girmez, öne geçip yüzündeki örtüyü kaldırır.

    İSMAİL MAŞUKİ: Helvacı farkında mıydın? Öğleyin babamın eski müritlerinden Edirneli büyük şeyhin, beni yerine oturtup, seni de yanına almasına diğer yaşlı şeyhler çok bozuldular!

    HELVACI BABA (Telaşlı çevresine bakınarak): Sultanım! Küçük Dedem. Yerinde konuşursun ama bu adamların kıskançlıklarını üstümüze çekmeyelim. Herşeyden önce sana yalvarıyorum; yüzünün örtüsünü kaldırıp nurlandırma sokağı! Birisi tanır seni: Maşuki'yi gördüm diye tellal eder ve sokak mahşere döner! Sen arzuladın Bayrami dergâhına gizliyeten gitmeyi...

    İSMAİL MAŞUKİ (Sözünü keser, şakacı): Sokak ıssız, insanlar çekilmiş evlerine ve sanki sır olmuşlar. Ben genç taze eşinmişim gibi, bizi yalnız bırakmışlar muhabbet edelim deyu! Bu gece canım zikrederek semah dönmek; ney, kudüm, saz dinlemek istiyor, Helvacı'm.

    HELVACI BABA
    (Tedirginlik içinde): Pir Ali Sultan'ımın yadigârı kapat yüzünü! Edirne'ye geleli üç ayı geçiyor bütün Edirneli Müslümanlarla birlikte Hıristiyanlar da gelip güzel sözlerini dinliyor mestoluyorlar. “Sipahilerden, subaşılardan bile ziyaretine gelip elini öpenler var.” Kafes ardında yüzlerce hatun senin va'zlarını dinlerken gözyaşı döküyor. Genç kadınlar içlerini çekmekten haraboluyorlar. Seni cennetten gönderilmiş gılmandan biri gibi görüyor ve kendilerini huri sanarak sana yaklaşmak için can atıyorlar..

    İSMAİL MAŞUKİ
    (Öfkeli azıcık): Helvacı'm! Hangi cennetten söz ediyorsun? Cennet cehennem burada. Zevk safa içinde mutlu yaşayanlar, Padişah ve çevresindekiler, yani yukarıdakiler için cennet. O beni dinlemeye gelen halk, öte dünyada mutluluğa kavuşmak umudunu besliyor. Bunlar, baskı zulüm, ölüm iliklerine işlemiş, ciğerine saplanmış alttaki insanlar. Bunlar için cehennem bu dünya!
    Va'zlarımda yapabildiğimce gerçeği anlatmaya çalışıyorum. Daha açık konuşacağım artık; bunun zamanı geldi. Ben ne babam gibi evinden dergâhından üretip çıkardığı süt, şeker, bal ve şarap ırmaklarını cennete geri gönderirim; ne de Molla Lütfi gibi, “Namaz dedikleri kuru bir eğilip doğrulma hareketidir, hiçbir yararı yoktur!” dedikten sonra, bir kılıf uydurup ağzımdan çıkanı inkâr ederim...

    HELVACI BABA (Korku içinde): Benim için, senin söylediğin herşey doğrudur. Ne zaman ki zikrederken birdenbire coşup, “Allah! Allah!” yerine, “Allahım, Allahım! Ben Allahım!” demeye başladın; ben senin kulunum artık!

    İSMAİL MAŞUKİ: Benim sadık ve sevgili Helvacı babam. Senin kalbin Allah olduğu için, yüzün böylesine bağışlayıcı ve sevecen. Ben kendimin, sen kendinin tanrısısın. Yaratılmış ve yaratanı özünde taşıyor bütün insanlar: Kimse kimsenin kulu olamaz!
    (Birden sokağın öbür ucundan üç suhte çıkınca, Helvacı Baba onun yüzünü kapatır. Maşuki esinlenip coşmuş, beyitler mırıldanarak, sahnenin ortasındaki sokak köşesini
    dönerler.)
    “Kalbin Allah olduğu çün suretin rahmandır
    ...
    Aynı hak oldu vücudum, kaçma ey hak sureti
    Hak ile hak olagör, gel vehmi kov, şeytandır
    Nuş kıldı çünki ruhum şol şarab- ı aşkını
    Mest olup yitürdü kendin baki ol sultandır
    Kim ki aşk ile vücudun bildi vü buldu bugün
    Kendü kendözün yetürmedü, ulu Sultandır”


    Sahne 2
    Üç suhte (medrese öğrencisi), öncekiler çıkarken arkalarından konuşurlar.

    SUHTELER KOROSU
    (Arzulu ama alaya alarak):
    İhtiyar Şeyh bir nazenin kadınla nasıl da oynaşıyordu!
    Sokağın derin sessizliğinde, şen kahkahalar içindeydiler.
    Yalnız kalmışlar hane duldalarında muhabbet ederler idi.

    Bilseydik, hiç görünmeden girerdik sokağa.
    Gizlenerek şu köşeye,
    Peçesini kaldırdığı mah yüzünü biz de seyrederdik şuh civanın.
    Bir ay parçasıydı belki.
    Belki de güneşin parıltılarını taşıyordu!

    Bir göz süzmesine tanık olurduk;
    Yay kaşlarından çekilen kirpikleri ok ok saplanırdı kalbimize
    Ve bülbüller gibi figana başlardık bizim olmayan gül için.
    (Birden ciddileşirler.)
    Yaşlı şeyhler müderrisler kadılar ve ... -Hayır, daha
    yukarıdakileri söylemeye dilimiz varmaz, dilimizi keserler!- şuh
    kadınlarla gönül eğlendiriyorlar.
    Haremleri cariyelerle dolu.
    Çünkü keseleri akça dolu, altın dolu!

    II.III.SUHTE (İkisi birden fısıltı halinde ):
    Biz suhteler binâ okur, döner döner yine okuruz.
    Aslında biz çok gerçeklerin farkındayız;
    Şeriat adına haksız yere düşürülen onca başlar,
    İçilen kanlar, savaşlar savaşlar ve savaşlar!
    (Ansızın susarak, çevrelerine bakınırlar)

    I.SUHTE: Dilimizin kökünden koparılmasından,

    II.SUHTE: Kafamızın omuzdan aşağı düşürülmesinden

    III.SUHTE: Korkarız da böyle fısıldaşırız sadece.
    Ama ben birini tanıyorum korkusuz mu korkusuz;
    Henüz ondokuzunda, yani bizim yaşıdımız.

    I.SUHTE: Edirne Sahn Medresesinde bizim yaşıdımız ve bu konuları konuşacak kadar korkusuz, bir genç delikanlı tanımıyorum ben.

    II.SUHTE: Galiba anladım kimden söz ettiğini; çünkü birlikte dinlemiştik onu, hem camide hem de Taşlık medresesinde. Seninle şaşırıp kalmıştık böyle va'zettiğine.
    Çokları anlamamıştı konuşmalarından fazla birşey. Çünkü cennet gılmanı gibi güzel yüzüne ve ince endamına bakıyorlardı. Onun söyledikleri bir kulaklarından girip öbüründen çıkıyor.

    III.SUHTE (Sözünü tamamlar): Kafalarında kalmıyordu. Konuşmaları hep imalıydı. Düşüncelerine zaman zaman kılıf geçirerek söze döküyor, kendini buna zorluyordu adeta. Konuşmaları içerisine serpiştirilmiş bazı sözleri bir kenara yazmıştım; Bedreddin Mahmud'un Varidat'ındandı.

    I.SUHTE: Hâlâ anlamış değilim, kimdir bu yaşıdımız? Ama şu Varidat'dan sözettiniz, bir türlü elime geçirip okuyamadım. Sahi o yasak kitap var mı birinizde?

    II.SUHTE: Bende var. Bir gün seninle ıssız bir yerde oturur okuruz. Şeyh Bedreddin Mahmud'un Camiü'l Fusuleyn'i ve Kitabü'l- Teshil'i müderrislerin ve kadıların elinden düşmez. Biz suhteler onun Ukudu'l- Cevahir ile Çeragü'l- Fütuh'u sayesinde Arab dilinin imlâsını ve sözdizimini öğreniriz. Ama Varidat'ı şer'en yasak! Ben sözünü ettiğim iki ders kitabını birleştirip ciltledim. Varidat'ın yapraklarının yarısını Cevahir, öbür yarısını da Fütuh'un arasına yerleştirdim. Sessiz okuma derslerinde, sınıfta bile rahatça göz atıyorum. Arkadaşım doğru söylüyorsun: İsmail Maşuki'nin dünkü va'zındaki öte dünyaya ait sözleri çok açık olmasa bile Varidat'dandı. Tasavvufi görüşleri de hem Bedreddin hem Yunus'unkiler...

    III.SUHTE (Birşey anımsamıştır, birden): Az önce geçen yaşlı şeyhin okuduğu beyitlerden sonuncusu aklımda kalmış. Kendi özünü tanımaktan söz ediyordu Yunus gibi: “Kim ki aşk ile vücudun bildi vü buldu bugün / Kendü kendözün yitürmedi; ulu sultandır” Yahu arkadaşlar, aslında ben bu beyiti okuyan yaşlı Şeyh değildi; bu ses onundu, İsmail Maşuki'nin.

    I.II.SUHTE
    (İkisi birden): İsmail Maşuki'nin mi? Yani feraceli, bir genç kadın değil miydi?

    III.SUHTE (Bilgiççe tahmin yapar): Elbette değildi. Büyük bir fırsat kaçırdık. Onunla yüzyüze, yakından konuşup tartışacaktık. O İsmail Maşuki'ydi. Yanındaki de babası Pir Ali Aksarayi'nin halifesi, Şeyh Yakub Helvacı Baba'ydı. Tekkeye gidiyorlardı mutlaka, tanınmamak için kadın kılığına girmiş...

    II.SUHTE: Yarın cuma. Edirne'nin en büyük camisinde namazdan sonra çok önemli va'zda bulunacakmış. Dinlemeye gidelim. Duyduğuma göre bir ay içinde Dersaadet’e gidecek ve Ayasofya camisinde va'z verecekmiş, oraya davet edilmiş.

    I.SUHTE
    (Sinsice): Demek Pir Ali Aksarayi'nin oğlu Maşuki'den söz ediyordunuz? Ben de hep onu dinlemek istiyordum. Padişahımız efendimiz, babasına çok saygı gösterirmiş; gözde şeyhiymiş Sultanımızın. İSMAİL MAŞUKİ öylesine güzelmiş ki Sadrazam İbrahim Paşa onu Sultanımızın huzuruna çıkarmadan Edirne'ye salmış. Dayım Sultanımızın Kilercibaşısıdır; o duymuş...

    II.III.SUHTELER
    (Korku içinde, Maşuki'yi unutmuş ve ikisi birden): Senin dayın Padişahımızın Kilercibaşısı mı? Öyleyse buyurunuz cenaze namazına! Hemen bize, dağa çıkmış suhtelere katılmak düşer. (İkisi koşarak çıkarlar.)

    I.SUHTE (Arkalarından bakarak sinsice güler.): Hemen dayımın, sık sık ziyaretine gidip, önemli olayları bildirmemi istediği, Sahn Medresesi müderrisini bulayım. O, Çivizade Efendi hazretlerinin adamıymış.
    Çıkar ve sahne kararır.

    Sahne 3
    Edirne ya da İstanbul'da. Sahnenin ortasında bir cami mimberi ve üzerinde İSMAİL MAŞUKİ sürekli konuşmaktadır. Ancak eski tarihyazıcılar araya girdikleri zaman, sözleri işitilmez, vücut devinimleriyle sürdürür. Seyirciler Maşuki'nin dinleyicileridir. Sık sık cemaattan taktir edici mırıltılar işitilir. Tarihyazıcılarını temsil eden bir anlatıcı, boynuna asılmış kitaplarını ve kendi adlarını belirleyen büyük yaftalarla girer. Gerekirse kendilerini, adı ve yapıtıyla sözle seyirciye tanıtırlar.

    İSMAİL MAŞUKİ: Ey insanlar! İsterseniz ademoğulları, diye sesleneyim size! Ama benden ey cemaat- ı müslümiiin! seslenişi beklemeyiniz. Sözlerim tüm insanlaradır. Ben Yunusca insanlığa sesleniyorum: “Yetmiş iki millet birdir bize”...

    ANLATICI-LALİZADE ABDÜLBAKİ (Sergüzeşt, 316 a-b): “Sırrı kutlu olsun PİR ALİ SULTAN dörtbeş koruyucu dervişle İSMAİL MAŞUKİ hazretlerini İstanbul'a gönderdi..Henüz ondokuz yaşında, sakalı yeni çıkmış tıfıl bir delikanlı. Ama bir ayağı Edirne'de, biri İstanbul'daydı. Kendisinde öyle bol kutsal çekicilikler ortaya çıktı ki; tanrısal bilgi ve gizlerini anlatan sözler düzdü, şiirler yazdı...”

    İSMAİL MAŞUKİ (Şatiyye olarak, yani doğaçlama okur.): İnsan insan insan! Öncesi o, sonrası o; zahiri ve batıni, yani dışardaki içerdeki ve görüneni de görünmeyen denileni de odur! Ali'nin sözünü tutalım; “Görünür Tanrıya tapalım!” Ey insan!
    “Suretinde biz ki Hakk’ın suretin gördük iyan
    Men idemez bizi haktan zahidin efsanesi”
    Aşk ehlinin gözünde birdir, ibadet düşkünlerini tapınağı ile rahibin put evi Benim gönül meyhanemin gizeminde, gizlerin gizi saklıdır. Âşıkları her yandan çeker getirir içindeki şarap. Yüzbin canım olsa uğruna feda olsun ey dost insan! Sen canımın cananı, sen yetersin bana:
    “Ehli aşkın gözüne yeksan görünür daima
    Ma'badi abid ile hem rahibin büthanesi
    Sırr-ı ekber sahibidir sırrı meyhanem benim
    Her taraftan cezbeder aşıkları humıhanesi
    Sad hezaran canım olsa cümlesi sana feda
    Sen yetersin can bana ey canımın cananesi”


    ANLATICI-MÜSTAKİMZADE SÜLEYMAN SADEDDİN (Ahval-i Melamiye-i Şuttariyye'den): “İsmail Maşuki hazretleri İstanbul'a vardıktan sonra Bayezid ve Ayasofya camilerinde mimbere çıktı. Bilgi bahçesinde açmış güllerini serdi ortaya ve incilerini saçtı. Ününün gürültüsü, dünyanın kulaklarında çınlamaya başladı ve herkes şaşırdı.”

    ANLATICI-NEVİZADE ATAİ (Zeyl-i Şakayik'den): “İsmail Maşuki büyük çekiciliğe sahipti. Genellikle camilerde va'zlarında öğüt verir, tefsir aktarır; aydınlatıcı toplantılar yapıp yol gösterirdi. Halktan ve askerden pek çok kimseyi kendine bağlamıştı. Söyledikleri halk arasında gürültülere neden oluyordu. Coşku halindeyken söylediği bazı doğaçlama şiirleri kendisine çok ün kazandırmıştı. Bu çalışmalarını bir yıl kadar sürdürdü...”

    İSMAİL MAŞUKİ:
    “Senin zatındürür mescid, ana cümle eder secde
    Mescitlerde eğer aşık, kilisede eğer ruhban
    Ne surette zuhur etsen seni arif bilür şeksiz
    Melaik sureti olsun ve ger perri ve ger insan
    İçenler camı aşkından geçerler kendi canından
    Kim içerse bu şerbetten anın işi olur asan”

    Ey insanlar! “Şarap tanrısal coşkudur. Onda çekinilecek birşey yoktur. Ondan içenlerin işleri kolaylaşır bilesiniz. İnançlı kişilere helaldır hepsi de. Yeyip içmek ve yatıp uyumak da birer tapınmadır.”
    Yunus der ki:
    “Oruç namaz, zekât hac cürm ü cinayettürür
    Fakiyr bundan azattır has-ül hevas içinde
    Aynel yakın görüptür Yunus mecnun oluptur
    Bir ile Bir oluptur Hakk-al yakın içinde”

    Ben de diyorum ki: “Namaz,oruç hac ve zekât yezide cürüm için geldi. Mümine yılda iki bayram namazı kılmak görevi verilmiştir. Kalanı sıradan insanların birbirlerinin semerlerini yemelerini engellemek için konulmuştur. Secde insana yapılır. Çünkü her insan tanrıdır; her biçimde gözüken odur. Ruh bedenden çıkar gider. Belki bir başka bedene geçer. Ötedünya diye birşey mevcut değil; kabir azabı, soru-cevap da yoktur!”

    ANLATICI/SİCİL-İ OSMANİ KATİBİ (Şeriyye Sicili No. 4/2'den): “Oğlan Şeyh diye tanınan kişi; ‘İnsan kadimdir ve gerçekte, insan olana hiçbirşey haram değildir!’ demiştir...”

    İSMAİL MAŞUKİ: Doğrudur. Bizce: “İnsan kadimdir, yani başlangıcı yoktur, yani insan yaratılmamıştır; yaratandır o. Daha mı açık konuşayım; kadın erkek sevişirsiniz, bir eksiğiniz yoksa oğlan ya da bir kız yaratırsınız. Ne diye görünmez tanrıya bu işi yüklüyorsunuz?”
    Onaylayıcı mırıltılar ve birkaç homurtu arasında sahne kararır.

    Sahne 4
    İstanbul’da bir yaz sabahı, Kalenderhane Mahallesinde bir sokak Tarihyazıcı, 1. ve 2. Kadın, Sütçü, Bozacı, Zerzavatçı, odunkırıcı, İSMAİL MAŞUKİ, Helvacı Baba

    ANLATICI-MÜSTAKİMZADE SÜLEYMAN SADEDDİN (Ahvali Melamiyye-i Şuttariyye'den): “Oğlu Çelebi Şeyh İsmail Maşuki'yi İstanbul'a gönderdikten altı ay sonra, PİR ALİ SULTAN Tanrının rahmetine kavuştu. Pir Ali Aksarayi'nin baş halifesi tanrısal sevgi dağıtan Şeyh Yakub Helvacı hazretleridir. Yandaşları ona Helvacı Baba derlerdi. Pirinin buyruğu ile İstanbul'a gelmiş ve Kalenderhane mahallesine yerleşmişti..." (Çıkar)

    1.KADIN (Yanyana bulunan iki küçük cumbadan dışarı sarkarak konuşurlar. Her ikisi de sokağa sepet sarkıtmış beklemektedir): Sabahlar hayırlı ola komşu! Sende mi satıcı bekliyorsun?

    2.KADIN: He ya komşu! Bu sabah gecikti sütçümüz. Biraz fazlaca alıp yoğurt yapayım demiştim.

    1.KADIN: Ben de zerzavatçıyı bekliyorum. Öğleye türlü yemeği yapacağım bizim efendiye. Bostandan çıkar çıkmaz ilk kez bu mahalleye uğruyor zerzavatçı; bostandan yeni koparılmış, rengi henüz atmamış sebzeye bayılır bizimki!

    2.KADIN: Bizim Kalenderhane sokağı aylardır ne şenlendi, ne şenlendi komşu.

    1.KADIN: He ya, ne şenlendi ki deme gitsin. Önce Helvacı Baba geldi. Bir evde bir zaman kaldı, derken evi ziyaretgâh oldu. Bir de kendini sevdirdi; yaptığı un helvasından tatmayan kalmadı!

    2.KADIN: Ama asıl genç şeyh İsmail Maşuki geldikten gayri, mahallemiz koca Dersaadet'te ünlendi. Bıyıkları yeni terlemiş, ne temiz ne nurlu yüzü var!

    1.KADIN: Gökteki melekler denli pak, cennet gılmanı gibi güzel.

    2.KADIN:Yüzünün güzelliği değil de ağzından dökülen inciler beni ona mürid yaptı. Ziyaretine gittim elini öptüm. Kendisine cennet gılmanı diyenlere çok öfkeleniyor. Siz fakir fukaraya cennetten varlık vadedenler, diyor, bu dünyanın keyfini tek başına sürmek isteyenlerdir.

    1.KADIN: Ne doğru söylemiştir İsmail Maşuki. Baksana saray kapıkullarına, kadıya, müftiye ve şeriat bilginlerine. Cennetten birşey bekledikleri yok; köşklere konaklara ve altınlara burada sahip oluyorlar.

    2.KADIN: Saraydakiler ve kapıkulları, beyler ve ulema; biz halktan insanlara, namaz kılıp oruç tutun ki, cennetde hurilere gılmanlara kavuşasınız diyorlar. Maşuki'nin eşeğini bile bağlamak istemediği yerde huri-gılman mı olurmuş. Onlar bu dünyada haremlerini cariyeler ve oğlanlarla doldurmuşlar.

    1.KADIN: Oysa biz yaşmağımızın ucunu hafif kaldırıp, peçemizin altından bir göz süzdük mü günahkâr ve ahlaksız kadın oluyoruz. Ama ulu Şeyh Maşuki ne demiş? “İnsana bu dünyada haram diye birşey yoktur...”

    2.KADIN: Yüzümüzü göstermek niye haram olsun; ben zülüflerimi göstermeye başladım bile.

    1.KADIN: Ben de gerdanımdan bir parmak açtıydım; nasıl gözleri parladı bizim zerzavatçının. Terazisi ağdı gitti farkında değil. Uyardım onu...

    1.2.KADIN: Şeriat hükümlerine tekme atıyor Şeyh İsmail Maşuki; İstanbul çalkalanıyor konuşmalarıyla. Söyledikleri halkın-avamın yararına olduğundan, onu fazla yaşatmazlar. (Bu sırada Sütçü: “Sütçüüü! Süt tazeee!”,
    Zerzavatçı: “Patlıcann, bibeeer! Domateees! Zerzavat tazeeee!” diyerek sahnenin iki yanından girerler. Kadınlar kaşgöz anlaşıp gülümserler
    .) Peçelerimizi örtmeyelim, bakalım ne yapacaklar? (Yüksek sesle) Sütçüüü!

    Zerzavatçııı! (Sütçü ile Sebzeci karşılarında apışır kalırlar. Şaşkın şaşkın kadınların açık yüzlerine bakarlar.)

    1.KADIN: Bir hokka biber, bir hokka patlıcan, birer hokka da domatesle ayşekadın fasulye tart!

    2.KADIN: Sütçü efendi! Ne ağaç gibi dikelmiş duruyorsun? Doldur şu tencereme dört maşrapa süt! Niye öyle bakıyorsun yüzüme aval aval? Kadın insan değil mi? Yüzü gözleri, ağzı burnu olmaz mı kadının? Biz İsmail Maşuki hazretlerinin mürideleriyiz. Bize yüz göstermek haram değil.

    Sahne 5
    Kadınlar gülerek cumbalarının pancurlarını kapatırlar. Bu arada bir iki saray hafiyesinin sokaktan geçerek, köşelerde gizlenip zaman zaman başlarını göstererek, iş başında olduklarını görüntülerler. Kadınlar satıcıların tek söz etmeden doldurdukları sepetlerini yukarı çekmişlerdir ama kafesin ardında onları dinlemektedirler. O anda yine iki yandan “Odun kırarıııım! ve Bozaaa, bozacıı gidiyooor!” çığrışıyla, odunkırıcı ve bozacı girerler. Selamlaşıp yanyana dururlar. Öncekiler olup bitenleri sessizce, kadınlara duyurmadan fısıltıyla anlatırlar. Arkasından koro düzenine geçilir. Kadınlar da pencereleri açarak koroya katılırlar.

    SÜTÇÜ: Biz sütçüler, yoğurtçular,

    ZERZAVATÇI: Biz zerzavatçılar,

    BOZACI: Biz salepçi- bozacılar,

    ODUNKIRICI: Biz odunkırıcılar,

    ERKEKLER: Biz ve bizim gibi halktan, fukara takımından pek çokları..

    İKİ KADIN: Ve biz onların avratları, çocuklarının anaları ve kapatmaları-sevgilileri.

    ERKEKLER:Yalnız bizler değil zenaatkârlar, askerler, işçiler ve küçük esnaftan çokları, hepimiz İsmail Maşuki'ye mürid olduk. Yandaş olduk şu altı ay içerisinde. Daha Edirne'deyken ünü gelmişti. Ama kendisi gelince yer yerinden oynadı. Cuma günleri Ayasofya'da çiçekler açılıyor ve inciler saçılıyor. Çünkü Oğlan Şeyh konuşuyor.

    İKİ KADIN: Doğru mu bütün bunlar?

    ERKEKLER: Doğru ki doğru! Hem daha neler oldu sizin bilmediğiniz! Fatih
    camisinde namaz kılanlar, arka sokaklardan Atmeydanı'ndaki Ayasofya'ya koşmaktaydılar. Haşmetli Sultan Süleyman at üzerinde alayıyla geçerken, sokaklardaki halkın azlığından yakınmaya başlamış!

    ZERZAVATÇI: Bir Cuma namazı dönüşünde sormuş Sadrazam İbrahim Paşaya: ‘Nerede bu halk? Nerede kullarım İbrahim Paşa? Ulu Sultanlarını unutmuşlar mı ola?’

    ODUNKIRICI: Demiş: ‘Her geçende binlercesi yerlere kapanır dua ederlerdi bizim içün. Ne oluyor? Neredeler? Yer yarıldı yere mi girdiler?’

    İKİ KADIN : Bunları bize dememişlerdi efendi kocalarımız.

    ERKEKLER: Bilmezlerdi de ondan. Bu çeşitten haberler bizden sorulur. Bizim kulaklarımız deliktir. İstanbul kazan biz kepçeyiz; gizli haberleri bulup bulup çıkartırız ortaya. Şehr-i İstanbul'u kapı kapı dolaşan biziz. Odun kırıcıyız, seyyar satıcılarız biz!

    ODUNKIRICI (Kaldığı yerden sürdürür): Bir sonraki cuma günü Padişah, sultanlık kaftanını hasodabaşısına giydirip, göndermiş namaza. Koruyucularıyla birlikte kendisi ve sadrazamı ayaktakımı kılığına girmişler. Ayasofya'daki namazdan sonra Oğlan Şeyh'in verdiği va'zı dinlemiş Padişah en ön safta.

    SÜTÇÜ: Oğlan Şeyh konuşurken öyle etkilenmiş ki, koymuş başını sadrazamın omuzuna ağlamış ağlamış!

    İKİ KADIN: Eee sonraaa?

    BOZACI: Saraya dönünce divan kurup, herkesi haşlamış. ‘Neden demiş, o gence böylesine etkileyici konuşma fırsatı veriyorsunuz? Her kelimesi bir inci kadar değerli ve gerçek. Ama bu saçılan incilerin halk tarafından toplanması demek...’

    ERKEKLER (Padişahın sözlerini yansıtırlar): ‘Şeriat temeline oturtulmuş devletimizi, saltanatımızı sallantıya sokmaktır. Askeri sınıftan bile yandaşlar kazanmış; ürkütmeden bir olay çıkarmadan dur demeli bu gidişe!’ Hasılı Sultan Padişahı korku almış. Derler ki özel olarak haber salmış... (Kendi kendileriyle vücut devinimleri içerisinde konuşma öykünmelerine girdiklerinde Tarihyazıcı anlatısını geçer.)

    ANLATICI-SARI ABDULLAH EFENDİ (Semerat ül- Fuat'tan): “Oğlan Şeyh İstanbul'a geldiğinde halk birbirini ezercesine ziyaretine gidiyordu. Çekemiyenler müzevirliğe başladı. Ona gösterilen büyük ilgi ve sevgiyi haber alan Sultan Süleyman Kanuni, kendisine şu haberi gönderdi: “Size suikast yapılması ihtimali vardır. En iyisi siz geldiğiniz yere, Aksaray'a gidiniz!” (Çıkar)

    ODUNKIRICI: İşte böyle demiş.

    SÜTÇÜ: Demiştir demiş! Böyle yayacaklar elbette halk arasına. Yani Padişahımız efendimiz İsmail Maşuki'yi çok seviyor, birilerinin kötülük yapmasını önlemek için onun İstanbul’dan uzaklaşmasını istiyor. Koruma altına alındı bile, öyle diyorlar.

    ERKEKLER: Korumada? Sultan Padişah, Oğlan Şeyh'in canını koruyormuş! Gülerler buna. Gerçekte kendisi gözaltına alınmış. Halkla ilişkisi kesildi, kimseyle konuşmasına izin verilmiyor ne camide ne tekkede ve ne de sokakta. Ve İstanbul'u terketmesi için ısrar ediliyor. Oğlan Şeyh boyun eğmiyor, direniyor İstanbul'dan çıkmamaya. Padişah tahtında hop oturuyor hop kalkıyormuş. Oğlan Şeyh meydan okuyor Osmanlı'ya, görülmüş olay değil. İncecik omuzlarına halk yığınlarının sorumluluğunu almış, direniyor. Kalıp, insanlara düşündüklerini anlatmakta ısrarlı. (Bu arada onlara çok yakın bir köşeye gizlenen biri genç diğeri yaşlı iki feraceli kadının onları dinlediği farkedilir.)

    BOZACI: Dün akşam çok önemli bir haber duydum Oğlan Şeyh'e ilişkin; şaşırdım kaldım. Ona inancım daha da berkidi.

    DİĞER ERKEKLER VE İKİ KADIN (Merakla): Ne duydun, ne duydun? Ne duydun da inancın berkidi?

    BOZACI: Söyleyen adam gözleriyle görüp, kulaklarıyla işitmiş. Tekkenin güvenlik güçleriyle sarılmış olması Şeyhin dışarı çıkmasına engel olamamış.

    DİĞERLERİ (Merak daha da artmış): Görünmez olup aralarından mı geçiyormuş? Yoksa kuş olup pencereden mi girip çıkıyormuş?

    BOZACI: İkincisi yarenlerim ikincisi. Biz yandaşları ermiş, evliya diyoruz. Ama, din bilginleri “Lanetullahı aleyhim ecmain”, yani kendisi Allahın lanetlisidir, dinsizdir diyorlarmış.

    DİĞERLERİ : Dinsizmiş, hııı! Nasıl uçuyormuş? Onu de bize.

    BOZACI: Bayağı kuş donuna girip, kanat çırparak pencereden çıkıyormuş. Sonra istediği yerde silkinip insan oluyor. Saat başına odasını yoklayan nöbetçiler onu, ya rahlesinin başında okuyup yazarken, ya da pencereden dışarıları gözlerken buluyorlarmış. Üstelik sürekli ilahiler, şiirler okumaktaymış yüksek sesle.
    Bana anlatan kişi dört kez görmüş; üç ayrı mahalle camisinde ve bir Hamzavi tekkesinde. Bir keresinde ön saftaymış dayanamamış sormuş: ‘Ulu Şeyhim ne edersin, nasıl edersin de, tekkeyi sarmış Padişah kulları arasından sıyrılıp çıkarsın?’ Gülmüş, ‘imanım demiş, arasından geçip gelmedik; üstünden uçup geldik!’

    DİĞERLERİ (Coşkulu ürpetilerle): İçlerinden geçip gelmiyor, üstlerinden uçuyormuş kuşlar gibi! Gitmeli Oğlan Şeyh buradan, uzaklaşmalı İstanbul'dan; kuş donunda Konya'ya, Aksaray'a kadar uçmalı.

    Sahne 6
    Öncekiler, Oğlan Şeyh, Helvacı Baba ve daha sonra sokağa doluşan askerler güvenlikçiler. İsmail Maşuki köşeden kendisini çeken Helvacı Baba’yı sürükleyerek çıkar ve üstündeki kadın feracesini çıkarıp atar.

    ERKEKLER VE KADINLAR (Toplu halde şaşkın): Bu Oğlan Şeyh, bu! Kuş değil kadın donuna girmiş Yoksa bize mi öyle görünüyor? (Yalvarırlar) Hayır, hayır ulu Şeyh, kuş ol yine; içlerinden geçme, üstlerinden uç.

    İSMAİL MAŞUKİ: Hayır kuş donunda değil, kadın donunda geçtim içlerinden. Hiçbir zaman da kuş olmadım. Sadece aklımı kullanarak, istediğim zaman girip çıkıyorum. Ben ne keramet gösteriyor ve ne de inanıyorum keramete. Bana evliya deyip, özümden uzaklaştırmayınız. Benim rehberim akıldır ve aklıma uyan bilgilerdir. Sevgim ve tapınmam insanadır...

    HELVACI BABA: Ulu Şeyh'im böyle konuşma sokaktaki insanlara. Bunlar sütçü yoğurtçu, bozacı, gezginci satıcı, baltacı aşağı tabakadan kişiler; yazık güzel sözlerine. İncilerini anlayanlara dağıt. Giyin şu feraceni uzaklaşalım.

    ERKEKLER VE KADINLAR (Toplu halde kızgın): Yaşlı kadın da Helvacı Baba'ymış. Onu böyle bilmezdik, gönlü yüksek imiş. Küçümsedi bizi, aşağıladı: ‘Anlamazlar Şeyh'im güzelim sözlerini, anlayanlara dağıt incilerini’ dedi. Anlamıyacak ne var sözlerinde Oğlan Şeyh'in; öylesine açık ve öylesine yalın: ‘Bana yol gösteren akıldır.Ben insana tapınır ve insanı severim’ dedi.

    İSMAİL MAŞUKİ: Nasıl? Duydun mu Helvacı Baba? Küçümsediğin sokaktaki halk işte böyle, adamı yerin dibine sokup çeker. Haydi sen de at şu feraceyi üstünden! Bak bacılarımız bile güzel yüzlerini açmışlar, pencereden sokağı aydınlatıyorlar. (Feraceleri kadınlara fırlatır) Alın bunları da sizinkilerin yanına koyun.

    İKİ KADIN (Feraceleri kaparlarken): Güzel Şeyh'imizin incilerinden biz de nasiplendik; dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir şey insanlara haram değildir, deyip bizi aydınlattınız. Yüze bakmak ve bakılmak da haram olamaz.

    İSMAİL MAŞUKİ: Doğru dersiniz. Dostlarım, “komşularınıza hiçbirşeyiniz haram değildir, onlarınki de size helaldır.” İnsanın yüceliği tartışma götürmez bir gerçekliktir. Yüzyıl önce ulu Şeyh Simavna kadısıoğlu Bedreddin'in Alem için söylemiş olduğunu, biz Adem, yani insan için hiç değiştirmeden yineliyoruz: “İnsan tür-cins ve cevher bakımından mutlak olarak kadimdir; önüne ön yoktur, sonradan da yaratılmamıştır. Yaratılış zaman içinde dışsal görünümdür... Tanrı etkilenmek bakımından kuldur; suretler onun aletleridir. Kul dediğiniz, insan suretindeki Hak'tan başkası değildir...”

    KADINLAR VE ERKEKLER (Toplu halde üzgün): Çok doğru söylersiniz Oğlan Şeyh'imiz, size candan inanırız. Ama biz, buralardan çekip gitmenizi, kuş olamasanız da gitmenizi, ortalıktan yitmenizi dileriz. Çünkü bu güzel başın, omuzlarının üstünde kalmasını isteriz. (Zaman zaman görünen çaşıtlardan biri, sokaktan geçen biriymiş gibi, bu kez gelip aralarından dolanıp çıkar.)

    İSMAİL MAŞUKİ: Güzel başıma acıyorsunuz; ben kendi başıma acımıyor muyum sanıyorsunuz? “Benim sonum önceden belli edilmiştir. Müjdesi bana verildi. Ey bana öğüt verenler, buradan git diyenler. Doğru söylüyorsunuz; iyi ama benim derdim sizin öğüdünüzden daha üstün ve çok daha korkunç. Beni öldürülmekle korkutmayın! Ölüm benim için daha uzun yaşamak olacaktır. Ben bu dünyaya doymuş bir insanım...”

    İKİ KADIN (Sözünü keser, ağlamaklı):Yaşamın baharında, yirmi yaşında dünyadan doyulmaz ulu Şeyh'imiz, güzel yiğidimiz. Sen bu dünyada “Aşk nedir? Onu bile tanımadın.” Neden “kendi kanına susamış bir kimse gibi,” konuşuyorsun? Gelin konuğumuz olun, saklayalım bir süre ortalıktan yitmiş bilsinler. Evimiz evinizdir, başımızın üstünde yeriniz var...

    ERKEKLER: Bacılar doğru söyler. Zaman geçirmeden girin içeriye. Belki de farkına varmış, aramaya başlamışlardır bile. Artık eminiz ki, sizi ziyarete gelen iki kadın müridinizin kılığıyla girip çıkıyordunuz. Bugün olmazsa yarın farkına varırlar...

    KADINLAR: Şimdi yerinizde bekleyenler de tehlikede. Önce sizi içeri alıp saklayalım; gömelim yüreğimizin içine. Sonra yerinizde bekleyenler haber ulaştırmanın yollarını ararız. Satıcı dostlarımız bizi yardım ederler, umarız.

    ERKEKLER: Anca beraber, kanca beraber; birlikte başladık birlikte bitireceğiz. Ulu Şeyh'imizi kurtarmak için gerekirse canımızı vereceğiz. Diliyoruz ki Oğlan Şeyh kabul etsin, dinlesin bizi! Sultan'ın ve saray kapıkullarının gözünden ırak ol. Bir kadın görünümünde gezme ortalıkta; öylesine güzelsin ki, yakalanıp cariye gibi hareme konulursun. Er olduğun anlaşılırsa da seni bırakmazlar, ay parçası bir gulam olarak Sultan Padişah'a sunulursun!

    İSMAİL MAŞUKİ (Reddeder): Evet, Oğlan Şeyh'im ben; sizler koydu, halk yakıştırdı bu adı bana, gençliğim ve güzelliğim yüzünden. Vız gelir bana ölüm. “Âşıklar her zaman için ölüme hazırdırlar ve ölüm bir tek çeşit değildir onlar için. Âşıkların bir değil iki yüz canı vardır. Her an onları feda etmeye hazırdırlar... Ben yaşamı tattım ve denedim. Ölümü de denemekten çekinmem!” (Bunları konuşurken sokağın birkaç köşesinden saray çavuşları ve askerler çıkar ve yavaş yavaş ona yaklaşırlar.) İşte ölüm sarmaya başladı bile çevremi. Ama beni ölüme ilişkin hiçbir durum korkutamaz. Söyleyeceklerimi söyledim; insanları karanlıklara götürenlere aykırı oldum ve gerçekleri haykırdım. Ben Oğlan Şeyh'im, ama Yunus'layın dillenirim:
    “Evvel benim ahir benim canlara can olan benim
    Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benim
    Dost ile birliğe yeten buyruğu ne ise tutan
    Mülk yaratıp dünya düzen ol bahçevan heman benim
    Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan
    Ağ üstünde kara düzen ol yazılan Kur'an benim
    Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
    Kâfirdürür inanmayan evvel ahir heman benim
    Adım Maşuki taktım sırrımı aleme çaktım
    Bundan ileri dahi dilde söylencek benim”

    Ben Oğlan Şeyh, altıyüzyıl öncesinden gelmiş de Mansur'layın haykırıyorum:
    “ Haydi beni öldürünüz, öldürünüz beni
    Benim yaşamım öldürülmemden geçer
    Öldürülmem yaşamak, yaşamım ise ölmektir.
    Sizden dilediğim son arzu;
    bedenimin ortadan kaldırılması”

    Konuşamıyacaksam, düşündüklerimi anlatamıyacak ve gerçekleri haykıramıyacaksam, yaşamımın ne anlamı var?
    “Öldürünüz beni!
    Bu bana yapılacak en büyük bağıştır.
    Yaşamak benim için haksızlıkların en kötüsünü işlemem olacaktır.
    Hayat, beni canımdan iğrendirmeye başladı artık,
    çürümüş inanç yıkıntıları arasında.
    Benim katledilmemden hayat fışkıracak.”



Benzer Konular

  1. Bölüm 3 - Kundalini'nin Tehlikeleri
    Konuyu Açan: psychick, Forum: Enerji Sistemleri (Reiki, Feng Shui vb).
    Cevap: 7
    Son Mesaj : 03-Tem-2009, 17:12
  2. Ismail Masuki bölüm 3
    Konuyu Açan: Muhabbetci, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 05-Eki-2008, 20:51
  3. Bölüm 2 - Evrensel Kundalini Ve Merkezleri
    Konuyu Açan: psychick, Forum: Enerji Sistemleri (Reiki, Feng Shui vb).
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 20-Şub-2008, 08:29
  4. Bölüm 1 -Kundalini'nin Özelliği
    Konuyu Açan: psychick, Forum: Enerji Sistemleri (Reiki, Feng Shui vb).
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 20-Şub-2008, 08:27
  5. Hz. İsmâil (a.s.)
    Konuyu Açan: psychick, Forum: Peygamberler ve Önemli Dini Kişiler.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 13-Şub-2008, 08:23
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com