Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) belki ibret maksatlı, belki de dostlarına vefa niyetiyle bir gün kabir ziyaretine gitmişti.
Ziyaret esnasında bir kadının, evlâdının kabri başında, feryâd u figân edip ağladığını, üstünü başını yırtıp, uygunsuz sözler sarf ettiğini gördü. Üzülmüştü kadının haline. Yanına yaklaştı; nasihat etmek istedi. Ancak kadın, Efendimiz'i tanımıyordu. "Git başımdan!" dedi, "Sen benim başıma gelenleri bilmiyorsun!." Efendimiz de hiçbir şey söylemeden oradan ayrıldı. Olaya şahit olanlar, kadına onun Allah Resûlü olduğunu söylediler. Kadın müthiş bir sarsıntı ile sarsıldı. Çünkü bilmeden Allah Resûlü'ne karşı saygısızlık etmişti; bunu telafi etmeli, kendini affettirmeliydi.
Koşarak Efendimiz'in mübarek hanelerine geldi.. İçeriye girdi, çok mahcup bir edayla Efendimiz'den özür diledi. Allah Resûlü de ona, cevab-ı hakîm olarak Buhari ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarına geçen şu sözü söyledi: "Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır."
Büyüklerimiz sabrın dört çeşidi üzerinde ısrarla dururlar. İnsan musibetlere dayanmalı ve sabır göstermelidir. Nefsin durmak bilmeyen isyan taleplerine karşı direnç ortaya koymalı ve nefsine "hadi ordan!" diyebilmelidir. İbadet ü taatin zorluklarına rağmen ısrarını sürdürmelidir. Aynı zamanda geçmek bilmeyen zamanın çıldırtıcılığına karşı da sabırla mukabelede bulunmalıdır.
Sabretmek, dişini sıkmak, dayanmak, metanet göstermek, sarsılmamak elbette kolay bir iş değildir. Olan biten karşısında irkilmemek, irade felcine uğramamak, her gün zehir zemberek hâdiseleri sineye çekip dayanmak ciddi yürek ister. Ancak bütün bunlar musibetin ilk şok ânında yapılmalıdır. Ani ve sıcak tepkiler muhakemesiz olduğu için aynı zamanda ölçüsüzdür de. Derin izler, iyileşmesi zor yaralar bırakır. Telafi etmek için ciddi performans gerektirir. Bu sebeple ilk şok anında dişini sıkıp dayanmak, hemen tepki vermemek, hadiseyi soğutmak ve ciddi bir murakabeyle Allah'ın rızasına uygun bir çare aramak en doğrusudur.
Bu da en basitinden ya bulunduğumuz durumu değiştirerek ki, ayakta isek oturarak, oturuyorsak yatarak olabilir. Veya yapmakta olduğumuz işin keyfiyetini değiştirebiliriz; meselâ, abdest alıp namaz kılabiliriz. Konuştuğumuz mevzudan uzaklaşıp bulunduğumuz mekândan ayrılabiliriz. Bizi daha mûnis hale getirecek mübarek mekânlara, kudsi zatların atmosferine sığınabiliriz. Hangi şekilde olursa olsun, hâl, durum veya mekânda yapılan bu değişiklikler, şokun tesirini kırar ve tahammül edilemez gibi görünen musibeti az dahi olsa hafifletir.
Sabır, ibadetlere devam etme hususunda da çok önemlidir. İlk anda, yeni namaza başlayan bir insan için, bu ibadet çok ağır gelebilir; fakat biraz sabreder de ruhu namazla bütünleşirse, artık bir vakit namazı kılamama, o insan için dünyanın en büyük ızdırabı olur. Oruç, zekât, hac gibi ibadetler için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.
İnsan, harama karşı da aynı şekilde sabırla mukabele etmelidir. Günah ilk tosladığında gösterilecek mukavemet, ondan gelecek kötü şerareleri kırar, insan da o şoku böylece atlatmış olur. Onun içindir ki Efendimiz, Hz. Ali'ye, "İlk bakış lehine, gerisi aleyhine." buyurmaktadır. Yani, insanın gözü günaha kayabilir. Ama o, hemen gözünü kapar, yüzünü çevirirse, bu onun için günah olarak yazılmaz. Hatta harama bakmama yiğitliğini gösterdiği için kendisine sevap bile yazılabilir. Aksi halde bakmaya devam etmek zehirli bir ok gibi insanın kalbine, ruhuna saplanır ve hayalinde bulantılar meydana getirir. İşte bu duruma gelmeden, haramın ilk tosladığı anda sabredip haramdan yüz çevirmelidir. Böyle bir harama karşı gözlerini yumma, Allah Resûlü'nün bize tavsiye ettiği altın öğütlerdendir.
İnsan, harama karşı böyle davrana davrana, bu onda bir huy, bir karakter hâline gelir. Zira yaptığı egzersizlerle kalbinde hâsıl olan imanın nuru, Cehennem'den bir kıvılcım durumunda olan günahlara karşı âdeta bir sütre olur. Öyle ki artık harama bakmama, onun asıl ve fıtrî davranışları arasına girer. Aksi bir durum aklına gelse, hemen parmağını, gönül peteğindeki iman balına batırır. Bu sağlam düşünce ve niyet sayesinde tattığı aşkın tadıyla kendini bu mânevî atmosferden uzaklaştıran her şeyden kaçar. Bir bakmada, bir lokmada, bir danede, bir dokunmada batmamak için çırpınır durur. Bu durumda olan bir insanın, iradî olarak günaha girmesi pek düşünülemez.
Her musibetin kendine göre bir şoku vardır. O atlatıldığı zaman, musibet rahmete, elemler lezzete, dertler de zevke inkılâp eder... Böyle bir sinede artık ızdırap dinmiş, yerini de sonsuz bir neşeye terk etmiştir. Ancak bütün bunlar, ilk şok ânının başarıyla atlatılmasına bağlıdır. Bu kadar tafsilatlı, derin bir mevzuu Allah Resûlü sadece dört kelime ile ifade buyurmuştur: "Sabır, ilk toslama ânında olandır." |