Toplam 6 sonuçtan 1 ile 6 arası gösteriliyor
  1. #1

    Post İstiklal Marşımızın Edebi Açıklaması (Kıta Kıta)

    İSTİKLAL MARŞIMIZ
    A)İSTİKLAL MARŞIMIZIN KİMLİĞİ
    Güfte(Şair):Mehmet Akif ERSOY
    İstiklal Marşının Yazılmasını İsteyen:Türk ordusu
    M.Akif’ten İstiklal Marşı Yazmasını İsteyen:HamdullahSuphi
    Yazılış Tarihi:17 Şubat 1921 Perşembe
    İlk Yayımlandığı Basın:Hakimiyet-i Milliye Gazetesi ve Sebilürreşat
    El Yazma Nüshasının Yayımı:21 Şubat 1921 tarihli ‘’Açıksöz’’Gazetesi
    Marşın Kabulünü Teklif eden:Hasan Basri Çantay
    TBMM’ de okunuş:1 Mart 1921
    İstiklal Marşını İlk Okuyan:Hamdullah Suphi TANRIÖVEN
    Mecliste Milli Marş Olarak Kabulü:12 Mart 1921 Cumartesi
    Mecliste Oturumuna Başkanlık eden:Gazi Mustafa Kemal Paşa
    Yarışmaya Katılan Şiir Sayısı:724
    İlk Beste:Ali Rıfat Çağatay(1924-1930 arası)
    Son Beste:Osman Zeki ÜNGÖR(1930’dan beri)
    Anayasa Dayanağı:1982 Anayasasının 3. Maddesinin 4. Cümlesi:“T.C.Devletinin Milli Marşı İstiklal Marşıdır.”

    B)İSTİKLAL MARŞININ ŞEKİL ÖZELLİKLERİ
    Nazım Şekli:Destandır.Marş halinde söylenmesi sebebiyle bugün ilk çağrışımı, destan değil,’’Marş’’tır.
    Nazım Türü:Epiktir.Aynı zamanda liriktir.
    Nazım Birimi:Dörtlüktür.Fakat son kıta beşlik olarak yazılmıştır.
    Nazım Ölçüsü:Aruz vezninin fâilâtün (feilâlâtün)/ feilâtün/ feilâtün /feilün (fa’lün) kalıbıyla yazılmıştır.
    Kafiye:aaaa bbbb cccc dddd…düzeninde ,genellikle zengin ve tunç kafiyeler kullanılmıştır.
    Dil ve Üslup:Türkiye Türkçesiyle; sade,açık,duru,akıcı ve özgün bir üslupla yazılmıştır.
    Sanat Değeri:’’İstiklal Marşı,bir marşın taşıması gereken bütün hususiyetlere en mükemmel şekilde haizdir.Ses,kafiye,cümle ve hayal sistemi ile muhtevası arasında tam bir uygunluk vardır.’’

    ‘’…Türk İstiklal Marşı,gerek söz gerek şiir kalitesi bakımından yeryüzündeki milli marşların hiçbirisiyle ölçülmeyecek kadar üstün ve zengin manalı bir şiirdir.
    Şiirde teşbih ,istiare,mecaz,kişileştirme,tenasüp,telmih ve tevriye sanatları dikkat çekmektedir.

    C)İSTİKLÂL MARŞI’NIN DİL VE ÜSLÛBU
    İstiklâl Marşı’nın dili, kaleme aldığı dönemin yaşayan ve milletin günlük hayatında konuştuğu tabiî Türkçe’dir ve kelime kadrosu, bu dilin kelime dağarcığı içinden seçilmiştir. Muhtevası ne kadar bütün Türk milletinin ortak duygu, düşünce, heyecan, isyan ve imanıysa, dil ve kelime kadrosu da o kadar milletin ortak malıdır. Aradan geçen bunca yıla rağmen dil itibariyle tabiîliği ve canlılığını korumuş olması, bu hususun ispatıdır. Kelime kadrosunda isim ve fiiller ön plânda yer alır ve fiiller, toplam kelime sayısının 1/5’ininden fazladır. Söz konusu durum, önemli ölçüde üslûbun belirleyicisi olur.

    Cümle yapısına dikkat ettiğimizde ise, fiil cümlesinin hâkim olduğunu görürüz. Şiirdeki fiiller, çoğunlukla hareket ifade eden (zincir vur-, çiğne-, aş-, yırt-, taş-, boğ-, fışkır-, dalgalan-, çat-, sar-, ulu-, feda ol-, al-, değ-, siper et-, secde et-, gül-, yaşa-) fiillerdir. Çünkü İstiklâl Marşı, santimantal, içe dönük, pasif bir millet ve onun ruh hâlinin değil; aktif, dinamik, dışa dönük bir millet ve bu milletin ruhundan taşan his, heyecan ve imanın şiiridir. Cümleler, büyük ölçüde bir mısra içinde tamamlanmaktadır. Buradan hareketle İstiklâl Marşı’nın mısra yapısını, çok büyük ölçüde cümlenin belirlediğini söyleyebiliriz.Yani; her mısra bağımsız bir cümledir. Bu yapı, aynı zamanda muhtevadaki veya muhtevayı var eden millet ruhundaki açıklık, kesinlik ve netliğin de ifadesi olur.

    İstiklâl Marşı’nın en belirgin üslûp özellikleri; açıklık, tabiîlik, sağlamlık, telkin edicilik, yüksek tonluluk, ahenklilik ve liriklik olarak sıralanabilir.

    Güçlü bir telkin, İstiklâl Marşı üslûbunun bir diğer niteliğidir. Daha metnin başındaki “Korkma!” emri, telkinî üslûbun ilk belirtisidir. Şiir boyunca da bu tavır devam eder ve son birimin son üç mısrasındaki üç kesin hükümlü cümle ile zirveye ulaşır.

    İstiklâl Marşı, ahenk ve ritim açısından da güçlüdür. Vezin, kafiye, alliterasyon, assonans, tekrar gibi lafız sanatları, ahenk ve ritmi sağlayan unsurların başında yer alır. Söz konusu sanatlarla muhteva, şairin ruh hâli ve ses tonu arasındaki sağlam uyum, şiirin ahengini daha da güçlendirir.


    D)İSTİKLÂL MARŞI’NIN MUHTEVASI
    İstiklâl Marşı’nın muhtevası, iki ana temel üzerine oturur: Bunlar: Bir; Türk milleti, onun vatanı, istiklâli, dini ve bayrağının düşman saldırısı karşısındaki durumu ve bunun millet nezdinde doğurduğu ciddî endişe. İki; bu endişeye mahâl olmadığı inancı ve bunun Türk milletine bağlı gerekçeleri. Metin, ilk kelimesinden son kelimesine kadar bu iki ana temel üzerine inşa edilmiş; bu iki ana eksen çevresinde doğup gelişmiştir.



    E)İSTİKLAL MARŞINI YAZILMASI
    Akif’in İstiklal Marşını yazması kolay olmamıştır. Bu güçlük,şairin sanat kudretinden ileri gelmiyordu.Akif’in İstiklal Marşını yazmaktan alıkoyan sebep,bunun için bir para mükafatı konulmuş olmasıydı.Akif,Türk milletinin istiklal ve hürriyetini para ile terennüm edemezdi.Yarışmaya yüzlerce şiir gelmişti.Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi,bu şiirler arasında birkaçını beğenmekle beraber,henüz istenilen marşın yazılmadığı kanaatindeydi.İstiklal Marşı’nı derin kültürlü,milletin ızdırapları ile beraber ortak değerlerini de samimi olarak yaşayan büyük bir şair ve abide şahsiyet yazabilirdi.İşte bu şahsiyet,Mehmet Akif idi.’’Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmamak’’için İstiklal Marşını yazan Akif,şiirimizi kahraman ordumuza ithaf etmiştir.’’İstiklal Marşı,milletin malıdır,milletin eseridir.’’diyen ve onun Safahat’ına almayan şair,500 lira mükafatı(bugünkü para ile milyarları)fakir kadın ve çocuklara iş öğretmek maksadı ile kurulan’’Dar-ül-mesai’’adlı teşekküle hediye etmişti.Mehmet Akif,o sırada büyük mali sıkıntı içindeydi ve giyecek bir paltosu bile yoktu,ceketle dolaşıyor,fazla soğuklarda arkadaşı Baytar Şefik Kolaylı’nın muşambasını giyiyordu.Bu sırada Akif, Burdur milletvekiliydi.Bugün,millet,fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüşken kıyak emeklilik peşinde olan Akif’i karşılaştırdığımızda bu davranışın ne büyük bir’’fazilet’’örneği olduğunu daha iyi anlamış oluyoruz.

    Mehmet Akif Ersoy’un,İstiklal Marşını hangi duygularla ve nasıl yazdığını,onunla beraber Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda beraber kalmakta olan Konya Meb’usu Hafız Bekir Efendi şöyle anlatıyor:
    ‘’Akif gece aniden uyanır,kağıt arar,bulamayınca kurşun kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın’’Ben ezelden beridir hür yaşadım,hür yaşarım.’’mısrasıyla başlayan kıtasını yazar.Sabahleyin namaza kalktığında,Üstadı çakısıyla duvardaki yazıyı kazarken gördüm.’’

    F)İSTİKLAL MARŞI’NIN ANLAMI

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    İstiklâl Marşı’mız, Türk milletinin duyduğu endişenin yersiz olduğunu haykıran “Korkma!” emriyle başlamaktadır. Buradaki “korkmak” fiilinin temel anlamında kullanılmadığını belirtmemiz gerekir. Kelimelerin iki farklı mânâ dünyası vardır. Bunlar; temel anlam ve yan anlamdır. “Ali karanlıktan korktu.”, “Ayşe köpekten korkar.” cümlelerindeki “korkmak” kelimeleri, temel anlamda kullanılmıştır. Hâlbuki İstiklâl Marşı’ndaki bu fiil, asıl anlamında değil, yan anlamlarından biri olan “endişe etmek, kaygılanmak” anlamında kullanılmıştır. Aynı kelimenin dördüncü dörtlüğün ikinci mısraındaki mânâsı da aynıdır. Mehmet Âkif’in “korkmak” fiilini, emir kipinde ve iki defa kullanmasının amacı, hem Türk milletinin ne ölçüde ciddî endişe içinde olduğunu sezdirmek hem de böyle bir endişeye lüzum olmadığını vurgulayarak onu ortadan kaldırmaktır.


    Şairin ’’korkma’’ diye seslendiği,özelde Türk ordusu,genelde Türk milletidir.Akif neden bu hitaba gerek duymuştur? ’’O günlerin ıstırabı sonsuzdu, millet kan ağlıyordu.Bakışlar, nerde bir al görseler, şiddetle ürperiyor, her alı bayrak sanıp onun geleceğinden endişe ediyordu…Ufuklarda bayrak renkleri yanıyor ve sonra sönüyordu.’’ Ayrıca bazı aydınlarda ümitsizlik hakimdi.Bazı mandacılar ve millete yabancılaşanlar,ümitsizlik telkin ediyordular. ’’Acaba al bayrağın sonu da böyle sönmek midir?’’ endişesi hakimdi.N.Sami Banarlı Hoca’nın ifadesiyle şafak, ’’Güneş battıktan sonra Batı ufkunda kalan al aydınlık.’’ demektir.O ıstırap yıllarında güneş batarken bu endişeyi duyan millete karşı Akif’in ümitvar yüreğinden yükselen erkek sesi,umutları yeşerterek endişeleri yok etmiştir.

    Âkif, akşam şafağında yüzen al sancağın, bu yurdun üstünde tüten en son ocak sönmeden; yani, en son Türk ferdi şehit olmadan sönmeyeceğini vurgular. Çünkü o, ancak ve ancak Türk milletinin “yıldız”ıdır ve semalarda parlamaya devam edecektir. Burada “yıldız” kelimesi tevriyeli kullanılmıştır; gökyüzündeki yıldız ve kader, talih. Ayrıca bu kelimenin, mecazî anlamıyla Türk bayrağındaki yıldızı hatırlattığını da belirtmemiz gerekir. Nasıl gökyüzündeki yıldıza ulaşmaya kimsenin gücü yetmeyecekse, Türk bayrağındaki yıldıza el uzatmaya da kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu sebeple korkmaya lüzum yoktur. Birinci dörtlükteki “o benim” söz grubunun üç defa tekrar edilmesi, al sancak-millet arasındaki bağın sağlamlığını ve sahiplenme duygusunun güçlülüğünü vurgulamak içindir.


    İlk kıtada bayrağımızın sembolü olarak kullandığı ’’sancak’’ kelimesi şehitlerimizin kanının rengi olan ’’al’’ ile tavsif etmiştir.

    Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!

    Birinci dörtlükte bayrağı ‘’yıldıza’’ benzeten şair ikinci kıtada ‘’hilal’’ mecazıyla ona seslenmiştir.Hilal,şairin Çanakkale şehitlerinde ‘’Bir hilal uğruna yarab,ne güneşler batıyor!’’ dizesinde ifade edildiği gibi İslam’ın, Allah’ın sembolüdür. ‘’Hilal,gökyüzündeki hilal şeklinden dolayı değil,yazılışından dolayı kutsal bir anlam taşır.Çünkü hilal kelimesi, Allah isminin harfleriyle yazılmıştır.Her iki ismin ebced hesabıyla da sayı değeri eşittir…Hilal’in kucağındaki yıldız ise doğrudan doğruya Hz. Muhammed imlasının şeklinden alınmıştır.Çünkü sülüs yazısıyla Muhammed yazılınca ortaya beş köşeli bir yıldız çıkar…İslam’ın beş şartının da böylece ifade edilmiş olduğu unutulmamalıdır.’

    Hilâl, Türk bayrağındaki aydır. Mecaz sanatı yapılmış; parça söylenerek bütün kastedilmiştir. Ayrıca ilk üç mısra içinde bir sevgili imajı ile karşılaşırız. Divan edebiyatında hilâl, sevgilidir ve sevgilinin kaşı, çoğu zaman hilâle benzetilir. Hilâl, nazlı bir sevgili gibi, çehresini, kaşlarını çatmış, kızgınlık içinde mensubu olduğu milletten fedakârlık beklemektedir. Bu sebeple millete gülmez. Çünkü bayrak, yukarıda vurguladığımız endişe içindedir.

    Haçlı Seferleri’nden bu yana asırların Türk milletinin hafızasına kabus gibi kazıdığı bir Batı gerçeği vardır. Özellikle Doksanüç, Trablus, Balkan, Birinci Dünya harpleri, böyle bir Batı’yı çok daha iyi tanımamıza vesile olur. İşte emperyalist ve zâlim Batı, elimizde kalan son vatan parçası Anadolu’yu da işgale kalkınca, elbette ki, yaşayan ve şehit olan her Türk ferdi ve onların varlık sembolü olan bayrak ciddî endişeler duymuştur. Nitekim nazlı hilâl; çehresini, kaşlarını çatmış, kızgınlık içindedir ve milletine tebessüm etmez.

    Âkif, öncelikle böyle bir endişeyi kafalardan ve yüreklerden silmek ister. Çünkü böyle bir endişenin kökleşmesi ve kesinleşmesi, Türk milletinin mücâdele azmini, şevkini, heyecanını büsbütün kıracak ve korkulan durumun gerçekleşmesine zemin hazırlayacaktır. Ümitsizlik, insanların ve milletlerin mücâdele azmini yok edip elini kolunu bağlayan en büyük hastalıktır. Nitekim o günlerde “manda” zilletinden başka çıkar yolun kalmadığını açıkça telaffuz edenler vardır. Bu durumu çok iyi bilen Safahât şairi, öncelikle endişenin yersizliğini vurgulamaya; bu endişe ortamında doğabilecek ye’se engel olmaya çalışır. Daha da önemlisi, ümit, iman, şevk ve kendine güven duygusu aşılar. Söz konusu tavır, onun en karakteristik niteliklerinden birisidir. Bu sebepledir ki, ilk mısradan son mısraya kadar İstiklâl Marşı’na hâkim olan temel duygu, bedbinlik değil, nikbinliktir.


    “Kahraman ırkıma bir gül!Ne bu şiddet,bu celal..’’ ifadesinde şair,bayrağın şahsında aynı zamanda Allah’a seslenmektedir.Allah’ın celal ismini zikreden Akif,Allah’ın bu millete artık ‘’merhamet’’ ile muamele etmesini dilemektedir.
    Bestelenmiş iki kıtanın sonunda terennüm edilen ‘’hakkıdır,hakka tapan milletimin istiklal’’ mısrası,en önemli mısra olduğu için şair sonunda da tekrarlamıştır.

    ’’Hakk’’ kelimesi tevriyelidir.Birinci anlamı Allah,ikinci anlamı,hukuk ve adalettir. Türk milleti samimî olarak Allah’a inanır ve ona tapar; yine Türk Milleti “hak, hukuk, adalet” değerlerine taparcasına bağlıdır. Söz konusu değerlere sahip olan Türk milleti, istiklâli, vatanı, hürriyeti, dini, bayrağı için o kadar mücadele vermiştir ki, istiklâl ve hürriyet, onun kazanılmış “hak”kıdır. Bu mısrada ‘’İstiklal’in, Allah’a ve adalete bağlı milletin hakkı olduğunu hakikati veciz bir şekilde dile getirmektedir. Allah’a bağlı olan, ondan başkasından da bağımsız olur. Hakikat-ı hürriyet, Hakk’a kul olmakla mümkündür.Burada şair, İstiklal’in şartını da dolaylı olarak belirtmiştir.Bu büyük milletin yüzyıllarca ‘’Allah Allah’’sesiyle olağan üstü zaferler kazanması, Hakk’a kulluğun sonunda Allah’ın bahsettiği nimet ve zafer oluştur.

    Batı’nın sadece maddî güce, teknolojiye, çelik zırhlara dayanan gücü, böyle bir imanı boğamaz. Çünkü maddeyi, silahı kullanacak olan insandır. İnsanı gözünü kırpmadan savaşın ateşine götüren güç de ideal ve imandır. Mücadele gücünü sadece elindeki silahtan alan bir insan niçin savaşsın? Hâlbuki Türk askeri, canından aziz bildiği hürriyeti, vatanı, dini, bayrağı ve diğer mukaddes değerleri için savaşmaktadır. Bu savaşın sonunda onun için iki rütbe vardır; gazilik ve şehitlik. İnanan bir insan için, bundan daha büyük bir rütbe olamaz.



    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşrım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Şair “ben” diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir; Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir. (Mehmet Akif, son mısrada "Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım " sözleri ile "Ergenekon Destanı' nı" anlatıyor ve hatırlatıyor. )

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Dördüncü kıtada da Akif, ‘’Çelik zıhlı duvar’’a benzettiği Batı’nın maddi(teknolojik)gücüne karşı Müslümanların imanının(manevi gücünün)galip geleceğini ifade ediyor. Yani; düşman savaşın maddî gücü durumundaki silah ve teçhizat bakımından üstün; Türk milleti ise inanç ve iman bakımından üstündür. Türk milletinin göğsü iman doludur; Hakk’a tapar. Elbette ki, bu iman onu güçlü kılar. Üstelik o, Kur’ân-ı Kerim’de vadedilen ilahî yardıma inanır. Çünkü Allah, kendine inanlara, kendi yolunda yürüyenlere yardım vadetmiştir.Mehmet Akif,bu mısralarda: ‘’İnanıyorsanız üstünsünüz.’’ ayetine telmihte bulunuyor.

    Dördüncü kıtanın son iki mısraı çok zaman hem yanlış anlaşılıyor,hem de yanlış okunuyor. ‘’Bir kere,buradaki ulusun kelimesi,yücesin,büyüksün manasında değildir.Bu söz: ‘’medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar(bırak)ulusun(dursun)! Merak etme,o tek dişi kalmış canavar,böyle bir imanı boğamaz.’’ manasındadır. Akif’in burada,medeniyete hücum ettiği ileri sürülerek onu bir medeniyet düşmanı,gerici göstermeye kalkanlar,ya çok cahildirler ya da art niyetli kişilerdir. ‘’Alınız Garb’ın ilmini…’’ diyen bir şair,ilme ve medeniyete nasıl karşı olabilir?Akif burada materyalist, pozitivist, sömürgeci yüzüne karşıdır.Hakiki medeniyetin ‘’İlim,teknoloji ve ahlak’’ gibi değerlere sahip olması gerektiği düşünüyor.Bir medeniyetin sacayağından biri olan ‘’ahlak,adalet,irfan’’ yönü eksik olursa,o medeniyet, ‘’canavar’’ gibi vahşi olur.

    Yirminci asrın başında Avrupa medeniyeti artık can çekişmektedir. Ondokuzuncu asırdaki üstünlüğünü kaybetmiş durumdadır. Bu yüzden tek dişi kalmış bir canavardır. Ancak Avrupa bu zayıflamış durumunu hazmedemediğinden, mevcut teknik imkânlarını seferber ederek, topuyla, tüfeğiyle bizi yok etmek gayretindedir. Avrupa medeni imkânlarını, Türk milletini dünya haritasından silmek için, bir vasıta olarak kullanmaktadır Mehmetçiğin süngüsüne topla, tüfekle cevap vermektedir. Avrupalı kendini çelik zırhlarla korurken Mehmetçik, onun modern silâhlarına îman dolu göğsüyle karşı durmaktadır. Bu silâhlarıyla, Avrupalı, kudurmuş bir canavar gibi uluyarak, kahraman Türk ordusunu sindirmeğe çalışmaktadır. Şâir, askerlerimize, artık eski gücünü kaybetmiş, zâlim, Müslüman Türk düşmanı, haçlı ordularından korkmamalarını, îman dolu bir göğsün, en modern silâhlara karşı koyabileceğini haykırıyor. Neticede Mehmet Âkif, haklı çıkmış, Avrupa medeniyeti îmanlı Türk askeri karşısında gerilemeğe mecbur edilmiş, bir kısmı Akdeniz’e dökülürken, bir kısmı da bayrağımızı selâmlayarak, memleketimizi terk etmiştir.



    Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.

    Akif,milleti alçakça vuran hainlere ve onların darbelerine karşı: ‘’Arkadaş!yurduma alçakları uğratma,sakın, /Siper et gövdeni,dursun bu hayatsızca akın.’’ diyerek, Asım’ın nesline büyük bir vazife yüklüyor.Bunun karşılığında ise Allah’ın Ali İmran ve Fetih suresinde müjdelediği ‘’zafer ve kurtuluş’’ günlerin mutlaka doğacağını hatırlatıyor.O zaman ‘’şanlı hilal’’in doğu ufkunda(şafaklarda)dalgalanacağını,ebediyen ‘’hürriyet’’e kavuşacağımızı ifade ediyor.



    Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.

    Vatan bugün (1920), “alçak”ların “hayâsız” saldırısına uğramış; üzerinde ve altındaki değerleriyle birlikte işgal tehlikesiyle yüz yüze kalmıştır. Hâlbuki o, Türk milleti için hem kutsal bir değer hem de hür bir hayat ve varlık tapusudur. Bundan da öte vatan bir “cennet”tir. Şiirde iki defa tekrar edilen “cennet” kelimesi, zengin bir çağrışım dünyasına sahiptir. İnanan bir mümin için ondan güzel, rahat, sıkıntısız, hür, mübarek bir mekân düşünülemez. Üstelik vatan, altıyla da kutsaldır. Çünkü kanlarıyla onu âdeta sulamış; canlarını onun uğruna seve seve vermiş milyonlarca “ata”, “şühedâ”nın mekânı yine vatandır. O kadar ki, toprağı sıksan şehit fışkıracaktır. Elbette ki böyle bir vatan, “toprak” diyerek basılıp geçilemez, küçümsenemez, düşmanın murdar çizmelerine terk edilemez. Her biri bir şehit oğlu veya şehit torunu olan Türk insanı, bu gerçeği unutmamalıdır. Şehitler, vatan hür olduğu, vatanın mukaddesleri korunduğu müddetçe rahat ve huzur içinde olabileceklerdir.


    Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.


    Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitleimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.


    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Şâir, sekizinci kıt'ada Allah'a hitâp ediyor. Şâirin Allah'tan yegâne dileği, mabedinin göğsüne yabancı (düşman) eli değmemesidir. Camilerimiz ve mukaddes saydığımız bütün varlıklarımıza düşman eli değmemelidir. Bu ezanlar ebediyen, Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Ezan sesi hiçbir zaman susmamalıdır. İslâmiyetin beş şartından biri de kelime-i şahadet getirmek, yani "eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü" demektir. Günde beş vakit okunan ezan'ın mâna ve muhtevası içerisinde kelime-i şahadet de vardır. Bir insanın Müslüman olması için kelime-i şahadet getirmesi şarttır. Ezan ve kelime-i şahadet olmayınca, İslâmiyet de olmaz.Bir yerde ezanın okunması, o yerde İslâm’ın varlığına delildir; yani ezan, o yerde dinin varlığına şâhitlik etmiş olur.
    Başparmaktan sonra gelen parmağa şehadet parmağı denir. Şairane bir ifade ile göklere uzanmış minareler de şehadet parmağına benzer.

    Türk tarihinde “din”, “vatan”, “millet” ve “istiklâl” duyguları yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Türk milletinin varlığını bugünlere kadar getirmede ve dünyada söz sahibi olmasında bu değerlerin rolü tahminlerin ötesinde çok olmuştur.

    Şehitlerin Allah’tan isteği şudur: Mabet ve mukaddeslere, düşman eli uzanmasın; İslâm dininin sembolü olan ezan sesi ebediyete kadar bu yurdun semalarından silinmesin. Eğer şehitlerin bu arzu ve istekleri gerçekleşirse, sevinç ve mutluluktan -varsa- mezar taşları büyük bir coşku ile Allah’a binlerce şükür secdesine kapanacak; her bir yarasından kanlar boşanan cesetleri yerden mücerret bir ruh gibi fışkıracak ve başları Arş’a değecektir.


    O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.

    İstiklal Savaşının kazanılmasındaki en büyük rolü oynayan dinin ve özgürlüğün simgesi olan ezanların, yurdumuzun, üstünde sonsuza kadar inlemesi Allah’tan millet adına niyaz eden şair,bu emellerin gerçekleşmesi sonunda şehitlerin ruhlarının vecd ile secde edeceğini ve ‘’başının arşa değeceğini’’ söylüyor.


    Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

    Son kıt'ada şâir, zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalanmakta, şafağın kırmızılığıyla adetâ yarış edercesine, gök yüzünü Kızıl renge boyamaktadır. Türk ırkı, yeniden hürriyetine ve istiklâline kavuşmuştur. Artık onun için yıkılmak, yok olmak düşünülemez. Bayrağımız göklerde dalgalanmaya başladığı için, şehitlerimizin kanlarını helâl edebiliriz. Zira, hedefe ulaşılmış, yüce gaye gerçekleşmiştir. Kısacası zafer kazanılmıştır. Esasen bu Allah'a tapan ve doğruluktan ayrılmayan büyük Türk milletinin en tabiî hakkıdır.

    Mehmet Âkif, burada çok büyük ölçüde bayrağa hitap eder. Burada, birinci ve ikinci dörtlükteki endişenin tamamıyla ortadan kalktığı müşahede edilir. Artık “şanlı hilâl”, sabah şafaklarında ebediyen dalgalanacaktır. Onun için “izmihlâl” söz konusu değildir. Hürriyet, hep hür yaşamış olan Türk bayrağının hakkıdır.


    Böylece Şâir, şiir boyunca vatanımızın kutsiyetini, istiklâlin mânâ ve ehemmiyetini bu uğurda canım vermenin her Türk askeri için, bir borç olduğunu ifâde etmiştir. Son kıt'ada da kahraman Türk ordusuna çok yakında gerçekleşeceğini ümit ettiği, büyük zaferin heyecanını yaşatmak suretiyle, onun manevî gücünü son noktasına ulaştırmayı başarmıştır.


    G)SONUÇ:
    1982 Anayasası’nda yer alan hükme göre, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği belirtilen “İstiklâl Marşı” emperyalizme karşı kimliğimizi Müslüman bir toplum olarak haykıran bir metindir.
    Mehmet Âkif, Millî Mücadele’yi yürüten 1. TBMM tarafından oy birliğine yakın ekseriyetle kabul edilen, sonraki dönemlerde yapılan köklü değişikliklere rağmen değiştirilmeyen, bilahare yapılan anayasalarda değiştirilemeyeceği hükme bağlanan İstiklâl Marşı’nda bilinçli olarak bir aidiyet-kimlik formülü ortaya koymaktadır. 1. TBMM’nin kayıt defterinde Burdur Meb’usu Mehmet Âkif “İslam şairi” olarak kayıtlıdır. Onun bu marşı yazmasını en çok isteyen ünlü Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi’dir. Bu marşı ayakta alkışlayanlar arasında Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa da vardır. Demek ki görüş farklılıklarına ve ne yazacağı bilinmesine rağmen millî marş ısrar edilerek Mehmet Âkif’e yazdırılmış ve metin ortaya çıktıktan sonra muhteva da bilinerek tasvip edilmiştir.
    İstiklâl Marşı’nın Cumhuriyet’ten sonra millî marş olarak kalması, köklü değişikliklere rağmen değiştirilmemesi, yüzlerce yıllık bir sembol olan bayrak gibi aidiyet ifade eden muhtevası ile açıklanabilir. Aidiyetimiz değişmedikçe, kimliğimiz sürdükçe, bayrağımız gibi millî marşımız da değişmeyecektir.
    Hülâsa: Muhtevası, şekli, dili; bunları oluşturan alt unsurları ve bütün bunların sanatkârâne sentezinden oluşan üslûbu ile İstiklâl Marşı’mız, şiirin doruklarına yükselmiş bir metindir. O, Türk milletinin hürriyet severlik, vatanseverlik, kahramanlık, hakseverlik ve Hakk’a tapmak vasıfları ile istiklâl, hürriyet, bayrak, din, vatan değerlerinin en güzel ifadesidir. Türk’ün kendine güven duygusu, istiklâl ümidi, milli heyecanı, sarsılmaz imanı, onda billurlaşmıştır. Onu gür bir sesle her söyleyişimizde ruhumuzu derinden sarsan, heyecanlandıran, tüylerimizi diken diken eden sır, Âkif’in bizi çok iyi anlaması ve anlatmasında gizlidir.

    Sözümüzü, İstiklâl Marşı ilgili bir anekdotla bağlayalım. Mehmet Âkif, hasta döşeğinde son günlerini yaşanmaktadır. Bazı dostları ziyaretine gelir. Söz, dönüp dolaşıp İstiklâl Marşı’na gelir ve misafirlerden biri;

    “-Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?”, cümlesini sarf eder. Mecalsiz bir şekilde yatağında uzanmakta olan Âkif birdenbire başını kaldırır ve kesin bir ifadeyle şu cümleyi söyler:

    “-Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”

    Mehmet Âkif’in dua ve dileğine bütün kalbimizle katılıyor ve tekrar ediyoruz: Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!


    H) KAYNAKLAR
    1- Prof. Dr. İSMAİL ÇETİŞLİ, İstiklâl Marşı’nın Tahlili, www.turkedebiyat.net
    2- Ahmet KABAKLI, Mehmet Âkif, Toker Yay., İst., 1977, s.140
    3-Ahmet SEZGİN, İstiklal Marşımız, İslâmî Edebiyat Dergisi, Nisan 2001, Sayı 33, Sayfa 38





  2. #2
    nnic
    Güzel faydalı bir paylaşım.. teşekkür ederim..

  3. #3
    Alıntı indigo Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    İSTİKLAL MARŞIMIZ
    A)İSTİKLAL MARŞIMIZIN KİMLİĞİ
    Güfte(Şair):Mehmet Akif ERSOY
    İstiklal Marşının Yazılmasını İsteyen:Türk ordusu
    M.Akif’ten İstiklal Marşı Yazmasını İsteyen:HamdullahSuphi
    Yazılış Tarihi:17 Şubat 1921 Perşembe
    İlk Yayımlandığı Basın:Hakimiyet-i Milliye Gazetesi ve Sebilürreşat
    El Yazma Nüshasının Yayımı:21 Şubat 1921 tarihli ‘’Açıksöz’’Gazetesi
    Marşın Kabulünü Teklif eden:Hasan Basri Çantay
    TBMM’ de okunuş:1 Mart 1921
    İstiklal Marşını İlk Okuyan:Hamdullah Suphi TANRIÖVEN
    Mecliste Milli Marş Olarak Kabulü:12 Mart 1921 Cumartesi
    Mecliste Oturumuna Başkanlık eden:Gazi Mustafa Kemal Paşa
    Yarışmaya Katılan Şiir Sayısı:724
    İlk Beste:Ali Rıfat Çağatay(1924-1930 arası)
    Son Beste:Osman Zeki ÜNGÖR(1930’dan beri)
    Anayasa Dayanağı:1982 Anayasasının 3. Maddesinin 4. Cümlesi:“T.C.Devletinin Milli Marşı İstiklal Marşıdır.”

    B)İSTİKLAL MARŞININ ŞEKİL ÖZELLİKLERİ
    Nazım Şekli:Destandır.Marş halinde söylenmesi sebebiyle bugün ilk çağrışımı, destan değil,’’Marş’’tır.
    Nazım Türü:Epiktir.Aynı zamanda liriktir.
    Nazım Birimi:Dörtlüktür.Fakat son kıta beşlik olarak yazılmıştır.
    Nazım Ölçüsü:Aruz vezninin fâilâtün (feilâlâtün)/ feilâtün/ feilâtün /feilün (fa’lün) kalıbıyla yazılmıştır.
    Kafiye:aaaa bbbb cccc dddd…düzeninde ,genellikle zengin ve tunç kafiyeler kullanılmıştır.
    Dil ve Üslup:Türkiye Türkçesiyle; sade,açık,duru,akıcı ve özgün bir üslupla yazılmıştır.
    Sanat Değeri:’’İstiklal Marşı,bir marşın taşıması gereken bütün hususiyetlere en mükemmel şekilde haizdir.Ses,kafiye,cümle ve hayal sistemi ile muhtevası arasında tam bir uygunluk vardır.’’

    ‘’…Türk İstiklal Marşı,gerek söz gerek şiir kalitesi bakımından yeryüzündeki milli marşların hiçbirisiyle ölçülmeyecek kadar üstün ve zengin manalı bir şiirdir.
    Şiirde teşbih ,istiare,mecaz,kişileştirme,tenasüp,telmih ve tevriye sanatları dikkat çekmektedir.

    C)İSTİKLÂL MARŞI’NIN DİL VE ÜSLÛBU
    İstiklâl Marşı’nın dili, kaleme aldığı dönemin yaşayan ve milletin günlük hayatında konuştuğu tabiî Türkçe’dir ve kelime kadrosu, bu dilin kelime dağarcığı içinden seçilmiştir. Muhtevası ne kadar bütün Türk milletinin ortak duygu, düşünce, heyecan, isyan ve imanıysa, dil ve kelime kadrosu da o kadar milletin ortak malıdır. Aradan geçen bunca yıla rağmen dil itibariyle tabiîliği ve canlılığını korumuş olması, bu hususun ispatıdır. Kelime kadrosunda isim ve fiiller ön plânda yer alır ve fiiller, toplam kelime sayısının 1/5’ininden fazladır. Söz konusu durum, önemli ölçüde üslûbun belirleyicisi olur.

    Cümle yapısına dikkat ettiğimizde ise, fiil cümlesinin hâkim olduğunu görürüz. Şiirdeki fiiller, çoğunlukla hareket ifade eden (zincir vur-, çiğne-, aş-, yırt-, taş-, boğ-, fışkır-, dalgalan-, çat-, sar-, ulu-, feda ol-, al-, değ-, siper et-, secde et-, gül-, yaşa-) fiillerdir. Çünkü İstiklâl Marşı, santimantal, içe dönük, pasif bir millet ve onun ruh hâlinin değil; aktif, dinamik, dışa dönük bir millet ve bu milletin ruhundan taşan his, heyecan ve imanın şiiridir. Cümleler, büyük ölçüde bir mısra içinde tamamlanmaktadır. Buradan hareketle İstiklâl Marşı’nın mısra yapısını, çok büyük ölçüde cümlenin belirlediğini söyleyebiliriz.Yani; her mısra bağımsız bir cümledir. Bu yapı, aynı zamanda muhtevadaki veya muhtevayı var eden millet ruhundaki açıklık, kesinlik ve netliğin de ifadesi olur.

    İstiklâl Marşı’nın en belirgin üslûp özellikleri; açıklık, tabiîlik, sağlamlık, telkin edicilik, yüksek tonluluk, ahenklilik ve liriklik olarak sıralanabilir.

    Güçlü bir telkin, İstiklâl Marşı üslûbunun bir diğer niteliğidir. Daha metnin başındaki “Korkma!” emri, telkinî üslûbun ilk belirtisidir. Şiir boyunca da bu tavır devam eder ve son birimin son üç mısrasındaki üç kesin hükümlü cümle ile zirveye ulaşır.

    İstiklâl Marşı, ahenk ve ritim açısından da güçlüdür. Vezin, kafiye, alliterasyon, assonans, tekrar gibi lafız sanatları, ahenk ve ritmi sağlayan unsurların başında yer alır. Söz konusu sanatlarla muhteva, şairin ruh hâli ve ses tonu arasındaki sağlam uyum, şiirin ahengini daha da güçlendirir.


    D)İSTİKLÂL MARŞI’NIN MUHTEVASI
    İstiklâl Marşı’nın muhtevası, iki ana temel üzerine oturur: Bunlar: Bir; Türk milleti, onun vatanı, istiklâli, dini ve bayrağının düşman saldırısı karşısındaki durumu ve bunun millet nezdinde doğurduğu ciddî endişe. İki; bu endişeye mahâl olmadığı inancı ve bunun Türk milletine bağlı gerekçeleri. Metin, ilk kelimesinden son kelimesine kadar bu iki ana temel üzerine inşa edilmiş; bu iki ana eksen çevresinde doğup gelişmiştir.



    E)İSTİKLAL MARŞINI YAZILMASI
    Akif’in İstiklal Marşını yazması kolay olmamıştır. Bu güçlük,şairin sanat kudretinden ileri gelmiyordu.Akif’in İstiklal Marşını yazmaktan alıkoyan sebep,bunun için bir para mükafatı konulmuş olmasıydı.Akif,Türk milletinin istiklal ve hürriyetini para ile terennüm edemezdi.Yarışmaya yüzlerce şiir gelmişti.Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi,bu şiirler arasında birkaçını beğenmekle beraber,henüz istenilen marşın yazılmadığı kanaatindeydi.İstiklal Marşı’nı derin kültürlü,milletin ızdırapları ile beraber ortak değerlerini de samimi olarak yaşayan büyük bir şair ve abide şahsiyet yazabilirdi.İşte bu şahsiyet,Mehmet Akif idi.’’Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmamak’’için İstiklal Marşını yazan Akif,şiirimizi kahraman ordumuza ithaf etmiştir.’’İstiklal Marşı,milletin malıdır,milletin eseridir.’’diyen ve onun Safahat’ına almayan şair,500 lira mükafatı(bugünkü para ile milyarları)fakir kadın ve çocuklara iş öğretmek maksadı ile kurulan’’Dar-ül-mesai’’adlı teşekküle hediye etmişti.Mehmet Akif,o sırada büyük mali sıkıntı içindeydi ve giyecek bir paltosu bile yoktu,ceketle dolaşıyor,fazla soğuklarda arkadaşı Baytar Şefik Kolaylı’nın muşambasını giyiyordu.Bu sırada Akif, Burdur milletvekiliydi.Bugün,millet,fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüşken kıyak emeklilik peşinde olan Akif’i karşılaştırdığımızda bu davranışın ne büyük bir’’fazilet’’örneği olduğunu daha iyi anlamış oluyoruz.

    Mehmet Akif Ersoy’un,İstiklal Marşını hangi duygularla ve nasıl yazdığını,onunla beraber Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda beraber kalmakta olan Konya Meb’usu Hafız Bekir Efendi şöyle anlatıyor:
    ‘’Akif gece aniden uyanır,kağıt arar,bulamayınca kurşun kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın’’Ben ezelden beridir hür yaşadım,hür yaşarım.’’mısrasıyla başlayan kıtasını yazar.Sabahleyin namaza kalktığında,Üstadı çakısıyla duvardaki yazıyı kazarken gördüm.’’

    F)İSTİKLAL MARŞI’NIN ANLAMI

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    İstiklâl Marşı’mız, Türk milletinin duyduğu endişenin yersiz olduğunu haykıran “Korkma!” emriyle başlamaktadır. Buradaki “korkmak” fiilinin temel anlamında kullanılmadığını belirtmemiz gerekir. Kelimelerin iki farklı mânâ dünyası vardır. Bunlar; temel anlam ve yan anlamdır. “Ali karanlıktan korktu.”, “Ayşe köpekten korkar.” cümlelerindeki “korkmak” kelimeleri, temel anlamda kullanılmıştır. Hâlbuki İstiklâl Marşı’ndaki bu fiil, asıl anlamında değil, yan anlamlarından biri olan “endişe etmek, kaygılanmak” anlamında kullanılmıştır. Aynı kelimenin dördüncü dörtlüğün ikinci mısraındaki mânâsı da aynıdır. Mehmet Âkif’in “korkmak” fiilini, emir kipinde ve iki defa kullanmasının amacı, hem Türk milletinin ne ölçüde ciddî endişe içinde olduğunu sezdirmek hem de böyle bir endişeye lüzum olmadığını vurgulayarak onu ortadan kaldırmaktır.


    Şairin ’’korkma’’ diye seslendiği,özelde Türk ordusu,genelde Türk milletidir.Akif neden bu hitaba gerek duymuştur? ’’O günlerin ıstırabı sonsuzdu, millet kan ağlıyordu.Bakışlar, nerde bir al görseler, şiddetle ürperiyor, her alı bayrak sanıp onun geleceğinden endişe ediyordu…Ufuklarda bayrak renkleri yanıyor ve sonra sönüyordu.’’ Ayrıca bazı aydınlarda ümitsizlik hakimdi.Bazı mandacılar ve millete yabancılaşanlar,ümitsizlik telkin ediyordular. ’’Acaba al bayrağın sonu da böyle sönmek midir?’’ endişesi hakimdi.N.Sami Banarlı Hoca’nın ifadesiyle şafak, ’’Güneş battıktan sonra Batı ufkunda kalan al aydınlık.’’ demektir.O ıstırap yıllarında güneş batarken bu endişeyi duyan millete karşı Akif’in ümitvar yüreğinden yükselen erkek sesi,umutları yeşerterek endişeleri yok etmiştir.

    Âkif, akşam şafağında yüzen al sancağın, bu yurdun üstünde tüten en son ocak sönmeden; yani, en son Türk ferdi şehit olmadan sönmeyeceğini vurgular. Çünkü o, ancak ve ancak Türk milletinin “yıldız”ıdır ve semalarda parlamaya devam edecektir. Burada “yıldız” kelimesi tevriyeli kullanılmıştır; gökyüzündeki yıldız ve kader, talih. Ayrıca bu kelimenin, mecazî anlamıyla Türk bayrağındaki yıldızı hatırlattığını da belirtmemiz gerekir. Nasıl gökyüzündeki yıldıza ulaşmaya kimsenin gücü yetmeyecekse, Türk bayrağındaki yıldıza el uzatmaya da kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu sebeple korkmaya lüzum yoktur. Birinci dörtlükteki “o benim” söz grubunun üç defa tekrar edilmesi, al sancak-millet arasındaki bağın sağlamlığını ve sahiplenme duygusunun güçlülüğünü vurgulamak içindir.


    İlk kıtada bayrağımızın sembolü olarak kullandığı ’’sancak’’ kelimesi şehitlerimizin kanının rengi olan ’’al’’ ile tavsif etmiştir.

    Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!

    Birinci dörtlükte bayrağı ‘’yıldıza’’ benzeten şair ikinci kıtada ‘’hilal’’ mecazıyla ona seslenmiştir.Hilal,şairin Çanakkale şehitlerinde ‘’Bir hilal uğruna yarab,ne güneşler batıyor!’’ dizesinde ifade edildiği gibi İslam’ın, Allah’ın sembolüdür. ‘’Hilal,gökyüzündeki hilal şeklinden dolayı değil,yazılışından dolayı kutsal bir anlam taşır.Çünkü hilal kelimesi, Allah isminin harfleriyle yazılmıştır.Her iki ismin ebced hesabıyla da sayı değeri eşittir…Hilal’in kucağındaki yıldız ise doğrudan doğruya Hz. Muhammed imlasının şeklinden alınmıştır.Çünkü sülüs yazısıyla Muhammed yazılınca ortaya beş köşeli bir yıldız çıkar…İslam’ın beş şartının da böylece ifade edilmiş olduğu unutulmamalıdır.’

    Hilâl, Türk bayrağındaki aydır. Mecaz sanatı yapılmış; parça söylenerek bütün kastedilmiştir. Ayrıca ilk üç mısra içinde bir sevgili imajı ile karşılaşırız. Divan edebiyatında hilâl, sevgilidir ve sevgilinin kaşı, çoğu zaman hilâle benzetilir. Hilâl, nazlı bir sevgili gibi, çehresini, kaşlarını çatmış, kızgınlık içinde mensubu olduğu milletten fedakârlık beklemektedir. Bu sebeple millete gülmez. Çünkü bayrak, yukarıda vurguladığımız endişe içindedir.

    Haçlı Seferleri’nden bu yana asırların Türk milletinin hafızasına kabus gibi kazıdığı bir Batı gerçeği vardır. Özellikle Doksanüç, Trablus, Balkan, Birinci Dünya harpleri, böyle bir Batı’yı çok daha iyi tanımamıza vesile olur. İşte emperyalist ve zâlim Batı, elimizde kalan son vatan parçası Anadolu’yu da işgale kalkınca, elbette ki, yaşayan ve şehit olan her Türk ferdi ve onların varlık sembolü olan bayrak ciddî endişeler duymuştur. Nitekim nazlı hilâl; çehresini, kaşlarını çatmış, kızgınlık içindedir ve milletine tebessüm etmez.

    Âkif, öncelikle böyle bir endişeyi kafalardan ve yüreklerden silmek ister. Çünkü böyle bir endişenin kökleşmesi ve kesinleşmesi, Türk milletinin mücâdele azmini, şevkini, heyecanını büsbütün kıracak ve korkulan durumun gerçekleşmesine zemin hazırlayacaktır. Ümitsizlik, insanların ve milletlerin mücâdele azmini yok edip elini kolunu bağlayan en büyük hastalıktır. Nitekim o günlerde “manda” zilletinden başka çıkar yolun kalmadığını açıkça telaffuz edenler vardır. Bu durumu çok iyi bilen Safahât şairi, öncelikle endişenin yersizliğini vurgulamaya; bu endişe ortamında doğabilecek ye’se engel olmaya çalışır. Daha da önemlisi, ümit, iman, şevk ve kendine güven duygusu aşılar. Söz konusu tavır, onun en karakteristik niteliklerinden birisidir. Bu sebepledir ki, ilk mısradan son mısraya kadar İstiklâl Marşı’na hâkim olan temel duygu, bedbinlik değil, nikbinliktir.


    “Kahraman ırkıma bir gül!Ne bu şiddet,bu celal..’’ ifadesinde şair,bayrağın şahsında aynı zamanda Allah’a seslenmektedir.Allah’ın celal ismini zikreden Akif,Allah’ın bu millete artık ‘’merhamet’’ ile muamele etmesini dilemektedir.
    Bestelenmiş iki kıtanın sonunda terennüm edilen ‘’hakkıdır,hakka tapan milletimin istiklal’’ mısrası,en önemli mısra olduğu için şair sonunda da tekrarlamıştır.

    ’’Hakk’’ kelimesi tevriyelidir.Birinci anlamı Allah,ikinci anlamı,hukuk ve adalettir. Türk milleti samimî olarak Allah’a inanır ve ona tapar; yine Türk Milleti “hak, hukuk, adalet” değerlerine taparcasına bağlıdır. Söz konusu değerlere sahip olan Türk milleti, istiklâli, vatanı, hürriyeti, dini, bayrağı için o kadar mücadele vermiştir ki, istiklâl ve hürriyet, onun kazanılmış “hak”kıdır. Bu mısrada ‘’İstiklal’in, Allah’a ve adalete bağlı milletin hakkı olduğunu hakikati veciz bir şekilde dile getirmektedir. Allah’a bağlı olan, ondan başkasından da bağımsız olur. Hakikat-ı hürriyet, Hakk’a kul olmakla mümkündür.Burada şair, İstiklal’in şartını da dolaylı olarak belirtmiştir.Bu büyük milletin yüzyıllarca ‘’Allah Allah’’sesiyle olağan üstü zaferler kazanması, Hakk’a kulluğun sonunda Allah’ın bahsettiği nimet ve zafer oluştur.

    Batı’nın sadece maddî güce, teknolojiye, çelik zırhlara dayanan gücü, böyle bir imanı boğamaz. Çünkü maddeyi, silahı kullanacak olan insandır. İnsanı gözünü kırpmadan savaşın ateşine götüren güç de ideal ve imandır. Mücadele gücünü sadece elindeki silahtan alan bir insan niçin savaşsın? Hâlbuki Türk askeri, canından aziz bildiği hürriyeti, vatanı, dini, bayrağı ve diğer mukaddes değerleri için savaşmaktadır. Bu savaşın sonunda onun için iki rütbe vardır; gazilik ve şehitlik. İnanan bir insan için, bundan daha büyük bir rütbe olamaz.



    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşrım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Şair “ben” diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir; Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir. (Mehmet Akif, son mısrada "Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım " sözleri ile "Ergenekon Destanı' nı" anlatıyor ve hatırlatıyor. )

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    “Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Dördüncü kıtada da Akif, ‘’Çelik zıhlı duvar’’a benzettiği Batı’nın maddi(teknolojik)gücüne karşı Müslümanların imanının(manevi gücünün)galip geleceğini ifade ediyor. Yani; düşman savaşın maddî gücü durumundaki silah ve teçhizat bakımından üstün; Türk milleti ise inanç ve iman bakımından üstündür. Türk milletinin göğsü iman doludur; Hakk’a tapar. Elbette ki, bu iman onu güçlü kılar. Üstelik o, Kur’ân-ı Kerim’de vadedilen ilahî yardıma inanır. Çünkü Allah, kendine inanlara, kendi yolunda yürüyenlere yardım vadetmiştir.Mehmet Akif,bu mısralarda: ‘’İnanıyorsanız üstünsünüz.’’ ayetine telmihte bulunuyor.

    Dördüncü kıtanın son iki mısraı çok zaman hem yanlış anlaşılıyor,hem de yanlış okunuyor. ‘’Bir kere,buradaki ulusun kelimesi,yücesin,büyüksün manasında değildir.Bu söz: ‘’medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar(bırak)ulusun(dursun)! Merak etme,o tek dişi kalmış canavar,böyle bir imanı boğamaz.’’ manasındadır. Akif’in burada,medeniyete hücum ettiği ileri sürülerek onu bir medeniyet düşmanı,gerici göstermeye kalkanlar,ya çok cahildirler ya da art niyetli kişilerdir. ‘’Alınız Garb’ın ilmini…’’ diyen bir şair,ilme ve medeniyete nasıl karşı olabilir?Akif burada materyalist, pozitivist, sömürgeci yüzüne karşıdır.Hakiki medeniyetin ‘’İlim,teknoloji ve ahlak’’ gibi değerlere sahip olması gerektiği düşünüyor.Bir medeniyetin sacayağından biri olan ‘’ahlak,adalet,irfan’’ yönü eksik olursa,o medeniyet, ‘’canavar’’ gibi vahşi olur.

    Yirminci asrın başında Avrupa medeniyeti artık can çekişmektedir. Ondokuzuncu asırdaki üstünlüğünü kaybetmiş durumdadır. Bu yüzden tek dişi kalmış bir canavardır. Ancak Avrupa bu zayıflamış durumunu hazmedemediğinden, mevcut teknik imkânlarını seferber ederek, topuyla, tüfeğiyle bizi yok etmek gayretindedir. Avrupa medeni imkânlarını, Türk milletini dünya haritasından silmek için, bir vasıta olarak kullanmaktadır Mehmetçiğin süngüsüne topla, tüfekle cevap vermektedir. Avrupalı kendini çelik zırhlarla korurken Mehmetçik, onun modern silâhlarına îman dolu göğsüyle karşı durmaktadır. Bu silâhlarıyla, Avrupalı, kudurmuş bir canavar gibi uluyarak, kahraman Türk ordusunu sindirmeğe çalışmaktadır. Şâir, askerlerimize, artık eski gücünü kaybetmiş, zâlim, Müslüman Türk düşmanı, haçlı ordularından korkmamalarını, îman dolu bir göğsün, en modern silâhlara karşı koyabileceğini haykırıyor. Neticede Mehmet Âkif, haklı çıkmış, Avrupa medeniyeti îmanlı Türk askeri karşısında gerilemeğe mecbur edilmiş, bir kısmı Akdeniz’e dökülürken, bir kısmı da bayrağımızı selâmlayarak, memleketimizi terk etmiştir.



    Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaad ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.

    Akif,milleti alçakça vuran hainlere ve onların darbelerine karşı: ‘’Arkadaş!yurduma alçakları uğratma,sakın, /Siper et gövdeni,dursun bu hayatsızca akın.’’ diyerek, Asım’ın nesline büyük bir vazife yüklüyor.Bunun karşılığında ise Allah’ın Ali İmran ve Fetih suresinde müjdelediği ‘’zafer ve kurtuluş’’ günlerin mutlaka doğacağını hatırlatıyor.O zaman ‘’şanlı hilal’’in doğu ufkunda(şafaklarda)dalgalanacağını,ebediyen ‘’hürriyet’’e kavuşacağımızı ifade ediyor.

    Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.

    Vatan bugün (1920), “alçak”ların “hayâsız” saldırısına uğramış; üzerinde ve altındaki değerleriyle birlikte işgal tehlikesiyle yüz yüze kalmıştır. Hâlbuki o, Türk milleti için hem kutsal bir değer hem de hür bir hayat ve varlık tapusudur. Bundan da öte vatan bir “cennet”tir. Şiirde iki defa tekrar edilen “cennet” kelimesi, zengin bir çağrışım dünyasına sahiptir. İnanan bir mümin için ondan güzel, rahat, sıkıntısız, hür, mübarek bir mekân düşünülemez. Üstelik vatan, altıyla da kutsaldır. Çünkü kanlarıyla onu âdeta sulamış; canlarını onun uğruna seve seve vermiş milyonlarca “ata”, “şühedâ”nın mekânı yine vatandır. O kadar ki, toprağı sıksan şehit fışkıracaktır. Elbette ki böyle bir vatan, “toprak” diyerek basılıp geçilemez, küçümsenemez, düşmanın murdar çizmelerine terk edilemez. Her biri bir şehit oğlu veya şehit torunu olan Türk insanı, bu gerçeği unutmamalıdır. Şehitler, vatan hür olduğu, vatanın mukaddesleri korunduğu müddetçe rahat ve huzur içinde olabileceklerdir.


    Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.


    Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitleimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.


    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Şâir, sekizinci kıt'ada Allah'a hitâp ediyor. Şâirin Allah'tan yegâne dileği, mabedinin göğsüne yabancı (düşman) eli değmemesidir. Camilerimiz ve mukaddes saydığımız bütün varlıklarımıza düşman eli değmemelidir. Bu ezanlar ebediyen, Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Ezan sesi hiçbir zaman susmamalıdır. İslâmiyetin beş şartından biri de kelime-i şahadet getirmek, yani "eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü" demektir. Günde beş vakit okunan ezan'ın mâna ve muhtevası içerisinde kelime-i şahadet de vardır. Bir insanın Müslüman olması için kelime-i şahadet getirmesi şarttır. Ezan ve kelime-i şahadet olmayınca, İslâmiyet de olmaz.Bir yerde ezanın okunması, o yerde İslâm’ın varlığına delildir; yani ezan, o yerde dinin varlığına şâhitlik etmiş olur.
    Başparmaktan sonra gelen parmağa şehadet parmağı denir. Şairane bir ifade ile göklere uzanmış minareler de şehadet parmağına benzer.

    Türk tarihinde “din”, “vatan”, “millet” ve “istiklâl” duyguları yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Türk milletinin varlığını bugünlere kadar getirmede ve dünyada söz sahibi olmasında bu değerlerin rolü tahminlerin ötesinde çok olmuştur.

    Şehitlerin Allah’tan isteği şudur: Mabet ve mukaddeslere, düşman eli uzanmasın; İslâm dininin sembolü olan ezan sesi ebediyete kadar bu yurdun semalarından silinmesin. Eğer şehitlerin bu arzu ve istekleri gerçekleşirse, sevinç ve mutluluktan -varsa- mezar taşları büyük bir coşku ile Allah’a binlerce şükür secdesine kapanacak; her bir yarasından kanlar boşanan cesetleri yerden mücerret bir ruh gibi fışkıracak ve başları Arş’a değecektir.


    O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.

    İstiklal Savaşının kazanılmasındaki en büyük rolü oynayan dinin ve özgürlüğün simgesi olan ezanların, yurdumuzun, üstünde sonsuza kadar inlemesi Allah’tan millet adına niyaz eden şair,bu emellerin gerçekleşmesi sonunda şehitlerin ruhlarının vecd ile secde edeceğini ve ‘’başının arşa değeceğini’’ söylüyor.


    Dalgalan sen de şafakalar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

    Son kıt'ada şâir, zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalanmakta, şafağın kırmızılığıyla adetâ yarış edercesine, gök yüzünü Kızıl renge boyamaktadır. Türk ırkı, yeniden hürriyetine ve istiklâline kavuşmuştur. Artık onun için yıkılmak, yok olmak düşünülemez. Bayrağımız göklerde dalgalanmaya başladığı için, şehitlerimizin kanlarını helâl edebiliriz. Zira, hedefe ulaşılmış, yüce gaye gerçekleşmiştir. Kısacası zafer kazanılmıştır. Esasen bu Allah'a tapan ve doğruluktan ayrılmayan büyük Türk milletinin en tabiî hakkıdır.

    Mehmet Âkif, burada çok büyük ölçüde bayrağa hitap eder. Burada, birinci ve ikinci dörtlükteki endişenin tamamıyla ortadan kalktığı müşahede edilir. Artık “şanlı hilâl”, sabah şafaklarında ebediyen dalgalanacaktır. Onun için “izmihlâl” söz konusu değildir. Hürriyet, hep hür yaşamış olan Türk bayrağının hakkıdır.


    Böylece Şâir, şiir boyunca vatanımızın kutsiyetini, istiklâlin mânâ ve ehemmiyetini bu uğurda canım vermenin her Türk askeri için, bir borç olduğunu ifâde etmiştir. Son kıt'ada da kahraman Türk ordusuna çok yakında gerçekleşeceğini ümit ettiği, büyük zaferin heyecanını yaşatmak suretiyle, onun manevî gücünü son noktasına ulaştırmayı başarmıştır.


    G)SONUÇ:
    1982 Anayasası’nda yer alan hükme göre, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği belirtilen “İstiklâl Marşı” emperyalizme karşı kimliğimizi Müslüman bir toplum olarak haykıran bir metindir.
    Mehmet Âkif, Millî Mücadele’yi yürüten 1. TBMM tarafından oy birliğine yakın ekseriyetle kabul edilen, sonraki dönemlerde yapılan köklü değişikliklere rağmen değiştirilmeyen, bilahare yapılan anayasalarda değiştirilemeyeceği hükme bağlanan İstiklâl Marşı’nda bilinçli olarak bir aidiyet-kimlik formülü ortaya koymaktadır. 1. TBMM’nin kayıt defterinde Burdur Meb’usu Mehmet Âkif “İslam şairi” olarak kayıtlıdır. Onun bu marşı yazmasını en çok isteyen ünlü Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi’dir. Bu marşı ayakta alkışlayanlar arasında Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa da vardır. Demek ki görüş farklılıklarına ve ne yazacağı bilinmesine rağmen millî marş ısrar edilerek Mehmet Âkif’e yazdırılmış ve metin ortaya çıktıktan sonra muhteva da bilinerek tasvip edilmiştir.
    İstiklâl Marşı’nın Cumhuriyet’ten sonra millî marş olarak kalması, köklü değişikliklere rağmen değiştirilmemesi, yüzlerce yıllık bir sembol olan bayrak gibi aidiyet ifade eden muhtevası ile açıklanabilir. Aidiyetimiz değişmedikçe, kimliğimiz sürdükçe, bayrağımız gibi millî marşımız da değişmeyecektir.
    Hülâsa: Muhtevası, şekli, dili; bunları oluşturan alt unsurları ve bütün bunların sanatkârâne sentezinden oluşan üslûbu ile İstiklâl Marşı’mız, şiirin doruklarına yükselmiş bir metindir. O, Türk milletinin hürriyet severlik, vatanseverlik, kahramanlık, hakseverlik ve Hakk’a tapmak vasıfları ile istiklâl, hürriyet, bayrak, din, vatan değerlerinin en güzel ifadesidir. Türk’ün kendine güven duygusu, istiklâl ümidi, milli heyecanı, sarsılmaz imanı, onda billurlaşmıştır. Onu gür bir sesle her söyleyişimizde ruhumuzu derinden sarsan, heyecanlandıran, tüylerimizi diken diken eden sır, Âkif’in bizi çok iyi anlaması ve anlatmasında gizlidir.

    Sözümüzü, İstiklâl Marşı ilgili bir anekdotla bağlayalım. Mehmet Âkif, hasta döşeğinde son günlerini yaşanmaktadır. Bazı dostları ziyaretine gelir. Söz, dönüp dolaşıp İstiklâl Marşı’na gelir ve misafirlerden biri;

    “-Acaba, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?”, cümlesini sarf eder. Mecalsiz bir şekilde yatağında uzanmakta olan Âkif birdenbire başını kaldırır ve kesin bir ifadeyle şu cümleyi söyler:

    “-Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”

    Mehmet Âkif’in dua ve dileğine bütün kalbimizle katılıyor ve tekrar ediyoruz: Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!


    H) KAYNAKLAR
    1- Prof. Dr. İSMAİL ÇETİŞLİ, İstiklâl Marşı’nın Tahlili, www.turkedebiyat.net
    2- Ahmet KABAKLI, Mehmet Âkif, Toker Yay., İst., 1977, s.140
    3-Ahmet SEZGİN, İstiklal Marşımız, İslâmî Edebiyat Dergisi, Nisan 2001, Sayı 33, Sayfa 38

    paylaşım için teşekkürler indigo kardeşim...

  4. #4
    Akif’in burada,medeniyete hücum ettiği ileri sürülerek onu bir medeniyet düşmanı,gerici göstermeye kalkanlar,ya çok cahildirler ya da art niyetli kişilerdir.

    Bence idrak yolları enfeksiyonu geçiriyorlar o yüzden.İlmi müdahale şart.Hergün bir tanesine denk geliyorum zaten.

  5. #5
    allah razı olsun..bu vatana bir daha istiklal marşı yazmayı allah NASİP ETMESİN..amin.

  6. #6
    Alıntı AяcнαηgєŁ Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Akif’in burada,medeniyete hücum ettiği ileri sürülerek onu bir medeniyet düşmanı,gerici göstermeye kalkanlar,ya çok cahildirler ya da art niyetli kişilerdir.

    Bence idrak yolları enfeksiyonu geçiriyorlar o yüzden.İlmi müdahale şart.Hergün bir tanesine denk geliyorum zaten.
    "medeniyet dediğin..." kimin hangi medeniyeti anladığı önemli, ilkel ve vahşi roma medeniyeti de olabilir köleci zihniyetle halen ırak senin afganistan benim işgal eden medeniyetlerde... hatta yamyam kabilelerinin de kendine göre bir medeniyetleri vardır. yaşam kalitesi bakımından ayrıca ahlaki bakımdan henüz yüksek kültür oluşturulamadı atlantis gibi..



Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com