Nükleer Enerji Nedir?


Atom çekirdeklerinin parçalanması sonucunda büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Ağır atom çekirdeklerinin nötronlarla bombardımanı sonucunda bu çekirdeklerin parçalanması sağlanabilir; bu tepkimeye "fisyon" adı verilmektedir. Her bir parçalanma tepkimesi sonucunda açığa fisyon ürünleri, enerji ve 2-3 adet de nötron çıkmaktadır.
Uygun şekilde tasarlanan bir sistemde tepkime sonucu açığa çıkan nötronlar da kullanılarak parçalanma tepkimesinin sürekliliği sağlanabilir (zincirleme tepkime). Bunun haricinde hafif atom çekirdeklerinin birleşme tepkimeleri de büyük bir enerjinin açığa çıkmasına sebep olmaktadır. Bu birleşme tepkimesine "füzyon" adı verilmektedir. Bu tepkimenin sağlanabilmesi için atom çekirdeğinde bulunan artı yüklerin birbirini itmesinden kaynaklanan kuvvetin yenilmesi gereklidir. Bu nedenle çok yüksek sıcaklığa çıkılan sistemler kullanılmaktadır. Çok yüksek sıcaklıkta yüksek enerjiye ulaşan atom çekirdeklerinin çarpışması ile füzyon tepkimesi sağlanabilmektedir. Fisyon ve füzyon tepkimeleri ile elde edilen enerjiye "çekirdek enerjisi" veya "nükleer enerji" adı verilmektedir.











Parçalanma (fisyon) tepkimesi ve zincirleme tepkime




Nükleer Enerjiden Elektrik Üretimi


Nükleer reaktörler nükleer enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren sistemlerdir. Temel olarak fisyon sonucu açığa çıkan nükleer enerji nükleer yakıt ve diğer malzemeler içerisinde ısı enerjisine dönüşür. Bu ısı enerjisi bir soğutucu vasıtasıyla çekilerek bazı sistemlerde doğrudan bazı sistemlerde ise ısı enerjisini başka bir taşıyıcı ortama aktararak türbin sisteminde kinetik enerjiye ve daha sonra da jeneratör sisteminde elektrik enerjisine dönüştürülür. Malzemelerin çok çeşitli fiziksel, kimyasal ve nükleer özellikleri sebebiyle pek çok değişik nükleer reaktör tasarımı mevcuttur. Aşağıdaki şekilde bir Basınçlı Su Reaktörünün basit şeması verilmiştir. Bu tasarımda reaktör kalbindeki yakıtlardan ısı enerjisi basınç altında tutularak kaynaması engellenen su ile çekilmektedir. Çekilen ısı enerjisi buhar üreteçlerinde ikinci devredeki suya aktarılmakta böylece üretilen buhar ile türbin-jeneratör sistemi döndürülerek elektrik enerjisi üretilmektedir.






Basınçlı Su tipi Bir Reaktörün Basit Şeması




Nükleer Enerji ile İlgili Olumlu/Olumsuz Görüşler Nelerdir?

Doğal Gaz / Nükleer


Olumsuz
Ülkemizde enerji konjektürü değişmiştir, 20 yıl önce hayal bile edilemeyen doğal gaz kullanılmaktadır.


Olumlu
Elektrik üretiminin sürekliliği yönünden, nükleer santrallar, termik ve hidrolik santrallara göre daha güvenli ve emre amadedir.

Günümüzde elektrik enerjisi üretimi için artan bir hızda kullanılmaya başlayan gaz santrallarının da toplam enerji üretimindeki yüzdesinin belli bir oranı geçmesi stratejik olarak ülke çıkarlarıyla bağdaşmayacaktır.

Hali hazırda, Türkiye'nin olası bir gaz kesinti riskini varsayarak, gaz kullanarak elde edilen enerjinin genel enerji üretimi oranına getirdiği bir kısıntı yoktur. ( Gaz depolama kapasitesi ise 1996 yılında 8 günlük tüketim idi).



Enerji Talebi, Yenilenebilir enerji




Olumsuz
Enerji talep tahminlerinin sağlıklı yapılmamasından dolayı var olacak açık abartılmıştır.
Hidrolik ve termik yerli potansiyelimiz var olanın çok altında hesaplanmıştır, 1970'li yılların sonlarında termik kapasite en çok 50 GWs, hidrolik kapasite ençok 75 GWs, günümüzde ise termik 120 GWs, hidrolik kapasite ise 125 GWs olarak tahmin edilmektedir, hidrolik potansiyelimizin daha yüzde 70'inin bakir durumda olmasından dolayı nükleer enerji teknik bir zorunluluk olamaz ve acele edilmemelidir.

Olumlu
2000 yılından sonra tahmin edilen talebin karşılanabilmesi için ilave güç santrallarına ihtiyaç bulunmaktadır, yerli hidrolik ve termik kaynaklar yetersiz olduğu için, ithal kaynaklı seçenekler içinde nükleerin de olması gereklidir.



Olumsuz
Rüzgar, güneş ve jeotermal gibi yenilenebilir kaynaklar, dünya enerji üretiminde azımsanamayacak katkılar sağlamaktadırlar.

Olumlu
Rüzgar, güneş veya jeotermal enerji kullanımının yöresel katkılarının dışında genel enerji açığını karşılamaktan uzaktır.
Dünya elektrik enerjisi üretiminin %80'inin yenilenemeyen kaynaklardan, %19'u ise hidrolik kaynaklardan sağlanmakta, rüzgar, güneş, jeotermal, biokütle gibi yenilenebilir kaynakların payı ise %1'in altında kalmaktadır. (Ref: Nükleer Mühendisler Derneği).
Nükleer santrallarda kullanılan yakıtın temin edilmesinde ve saklanmasında avantajları bulunmaktadır, 1000 MWe üreten bir nükleer santral her yıl yaklaşık 30 ton (7 m3) yakıt tüketir.
Toryum madeninin nükleer santrallarda yerli rezerv olarak kullanıldığında, ülke enerji gereksiniminin karşılanmasında çok ciddi bir alternatif olabileceği düşünülmelidir.
Türkiye'nin toryum rezervlerinin çıkarılmasının toryum tenörünün düşük olmasına rağmen nadir toprak elementlerinin değerlendirilmesi ile birlikte düşünüldüğünde fizibil olabilecektir.



Olumsuz
Enerji açığının karşılanmasında acil olarak yeni kaynaklar yaratmak yerine var olan kapasiteyi daha verimli kullanmak için dağıtım şebekesinin rehabilite edilmesi gerekmektedir, Şebeke kayıpları %18 civarındadır, 2010 yılında düşünülen 2000 MWe nükleer kapasitenin, üretilecek toplam enerjinin %5'ini geçemeyeceği hesaplanmıştır, bu %5 ile uğraşmak yerine %18 değerinin azaltılması gerekir.

Olumlu
Kayıplar, iletim ve dağıtım olarak iki türlüdür. İletim kayıpları uluslararası standartlarda olduğu halde faturalanmamış kayıplar dağıtımda önemli bir yüzdeyi oluşturmaktadır.



Olumsuz
Nükleer santralların atık sorununu çözülememiştir ve bu konu son derece belirsizdir.

Olumlu
Nükleer santrallarda kullanılan kullanılmış yakıtlar, 10-20 yıl süre ile santral sahasında saklanacaklardır. Bu dönemde aktivitelerinin %98'inden fazlasını kaybedeceklerdir. Asıl sorunu oluşturan uzun ömürlü radyoaktif maddeler de camlaştırılacak, camlaştırılan bu maddeler de kademeli koruma mantığı çerçevesinde kurşun, beton ve korozyona dayanıklı kaplar içine konulacak, bu kaplar da jeolojik olarak kararlı bölgelerde yerin yaklaşık 1000 m altında hazırlanacak beton zırhlı galerilerde saklanacaktır.
1000 MWe gücündeki bir nükleer reaktör, yılda yaklaşık olarak 27 ton (7 m3) kullanılmış yakıt üretmektedir.



Olumsuz
Nükleer enerji üretimi, dünyada vaz geçilen bir teknolojidir.
Türkiye'de yapılması planlanan santral, modası geçmiş ve eski teknoloji ile tasarlanmış olacaktır.

Olumlu
Dünya geneline bakıldığında yeni kurulacak nükleer santralların sayısının çok sınırlı kaldığı doğrudur, ancak her ülkenin enerji planları, kendisine özgü özellikler taşımaktadır. Bu bağlamda herhangi bir teknolojinin kullanım artış hızı, dünya ve bölgesel koşulların paralelinde, dönem dönem değişiklikler arzedebilir. Bu gün Avrupa'da bir çok ülkede yeni nükleer santral yapımından vaz geçildiği tam olarak doğru değildir. Bu ülkelerin enerji stratejilerine bakıldığında enerji açıklarını ağırlıklı olarak Fransa'dan karşıladıkları görülür. Fransa, toplam enerji üretiminin %75'ini nükleerden sağlamakla birlikte, aynı zamanda nükleer enerjiye dayalı bir enerji ihracatçısı konumuna gelmiştir. 2000 yılındaki toplam ihracatını yaklaşık olarak 70 TWh olacak şekilde planlanlamaktadır. Günümüzde Fransa'nın diğer Avrupa ülkelerine yaptığı ihracat: 17000 GWh (İngiltere), 15000 GWh (Almanya), 18000 GWh (İtalya), 7500 GWh (İsviçre).
Bazı Avrupa ülkelerinin yeni nükleer santral kurmama kararının altında, o ülkelerin bu teknolojiden vaz geçtikleri anlamı çıkarılmamalıdır. Sadece öznel koşulların getirdiği stratejiler çerçevesinde başka ülkelerden özellikle Fransa'dan enerji ithal etme yönünde tercihleri, pratikte, nükleer kaynaklı enerji kullanımında artış yaptıklarını göstermektedir. Bugün Alman Siemens firması, Almanya'da yeni bir nükleer santral kurulmasa bile, Framatom (Fransa) ile birlikte nükleer teknoloji alanında yatırım yapmakta ve yeni bir nükleer reaktör tipi (EPR) üzerinde çalışmaktadır. EPR reaktörlerinin ilk olarak Fransa'da kurulması planlanmaktadır. Ayrıca, Almanya'da ileriye yönelik toryum yakıtlı çevrimler üzerinde çalışılmaktadır. (Ref: Nuclear Engineering International, February 1996)
Türkiye'ye teklif edilen nükleer santrallar için, kurucu firmanın kendi ülkesinde kurduğu santralların en yenisi örnek alınacaktır. Bu durum, TEAŞ'nin şartnamesinde güvence altına alınmştır. Bu bağlamda, kurucu firma, mutlaka bir referans santral göstermek zorunluluğundadır.



Olumsuz
Ülke sanayiine yüksek teknoloji ve kalite getireceği söylenen nükleer santrallar, bu beklentiyi boşa çıkaracaktır, çünkü ülkenin uzun vadeli nükleer teknoloji politikası ve buna yönelik insan kaynağı ve altyapı geliştirme niyeti bulunmamaktadır. Aksine dışa bağımlılığı artıracaktır. Türkiye, var olan kapasitesiyle bir nükleer santralın kurulmasının, işletilmesinin ve denetiminin altından kalkamaz..

Olumlu
Türkiye'deki var olan insan potansiyelinin ve kaynaklarının uygun şekilde organize edilmesi ve bu yöndeki siyasi destek, kararlık ve sürekliliğin temin edilmesi ile nükleer teknojiyi ülke yararına kullanmak olanaklıdır. Olumlu düşünmek ve bunun için gerekli adımları atmak gereklidir.
Toryum potansiyelimizin de hammadde olarak enerji dışa bağımlılığımızı ortadan kaldırabilecek bir potansiyel olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.


Yer seçimi ve deprem
Olumsuz
Ülkemizde üzerine nükleer santral yapılacak yer yanlış seçilmiştir. Bu bölge, deprem bölgesindedir ve sismik analizleri tam yapılmamıştır.

Olumlu
Akkuyu sahası, sismik olarak üzerinde Nükleer santral yapılabilecek en güvenli yerlerden biridir. Akkuyu ile ilgili yer analizleri, 1970'li yıllarda başlatılmıştır. İTÜ, MTA ve ODTÜ tarafından hazırlanan birbirleri ile uyumlu teknik raporlar bulunmaktadır ve bu çalışmalar da uluslararası yeterliktedir.
Dünyada bir çok santral, sismik olarak Akkuyu'dan çok daha aktif bölgelerde güvenli olarak çalışmaktadırlar,
Nükleer santralların tasarımında esas alınan deprem kriterleri, klasik yapılarda kullanılanlara göre son derece tutucu kabuller içermaktedir. Nükleer dışı yapılarda kullanılan tek bir deprem şiddeti değeri olmasına karşın, nükleer santrallar 1000 yıl ve 100000 yıllık bir zaman diliminde olası iki farklı en büyük deprem şiddetine göre tasarlanmaktadırlar. İlkinin olması durumunda, santral, deprem sonrası normal işletmesine devam edecek, İkincisinin olması durumunda ise birçok sistemin zarar göreceği var sayılmasına rağmen, santralı güvenli bir şekilde durduracak ve soğutulmasını sağlayacak sistemler ayakta kalacaktır.



Olası kazalar ve Güvenlik

Olumsuz
Dünyada kazalar saklanmaktadır ve hele Türkiye gibi bir ülkede nükleer santral işletmesiyle ilgili olumsuz her olay saklanacaktır.

Olumlu
Nükleer santralların işletilmesi ile ilgili Türkiye bir çok uluslararası antlaşma ve sözleşmenin altına imza atmıştır,
Nükleer Güvenlik Denetimi Antlaşması ile, nükleer alanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Denetimini kabul etmekteyiz, Nükleer Kaza ve Radyolojik Acil Durum Hallerinde Yardımlaşma Sözleşmesi, Nükleer Kazaların Erken Bildirimi Sözleşmesi, Fiziksel Korunma Sözleşmesi, Nükleer Güvenlik Sözleşmesi gibi birçok uluslarası andlaşma ve anlaşmanın altında Türkiye'nin imzası bulunmaktadır.
Yurtdışı ve yurtiçi kamuoyunda nükleer enerji üretimiyle ilgili olan ve aslında nükleer santralların tasarımında göz önünde bulundurulan olağan dışı her olay kaza olarak tanıtılmaktadır.



Çevre

Olumsuz
Nükleer santrallar, radyoaktif çevresel kirliliğe yol açması nedeniyle son derece tehlikelidir.

Olumlu
Fosil yakıtlı, özellikle kömür santralların, çevre etkisi nükleer santrallarla kıyaslanamayacak ölçüde olumsuzdur. Tam tersine, nükleer santrallar, çevre etkisi bakımından tercih edilmesi gereken bir seçenektir,
Normal işletme koşulları altında çalışan nükleer reaktörler, dışarıya verebilecekleri en fazla radyoaktive, normal doğal radyasyon seviyesinin %0.1-1'i ile sınırlandırılmıştır, pratikteki durum ise bu sınırların altındadır.

--- Sonraki mesaj ---

Nükleer Santralden Nükleer Silaha





Türkiye neden nükleer santral sahibi olmak istiyor? Yaklaşmakta olan enerji krizine karşı şimdiden önlem almak için mi? Türkiye'nin enerji talep tahminlerini yapan kurum olan TEİAŞ'ın 2020 yılı talep öngörüsü, 570 milyar kilovatsaat (eşittir 570 gigavatsaat) . Yalnız, devlet yetkililerinin attıkları projeksiyonun tuttuğu pek görülmüş değil. Örnek verirsek, Enerji Bakanlığı, 2000 yılında 5 yıl sonrasının enerji talebini 197, TEAŞ 212, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) ise 171 milyar kilovatsaat olarak tahmin etmişti. Peki, 2005'te toplam talep ne kadar oldu? 145 milyar kilovatsaat. Milliyet gazetesinde nükleer karşıtı duruşunu sayıları konuşturarak devam ettiren Meral Tamer'in deyişiyle, "EMO bile Türkiye'nin gelecek yılki elektrik ihtiyacını 5 yıl öncesinden tahmin etmeye çalışırken fevkalade bonkör davranmış!" Yani TEİAŞ'ın 570 milyar kilovatsaatlik tahmininin iler tutar yanı olmadığını söylemek için -2020 yılı EMO tahmini, 310 milyar kilovatsaat!- biliminsanı olmaya gerek yok; üç basamaklı sayılarla temel aritmetik işlemlerini yapabiliyor olmak yeter.

Acaba Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde "Enerji talebi patlayacak, krize gireceğiz" söylemini ortaya atanların, ÖYS'de doğru yanıtladıkları net matematik sorusunu öğrenme hakkına sahip miyiz? Sorunun yanıtı ne olursa olsun, bu sözün tevatürden öte bir geçerliliği olmadığı bizce ortada.

ENERJİ BAĞIMSIZLIĞI MAVALI

Madem öyle, Türkiye neden nükleer enerji istiyor? Doğalgaz cenderesinden kurtulup enerji bağımsızlığına kavuşmak için mi?

Nükleer santrallerde yakıt olarak uranyum-238 kullanılır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) raporlarına göre, Türkiye'deki tahmini uranyum rezervi 9 bin ton civarında. 1 kilogram yakıt elde etmek için, uranyum madenlerinde 500 ila 5.000 kilogram radyoaktif kayanın yeryüzüne çıkarılması gerekiyor. 1300 megavatlık bir hafif sulu reaktör için her yıl 25 ton hafif zenginleştirilmiş uranyum gerekir. Bu da 120 bin ayrıştırma birimi (separative work unit / SWU) kullanılarak 210 ton doğal/zenginleştirilmemiş uranyumun işlenmesi demektir. Yani matematik olarak Türkiye, kendi uranyumunu kullanabilir. Güzel. Ama bir eksik var, o da bu konudaki irade beyanı. Nükleer santrali en çok isteyenlerin bugüne kadar Türkiye'deki uranyum ile ilgili durum tespitinden öte gitmemelerinin bir nedeni olsa gerek. Hatta TAEK yetkilileri, sağda soldaki demeçlerinde uranyumu ithal edeceklerini açıkça söylüyorlar. Yani, insan sermayesini saymazsak, Türkiye, kendi uranyumunu kullanabilecek durumda; ama bilinçli olarak kullanmıyor. Bu da TAEK'in yanıtlaması gereken bir soru; ancak enerji bağımsızlığından çok, muhtaç olunacak elleri çeşitlendirme girişimi diyebiliriz, nükleer reaktör çabalarına.

(Bir de toryum efsanesi var ki, Nasreddin Hoca'nın koyun fıkrasına benzediği için onu burada ciddiye almayıp es geçmeyi tercih ediyoruz.)

NÜKLEER BOMBA

Geriye AKP hükümetinin ve ordunun nükleer bomba isteyip istemediği tartışması kalıyor. Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden nükleer silahsızlanma uzmanı Mustafa Kibaroğlu, Türkiye'de yaygınlaşmakta olan, nükleer bomba sahibi olmayı destekleyen görüşün dayanaklarını şöyle sıralıyor:

ABD'nin Kuzey Kore'ye karşı yürüttüğü politikanın sökmemesi ve Kuzey Kore'nin kendi nükleer bombasını ya da blöfünü yapması,

NATO'nun bir savunma örgütü olarak giderek işlevini kaybetmesi,
ABD'nin Kürtlere karşı uyguladığı siyasetin Türkiye'deki ana akım görüşü, ABD ile 'stratejik' ilişkileri sorgulatacak ölçüde mutsuz etmesi,
Ve tabii ki meşhur 'çuval' olayı.

Buna bir madde eklemek gerekirse, bizzat ABD ve Rusya da dahil, gitgide daha fazla ülkenin NPT'yi (Non-Proliferation Treaty / Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) delme pahasına, yeni nükleer silah teknolojileri üzerinde çalışmaktan geri durmaması gösterilebilir. Rusya geçtiğimiz yıl yepyeni bir silah yaptığını göğsünü gererek açıkladı. Aynı zamanlarda ABD de 'bunker buster / sığınak delici' bombalar üzerine çalışıyordu. Bu silahlar, düşü açısı itibarıyla, toprak altındaki sığınakları hedefleyen nükleer bombalar.
Tüm bunları alt alta yazınca, uzun vadeli bir askeri stratejinin "Ortalık karışıyor, biz de hafiften elimizi güçlendirmeye çalışalım" demesi olanak dışı değil.

SANİYENİN MİLYONDA BİRİNDE HİROŞİMA

Peki, 'barışçıl amaçla' çalışan bir nükleer santralden nükleer silah çıkar mı? Nükleer santrallerde yakıt olarak uranyum-238 kullanıldığını (U-238) söylemiştik. 238 sayısı, 92 proton ve 146 nötrondan gelir. Uranyum-235'te ise, yalnızca 143 nötron vardır. Bu izotop, 'abisinden' farklı olarak, parçalanabilir ve bu parçalama işlemi sonunda atom bombasının yapılması sağlanabilir. Bir atom bombasının içinde U-235 çekirdek maddeyi oluştururken, U-238, onu çevreleyen koruyucu / nötron yansıtıcı maddeyi oluşturur. U-235, dünyanın en hızlı ve ölümcül zincirleme reaksiyonuna neden olabilen bir kimyasal maddedir. Uygun bir ağırlıktaki U-235 kütlesinin üzerine bir-iki parça nötron gönderdiğinizde, nötron elemente çarpar ve onu parçalar, parçalanan bölüm başka bir parçacığa çarpar ve onu parçalar. Atom bombası böyle çalışır: U-235 -ya da plütonyum-239- ile parçacıkları ile dolu bir çekirdeğin çevresine kimyasal tepkimenin dışarı taşmasını engelleyici U-238,onun da dışına konvansiyonel patlayıcı konur. Konvansiyonel patlayıcı patlayınca, bir saniyenin milyonda biri sürede zincirleme reaksiyon gerçekleşir.

İlginç olan, bir nükleer santralde de enerjiyi açığa çıkaran zincirleme reaksiyonun aynı ilkelere dayalı olmasıdır. Ancak reaktörde, kütleler çok daha küçük, işlem de kontrollüdür. Yine de, Sinop'a kurulması beklenen hafif su reaktörü (su, soğutma için kullanılıyor) tipinde U-238'in yanısıra yüzde 3,6 oranında U-235 içeren düşük ölçüde zenginleştirilmiş uranyum kullanılır. Adından da anlaşılacağı gibi, zenginleştirme de kendi içinde üçe ayrılır:

* Çok hafif zenginleştirilmiş uranyum (slightly enriched uranium / SEU), yüzde 0,9 ile 2 arasında U-235 içerir. Böylece uranyum zenginleştirme masrafların azaltılmış olur, ama bu tip uranyumu yakıt olarak kullanan (bir zamanlar Akkuyu talibi olan CANDU, bu konuda dünyada tek) ortaya nükleer reaktörde kullanılacak suyun ağır su olması gerekiyor (döteryum oksit, D2O); bu da kurulum maliyetini artırıyor.


* Hafif zenginleştirilmiş uranyum (lightly enriched uranium / LEU), yüzde 2-20 arasında U-235 içerir. Ancak dünyadaki birçok hafif su reaktörü, yüzde 3-5 arasında U-235 içeren uranyumu kullanmayı tercih eder. Bu, yalnızca maliyet ile ilgili bir tercih değil; politik de bir tercihtir; çünkü yüzde 10'dan sonrası silah teknolojisine girmeye başlar.

* Yüksek ölçüde zenginleştirilmiş uranyum (highly enriched uranium / HEU), ikiye ayrılır: yüzde 85 ve üzeri U-235 içeren uranyum, silah uranyumu olarak anılır, halbuki yüzde 20, hatta daha aşağısında U-235 oranının -silahın kütlesi büyümek kaydıyla- atom bombası yapmaya yettiği söylenir.

Uranyum zenginleştirme işlemini dünyada iki elin parmakları kadar şirket yapıyor; hepsi de kendi ülkelerinin ordularıyla yakın ilişki içinde çalışıyorlar. Bu yüzden Türkiye'nin, hele UAEA'nın sıkı denetimi varken, doğrudan zenginleştirilmiş uranyum alıp bunu stoklayarak bomba yapması mümkün değil. Ancak atık olarak kullandığı uranyumdan plütonyum üretip, Hindistan'ın yıllar önce yaptığı gibi, eğer UAEA'nın gözlerinden 'şark kurnazlığı' ile bu plütonyumu kaçırmayı başarırsa, nükleer bomba sahibi olması, teknik olarak mümkün.
Önce plütonyumu, sonra Hindistan'ı anlatalım: Plütonyum, doğada uranyumdan da seyrek bulanan bir element. Tıpkı uranyum gibi, çarpışmayı seven, nerdeyse kaotik bir yapısı var. Yalnız, uranyumdan çok daha güçlü. Doğada çok seyrek bulunan bir madde olduğu için, kimyagerler, bu maddeyi kimyasal tepkimelerle üretmeyi deneyip 1941'de bunu başarmışlar. U-238, ağır sudaki etkin maddelerden biri olan döteryum bombardımanına tutulunca plütonyum 239 ortaya çıkıyor. Nagazaki'ye atılan bomba, bir plütonyum bombasıydı.

Hindistan, dünyanın az sayıda nükleer bomba sahibi ülkesinden biri olmayı, kısmen Kanada ve ABD sayesinde becermişti. Bu iki ülke, Hindistan'a CIRUS adlı bir reaktör yapmışlardı (Canadian - Indian - U.S. Reactor). Reaktör aslında Kanada yapımıyken, reaktörün gereksindiği ağır su, ABD'den geliyordu. Bu reaktör sayesinde -reaktör UAEA'nın denetimi altında değildi-, Hindistan, yılda 6,6-10,5 kg. arasında plütonyum biriktirerek, ilk nükleer denemesini 32 yıl önce, 18 Mayıs 1974 tarihinde yaptı. Mahatma Gandhi'nin kızı Indra Gandhi, "Gülümseyen Buda" adlı bu operasyonun gerçekleşmesini sağlayan herkesi nişanlara boğdu.

Türkiye'de de birileri yakın gelecekte çıkıp da Turgut Özal'ın vaktiyle Anayasa hakkında dediklerini NPT hakkında derse şaşırmamak gerek. Bazı köşe yazarları “Türkiye'nin nükleer güç olması kaçınılmazdır” hamasetini döktürmeye başladı bile. Ancak şark kurnazlığı nereye kadar söker, bilinmez. Kibaroğlu, kibarca uyarıyor: "Bugüne kadar üyesi olup da hakkını verdiğimizi bir Anlaşma'yı çöpe atmaya kalkışmanın yaptırımları, Türkiye'nin sandığından çok daha ağır olacaktır."

“Yurtta barış, dünyada barış”, Atatürk'ün güzel sözlerinden biridir, malum. Yurtta barışı sağlamayı bir türlü beceremedik, bari bu güzel sözün ikinci yarısının hakkını verelim. Nükleer bomba yaparak değil, Meclis'te tezkere savarak.



KİRLİ BOMBALAR

Sovyet bloğunun yıkılmasıyla birlikte konvansiyonel bombalar yetmezmiş gibi yaşamımıza bir de 'kirli bombalar' girdi. Kirli bomba, 'klasik' nükleer bombalardan hem boyutu, hem de malzemesinin elde ediliş ve üretiliş biçimi ile ayırt ediliyor. Nükleer bombaların boyu, zaten artık Şişko ile Sıska kadar değil (sırasıyla 21 ve 15 kiloton).
Kirli bombanın yapılması için gerekli olan nükleer maddeleri elde etmenin bir zor, bir de kolay yolu var. Zor yolu, en 'kaliteli' nükleer bomba materyali olan silahlarda kullanıma hazır plütonyum ya da uranyum ele geçirmek. Eski Sovyet ülkelerinde bu, pek de olanaksız değil. Örneğin birkaç yıl önce Gürcü oduncular Lja ormanlarında kazara bir termonükleer jeneratör bulup aylarca yoğun bakımda kalmışlardı. 1990'ların sonunda, bir nükleer atık deposu Çeçen militanlar tarafından yağmalanmıştı. Ruslar, ne kadar malzemenin çalındığını belirlemeye hiçbir zaman yanaşmadılar. Ama şöyle bir ipucu verelim: Nagazaki'ye atılan bombada yalnızca 6.2 kg. plütonyum vardı.

E-bay'de bir açık artırma metni:
"Bu, uranyum-238. 22 gram çekiyor. Yerinizde olsam solumam ve yemek sosu olarak kullanmam; ama onun dışında bir zararı yok. Gelecek yıl Filipinler'e taşınıyorum ve bunu ülkeye sokamayacağım muhtemelen. 73 yaşındayım, 38'lik revolverimi de sattım; çünkü Filipinler'de ölümcül silah taşımasına izin verilen tek grup, teröristler. Bu madeni Utah'taki Teksas Çinko Şirketi'nden ayrılırken hoşçakal armağanı olarak aldım."

KORKUDAN SİLAHA SARILMAK

1992'de, Clinton'un sonradan CIA Başkanı yapacağı istihbaratçı John Deutsch, dünyada yaklaşık 25 ülkenin istese hemen nükleer bomba yapmaya başlayabilecek teknolojiye sahip olduğunu söylemişti. Nükleer enerji uzmanları, bu 25 ülkenin arasında İsviçre, İsveç, Kanada, Brezilya, Avustralya, Arjantin, Japonya, Güney Kore, Endonezya, Almanya, Tayvan gibi dünyanın dört bir yanında ülkeleri sayıyor.

Bir ülkenin nükleer silah sahibi olmak istemesinin temel nedeni, bir hasmından ciddi biçimde korkuyor olması. ABD'nin ilk nükleer bombasının ardında, Naziler'den hızlı davranma kaygısı vardı. Pakistan-Hindistan örneği, İsrail'in hâlâ 'Evet, var' diyemediği yüzlerce bombası, Kuzey Kore'nin ABD korkusu. Artık tarihe gömülmüş korkular da var. Örneğin zamanında Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ırkçı beyaz yöneticileri, kendilerini kara Afrika'nın kalanının gazabından korumak için yedi uranyum bombası yapmış, yönetim ırkçı azınlığın elinden kurtarılınca da bu bombalar imha edilmiş.

ABD ve SSCB'nin birbirlerinden olan korkuları, dünyanın en korkunç cephanesinin ortaya çıkmasına neden oldu. Soğuk Savaş bittiğinde, Sovyetler'in 35 bin, ABD'nin 25 bin nükleer savaş başlığı vardı. 2002 yılına gelindiğine, bu sayı yaklaşık 8 bin ile 10 bine düşürülmüştü. Bu yıl iki ülkenin yaptığı bir antlaşmaya göre, bu sayı 2012 yılında sırasıyla 1700 ve 2200'e düşürülecek.



Halkımız her zaman, nükleer enerji denilirken radyasyonu düşünmüş ve bilinçsizliğin etkisiyle haklı olarak Akkuyu Projesi'ne karşı çıkmıştır. Gelişmiş Avrupa Ülkelerinin hiçbir zaman vazgeçemediği nükleer enerji bize hala çok uzaktır. Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, ABD, bazı İskandinav Ülkeleri, Bulgaristan, Rusya, Ermenistan ve daha birçok ülkenin vazgeçilmez enerji kaynağı olan nükleer enerjinin fayda ve zararlarından bahsedelim;

Nükleer enerjinin üretimiyle bilindiği gibi radyasyon açığa çıkar. Bu olay, gayet doğal karşılanmalıdır. Şu konu açıkça belirtilmelidir ki; insan ömrünün her saniyesinde 15,000 radyasyon parçacığı, insan vücuduna çarpar. Böylelikle insana, yılda 500 milyar radyasyonik parçacık çarpar. Tüm ömür boyunca 40 trilyon partikül çarpması meydana gelir.


Bir röntgen çekilmesi halinde insan vücuduna trilyonlarca partikül geçer. Ancak, şu sonuç açıkça belirtilmiştir ki, 50 katrilyonda bir parçacık (1/50.000.000.000.000.000) insan hücresine zarar vermektedir. Tabii ki her radyasyon ışını bu rakamlar eşiğinde güvenlidir anlamına gelmez. Ancak biraz önceki oranlar denetiminde radyasyon şiddeti (sayısı) değil de, radyasyon cinsi önemlidir sonucuna varabiliriz.

Yapılan araştırmalarda, oluşan kanserin %0,5'i, insanlara, ömürleri boyunca çarpan radyasyonik parçacıklardan oluşmuştur. Şüphesiz ki radyasyon kanser riskini artırır. Ancak her insan, mutlaka radyasyona maruz kalmaktadır. Eğer insan radyasyondan korunmak istiyorsa; topraktan kendini izole etmelidir, çünkü toprak uranyum kaynağıdır. Beton ve tuğla evler yerine ahşap evlerde oturmalıdır çünkü beton ve tuğla uranyum ve potas barındırır.

Böyle durumda insan kurşun zırhtan elbiseler giymelidir. Bunun gibi daha birçok önlem alınmalıdır. Bu önlemler oluşan radyasyonun ancak %20 sini engeller. Ancak bunların hiçbiri mümkün olmadığına göre şu kabullenmeyi tekrar hatırlayalım; sıradan bir insana çarpan 50 katrilyon radyasyon parçacığından sadece biri kansere yol açabilir. Radyasyonun en kullanışlı birimlerinden biri olan mrem, 7.000.000 parçacığa verilen isimdir.

Öyle ki, 1 mrem radyasyon, televizyon izleyerek, fosforlu saatlerden vBulletin. önemsiz kaynaklardan kolaylıkla alınabilir. 10.000 mremin altındaki radyasyonlar düşük seviyeli radyasyonlardır. Şu ana kadar olan bütün reaktör kazalarının çoğunda da 10.000 mrem sınırı aşılmamıştır.

ABD Bilimler Akademisi, İyonlaştırıcı Radyasyonun Biyolojik Etkileri Komitesi'nin vardığı bağımsız sonuca göre ‘‘1 mrem radyasyon, kanserden ölme riskini sekiz milyonda bir (1/8.000.000) oranında artırır’’. Uluslararası Radyolojik Korunma Kurulu (ICRP) ise bu oranı on milyonda bir (1/10.000.000) olarak açıklamıştır.

Radyoaktif serpinti, ekstentif bir değişimdir. Örneğin bir nükleer serpinti olduğunda o çevrede yaşayan nüfus ne kadar ise kişi başına düşen parçacık sayısı da yaklaşık olarak onun oranı kadar olur.

Her parçacık insanlara çarpmak zorunda değildir. Toprağa adsorplanabilir. Bir reaktör kazasının olması günümüzde zor bir ihtimaldir. Çünkü önceki kazalar teknolojik yetersizlikten ileri gelmiştir. Günümüzde ileri teknoloji kullanılmaktadır. Fransa ve İtalya da reaktörler sebze ve meyve tarlalarıyla bitişik inşa edilmiştir. Hiçbir tehlikeli durum olmamaktadır.

ABD'de reaktör kazaları olmuştur. Bu kazalarda çevreye radyasyon saçılmıştır ancak bir röntgen filminde alınan radyasyon 80 kat daha fazladır yani 80 mremdir. Japonya'ya atılan atom bombası sonrasında çok yüksek seviyeli (100.000 mremin üzerinde) radyasyon açığa çıkmıştır. Atom bombasının atılmasının ardından 80.000 kişilik bir Japon grubu üzerinde yapılan testlerde; 8.500 Japon, toplam 100 bin ile 600 bin mremlik radyasyona maruz kalmış ve 1974 yılına kadar, beklenenden 200 kişi fazlasında, kanserden ölüm vakası görülmüştür.

1935-1954 yıllarında İngiltere'de ‘‘ankylosing spondylitis’’ denilen omurga hastalığı tedavisinde 300.000 mrem civarında ağır dozlarda radyasyon uygulanırdı. 1970'e kadar, tedavi gören 14.000 hastada, beklenenden 80 kişi fazlası kansere yakalanmıştır.

Önemli konulardan biri de genetik bozukluklardır. Yaygın bir nükleer sanayinin yol açacağı genetik etkiler 2,6 gün geç çocuk sahibi olmakla aynı değeri taşır. Geç yaşta annelikte, çocuğun dawn sendromu, turner sendromu vBulletin. kromozomal düzensizliğe yakalanma şansı çok artarken; yaygın bir nükleer sanayinin bulunduğu yerlerde, normalde oluşan genetik bozuklukların üç binde biri kadar artış olmuştur.

Kimyasal maddeler (kükürtdioksitin suda çözünmesiyle ortaya çıkan bisülfatlar, nitrojen oksitlerden elde edilen nitrözamin ve nitröz asiti vBulletin.) genetik bozukluklara yol açarlar. Ayrıca hava kirlenmesiyle, kimyasal maddeler bozulurlar ve birçok genetik bozukluklara sebebiyet verirler. Yine 28,35 g. alkol, genetik etki bakımından 140 mremlik radyasyona eşittir. Kafein de buna benzer.

Dünya televizyon kanallarından biri, bazı insanları korkutmak için çok fazla tahrip edici özelliği olan, hurler sendromuna yakalanmış iki güzel ikiz bebeği (çok cici elbiseler giydirilmiş olarak) konuk etmiştir. Tüm ayrıntılar bu hastalığın dehşet verici sonuçlarıyla ilgiliydi.

5 yaşına gelince kör ve sağır olacaklar ve 10 yaşında ölmeden önce de kalp, karaciğer, akciğer ve böbrek rahatsızlıkları geçireceklerdi. Çok kısa bir süre için, radyasyonun söz konusu olduğu bir işte çalışmış olan babaları, seyircilere, çocuklarının, genetik hastalığına kendisinin maruz kaldığı radyasyonun neden olduğunu açıkladı. Radyasyonun ne kadar korkunç bir şey olduğunu gösterebilecek daha etkili bir propaganda olabilir mi?

Ancak babasının işi dolayısıyla aldığı radyasyonun sadece 1300 mrem olduğu; yani eşinin çocuklara hamile kaldığı zamana kadar aldığı doğal radyasyonun yarısından da az bir doz olduğu belirtilmedi. Bu dozda bir etkilenim sonucu, çocukların genetik bozuklukla doğma olasılığı 25 binde birdir; normal risk, kendiliğinden meydana gelen mutasyonlara bağlı olarak %3 tür. Çocukların genetik sorunlarının, babalarının işyerinde aldığı radyasyona bağlı olma olasılığı ise; binde birdir.

Nükleer enerji karşıtları, her an yeni bahaneler üretmek isterler. Bunlardan biri de Dünya Ülkelerinin nükleer enerjiden vazgeçtiği söylentisidir. Dünya Ülkeleri bu enerjiden vazgeçmemiştir. Sadece ekonomik durgunluk, Çernobil muhalifleri akımı, gelişmiş ülkelerin yeterince nükleer enerji santralleri olduğu için artık ihtiyaç duymaması gibi etkenler, bu imajı ortaya çıkarmıştır.

Bu enerjiden, İsveç'in vazgeçtiği söylenir. İsveç, bu santrallerden vazgeçmemiştir. Halen nükleer santraller çalışmaktadır ve asla vazgeçemez. Çünkü bu santraller, çevreye hiçbir zarar vermemektedir (Aksine ekonomik faydası vardır, çevreye dosttur, çünkü İsveç'te diğer santral türlerinden saatte 29 kg/h'lık CO2 açığa çıkarken, nükleer santrali olmayan Danimarka'da bu miktar 890 kg CO2 sınırını zorlamıştır).

Ancak yeni santral yapmama kararı almıştır. Çünkü siyasiler, oy kaygısı çekmektedir. Ülkenin %60'ı nükleer enerjiye hayır demiştir. Yine Kanada, nükleer santral yapmamaktadır. Çünkü çok fazla santrali vardır. Bu ülkenin artık nükleer enerji santraline ihtiyacı yoktur.

Çin ve Kore, dörder tane santral inşa ediyor. Şu sıralarda inşa işlemi yavaşlatılmış durumdadır. Bunun sebebi, çevreye zarar verdiği değildir, tek sebebi ekonomik durgunluktur. Son 3 yılda 11 adet nükleer enerji santralleri inşasına başlanmıştır. 1996 yılında dördü Çin'de olmak üzere 6 tane, 1997 yılında 1 adet G. Kore'de, 1998 yılında 3 adet yine G. Kore'de, 1999 yılında 1 adet Slovakya da başlanmış ve halen inşaları devam etmektedir.

Aklımıza şöyle bir soru gelebilir, ‘’Niçin gelişmiş ülkeler de inşa işlemi yoktur?’’ Tek sebebi, gelişmiş ülkelerin yeni santrallere ihtiyaç duymamasıdır. Bu ülkelerin yeterince santralleri vardır, bunlardan asla vazgeçmemiştirler ve asla da vazgeçemezler.

Fransa'nın, yaklaşık olarak %75'lik enerji ihtiyacı nükleer reaktörler vasıtasıyla karşılanır. Yine ABD'nin %25'lik enerji ihtiyacı bu enerjiyle karşılanır. Ülkemiz; stratejik açıdan çok önemli bir mevkiidedir. Uluslararası gücümüzün sürekliliği için nükleer enerji santralleri şarttır. En uygun bölge de Akkuyu'dur. Çünkü en güvenli yer orasıdır. Gerek soğutma suyuna (denize) yakınlığı ve gerekse deprem bölgesi olmayışı ile en uygun yerdir.

Nükleer enerji santralleri, insanoğlunun inşa ettiği en güvenli makinedir. Geçmişte olan nükleer enerji kazaları abartılmaktadır. Çünkü insanların aklına birden atom bombası gelmektedir. İyi bir nükleer enerji santrali, atom bombasından bile etkilenmez.

Günümüzde, bir de rüzgar enerji santralleri ortaya atılmıştır. Bu yeni enerji sistemi 4,6 cent/kwe enerji üretmektedir. Bu sistem çok ucuza enerji üretmektedir. Elbette ki inşasına karşı değiliz, yapılmalıdır. Ancak şu unutulmamalıdır ki hiçbir enerji, nükleer enerjiye alternatif değildir.

Nükleer enerji, 2,5 cent/kwe enerji üretmektedir. Ayrıca 1000 MW lık bir adet reaktör, 1 er MW lık 8000 adet rüzgar santraline eşdeğerdir. Çünkü 1 rüzgar paneli, 1 MW tan fazla enerji üretemez. Ürettiği enerjide %20 verimlidir. 8000 MW lık inşaa edilen rüzgar santralleri ancak 1000 MW enerji üretebilir.

8 adet reaktör (1 Akkuyu Projesi) = 64.000 adet rüzgar paneli 8000 adet rüzgar santrali ise yüzlerce hektar arazinin işgali demektir. Bu araziye insan girmesi de sakıncalıdır. Yine Güneş Enerjisi üretimi metodu da buna benzer. Ülkemiz, rüzgar ülkesi değildir. Bazı Ege kesimleri yeterli rüzgarı görmektedir. Elbette ki rüzgar sistemleri de kurulsun. O bölgeye bağımsız enerji sağlayabilir. Ya rüzgar kesilirse?

Nükleer enerjiye hiçbir enerji alternatif değildir. Dünya'da 400'ün üzerinde nükleer santral vardır. En çok da Kanada'dadır. Üstelik bu santrallerin çoğu, turistik yerleşim merkezlerine yakındır. Pickering Santrali, bir köyün içinde ve yat marinasıyla yan yanadır. Burada 8 reaktör vardır. Çevreye hiçbir zarar vermemektedir. Bu tür Candu santrallerinde asla serpinti olmaz.

Bizim yapmayı tasarladığımız sistem de Kanada teknolojisine benzer. Bu sistemde serpinti ortaya çıksa; ilk önce yakıtın kendisi, nükleer serpintiyi adsorplar. Radyasyonun buradan kurtulduğunu düşünelim. Bu defa kapalı soğutucu sistem içinde kalır. Buradan da kurtulduğunu varsayalım. Soğutucu sistemin dışında yine kapalı bir sistem olan reaktör koruma kabı vardır. Hadi buradan da kurtulduğunu düşünelim. Bu defa en dışta beton sistemi ve onun içinde 4-25 cm kalınlığında çelik sistemi bulunan, beton konteynır vardır. Zaten serpintinin bu kısma gelmesi mümkün değildir. Gelse bile asla dışarıya sızma yapmaz.

Çernobil Santrali'nde bu sistem yoktu. Sadece kütleyi taşıyacak çelik bir kap ve dışta betonarme bir bina vardı. Zaten kazada vardiya değişimi sırasında, reaktörün gücünün birden düşürülmesinden, yani insan hatasından meydana gelmiştir. Yeni, teknolojik santrallerde böyle hatalar olmaz. Serpinti ortaya çıksa bile, yedi katmandan oluşan reaktörden, dışarıya asla sızıntı olmaz.

Elbette ki her enerji üretme sistemi çevreye zararlıdır. Ancak içlerinde en çevrecisi nükleer enerji santralidir. Nükleer enerjiye karşı olan insanlarımız, eski enerji üretim metotlarımızdan memnun gözüküyorlar. Ancak nasıl bir enerji üretimi yaptığımızı bilmiyorlar. Barajlarımız dönümlerce arazimizi sular altında bırakmıştır, üstelik yetersizdir. Bu açığı kapatmak için kullandığımız termik santrallerimiz aracılığıyla, tonlarca CO2, CO, SO2, NO2, ağır metallerden Ag, Pb, Sg, U ve daha birçok zararlı maddeleri doğaya verdiğimizden haberleri var mıdır?

Yine enerji açığımızı doğalgaz ile kapatmaya çalışıyoruz. Bu enerji türü, doğaya, termik santralden daha az zararlıdır. Ancak sonuçta zararlıdır, çünkü çevreye yine zararlı gazlar verilmektedir. Üstelik doğalgaz bulmamız çok da kolay değil. Eğer komşu doğal gaz ülkeleri, bu enerji kaynağı transferini keserse açıkta kalırız.
Alternatif diye düşünülen, Güneş ve rüzgar enerjisinden başka bir de termal enerji vardır. Yeraltından gelen sıcak su çok korroziftir. Nitekim, Denizli'deki su da böyledir. Ayrıca atık su ise çok zehirlidir. Bu suyun tekrar yeraltına gönderilmesi gerekir. Çevreye zararlıdır. Bu enerji sistemi de, nükleer enerjiye asla alternatif olamaz.

Türkiye'nin en büyük barajı Atatürk Barajı'dır. Bu barajın gücü 2400 MWh'tir. Verimi ise %50 ile 1000 MWh'tir. Akkuyu'ya yapılması tasarlanan nükleer enerji santralindeki 8 adet reaktörün gücü ise 8000 MWh civarındadır. Buna göre;
8 adet Atatürk Barajı = 1 Akkuyu nükleer santrali (Enerji bakımından) olur.

Nükleer reaktör yakıtı olarak genelde U235 kullanılır. Yakıt reaktife girmeden önce doğal radyoaktiftir. 1x1 cm ebadındadır. Bir yakıt kabında 37 tane çubuk kap sistemi vardır. Her çubuk 50 adet yakıt (1x1 cm ebatlı) almaktadır. Bir yakıt kabı toplam; 37 x 50 = 1850 adet yakıt bulundurur. Bu da 1850 ton kömüre eşdeğerdir. Yine 1kg nükleer yakıt, 2 milyon litre benzine eşdeğerdir.

Nükleer enerji karşıtlarının en önemli soruları, ‘’Nükleer atıklar ne yapılacaktır’’ sorusudur. Cevap olarak birçok yöntem var. Bunlardan en önemlileri, camlaştırma ve kayalaştırma yöntemidir; Camlaştırma yöntemine göre; reaktörden çıkan atık, ilk 10 yıl reaktör kabı yanındaki havuzda bekletilir. Sonraki 20 yıl ise beton havuzda bekletilir.

Atıkta U238, U237, Neptinyum, Sezyum, vBulletin. maddeler bulunur. Bu atıklar istenirse sonsuza dek burada bekletilir. İstenirse camlaştırılarak (küçük cam küreler halinde) etrafında çelik küre, yine etrafında fiziksel koruyucu, aşınmaya karşı etkileşimli madde, dış dolgu maddesi bulundurularak yerin 600 metre altına gömülür. 600 metre aşağıda su olduğunu düşünelim; Bu su asla yeryüzüne çıkamaz. Zaten 200 yıl sonra, atık maddenin %98'i kaybolur.

Geriye %2 lik U238, U235, Protaktinyum, Plütonyum gibi doğada çok fazla bulunan maddeler kalır. Bunlar zaten doğada çok fazladır. Yeryüzüne çıksalar bile radyoaktif tesirleri, doğadaki gibi doğal normlarda olur.

200 yıl boyunca cam küreciklerde hiçbir aşınma olmaz (Mezopotamya'da 3000 yıl dayanan camlar su içerisinde bulunmuştur). Zaten 200 yıl sonra nükleer etki doğal hale gelir. Mutlaka çok azda olsa zehirlilik etkisi vardır, ancak Hg, Cd, As, Cd gibi diğer zehirli kimyasallarla karşılaştırıldığında radyoaktivite için durum çok daha olumludur.

Kaya kütlelerine dönüştürme yöntemine göre ise; atıklar kayalaştırılarak yeraltına gömülmektedir. Kayaların hareketi çok iyi bilindiği için hiçbir riski yoktur. 200 yıl sonunda zaten nükleer atık, doğal radyoaktiviteye dönüşür. Biz bu sorunları düşünmemeliyiz. Bilim adamları bu sorunları çözdüler. Bizler, kömürün yanmasıyla oluşan atıkları düşünelim (Her yıl Amerika'da bu kirlilikten dolayı binlerce kişi ölmektedir). Baraj suları altında telef olan hektarlarca arazimizi düşünelim. Bunlara çözümler arayalım.

Sonuç olarak; yüksek teknolojiyle inşa edilen bir reaktör, insanlara radyoaktif etki yapmaz. Reaktörlerin atık maddeleri de toprağın altına betonlanarak, çeliklenerek veya kurşunlanarak bırakıldığı taktirde izole edilir, zamanla zararsızlaşır.


Bir gram aktif maddenin reaktörde yakılmasıyla; E = m C2kadar enerji açığa çıkar, sayısal değer olarak bu enerji; E = m C2 = 1 g x (30.000.000.000 cm/sn)2 = 900.000.000.000.000.000.000 (900.000 katrilyon) Erg'likenerji açığa çıkar. Q = 900.000 katrilyon erg x 0,00000002389cal/erg=1.501.000.000.000 cal/1g kadar ısı enerjisi açığaçıkar. Bu değer ise; P = 25.002.000 kWh/1g güce eşittir.

Bu rakamlar, hiç de küçümsenecek rakamlar değildir. Nükleer enerji aleyhindeki tepkiler, halkımızın bilinçsizliğinden ileri gelmektedir. Reaktörler, diğer enerji kaynaklarına oranla daha tehlikesiz, daha yararlı, daha ucuz, ve daha çevrecidir. Niçin çevreci ve ekonomik yol varken diğerlerini alternatif kabul edelim?

--- Sonraki mesaj ---


Tartışmalı... Pahalı... Yine de Dünyayı kurtarabilir.

Yine mi nükleer santraller? Olabilir. ABD'deki nükleer güç reaktörlerinin sayısı 103 ve bu, dünya genelindeki toplam sayının dörtte biri. (Ama bir santral var ki o dünya genelinde tanınıyor. Bu, beceriksiz çizgi film kahramanı Homer Simpson'ın güvenlik denetçisi olarak görev yaptığı Springfield santrali.) Florida Üniversitesi'nden nükleer yakıt uzmanı James Tulenko, "Santraller para basıyor," diyor. Birçok santralin yüklü inşaat masrafları kendini amorti etmiş olduğu için "Yalnızca işletme giderleriyle ilgileniyorsunuz. Tüm bu santraller gece gündüz enerji üretiyor" diye belirtiyor. Ve elektriği, doğalgaz ya da kömürle çalışan santrallerden daha ucuza üretiyorlar.


Gelişen bir nükleer endüstriye ilişkin umutlar, 27 yıl önce Three Mile Adası reaktörlerinden biri kısmen eridiğinde ve bundan yedi yıl sonra yaşanan Çernobil dehşetiyle suya düştü. Buna ek olarak, 1970'ler ve 80'lerde elektrik piyasası düzenleme kurumları tarafından alınan kararlar, şirketleri, nükleer santrallerin milyar dolarlık inşaat faturalarını neredeyse ödeyemez hale getirdi. Günümüzde ABD, elektriğinin yarısını kömürle çalışan daha ucuz santrallerden elde ediyor. Bunun getirdiği sorun da her yıl gökyüzüne salınan ve küresel ısınmaya neden olan iki milyar tonluk karbon dioksit. Hindistan ve Çin gibi sanayileşmekte olan -ve üretebildikleri her bir megavat enerjiye aç olan- ülkeler de büyük bir hızla, kömürle çalışan yeni santraller inşa ediyor.



Bir nükleer tepkimede, yani herhangi bir atom çekirdeğinde bazı değişikliklere yol açan bir tepkimede açığa çıkan enerjiye nükleer enerji ya da çekirdek enerjisi denir Normal bir kimyasal tepkimede, bu tepkimeye giren atomların yalnızca en dıştaki bazı elektronları arasında alışverişler gerçekleşir; yani, elementlerin atomları birbirleriyle birleşerek molekülleri oluştururken değişmeden kalırlar. Kimyasal tepkimeler sırasında, maddedeki atomların yerleşiminden kaynaklanan kimyasal enerjinin bir bölümü açığa çıkabilir; yanma olayı bu tür bir tepkimedir. Nükleer tepkimede ise, atomun tam ortasında bulunan, nötron ve protonlardan oluşan atom çekirdeği değişikliğe uğrar ve bu tür tepkime sırasında atom kütlesinin bir bölümü enerjiye dönüşür. Nükleer tepkimede, herhangi bir kimyasal tepkimede açığa çıkabilecek olanın milyonlarca katı kadar enerji açığa çıkar ve kimyasal tepkimeden farklı olarak, bir element bir başka elemente dönüşür.İki tür nükleer tepkime vardır: Çekirdek bölünmesi (nükleer fisyon ya da kısaca fis-yon) ve çekirdek kaynaşması (nükleer füzyon ya da kısaca füzyon).


Çekirdek Bölünmesi

Çekirdek bölünmesinde, serbest bir nötronla çarpışma sonucu atom çekirdeği çeşitli parçacıklara ayrılır. Bütün bu parçacıkların toplam kütlesi, başlangıçta "hedef" alınan atom ile buna çarpan nötronun toplam kütlesinden daha azdır. Aradaki fark enerji biçiminde açığa çıkar. Bu olguyu ilk olarak 1905'te Albert Einstein belirledi ve E=mc2 formülüyle tanımladı. Bu formüle göre, açığa çıkan enerji (£), kaybolan kütle (m) ile ışık hızının karesinin (c2) çarpımına eşittir. Işık hızı (c) çok büyük olduğundan, kütle kaybı çok küçük olsa bile açığa çıkan enerji miktarı çok fazladır.
Atom çekirdeği bölünebilen elementlere "bölünebilir element" denir. Doğada bulunan tek bölünebilir element uranyumdur. 1938'de iki Alman bilimci, Otto Hahn ve Fritz Strassmann, nötronlarla bom bardıman ederek (döverek) uranyum atomunu bölmeyi başardılar. Gene Alman bilimciler Lise Meitner ve Otto Frisch ise, uranyum çekirdeğinin iki parçaya bölündüğünü kanıtladılar. Bir süre sonra bir grup Fransız bilimci, çekirdek bölünmesi sonucunda yalnızca daha hafif iki element ile çok miktarda radyoaktif ışıma (radyasyon) değil, bunların yanı sıra başka serbest nötronların da ortaya çıktığını buldu. Bu nötronların bu kez çevredeki öbür uranyum atomlarında çekirdek bölünmesine yol açacağı, böylece ortaya çıkacak yeni nötronların bütün uranyum atomlarına yayılacak bir "zincirleme tepkime" yaratabileceği ve sonuçta çok büyük bir enerjiin ortaya çıkacağı anlaşıldı.
Çekirdek bölünmesi sonucunda açığa çıkan enerjinin etkisiyle parçacıklar çok büyük bir hız kazanır; bu parçacıklar çevredeki maddenin atomlarıyla çarpıştıkça yavaşlarlar ve böylece hareket enerjileri ısıya dönüşür. Bu ısı denetim altına alınabilir ve örneğin bir elektrik santralındaki türbinlerin çalıştırılmasında kullanılabilir ya da atom bombası ve nükleer savaş başlıklarında olduğu gibi, büyük yıkıma neden olacak bir patlamayla çevreye salınabilir.






Uranyum Çekirdeğinin Bölünmesi

Uranyum doğada iki ana biçiminin (izotopunun) bir karışımı halinde bulunur. (İzotop terimi ATOM ve NÖTRON maddelerinde açıklanmıştır.) Bu karışımın yüzde 99'undan çoğunu uranyum-238 (U-238), yüzde l'den daha azını da uranyum-235 (U-235) oluşturur. Buradaki rakamlar kütle numarasını, yani çekirdekteki proton ve nötron sayılarının toplamını göstermektedir. U-238'in çekirdeğinde üç nötron fazlası vardır ve bu nedenle iki izotop farklı fiziksel özelliklere sahiptir. Yalnızca U-235'in atomları bölünebilir; U-238'in atomları ise doğurgandır, yani kolayca bölünmeye uğramazlar, ama yüksek hızdaki nötronları soğurarak, daha ağır bir element olan plütonyum-239 atomlarına dönüşürler. Plütonyumun bu izotopu ise bölünebilir özelliktedir. Hem uranyum, hem de plütonyum nükleer reaktörlerde yakıt olarak kullanılır.

Nükleer Reaktör

Yukarıda açıklandığı gibi, uranyum atomlarının serbest nötronlarla dövülerek bölünmesi daha çok nötronun oluşmasına neden olur ve bu da bir zincirleme tepkime biçiminde yeni çekirdek bölünmelerine yol açar. Bu tür bir zincirleme tepkimeyi başlatabilecek en küçük uranyum parçasına kritik kütle denir. Eğer, her ikisi de kritik kütleden daha küçük iki uranyum parçası, kritik kütleden daha büyük tek bir parça oluşturacak biçimde bir araya getirilirse, bunun sonucunda olağanüstü bo yutta bir patlama olur. Atom bombasının yapımı buna dayanır.





Ama bir zincirleme tepkime nükleer reaktörde denetim altına alınabilir. Bu tür. ilk reaktörü 1942'de İtalyan asıllı ABD'li fizikçi Enrico Fermi, Chicago Üniversitesi'nde kurdu; kendi kendine ilerleyen ilk yapay zincirleme tepkime de burada gerçekleştirildi. Bu reaktörde, zincirleme tepkimenin gerçekleştiği bölüme reaktör kalbi adı verilmişti; katışıksız bir karbon türü olan grafitten yapılmış reaktör kalbine, ince alüminyum kapların içine yerleştirilmiş uranyum metali çubukları daldırılmıştı. Bir çubuktan salınan nötronlar, grafitteki karbon atomlarıyla çarpışarak yavaşlıyor ve yeniden başka bir çubuğa girerek bölünme tepkimesini sürdürüyordu. Kullanılan malzemelerin o günden bugüne oldukça değişmesine karşılık, bir zincirleme çekirdek tepkimesini denetim altında tutmanın temel ilkeleri, 1942'de Fermi'nin uyguladıklarıyla hemen hemen aynı kaldı.







--- Sonraki mesaj ---

..