Aziz Cemaat Kur’ân-ı Kerim'de Cenâb-ı HAKK bir âyet-i kerîmede: “Ve vucûhun yevme izin bâsırah(bâsiratun).
İlâ rabbihâ nâzırah (nâziratun).” buyurmuştur.
“vucûhun yevme izin bâsırah” alnı nâsiyesi temiz olanlar,
İlâ rabbihâ nâzırah (nâzıratun) ALLAH’ını göreceklerdir.
Cennetten görülecek Cenâb-ı ALLAH
Peki bize bizden yakîn olan “Habli’l- verid” den daha yakîn olan ALLAH’ı sinema perdesi gibi başka yerde mi seyredeceğiz?
“Bu âyet-i kerime nedir?”
Çok dikkatli olun. Bunları bir yerde dinleyemezsiniz!.
Siz nurlu insanlar da radyo iyi, benim piller iyi alıyor da size söyleye biliyom benim de bildiğim yok, ALLAH bize bizden yakın “Ve vucûhun yevme izin bâsırah (bâsiretun).
İlâ rabbihâ nâzırah (nâziretun).” Cennetten görülecek. Cennette değil!.
Cennet dedi mi cennette mekân veririz O ’na.
“Bu ne demek. Nasıl olur bu şey? Bi öyle diyor, bi böyle diyor. İnsan çıldırır!”
Çıldırmaz mü’min. Çıldırma diye bir şey yoktur.
Vücûdunda bozukluk olan akıl çıldırır.
Burda şimdi biraz durun!.
Cenâb-ı ALLAH celle celâluhu; çocuk, ana rahmine düşüp de doğacağı zaman ALLAH herkese kendi ayn sıfatından, ilim sıfatından, akıl sıfatından bir avuç verir.
Diyelim bunu bir okka. Çocukta bir okka akıl var.
Ömrünün sonuna kadar bir okkadır o.
Çok dikkat buyurun aziz cemaat!
ALLAH rızâsı için çok dikkat buyurun!.
Anlatırken çok güçlük çekiyorum çünkü.
O bir okka akıl ölümüne kadar devam eder insanın.
Ne bir gram eksilir, ne bir gram fazlalaşır.
Şimdi aklımıza diyeceksiniz ki: “Bâzısı salak oluyor. Bâzısı deli oluyor. Bâzısı çok akıllı oluyor!”
Onları sormayın kendi kendinize.
Ben anlatayım onlar uçup gidecek kafanızdan.
Vücud büyümeye başladı mı akıl ve fikir, vücûdundan büyüme çağı teşekkül etti mi fışkırmağa başlar.
Bir goncanın içinde, gülün içinde koku var her şey var.
Fakat gonca tamâmıyla olmadan açılmaz, açılmaz.
Şurada bir radyo makinemiz var iki dalgalı iki tâne ampülü var.
Ankara’yı dinliyoruz Eskişehir’i..
Beş altı tâne onun ampûlu olacak ki Amerika’yı da dinleyelim.
O halde o aklın işlemesi için vücûdun büyümesi tekâmül etmesi lâzımdır.
Küçücük bir delikli süzgeçten fışkıracak suyla, daha büyük şeyden fışkıracak su arasında fark vardır.
Vücud tekâmül ettikçe akıl da artık o vücûdun içinde kendi güzelliklerini göstermeğe başlayacak.
Onun için çocuğa mükellefiyet yoktur.
Çünkü aklını zorlasa da yapacak hareketi yok.
Çocuk o noktayı kaldıramaz. Sen kaldırırsın.
Onun için hakiki Müslüman, mübârek yüzlü Müslümanlar ömrünün sonuna kadar eğer Rasûlullah’ın dediği sıhhî kaideleri, Cenâb-ı ALLAH’ın buyurduğu işleri yaparsa ölünceye kadar hastalık çekmez. Hastalık diye bir şey bilmez.
“Ama efendim hastalık var. Âyet-i kerime tedâvi olunuz diyor?”
Evet ben de biliyorum sen de biliyorsun.
Vücûdun böyle tam güzel hâle gelmesi için evdeki gülle yabanî gül arasında fark vardır.
Altını temizlersin sularsın. Güneşe korsun. Soğuk havada dışarı alırsın.
İşte vücûdu da ALLAH’ın makarrı vücud.
Bu şah damarımızdan daha yakın.
Bunu güzel muhafaza edebilmek için, elinde tabancası olan ayda bir defa onu siler yağlar.
Ampûlleri hanımler evde temizlerler.
Bilmem bayram geldi diye yerleri şey ederler.
Vücûdunu Peygamber Efendimizin buyurduğu şekilde hazırlayacaksın.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin, o mübârek âyetleri alıncaya kadar ne bir kaç tâne ameliyat geçirdi.
“Efendim Elem neşrah leke!”
Evet evet.
Yatırdılar da bıçaknan açtılar onu.
“Efendim öyle!.”
Bıçaknan açtılar.
Ben açıyor insanın göğsünü: “Tık!.”
Felek nasıl açamaz.
Biz inanırız ama inanmayan onlar serseridir.
Bunlara bakma sen.
Bu tam tekâmül etmesi için Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemi göndermiş Cenâb-ı ALLAH.
“Mekârim-i ahlâkı tamamlamaya geldim!” demiş.
“Mekârim-i ahlâk ne?”
Önünü iliklemek değil ağam!.
Önünü iliklemek değil!.
Vücûdun ALLAH’ın muhafazası. Mahfazası. O Mahfazada nasıl tekâmül ettirilir onu öğrenmek için.
Sakal-ı şerîfi nasıl temiz bir yerde, Kur’ân-ı Kerim nasıl bir yüksekte saklıyorsak.
Haaa bunu saklamak için oğlum ne yapacaksın.
Bir, maddî elle tutulur, tartılır gözle görülür kısmını temiz tutacaksın.
Heee abdesti var, şunu var bunu var. Şu var bu var mesela.
İkincisi ruhî kısmını.
Evin burası temiz.
Ev ama ev çıplak olmaz. Masa olacak, koltuk olacak, halı olacak, rafı olacak, kütüphânesi olacak.
Vücûda ALLAH’ı sokuyoruz.
Onun o mobilyası da ne biliyor musunuz?
Fazilet, gıybet etmemek, yalan söylememek, dedikodu etmemek.
Bunların neşv u nemâsı için de mîdeye haram sokmamaaaak!.
Haram sokmayacaksın. Sokmadı mı?
Vücud mükemmelen tekâmül eder.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduğu şekilde devam edersen ömründe hasta olmazsın.
“Efendim ama bazen hasta oluyoruz.”
Ya rûhumuz hasta olur ya cesedimiz hasta olur.
Rûhun nasıl hasta olur?.
Bir edebsizlik yaparsın uyuyamazsın ben niye bunu yaptım diye.
Yâhut bir dalaveren var.
Acaba polis beni tutacak mı, şunun bilmem nesini yap, dalavere ruhî hastalık.
Karakter hastalığı değil mi?
“Efendim bende sinir var.”
Ne siniri var be hayvan herif! Sinir minir diye bir şey yoktur. Hiddet yok!.
Maddî hastalık, nezle oldun, düştün kırıldın.
Kalb hastalığı oldun, şeker hastalığı oldun, tansiyon şu bu muhakkak maddî bakımdan cezâ defterine İlahî cezâ defterine geçmeyen bir edebsizlik yapmışsındır.
Onu mahfazayı temizlemek için Cenâb-ı ALLAH veriyor.
Rûhun da da bir edebsizlik yapmışsındır.
Yaptı mı bunlar birikir.
Onun için bir hadis-i kudsî de: “El emrâzı hedâyâ-yı min Azze ve Celle li’l-abîd : Hastalıklar maddî manevî olsun ALLAH tarafından kuluna verilen bir hediyedir.” Hediye cezâ değildir.
Onu temizlememiz içindir.
Kedinin mîdesi bozulur gider bir ot yer. Koklar koklar o bulur otu. Bunun gibi.
Haaa şimdi maddî manevî temizliği yaptı mı?
“Vucûhun yevme izin nâdırah (nâdıratun)”
olur oğlum, alnın temizlenmeğe başlar.
“Efendim yaşlandı adam, bunadı. Akıl bunadı.”
Muhakkak kafasındaki dimâ da telâfif ve tehâric vardır.
Arapça girinti çıkıntılar.
Yani kulak zarın olmazsa duymazsın. Onun gibi.
Aklını kullanacak madde bozuldu, madde.
Bozulduğu için adam bunamağa başladı.
Yoksa hani hepimiz bunasak, bunadı mı âhirete gitti mi?
Bunağa aklı yoksa, sual sormazlar oğlum.
“Hani bunama nerde?”
Bunama cesedin bozuldu, radyon çalmıyor.
Makinanın civatası bozuk.
Bir koskoca motorda bir cıvata gevşedi mi motor “pam!” yapmağa başlar.
Onun için hakîki Müslüman hasta olmaz oğlum.
Güneş doğmadan kalkacaksın.
Az yiyeceksin!.
Hiddet etmeyeceksin!.
Şunu yapmayacaksın!.
Bunu yapmayacaksın!.
“Vucûhun yevme izin nâdırah(nâdıratun)” alnın temizlenir.
Nâsiyenizi, içinizi dışı temiz olanlar demek.
“Ve vucûhun yevme izin bâsirah(bâsiratun)”
Nâsiyesi içi dışı temiz olan demek:
“Fazilet doğruluk hasretleriyle vücûdunun bütün kötülüklerini iknâ edip tamâmen huzûra kabûle şâyan temizliğe varanlar.
Şah damarından insana yakîn olan ve Nûr-u Rasûlullah penceresinden ancak mâhiyeti anlaşılabilen HAKK’ı göreceklerdir!” diyor.
Vücûhun kalbinin içinde Nûr-u Rasûlullah ’ın penceresi var.
O pencereye yanaşabilmek için: “Ve vucûhun yevme izin bâsirah (bâsiretun)”olmak lâzım.
Bu dediğim temizlikleri yapacaksın.
Câmiye bile girerken ayaklarımızı yıkıyoruz temizliyoruz.
Evine bile girerken ayakkabını çıkarıyorsun.
Heeee o pencere buğulandı mı gel aç haa dışarıda soytarı seyredeceksin.
Ahaaa bu gözlük buğulandı mı mendillen yapıyorum da.
Sen Nûr-u Muhammedinin sallallâhu aleyhi ve sellem penceresinden böyle:
“Ben göreceğim!.”
Gözünü yum. Fâreyi bile göremezsin.
Bâzı soytarı şeyler vardır şeyhlik yapar.
Murâkabeye dalar: “Haaa görüyorum!.”
Hiçbir şey göremez o. Burnunun deliğini bile göremez.
Madden nasıl yüzlerce amâliyelerden geçtikten sonra aziz cemaat içinde bulunan altın cevheri elle tutulur, gözle görülür hâle gelir.
Yakarsın onu. Altını göremezsin mâdende.
Gözle görebilmek için seksen türlü ameliyeden geçer.
Bize bizden yakîn olan HAKK’ı o zaman anlayacaksın.
O zaman müşâhede imkânına mâlik olabileceğiz.
Bu temizliği yaparsak.
“Bana şah damarımdan daha yakın!”
Haaa yakın tut yakın!.
Ohooooo kolay değil.
Gözün çapaklanıyor da şöyle göremiyorsun.
Haaa ben gözlüğü çıkardım mı hepinizi bulut karanlık görüyorum.
Hayır kolay mı o pencereden bakmak, en basiti oğlum.
Şu pencerenin camı olmasın.
Önünde de şeyi olmasın seni şuraya çıkarayım.
Şöyle tutarsın yanına aşağıya bakarsın.
Haaa: “Ben şunun üzerine çıkar tek ayak dururum!” der.
Onu on beş bin metre yukarıya çıkarır.
İnsan yere bile bakamaz.
İşte o pencere de öyledir oğlum. O pencerede öyledir.
Yanaşıyorsun senden sana yakîn olana yanaşıyorsun.
Bu cesed perde olduğundan nasıl ki altına karışmış; toprak, altının görünmesine mâni ise cesetteki pislikler de o pencerenin görünmesine mânidir.
Onu idrak ve görmeğe vücud müsâit değildir.
Göz güneşe bakamadığı gibi vücud ile olduğumuz da HAKK’ı görmeğe tahammülümüz yoktur.
“Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk (ileyke)”
Beni göremezsin Yâ Musa.
“ve lâkininzur ile'l-cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî”
Bak cebele, cebel yerinde durursa görürsün.
“fe lemmâ tecellâ rabbuhu li'l-cebeli cealehu dekan”
Ve ALLAH nûrundan bir huzmeti şey etti.
Cebel eriyiverdi. Mûsa da hemen düşmüş bayılmış.
O pencereden seyretmek oğlum insanı çıldırttırır şey eder, yakar.
Yakmamak için oğlum maşası var.
“Maşa ne?”
Temizlik. Bak şunun aha şu insan yaptı bunu.
Şunun ben arasına bir küçücük sigara kağıdı koysan cereyan geçmez, işlemez?
İçimizden ne kadar pislikler var.
“Efendim ben temizim!”
Hepimiz temiziz ALLAH’a şükür.
Ama bilmeden yaptığımız hatâlar var.
Bu günkü dünyâda ne kadar şey edersen et.
Akşama yetmiş beş kuruşa aldığımız ekmeğin içinde kim bilir ne kadar haram var.
Öküzünün hakkını verdi mi, değirmenci aldığı adama hakkını verdi mi? Herif abdestli mi yoğurdu...
Bu gün bir avuç ekmek bir öğünde yemek yemek helâl bakımından buradan Çukurhisar’a kadar yer altından tünel açmak kadar güçtür oğlum.
Cenâb-ı Peygamber buyuruyor bir hadisinde buyuruyor ki:
“Kıtlık oldu mu?” diyor.
“Kıtlık nasıl?”
Eski kıtlıklar olmaz oğlum.
Hani peksimet yerdik. Harb-i umûmî de ekmek.
Kıtlık şudur; üç paraya aldığımız ekmek yetmiş beş kuruş.
On paraya aldığımız yumurta uzak bir şey değil. Elli beş kuruş. Süt öyle. İşte daha kıtlık.
Senin var da alıyorsun benim yok alamıyorum.
On üç lira et vereceğe, nasıl alacaksın? İşte kıtlık bu.
ALLAH’a kazancının zekâtı verilmedi mi Cenâb-ı Peygamber diyor kıtlık başlar.
Hastalık veba, tâun. Vebâ tâun yok ama tansiyon illeti var. Kanser var. Sinir hastalığı var. Şeker hastalığı var.
Tahul gibi. Zîna fazlalaştı mı dünyâda Cenâb-ı ALLAH’ın illetleri tahul ya da hastalıklar demektedir muhterem cemaat, aha ortada.
Gel de helâl lokma ye ağam hadi, hadi bakıyım.
Ama çamurlu suyu filitre eden âletler vardır ya oğlum.
Çamurlu suyu koyarsın altından göz yaşı gibi çıkar.
Haram olduğunu bildiğin hâlde değil de bilmediğin hâlde gelen harama secdeye başını koyanlarda bir filitre vardır.
O kadar korkmayın o temizler, temizler. O filitre temizler.
“Ama o filitre nedir?”
Yağma yok söylemem onu.
“Biliyon mu?”
Vallâhi biliyorum billâhi biliyorum.
Ama söylemem. Söyledim mi, o filitre vardır diye gel haram ye.
Ondan sonra benim başıma belâ. Yok öyle iş.
Neyse bir iki lafla. “Eheeee, ıhııııııı.”
O halde bizimle Cenâb-ı ALLAH arasında bize bizden yakîn olan ALLAH’ı göremiyoruz.
Arasında bir şey var. Bir şey var arasında o hâlde.
Aha buna göre elini yum koy gözüne göremiyorsun beni.
Çünkü gözünen benim arasında elin var.
O hâlde bize bizden yakîn olan çok dikkat edin aziz cemaat.
Lakırtıya sığmıyor. Bize bizden yakîn olan Cenâb-ı ALLAH’ı göremiyoruz.
“Ve vucûhun yevme izin bâsırah(bâsiratun).
İlâ rabbihâ nâzırah (nâziretun)”
“Arada ne var?”
Arada Rasûlullah sallallâhu aleyhi vessellem var.
Muhammed Aleyhissalâtu vesselâm var.
O halde Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’i memnun edeceksin.
Resmî geçitte, önde uzun uzun adamlar var.
Sen de kısa boylusun göremiyorsun. “Ulan çekil bu tarafa!” dersen yumruğu yersin!.
“Azıcık bu tarafa gelde bende bakıyım!” dersen: “Haaa buyur!” der de koltuğundan da kalkar.
Bâzı serseriler var.
Çölde bir Mehmet isminde biri gelmiş, milleti toplamış.
Pâdişahların bile altınlardan paralardan isimleri kazılır oğlum.
Bin üç yüz küsür senedir kazıyabilen var mı ismini?..
Kenedi'yi öldürdüler Amerika'da ne oldu?
Herkes gine oyununda, zımbırtısında şurada burada.
Gine evvelki sene Hindistan’da Tac Mahal Câmisinde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sakalından bir kıl kayboldu diye doksan milyon kişi birbirine girdi.
Kim bunu zorluyor. Kânun mu var bunun içinde?
Aha burası!
Onun için ağam göbek atın göbek!.
Bu devirde ki namaz kılabiliyorsunuz zilli zurnalı göbek oynayın, korkmayın!.
O hâlde Rasûlullah’ta erimek, akmak erimeye, müşâhade etmeye, idrâk etmeye yol Rasûlullah ta erimek lâzımdır.
Rasûlu anlamaya da vücûdun şâibesi mâni’dir.
“Nedir?”
Edebsizlik etmek.
Emr-i Rasûlun yerine getirilmesi, ancak Rasûlu azıcık anlamağa vesîle olur. Onu da hakîkaten anlayamazsın.
Vazifemiz bizim “yu’minûne bil gaybi”
halkasına şeksiz şüphesiz girebilmek kahramanlığını kendimizde bulup ortaya çıkmamız en büyük hünerimizdir.
Ahhhha, kim sana hangi kânun diyor ki çık namaz kıl.
Vergi mi alıyorlar.
Aha işte o kahraman kılacak. Korkacak hiçbir şey yok.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz hadisinde buyuruyor ki:
“Benden sonraki ümmetler ve ümmetim mesuddurlar" diyor.
Kâfir olsun dinsiz olsun, bilmem ne olsun.
Çünkü benden evvel ki ümmetlere Cenâb-ı ALLAH’ın gazâbı; Lut Peygamberi, ne yaptı yerinen bir etti.
Mûsa, Bahr-i ahmer’e Mûsa’nın ümmetine cadde oldu, Firavun’a mezâr oldu.
Nuh peygamber öyle.
O belâları Cenâb-ı ALLAH vermiyor benim ümmetime, benden sonra vermeyecektir! buyuruyor.
Halbuki bu gün Lût Peygamberin Sodom Gomore, Ad Kavminin yaptığı edebsizlikler, şimdiki edebsizliklerin yanında devenin kuyruğunu kaldırmasına benzer.
Bu hakîkat maalesef.
“Niye vermiyor?”
Vermiyor!.
Her peygamber Rasûlluk tebliğe geldiği zaman Cebrâil Aleyhisselâm ALLAH ile Rasûl arasında postacı.
Cebrâil Aleyhisselâm ALLAH’ın matbaasında basılmış murassa’ altın bir mektup, bir zarfa konmuş, bütün peygamberlere getirirler.
Âdem’e getirdiler, Nûh’a getirdiler, hepisine.
Hepisi çok sıkıştığı zaman, Nuh çıkardı cebinden.
O bir satırı okudu: “Yâ RABBi bu dua hürmetine tûfanı ver!”
dedi. “Kün!” emri çıktı, bitti. Tufan oldu.
Hz. Mûsa, Bahr-i ahmer'i yardı.
Îsâ şöyle.
Lût mahvetti ortalığı.
'ÂD Semûd kavimleri hepisi mahvoldular.
Rasûl, hepisi duâsını kullandı.
Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz duâsını içini açmadan mübârek sağ cebine koymuştur.
Ceyb-i Rasûlu eymen 'e koymuştur.
Ceyb, cep demektir. Rasûl, Rasûl.
Eymen sağ cebine koymuştur.
Onnan âhirete teşrif etmiştirler.
“Unuttu mu Rasûlullah bunu?”
Hâşââa!.
“Kendisine unutturuldu mu?”
Sümme sümme hâşâaa.
“Niye götürdü?.”
Rahmetenli’l- âlemîn!..
Mûsa Rahmetenli’l- âlemîn değil, Îsâ Rahmetenli’l- âlemîn değil Nuh Rahmetenli’l- âlemîn değil, İbrahîm Rahmetenli’l- âlemîn değil, Âdem Rahmetenli’l- âlemîn değil.
Bütün peygamberler Rahmetenli’l- âlemîn değil Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Rahmetenli’l- Âlemîndir.
Yarın orada, bütün milletler perîşan milletler.
Dinsizler, îmansızlar, günahkârlar hepisi, o alevler içinde Rasûlullah’ın mübârek kalbi hiç hiddet eder, hiç kin arar mı.
Mübârek gözlerinden, iki âlemi gören gözlerinden yaş gelip de “Yâ RABBi Sen bana şöyle bir mektup vermiştin. Bunu şimdi duâ edeceğim. Bütün insanları affeyle, mağfiret eyle.
Cehennemi kurut!” demeyeceğini kim iddia edebilir.
Öyle bir Peygamberin ümmetisin ne korkuyorsun.
Abdulkadir Geylanî Hazretleri buyurmuş demiş ki.
Abdulkadir Geylanî, Rasûlullah’ın karşısında halının üstündeki bir toz olmaz.
Biz de Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin yanında öyle olamayız.
Vaazında diyor ki: “Lev şefaatu ceddu Muhammedun letefeyte bi'n-nâri cehennemi tefleti: Benim ceddim Rasûlullah’ın şefaatı olmasa, ona kıymet vermesem, ben şöyle “letefeyte bi'n-nari cehennemi tefleti” şöyle dilinmen parmağımı ıslatır cehennemi söndürürüm!” diyor.
Evet. Ahaaa ümmetiz. Ne korkuyorsun azîzim!
Ağla, başını secdeye koy. Sen büyüksün.
“Görünmede hüner yok!” demişler haaa.
“Görünmeyeni görmeden evvel görmede hüner vardır.”
Aha “yu’minûne bil gaybi” bu.
“Cehenneme inanıyor mu?”
İnanıyoruz yaa!.
“Cennete?”
Ona da!.
Bitti oğlum!..
Öldükten sonra öyle zâten yoktur.
Hanı karabatak gibi dalar biraz sonra çıkarız.
İşlem tahte’l- bahirdir oğlum!.
Toprağa dalar öteden çıkarız.
Bu sapık insanlar öldü derler insana. Kalıp değiştiririz.
İnanıyor muyuz “yu’minûne bil gaybi.” Gayba inananlar.
Yâ habibim sana bakıyorlar fakat seni göremiyorlar âyet-i kerîmesi budur işte.
Sırrların kapısı aralığından sana bir anahtar vereyim.
Bu söyleyeceğimi sor. Çabala, zorla bulmağa çalış!.
Bulamazsan bir şey sezmeğe gayret et!.
HAKK’ın konuşan dili, gören gözü Rasûlullah ’tır. Bunu bil!.
Haaa, ondan da sende parça var.
Sende ALLAH için konuşuyorsun. ALLAH konuşturuyor seni.
O halde bir hakîkat olarak bir şeyi yalan söylersen sana senden yakîn olan ALLAH’a töhmet bulmuş olursun.
Aha küfür bu!.
Yalan söylemek, yalan yok, Gıybet yok!.
Onu çözmeğe savaş.
Peki bu bir harbtır değil mi?
“Rasûlullah’ı ama nasıl bulacağız?”
Haaa bu bir harb bu harba girebilmek için.
Harb meydanına gideceksin.
Harb meydanına gitmeden evvel ikmâlini yapacaksın oğlum.
Hazırla gidelim. Silahını şöyle, o nasıl işte onu hazırlayalım.