Toplam 3 sonuçtan 1 ile 3 arası gösteriliyor
  1. #1

    Mezhep İmamları

    6:159 Dinlerini parçalayıp mezhep mezhep olanların, seninle (Hz. Muhammet’le) hiçbir ilgileri yoktur. Onların işleri ALLAH’a kalmıştır. Sonra yaptıklarını kendilerine haber verecektir.
    Hicri üçüncü asırda, siyasi fırkalar ameli mezheplere dönüştüğü gibi, bu fırkalar kendi içlerinde de kısımlandılar. Dinin sabitesi yerinden oynatıldığı için bu boşluktan nemalanan pek çok âlim, kendisine has bir usul ortaya attı. Başta hadisler olmak üzere pek çok Kuran dışı kaynağı kendi kriterlerine tabi tutarak, onun üzerinden mezhebini bina etti. Böylelikle aynı anda yüzlerce İslam ortaya çıkmış oldu. İnsanlar bu İslam’ın neresinde olduklarını belirtebilmek için, metodunu takip ettikleri âlimin ismiyle kendilerini anar oldular. Hepsi kendi yollarının mutlak doğru olduğunu, diğerlerinin batıl olduğunu kendi içerisinde tutarlı bir şekilde ileri sürüyordu. Ancak hakikatten bir o kadar uzak olan bu yapılanma neticesinde İslam, gün be gün ALLAH’ın dini olmaktan çıkartılıp, kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Hanefi’nin, Şafi’nin, Hanbel’in, Malik’in, Cafer’in, Zahiri’nin, Taberi’nin vs dini olmaya başladı. Mukallitler, kendilerini ALLAH’ın koyduğu “Müslüman” ismiyle anmakla yetinmeyip, imam belledikleri kişinin adıyla tanımlar oldular.
    33:67 “Rabbimiz! Biz şeyhlerimize ve önderlerimize uyduk ve bizi yoldan saptırdılar.” derler.
    Mezhep imamları, mezhebin usulünü kendi kişisel kanatlarına göre oluşturdukları gibi, gerektiğinde bu kaidelere uymak zorunda bile değildiler. En nihayetinde bu mezhep, kendilerinin babalarının malıydı. İstedikleri gibi kurallar koymakta özgürdüler. Zaten tescillenmemiş devasa hadis külliyatı, istedikleri fetvalar vermelerini oldukça kolaylaştırıyordu. Hatta gerektiğinde hadis uydurabilme şansları da vardı. Yaşarken böyle büyük bir yetki ve makama sahip olan mezhep imamları, öldüklerinde tamamen tartışılmaz tabu haline geldiler. ALLAH’ın kitabını-fetvalarını bile tartışan, gerektiği yerde tevil eden, sıkışınca da bununla yetinmeyip nesh eden kitle, bu cüreti mezhep imamlarına karşı gösteremedi.
    3:103 Topluca ALLAH’ın ipine sarılın. Mezheplere bölünüp ayrılmayın…
    “Mezhepsizlik dinsizliktir” propagandası tutunca, halkın dinle ilgili tek bağlantısı mezhepler kanalı oldu. Bir süre sonra takipçilerin Kuran’la bağlantıları kesildiği gibi, hadislerle de kesildi. Mukallide düşen yalnızca mezhep imamının kendisine sunduğu İslam’ı kayıtsız şartsız kabul etmek olmuştu. Doğal olarak mezhep imamı dinin yegâne kaynağı pozisyonuna ulaştı. Zaman hastalığı iyice kronikleştirdi. Her gelen nesil için mezhep imamı daha da büyük bir put oluyordu. Bu sırada menkıbeler dizilmekten de geri kalınmadı. Zaten imamını daha iyi pazarlayan mezhepler, bu vahşi rekabet ortamında hayatta kalabildi.
    11’inci yüzyıldaki nizamiye pansünnist operasyonuna değin Şii, Mutezile ve Harici olmayan, yani teorik manada Sünni olan yüze yakın ameli mezhep vardı. Bunların en güçlü dört tanesi seçilerek halk onlarca küçük imam putundan kurtarılıp, panteonda sergilenen dört büyük, şaşmaz ve eleştirilemez putun hegemonyasına bırakıldı. İtikada dairse yalnızca Eşari’nin sözleri kabul edildi. Nitekim halkın payına hangi ameli mezhep imamı düşmüşse onun emirlerini mutlak surette yerine getirmesi gerekiyordu. Eşari’i efendinin ağzından çıkan her söz ise imanın şartı haline getirilmişti.
    20’nci asırda batıya nakavt olunup modernitenin girmesine değin Sünni halk, mezhep imamlarının talimatları dışına çıkamamışlardır. Çıkmaya gayret gösterenlerse her türlü cebir, baskı, tecrit ve dayak gibi yöntemlerle pişman edilmişlerdir. Bu ateşten çemberi gözler önüne sermek için dört mezhep imamının, müzik ve tavla-satranç hakkındaki fetvalarını layalım:
    İmam Malik, şarkı söylemeyi ve dinlemeyi yasaklar ve: "Bir kimse bir cariye satın alsa da cariye şarkıcı çıksa, bu alışverişinden dönebilir. Çünkü şarkıcılık bir kusurdur" dermiş. Yine Turpuştî'nin açıklamasına göre İmam Malik'e "Medine halkı­nın ezgiye cevaz verişine ne dersiniz?” diye sorulmuş da:
    "Biz Medine1ilere göre de şarkıya cevaz yoktur. Gerçekte bize göre şarkı söyleme ve dinleme işini sadece fasıklar yapar." cevabını vermiştir.
    İmam Ebû Hanife’ye gelince, o da müziği hoş karşılamaz ve günahlar­dan sayar. Küfe ulemasının görüşü de böyledir. Süfyân, Hammâd, İbra­him ve Şa'bî, Küfe ulemasından bazılarıdır. Basra uleması arasında da müziğin haramlığı konusunda bir ihtilâf yoktur.
    Musiki konusunda imamlar içerisinde en sert davranan İmam Ebu Hanife'dir. İmam Hanife taraftarlarının açıklamasına göre eğlenme kastıyla söylenen ezgileri dinlemek haramdır. Bu maksatla çalınan kaval ve defi dinlemek böyle olduğu gibi; bir sopayı ahenkli bir şekilde vurarak düzen­li bir ses çıkarmak ve onu dinlemek de böyledir. Bu günahı irtikab edense fâsık olacağından şahitliği kabul edilmez. Hatta bu haramı helal saya­rak ondan zevk almak küfürdür. Binaenaleyh istemeyerek kulağına böyle bir ezgi gelen kimsenin onu duymamak için elinden gelen çabayı sarf et­mesi gerekir. İmam Ebu Yusuf'a göre bir evden çalgı ya da eğlence ses­leri işitilse sahiplerinden izin almadan o eve girip bu sesleri kesmek icap eder. Çünkü nehy-i an el münker (kötülüğü önlemek) farzdır.
    İmam Şafiî' de "Kitabu’l Kada" isimli eserinde müziğin mekruh oldu­ğunu ve batıla benzediğini söylemiştir. Onun müziği haram saydığını çok yakından bilen taraftarları ise onun müziği helal saydığına dair yayılan ha­berlerin asılsız olduğunu söylemişlerdir.
    İmam-ı Ahmed’e (Hanbel) göre ise müzik kalpte münafıklık duygularından baş­ka bir duygu yeşertmez. [1]
    Çok açık ve net bir şekilde görüleceği üzere dört mezhep imamı da icmayla müziğin haram olduğunu belirtmişlerdir. İster halktan gizlensin isterse ilan edilsin bu gerçek değişmez. Bize en çağdaş, en yenilikçi mezhep imamı diye takdim edilen Ebu Hanife’nin gerçek yüzünü görmüşsünüzdür umarım. Aslında bu dört imamı da birbirinden merdanedir. Yalnızca diyanet kurumu kafasına göre dini ılımlılaştırdığı için, bizde Hanefilik ılımlıymış intibaı doğurmuştur. Numan efendiye göre; bir insanın tahtaya eliyle vurması ve bu sesi dinlemesi bile harammış. Yaşasaydı da sorsaydık; acaba kuşların, otomobillerin, rüzgârın ve ayağın sesi de haram mıymış? Ve bu haramı işleyenler de fasık olduklarından şahitlikleri bile kabul edilmeyecekmiş. Yani bir nevi menzileteyn durumu… Hanefi mezhebinin ikinci adamı Ebu Yusuf ise komşunun evinde eğer müzik sesi varsa izin bile almaya gerek duymadan bu sesi kapatmamızı buyuruyor. Yusuf’un babasının; para sesi, karı sesi ve su sesi hakkındaki değerli fikirleri nelermiş merak ettim doğrusu.
    Bu emirlerin uygulama alanı kalmasa da Cüppeli Ahmet amcamız: “Bakınız kuş sesi cik cik cik” diyerek bizi bu gurbette katıla katıla güldürmekte. Youtube’da altına yazılan: “Senin cüppeni, senin sakalını, bıyıklarını, sesini öpeyim…” diye devam eden yorumlar ise vatan hasretimizi dindirmekte.
    Müzik de aynen resim gibi hayatımızın her alanına girmiş bulunuyor. Aslında hep vardı ancak bu çağda ayrılmaz bir parçası haline geldi. Otobüste, okulda, filmde, telefonda, Televizyonda, yolda, evde yani her yerde.
    Burada karşımıza iki uygulama çıkıyor: Birincisi, Sünni olmasına rağmen bunca hadis, içtihat ve fetvayı tınlamayıp kendi kafasından bunu helal ediyor. Bu ise kişinin dini hevasına göre değerlendirdiği ve hayatını güzelleştirmek adına bir dekor olarak kullandığı manasına gelmektedir. Bu gruptaki insanların tamamı samimiyetsizdir. Eğer mezhepleri hak olsa bile bu insanlar batıldadırlar. Zaten aynı vurdumduymaz tavrı, gerçek haramlara karşı da, eğer yaşamlarına müdahil oluyorsa sergilemekten hiç çekinmiyorlar. Gücümüze gidense %90’a yakın olan bu kitlenin kendi içtenliksizliklerinin bir benzerini bizde görmedikleri zaman kartal kesilip ehlisünnet müdafaacıları olmaları. Bu zümrede olanlar şunu bilsinler; eğer adam gibi mezheplerini uygulamıyorlarsa hiçbir temel üzerinde değillerdir. Karşımıza çıkıp konuşma hakkına da sahip değillerdir.
    5:68 De ki: “Ey ehli kitap! Rabbinizden size indirilen Tevrat’ı ve İncil’i adam gibi uygulamadıkça hiçbir temel üzerinde değilsiniz. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfrünü ve azgınlığını arttırır. O halde kâfir bir toplum için üzülme. [2]
    Karşımızdaki insanların en azından dürüst olmalarını beklememiz hakkımız değil mi? Eğer Kuran’da müziğin haram olduğuna dair en ufak bir işaret olsaydı kesinlikle musikinin her türlüsünü hayatımdan çıkarırdım. İstem dışı durumlarda ise kulağıma pamuk tıkardım. Tüm bu çabalarıma rağmen olur da müzik sesi işitirsem derhal ilk namazımda rabbime tövbe ederdim ve gayretimi, tedbirlerimi daha da arttırırdım.
    İkinci grup ise müziğin haram olduğunu kabul edip, hiç oralı olmadan bu cürümü işleyenlerdir. Bu ikinci grupta en az birinci gruptakiler gibi kişiliksizdirler. Hem Müslüman’ım diyeceksin, hem de bir şeyin kesin haram olduğuna kanaat getirip hiç istifini bozmadan bunu yapmaya devam edeceksin. Böyle bir tavrın imanla hiçbir ilgisi yoktur. Bu tarz kişiler dini alaya almışlardır. Ne ahireti ne de ebediyeti beş dakika bile düşündüklerine inanmıyorum. Zaten aynı kişilerin bir süre sonra tüm kulluk vazifelerini terk ettiklerine şahit oluyoruz. Çünkü bir şeyin haram olduğuna inanan ve yapan, diğer haramları da kolaylıkla işleyebilecek psikolojik altyapısını oluşturmuştur. Elinde sigara, sigaranın haramlığını savunan; müzik haram diye gürlerken telefonu tealel bedru’yla çalan; bir kızı görmenin, (avret mahali değil), kadın sesi duymanın haram olduğunu söyleyip sevgili yapan… çok tatlı su mücahitleri gördük. Hasımlarımızın, yanlış yolda bile olsalar doğruyu arayıp sapanlardan olmasını dileriz. Sıffindeki mızrakçılar gibi batılı arayıp batıl üzerinde olanlardan illallah ettik.
    2:44 İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Ve kitabı da okuyorsunuz. Hiç mi akletmezsiniz? [3] [4]
    Şimdi bu kıymetli(!) imamlarımızdan tavla ve satranç hakkındaki yorumlarını dinleyelim:
    Sahih olarak rivayet olunan bir hadiste Resulullah (as) şöyle demekte­dir: "Tavla oynayan bilsin ki elini domuzun etine ve kanına batırmış gibi­dir." Bir başka hadiste, "Tavla oynayan, Allah'a ve Resulüne isyan etmiş de­mektir." diye buyurmaktadır. Ali b. Ebu Talib, satranç oynayan bir topluma rast gelince onlara: "Taparcasına kendinizi kaptırdığınız hu heykeller de ne oluyor?" diye sordu. Bir rivayette de şöyle deniyor: Hz. Ali satranç oynayanla­rın satranç tahtalarını kafalarına geçirdi. Selef alimlerinden bir kısmı: "Sat­ranç kumardan bir bölümdür. Allah Azze'nin kumarı haram kılması benze­ri bir hüküm altındadır" diyorlar. Âlimlerin pek çoğu satrancın herhangi bir bedel karşılığı oynanması halinde haram olacağını belirtiyorlar. Ortaya konan bir bedel karşılığında oynanması durumunda Allah'ın haram kıldığı kumar ve fal okları hükmü içerisine girmektedir.
    Dört mezhep imamına göre tavlanın herhangi bir bedel karşılığında ya da bedelsiz oynansın haram oluşu kesin­dir. Ama İmam Şafiî'nin bazı arkadaşları, tavlanın ortada bir menfaat (karşılık) olmaksızın oynanması durumunda haram olmadığını savunuyorlar. Şafiî, bir çok arkadaşı, imam Ahmet,(Hanbel) Ebu Hanife ve diğer İmamlar, "tavla ister her­hangi bir bedel karşılığında oynansın isterse karşılıksız olsun haramdır" di­yorlar.
    Satrancı bu kabilden alan Malik, Ebu Hanife, Ahmet ve diğer imamlar onun tavla gibi haram olduğu görüşünü savunuyorlar. Hatta bu hususta han­gisinin verdiği hüküm daha kesin diye tartışmalar olmuştur. İmam Malik ve bazı şahsiyetler: “Satranç tavla gibidir" diyor ve hükümlerini ona göre veri­yorlar, imam Ahmet ise: “Satranç tavladan daha az kötü bir şeydir" diyor.[5]
    42:21 Yoksa onların ortakları mı var? ALLAH’ın izin vermediği dinsel kurallar oluşturan. Eğer ayrım sözü[6] olmasaydı aralarında derhal hükmedilirdi. Zalimler için acı bir azap vardır.
    sahabe görüşleri
    2:134 Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizinkilerse sizedir. Siz onların yapıp ettiklerinden sorgulanmayacaksınız.
    Sünni mezhepte dört hüccet arasında sayılmayıp ancak en az diğerleri kadar kudretli beşinci kaynak sahabe beyanlarıdır. Sahabe: arkadaş demektir. “Ashap” bu kelimenin çoğuludur. Özellikle ortaçağdan günümüze kadar kopmaz bir kulpla süregelen kıssacılar nezdinde olağanüstü bir konuma sahip olan sahabe kelimesi, Kuran’da kötüye yakın bir nötrlükte anılır. Tahrimen (harama yakın) mekruh gibi. (34:46; 53:2; 81:22) ayetlerinde, peygamberimizin müşriklerin sahabesi olduğu ve sahabelerinin (arkadaşlarının-Hz. Muhammet’in) delirmiş, cinlenmiş, sapıtmış olmadığını ifade eder. Aynı kelime (12:39-41) ayetlerinde, henüz müşrik olan, sonra ihtida edip etmedikleri muallakta kalan Yusuf’un (as) zindan arkadaşlarını betimlemek için kullanılır. Sahabe kelimesinin tek olumlu kullanıldığı yer (9:40) ayetidir. Bu kelime burada, hicret sırasında peygamberin mağara arkadaşını tanımlamak için kullanılmıştır.[1]
    Ancak Kuran’da yukarıda belirttiğimiz gibi vasatın altında bir manaya sahip sahabe kelimesi; sıra dışı yetkilere sahip bir zümreye dönüşmüştür. Her konuda olduğu gibi sahabe tanımında da ihtilaflar mevcuttur. Genel olarak ehlisünnet mensupları, Müslüman olup peygamberi bir kereliğine de olsa gören herkesi sahabe saymışlardır. 114.000 sahabe olduğu belirtilmektedir. Yine Sünniler bu 114 bin kişinin tamamının adil, masum, şaşmaz ve yıldızlar gibi olduklarını belirtirler. Bu hususta uydurulmuş binlerce hadis vardır. Öyle ki sırf sahabe faziletlerine dair çaplı bir literatür oluşmuştur.
    Peygamber efendimiz (asvs) kendisine inananlarla beraber eşine tarihte ender rastlanabilecek bir devrim gerçekleştirmiştir. Bu inkılâp yalnızca Arap yarımadasında değil, çok kısa bir zamanda Roma ve Sasani İmparatorluklarını da önüne katarak, Hindistan’dan Atlas okyanusuna kadar müthiş bir iman tsunamisi yaratmıştır. Elbette ki bu muazzam başarı; ALLAH’ın yardımı, Kuran’ın mükemmelliği, Resulullah’ın dehası ve gayreti ve de tabiî ki müminlerin inancı, kararlılığı, cefası ve azmiyle başarılmıştır. Bu büyük ve kalıcı zaferde katkısı olan herkesi hayırla yâd etmek, Müslüman bir dünyada doğan ve Kuran’ı tanıyan hepimizin üzerine borçtur. ALLAH, dini yolunda cihat eden tüm müminlerden razı olsun.
    Fakat tarihin konusu olarak hayırlı anılması gereken sahabeler, zamanla dinin teşri kaynağı olan Tanrılara dönüştürülmüşlerdir. İnsanın değer verdiklerini putlaştırması tarih boyunca süregelmiş bir kanundur. Ancak hiçbir devirde bir halkın çocuğundan, kadınına, kölesinden bedevisine tamamının putlaştırıldığı görülmemiştir. Bu hususta şirkin katmerlisini işleyen ve aziz fenomeninin yoğun olduğu Hıristiyanları bile geride bırakmamız oldukça üzücüdür. Hıristiyanlar dahi ALLAH’ın oğlu ALLAH dedikleri İsa’yı (as) inanıp gören herkesi değil, sadece 12 tanesini ve annesini putlaştırmışken, bizim o devirde yaşayan hayvanları[2] hatta cansız varlıkları[3] bile kutsamamız ironiktir.
    Bu 114 bin kişinin tamamı putlaştırılmakla da kalınmamış, dinin yegâne ölçütü ve sahibi haline getirilmişlerdir. Dört büyük Sünni mezhebinin tamamı da bir şekilde sahabe kavl ve icraatlarını dinde delil olarak varsaymışlardır.
    Ebu Hanife, sahabe uygulamalarına itibar etmiş, sahabenin çelişkiye düştüğü durumlarda bile o meşhur reyini kullanmak yerine bu ihtilaflı görüşlerden birisini seçmekle yetinmiştir. Malik, sahabenin sözlerini de aynen peygamber sözleri ayarında sünnet olarak kabul etmiştir. Ona göre sahabenin sözleri de aynen hadisler gibidir ve dinin ikinci kaynağıdır. Bu hususta en radikal çıkışı Hanbel yapmıştır. O sadece sahabeleri değil onları gören ikinci kuşak olan tabiileri de din de hüküm koyucu ilan etmiştir.[4] Bu görüşe göre hicri 10-100 yılları arası yaşamış hemen hemen herkes ki yaklaşık 50 milyon insanın tamamı günahsız, hatasız ve din koyucudur. Çünkü peygamberin ahirete irtihalinden itibaren sahabeler ilgi odağı olmuş, bilhassa umuma açık camilerde herkes onları görmek ve sohbetini dinlemek imkânına ulaşmıştır. Peygamberi çocukken görenlerin de sahabe olarak sayıldıklarını düşündüğümüzde, H.60 yılına kadar İslam âleminde pek çok sahabe denilen kişi cirit atmakta ve onları görme şerefine erişip kutsallaşan milyonlar bulunmaktaydı.
    Mezhep imamları arasından sahabelerin dindeki yeri konusunda en tutarlı görüşü Şafi benimseyerek, mezhep usulünü oluştururken onları din koyucu olarak kabul etmemiştir. Ancak aynı tutarlılığı uygulama noktasında göstermeyen Şafi, isim koymadan ve anayasayı bir kere delsek ne çıkar yavanlığıyla kendi kanunlarına bile uymamış ve pratikte sahabe sözlerini hüküm tayin edici olarak vazetmiştir. Mezhep usulünü tanıttığı “Er Risale” adlı yapıtında Şafi, sahabe sözlerini de hüküm kaynağı olarak yorumlamıştır. Gene “El Umm” adındaki eserinde “Kitap ve Sünnet’te bulunan şeyleri duyanlar için mazeret söz ko­nusu değildir, onlara itaat gerekir. Kitap ve Sünnet’te bir şey yoksa sahabelerin sözlerine başvuru­ruz.” [5] diyerek öznel mezhep kaidelerine kendisinin bile uymadığını açık etmiştir.
    Mutezile, Şia ve Hariciler sahabe söz ve eylemlerini dinde delil olarak tanımamışlardır.
    Kuran’ın bu konudaki görüşü elbette ki açıktır. Peygamber de dâhil olmak üzere kimsenin hüküm koyucu olmadığı İslam dininde sahabelerin söz sahibi olması beklenilemez. Ancak yukarıda anılan görüşlerin ne kadar mantıksız ve keyfi olduğunu göstermeden edemeyeceğim:
    Sahabe kelimesinin mukaddes bir manada olmadığını Kuran’dan gördük. Bunun haricinde hayatlarında sadece bir kez peygamberi görmüş kişilerin bile yanılmaz, şaşmaz, adil ve mükemmel olduğunu iddia etmek hangi akla, hangi mantığa sığar? Kuran’ın medeni ayetleri Mekke dönemindeki müşrik vurgusuna eş değer bir şekilde münafık konusunu işler. Hatta Kuran’da Müşrikun suresi olmamasına rağmen Münafikun (63. sure) adında bir sure olması manidardır. Bu çok açık bir şekilde büyük bir münafık grubun mevcut olduğunun Kuran tarafından belirtilmesidir. (9:101) ayetinde bu münafıkları peygamberimizin bile tam manasıyla teşhis edemeyeceği söylenir. Geleneğin sadece bir tane münafık “Abdullah b. Ubey b. Selul varmış gibi davranması büyük bir aldatmacadır. Dolayısıyla hidayet rehberi olarak gösterilen insanlar içerisinde münafıklar olması çok doğaldır.
    Ayrıca üçüncü halife Osman’ın, içlerinde pek çok sahabenin de bulunduğu isyancı bir grup tarafından katledilmesi sonrasında, en kutsal sahabelerinde aralarında bulunduğu Müslümanlar yıllarca birbirlerini kırmışlardır. Bu tarihsel vakıa bile sahabelerin öyle anlatıldıkları gibi ruhani melekler olmadıklarını ortaya koyar. Milyonlarla ifade edilebilecek sayıdaki tabiilerin dinde söz sahibi olamayacaklarını söylemek abesle iştigaldir.
    2:141 Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizinkilerse sizedir. Siz onların yapıp ettiklerinden sorgulanmayacaksınız.




    Konu Sarmaşık tarafından (03-May-2012 Saat 08:49 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    çok düşünyorum bu konu üzerine yav. araştırmaya devam edeyim ben en iyisi.

  3. #3
    umutbey
    Mezhebleri inkar eden bizden değildir.



Benzer Konular

  1. İtikatte Mezhep İmamları İmam Eşari Ve Maturidi
    Konuyu Açan: vahid, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 06-Ara-2011, 22:28
  2. Bir mezhep öğretisi inanırına forumdaki 5 sorum
    Konuyu Açan: Muhabbetci, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 53
    Son Mesaj : 10-Oca-2009, 15:16
  3. Mezhep hükümleri Kuran i hükümsüz ilan eder mi ?..
    Konuyu Açan: Göktürk, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 76
    Son Mesaj : 08-Kas-2008, 18:52
  4. Dinimizdeki dört delil ve dört mezhep
    Konuyu Açan: badazz1980, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 36
    Son Mesaj : 07-Eki-2008, 22:46
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com