SEMAVİ DİNLER VE PEYGAMBERLERİ
" Dinler, birey ve toplumları bir dağın tepesine götüren farklı yollardır.”
Frithiof Schuon

" Sende, tanımadığın ve bilmediğin yüce bir dost mevcuttur. Zira Tanrı her insanın içindedir, ama pek azı onu bulmayı başarır"
Bagavadgita


TANRI VE DİN KAVRAMI

Din olgusunun, insanoğlunun varoluşuyla yaşıt olduğunu, bireyin dinsel varlığı ve din hayatıyla olan ilişkilerinin de , insanın varoldukça devam edeceği hususu, en azından çağımız açısından yadsınmaz bir gerçektir.
Din, insanlık tarihinde ilk oluşan sistemdir. Ancak, içerik ve niteliği gereği dinin yanıtlayamadığı, dünyayı ve evreni tanıma, varlık alemine ilişkin bilgi edinme gereksinimi nedeniyle daha sonra felsefe müessesesi doğmuştur. Sırayla; Tanrısal İlham ve ilahi vahiyden din, filozofların düşünce ve sentezinden felsefe, ilim adamlarının deney ve gözlemlerinden de ilimler ortaya çıkmış, bu üç temel sistemin insanlığa verdiği dinsel bilgi, felsefesel bilgi ve bilimsel bigi, değişim ve gelişimi sağlayan ve de besleyen kaynaklar olmuştur.
Her bir insanın din ile olan ilişkisi, dinin öncelikle bireysel boyutunu ve yönünü belirtmektedir. Din, daima önce kişiseldir ve bu durum evrensel dinlerde de apaçık görülmektedir.
Hemen hemen bütün dinler, doğaüstü güç veya güçlere referansta bulunarak dünyaya farklı bir bakış tarzı, katılımcılarına da özel bir yaşam tarzı sunma gayreti içinde olmuşlardır. Ve her bir din, "Mutlak Hakikat"i en kesin biçimde doğrudan kendisinin ifade ettiğini, dolayısıyla son kurtuluşun ancak kendi hayat formuna katılmakla ve sadece kendi inanç unsurlarını onaylamakla olası olabileceğini ifade ederler. Bu da bizi ciddi bir sorunla karşı karşıya getirir. Hangi dinin Mutlak Hakikate ilişkin iddiası doğrudur ? Şayet bir dinin Mutlaklık iddiası doğru ise, onun doğruluğunun ve diğerlerinin yanlışlığının kriterleri nedir ? Bütün dinlerin iddiaları doğru olarak kabul edildiği takdirde, biribiriyle çelişen iddiaların uzlaştırılması konusunda nasıl bir çözüm yolu önerilmelidir ?
Din, inanca dayanan tasarımlar ve işlemler sistemi olarak tanımlanabilir. İlk tasarımlar, insanın doğa karşısında duyduğu güçsüzlük duygusundan doğmuş olup, dinler bu temel nedeni her zaman taşımışlar ve zaman içinde daha da derinleşmesini gerçekleştirmişlerdir.
Arkeolojik araştırmalar, dinsel tasarımların ancak 50.000 yıldan beri var olduklarını belirtmektedir. Demek ki, insanoğlu 20 milyon yıl, din düşüncesinden uzak yaşamıştır.
İnsanla doğa arasındaki ilişki, genelde birer efendi-köle ilişkisi olarak kalmıştır. Çok korkulan ölüm olayını anlayıp açıklayamamak da bu ilişkinin efendi yararına kökleşmesini sağlamıştır. Efendi öylesine güçlüdür ki, ölümden sonra da yardım ve koruyuculuğunu sürdürecektir. Önce totemcilikadı verilen ve hayvanlarda ve bitkilerde koruyucu güçler görme olayı çok Tanrı’cılığı gerçekleştirmiş, zamanla gök saltanatında da yer saltanatında olduğu gibi bir efendinin aranma eğilimi çok Tanrı’cılığı tek Tanrı’cılığa dönüştürmüştür.
Dinlerin amaç ve içerikleri incelendiğinde, Semavi Din’ler başta olmak üzere, genelde bütün dinler üç temel amaç etrafında odaklanmıştır:
1. İnsanı Tanrı bilincine ulaştırmak,
2. Ona kendini yaratan ve yaşatan Tanrı’ya karşı şükran borcunu algılatmak,
3. Onu dünya hayatında doğruya, iyiye ve güzele yönlendirmektir.
İnsanın Tanrı’yı kendi içinde bulabilmesi için en azından onun varlığını kabul etmesi gerekir. Tanrı’nın var olup olmadığı, varsa nerede olduğu sorusu, yanıtı oldukça güç bir soru olup, Doğu ve Batı bilinç sistemleri arasındaki temel bir farkı ortaya çıkarır. Doğu’nun Tanrı araştırması insanın içine yönelir; Batı’nınki ise dışına. Doğu’lu bilge Tanrı’nın insanın içinde ve varlığının ayrılmaz bir parçası olduğuna inanır. Batı Dininin anlayışına göre, Tanrı insandan ayrı ve ondan üstündür ve O’nun varlığını inanç yoluyla kabul edilmelidir.
”Tanrı ile Sohbet” eserinde Neale Donald Walsch, Tanrı’yı algılamasını bakın nasıl ifade etmektedir:
Her biriniz beni (Tanrı’yı) kendinize göre anladınız ve yarattınız. Bazıları için erkeğim. Bazılarınıza göre kadınım. Bazılarınıza göre her ikisiyim. Bazılarına göre hiçbiri değilim. Bazılarına göre saf enerjiyim. Bazılarına göre en yüce duygu olan SEVGİYİM. Bazılarınızın ise ne olduğum hakkında hiçbir fikri yok.
Sadece BEN olduğumu bil. Saçınızı okşayan rüzgarım. Bedeninizi ısıtan güneşim. Yüzünüzde dans eden yağmurum. Çiçeklerin havadaki kokusuyum. Çiçeklerin kokusunu taşıyan havayım. İlk düşüncenizin başlangıcıyım. Son düşüncenizin sonuyum. İlham anlarında size gelen fikirim. En sevecenlikle yaptığınız şeyin duygusuyum. Bu duyguyu tekrar tekrar hissetmek isteyen parçanızım”.
Yaradılışın her yanında, tüm evrenlerde, görünmeyen ama her şeyi bir arada tutan bir yapı vardır. Betonarmenin içinde, çıplak gözle görülmeyen ama betonu bir arada tutan kuvvetlendirici demir çubuklar mevcuttur. Bu, Tanrı kavramını çağrıştırmaya güzel bir örnektir. O, evrenin, gözle görülmeyen ama her şeyi bir arada tutan demir çubuklarıdır. Bu güç bir an bile ortadan kalksaydı, o zaman tam, mutlak ve nihai bir yıkım olurdu.
Büyük Dinler, Doğu ve Batı Dinleri diye ikiye ayrılırlar.
Hinduizm ve Brahmanizm, Doğu Dinleridir. (Panteist inanca dayalıdır)
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet ise, Batı Dinleri’dir. (Teistik karekterdedir).
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’i içine alan kitaplı dinlere Semavi veya Göksel Dinler denilmektedir. Bunun nedenini araştıran bilim çevrelerine göre, Semavi Din’lere mensup olanların dua ederken ellerini göğe açarak Göksel Varlığa yakarmalarına bağlamaktadırlar.
Semavi Din’lerin ortak ve ayrı yanları vardır. Her din olgusunda içeriği ve farklılıkları ne olursa olsun şu üç öğe bulunmaktadır:
1. Her dinde bir inanç sistemi vardır.
2. Her dinin kendine özgü bir ibadeti ve töreni vardır, törensiz din olmaz.
3. Her dinin bir kutsal yeri, tapınağı bulunur.
İster ilkel olsun, ister Semavi, ister çok tanrılı olsun, ister tek tanrılı ya da tanrısız hepsinde yukarıdaki bu üç ögeyi görürüz.
Bütün dinlerdeki otoriter kudret, insanları Ahiret fikriyle tehdit eder. Bu nedenle tüm dinlerin temeli, tehdit aracı olarak kullanılan objeye dayalıdır. Ahireti ortadan kaldırdığımız zaman ise, geriye bir tek dünya kalır. O durumda da zaten normal bir sosyoloğun, ahlakçının sosyal ve ahlaki düşünceleri yeterli olacaktır. Örneğin;”birbirinizle iyi geçinin, birbirinizi sevin, kavga etmeyin, doğru tartın vb.” gibi öneriler. Bunları yapmazsak da herhangi bir şey olmayacaktır, çünkü yaptırımı yoktur.
Ama, örneğin Hristiyanlık “sevmezsen, Babamın Melekutuna giremezsin” diyebiliyor. İslamiyet “cennet, cehennem” vaat ediyor. Ötealem fikrini ortadan kaldırdığımız anda, bütün dinler sosyal bir düşünce akımı haline dönüşebilmektedir. O durumda da herkes kendisine göre ahlaki bir sistem getirebilecek ve başkalarının sistemleri kendisini ilgilendirmeyecektir. Altını çizmek gerekirse,ötealemi ortadan kaldırdığımız zaman, hiç bir dinin yaptırım gücü kalmaz.
Her dinin kendi ahlak sistemi vardır. Dinsel temele dayanan bir ahlakın imkansızlığını en açık olarak yine dinler gösterir. Bir dinde sevap olan, diğer dinde günahtır. Herkes kendi dinini hak dini olarak bilir. Her din kendi ümmetinde geçerli olan kapalı bir ahlak sistemı kurar. Örneğin, bir Hıristiyan ne kadar iyi olursa olsun, Müslüman olmadıkça cehenneme gidecektir. Oysa bir insanın Müslüman veya Hıristiyan olması kendi elinde değildir. Hangimiz, anamız babamız Müslüman olmasaydı, Müslüman olurduk ? Hangi dinde doğmuşsak, o din bizim için kutsaldır. Ahlak kanunları bütün insanları içine alır. Buna karşılık dine dayanan ahlak, kendi inanç çevresine girmemiş olanları reddeder. Bu da insanlar arasındaki kin ve nefreti kamçılar. Öte yandan bazı dinler, ahlakın iki temel dayanağı olan “Tanrı” ve “Ruhun ölmezliği” fikrinden tamamen yoksundurlar. Örneğin, “Buda” dininde Tanrı yoktur. Ve bundan dolayı Budizme “Tanrısız Din” denebilir.
SEMAVİ DİNLER VE KUTSAL KİTAPLARI
Semavi Din’lerin özüne inersek, bunların düşünsel boyutttaki parametrelerinin Sümer, Babil, Sabiilik, Kadim Mısır gibi doğusal inançların, Soktates’in, Konfüçyus’un vb. görüşlerini yansıttığı yadsınmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır...
Kutsal Kitaplar boyutu yönünden konuya yaklaştığımızda;
Eski Ahid, yaklaşık dokuz asırlık bir sürenin ürünü olan bir edebi eserler yapıtını çağrıştırmakta olup, birbirine son derece uymayan bir mozaik şeklindedir. Bu mozaiğin çağlar boyunca insanlar tarafından değiştirilmiş unsurları, önceden mevcut olan parçalara sonradan birleşivermiş parçalardan ibarettirler izlenimini vermekte, öyle ki günümüzde, bunların hangi kaynağa ait olduklarını saptamak bazen çok güç olmaktadır.Musevîliğin kutsal kitabı, İbranice olan Kitab-ı Mukaddes’tir ve Hristiyanların Eski Ahid’inden farklıdır. Hristiyanlar, İbranice olan Kitab-ı Mukaddes’e bir takım kitaplar ilave etmişlerdir ki, bunlar onda (Kitab-ı Mukaddes’de) mevcut değildir. Aradaki anlaşmazlık, uygulamada inanç esasına pek etki etmiyorsa da, Musevilik kendi kitabından sonra herhengi bir kitabın nazil(inmiş) olduğunu kabul etmemektedir.
İnciller, İsa’nın peygamberlik görevini dünyada ifa ederken, insanlara bırakmak istediği öğretisini, O’nun fiil ve sözlerinin rivayeti vasıtasıyla, insanlara bildirmek gibi bir amaç gütmüştür. Ne yazık ki, İnciller’i yazan kişiler aktardıkları bu fiil ve sözlere bizzat tanık olmuş değillerdir. Şu anda mevcut 5000 tane olan Yeni Ahit’in (Ahdi Cedit) el yazması uyarlamalarının hiç birisinin tarihi dördüncü asır öncesine ait değildir. Bu günkü İncil’e, dördüncü yüzyıl yazar ve editörlerinin bir ürünüdür denilebilir. Hristiyanlık ise, İbranice Kitab-ı Mukaddes’e bazı ekler yapmak suretiyle onu kabul etmektedir. Ama İsa’nın nübüvvetini (peygamberliğini) insanlara bildirmek için yayımlanan kitapların da tümünü kabul etmiş değildir. Hristiyan kilisesi, İsa’nın hayatını ve öğrettiği dini esasları nakleden kitapların çoğundan, son derece önemli budamalar yapmıştır. Kilise, Yeni Ahid içinde sadece sınırlı sayıda kitap alıkoymuştur ki, bunların en önemlileri resmi dört İncil’dir.
Hristiyanlık, İsa ve Havarilerinden sonra inecek olan bir din kitabını dikkate almamakta, dolayısıyla Kur’anı da, sonradan nazil olmuş(inmiş) ilâhî bir kitap olarak kabul etmemektedir.
Kur’anın , Tevrat ve İnciller’inkinden esas itibarıyla farklı bir öyküsü vardır. Yaklaşık yirmi yıl süreyle peyder pey indirilmiş olan Kur’an, Peygamber’e Cebrail vasıtasıyla bildirilir bildirilmez Müslümanlarca derhal ezberlenmiş ve aynı zamanda bizzat Hz. Muhammed’in sağlığında yazıyla tesbit edilmiştir. Kur’anın yazılı olarak ortaya çıkışında, Peygamber’in vefatından sonra 12-24 yılları arasında, Osman’ın halifeliği zamanında, yapılmış olan en son mukâbeleri (karşılıklı yapılan okumaları), Kur’anın metnini oluşturan ayetler iniş döneminde ezberlenmiş ve sonra da ezberinden devamlı olarak okumuş hafızların yaptıkları kontroldan istifade edilmiştir. O zamandan beri Kur’an metninin çok ciddi bir şekilde muhafaza edilmiş bulunduğu da bilinmektedir.
İsa’dan altı asır sonra nazil olan Kur’an, sık sık Kitab-ı Mukaddes’i (Tevrat’ı) 1
ve İncil’i anmakta, onların işlediği konulardan pek çoğunu yeniden ele almaktadır. Kur’an kendisinden önceki kutsal kitaplara her Müslümanın inanmasını emreder. (Sure:4, ayet:136)
Dinler tarihinin verdiği tarafsız bilgiler dikkate alınırsa, yazıya geçirilmiş vahiy kitapları olması bakımından Kitab-ı Mukaddes, İnciller ve Kur’an aynı mertebe ve seviyede bulunmalıdır.
Şimdi Semavi Din’leri ve Peygamber’lerini ortaya çıkış sırasıyla kısaca inceleyelim:
MUSA ÖĞRETİSİ ve YAHUDİLİK:
Tek Tanrıcılığın kurucusu, su götürmez şekilde, Mısırlı inisiye ve Osiris Rahibi olan Musa'dır. Kendisinden önce Rama, Krişna, Hermes, Zerdüşt, Budha halklar için dinler kurmuşlardı. Oysa Musa, ebedi bir din için halk yaratmayı tasarlamıştır.
Yahudi'lik felsefesinin temeli, din felsefelerinde olduğu gibi ana kaynak olan kutsal kitaplarına dayanmaktadır. Tevrat(*) iki kısımdan oluşmakta olup, birinci kitap olan Tevkin, peygamber Yusuf'a kadar olanları anlatmaktadır. Musa' nın doğumu ve yaptıklarını anlatan kitap olan Exodus'u ( Çıkış)anlatır. Musevilik On Buyruk la kurulmuştur. Bu buyrukların çoğu Mısırlıların " Ölüler " kitabında yer alıyor ve İsrailoğullarınca biliniyordu. Ancak bunlardan iki tanesi yeniydi; haftada bir gün dinlenmek ve Yehova' dan başkasına tapmamak.
Mısır’ın yetiştirdiği Musa, yüksek seviyeli inisiyasyondan yani eğitimden geçmiş, Osiris’in 42 yasasını derinlemesine bilen, anlayan ve yorumlayabilen bir bilgeydi. Meşhur 10 maddelik Musa Yasası da, bu 42 maddelik Osiris bilgisinin , sadeleşmiş bir şeklinden ibarettir. Musa öğretisinde aslında çok yeni bir şey yoktu. Yeni olan, kavimdi, isimlerdi. Doğal olarak bu bilgiler adaptasyona uğramış, Tanrının ismi değişmiş, teferruatta ve dış ambalajda bazı değişiklikler yapılmıştı. Tevratın ilk beş ayeti , Musa’nın yazdıklarıdır. Musa’nın kanunları, Osiris’in kanunlarının tekrarıdıır.
Musevi Dininin odak noktası, Kudüs'teki Mabettir, Yahudiliğin sembolü ise Yedi Kollu Şamdan ve Altı Köşeli Yıldız'dır. Bu kavim, dünyada;Yahudi, İbrani, İsrailoğlu gibi adlarla adlandırılır. İshak oğlu Yakup'un on iki oğlu vardı ve dördüncü oğlunun adı da Yahuda'dır. Onun adına istinaden bu dineYahudilik demişlerdir.
Musa'nın şifrelendirerek kaleme aldığı Tevrat' ın gerçek sırlarına vakıf olan "çok az sayıdaki inisiye -bilge rahipler" ellerindeki sırları hiç bir zaman dışarıya sızdırmayarak "Kabala Ezoterizmi" ni oluşturmuşlardır. Kabala, “Musevi Mistiklerinin Yolu” anlamına gelir. Bu yol tamamen Musa' nın gizlediği sırları içermekte olup, bu sırlar o denli gizli tutulmuştur ki, bu sırlardan bu yola girmeyen Musevi Halkı'nın bile haberi olamamıştır. İslamiyet için Sufizm ne ise, Kabala'da Musevilik için odur. Yani, nasıl ki, Sufiler İslamiyetin sırlarını içinde barındırmışsalar, Kabalacılar da Museviliğin sırlarını içinde barındırmışlardır. Her ikisi de
"Ezoterik 2 içerikli bir sistemdir.
Museviliği bugün din olarak benimseyen 18-20 milyonu bulan bir insan topluluğu olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 4,5 milyonu bugünkü İsrail Devleti’nde, 6 milyonu ABD ve kalan da Avrupa ve dünyanın diğer ülkelerinde yaşamaktadır.
İSA VE HRİSTİYANLIK DİNİ
…Ve sonunda sadece çok özel bazı inisiye kahinler tarafından bilinen bir bölgede, beklenen "Göksel Varlık" çok özel şartlar içinde dünyaya geldi. Bu bölge yıllarca büyük bir sır olarak saklandı… Hatta öylesine saklandı ki, bugün bile İsa' nın doğum yeri tartışılmaktadır.
Batı Dünyasında İsa'nın adı Jesus Christ'tır ve sonradan takılmış Yunanca bir addır. Asıl adının Yahweh, kurtarıcı anlamına gelen Yehoshua veyaJoshua olduğu sanılmaktadır ki, anlamı "zaferi getirecek olan" demektir. İsa'nın annesinin, Eseniler soyundan gelme Galileli bir ailenin çocuğu olduğu bilinmektedir. Ancak, ezoterik kayıtların doğruladığı bir başka gerçek daha vardır. İsa' nın babası Yusuf değildir. Bu bilgilerin doğruluğunu Kur’anda da görmekteyiz ( Ali İmran 3/47)
İsa, gerek halka karşı yaptığı konuşmalarda, gerekse yakın çevresinde topladığı belirli sayıdaki kişilerle gerçekleştirdiği gizli toplantılarda uzun süre kendi özel durumundan söz etmedi. Ancak o, tüm sırlarını açacağı ve vazifesinin son aşamasını gerçekleştirebilmek için çok daha küçük bir gruba ihtiyaç duydu. Bu grubun üyelerini Eseniler arasından seçmemeye özen gösterdi. Eğer Eseniler arasından seçmiş olsaydı, kendisinden sonra bu öğretiyi insanlar bir "Eseni Dini" olarak yorumlayabilirlerdi. Bu olasılığı ortadan kaldırmak için Havarilerinin 12 kişilik çekirdek kadrosunu Eseniler arasından seçmedi.
İsa'nın çarmıhta öldüğü ya da yerine başka birinin çarmıha gerildiği hep tartışma konusu olmuştur. Müslümanlar çarmıhtakinin İsa olmadığını söylerler. (Kuran'ın Nisa Suresi 4:157 Ayet)
Hristiyan inanca göre İsa'nın Mesih olarak geleceği Tevrat'ta açıkça yazılıdır. Ne varki, Yahudi'ler Tevrat Metinlerinde değişiklik yaparak onun geleceğini kabul etmekten kaçınmışlardır. İsa, Yahudilerin şikayeti üzerine Roma'lılar tarafından çarmıha gerilmiş ve orada insanların günahları için ölmüştür. Gömüldükten üç gün sonra dirilmiş (kıyam etmiş - ayağa kalkmış) , Havarilerine görünmüş, onlarla yemek yemiş ve sonunda Tanrı'nın yanına çıkarak onun sağına yerleşmiştir. Mesih, kıyametten önce gelecek, dünyayı barış ve adalet ile doldurup kendine inanmayanlardan öc alacak ve sonsuza kadar sürecek olan saltanatını başlatacaktır.
Görüldüğü gibi, Yahudi'lerin Mesih anlayışı ile Hrıstiyan'ların Mesih anlayışı arasında farklılıklar vardır. Yahudiler Mesih olarak yeni bir şahsın gelmesini beklerken, Hristiyanlar İsa'nın dönüşüne (ric'at - bazı insanların öldükten bir müddet sonra bir defaya mahsus olmak üzere, bu dünyaya yeniden dönmesi inancı) inanmaktadır.
Ancak her iki büyük din de, inandıkları peygamberlerin ölümlerini geçici olarak kabul etmekte ve peygamberlerinin son zamanda (ahir zaman) dünyaya yeniden dönerek kendilerini tutsaklıktan, zulüm ve işkenceden kurtararak zafere ulaştıracaklarına inanmakta ve bu inancı da sağlam bir umut olarak sürekli bir biçimde canlı tutmaktadırlar.
Hristiyanlığın özünde, Baba, Oğul ve Ruh (Ruhül Kudüs) üçlemesi olup bunlar sırasıyla:
1. Baba : Tek olan Tanrısal özde, eksiksiz akıl ve irade olarak almadan verebilen, kendisinde, kendi imgesini var edebilendir. ( Tanrı, Baba olarak nitelendirilir)
2. Oğul : Babanın kendisini eksiksiz biçimde tanıması ile var olan, Babanın kendisinde var ettiği kendi öz simgesidir, Logostur. ( Söz-Kelam )
3. Ruhül Kudüs : Baba ile oğul arasındaki Babadan oğula, oğuldan Babaya yönelen eksiksiz bir kutsal Sevgidir.
Hristiyan Düşüncesinin MS..V yüzyıla kadar süren ilk dönemine “ Patristik “ dönemi denir. Bu tarihten sonra Ortaçağın sonuna kadar süren ikinci döneme ise “ Skolastik “ dönem denir ve bütün Ortaçağ’ı kapsar. Bu süreç içinde egemenlik tümüyle Hristiyan Kilisesinin elindedir. Hristiyan Kilisesine göre dinsel dogmaların dışında bir bilim yoktur. Tek gerçek, dini dogmalardır. Bu alanda felsefe yapmak, dinsel dogmaları açıklamaya ve doğruluklarını kanıtlamaya çalışmaktan ibarettir. Aksi olarak hiçbir kişisel görüş, düşünce ve tartışmaya, kuşku ve kurcalamaya hatta imaya dahi izin yoktur. Yaptırımı, ölümden de beter olan aforozla cezalandırılmaktır. Hristiyan dogmaları, gerçekte yahudiliğin dogmalarıdır. Hristiyan felsefesi, bu dogmaları desteklemek amacından doğmuştur. Esasında, Hristiyan Felsefesi, Roma Kilisesi hakimiyetinde onun arzu ve emirlerine göre biçimlenen bir felsefedir.


1 Tevrat derken, onun ilk beş kitabını, yani Musa’nın sözü olan Torah’ ı veya Esfar-ı Hamse’yi anlamak gerekir. (Bunlar: 1.Tekvin ‘Yaratılış’, 2. Huruc ‘Çıkış’, 3. Levililer, 4. Sayılar ve 5. Tesniye’dir.)
2 Semavi dinlerdeki kutsal kitapların yazdıkları ile yetinmeyen insan aklı, bilinmeyene yönelik arayışlarını sürdürmüş ve sonuçta EZOTERİK / BATINİ düşünceyi doğurmuştur. Ezoterik Düşünce: Kutsal kitapları sözleriyle değil, özleriyle yorumlamayı, " iman'ın " " Akıla " aykırı olmayacağı ve insanların akıllarıyla doğruluğunu kabul edemiyecekleri bir takım olay ve buyruklara inanmak zorunda bırakılmayacağını ifade eder.
HZ. MUHAMMED VE İSLAM DİNİ:
Nasıl ki İsa Peygamberin gelmekte olduğunu önceden Vaftizci Yahya haber verdiyse, Muhammed Peygamberin de gelmekte olduğunu, Kuss İbni Seyda önceden haber vermiştir.
Hz. Muhammed, ben ne sahirim, ne kahin, benim tek mucizem var, Allah’ın Kelam’ı olan Kuran’dır, demekle kendisinin olağanüstü alemlerin habercisi olmadığını belirtmek istemiştir. Diğer peygamberlerin, örneğin Musa’nın ve İsa’nın kerametlerinden birini göstermesi istenmiştir kendisinden. İsa, anadan doğma körün gözünü açmış, ölüyü diriltmiştir. Musa, asasını yılan haline dönüştürmüş, Kızıldeniz’i yürüyerek geçmiştir. Bütün bunlar çerçevesindeki düşmanları tarafından Hz. Muhammed’e hatırlatılınca onun cevabı aynı olmuştur. “Ben kulum”.
Aslında İslamın mucizesi bu “ben kulum” sözünde gizliydi. Çünkü tek tanrı fikri semavi dinlerin hepsinde ortak bir kavramdı. İslamiyetin onlardan farkı, Allahın birliğinden çok Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve habercisi olmasıydı.
İslamiyetten önceki bütün dinlerde Tanrı ya doğaya sinmiş ya da insana bulaşmıştır . Islamın Allah'ıysa zamansız, mekansız, algılarımızın dışında kalan niteliklerle donatılmıştır.
Isa Allah'ın oğludur, Musa Allah'la yüz yüze gelmiştir. Hazreti Muhammed ise, Allah'ın gönderdiği Cebrail vasıtasıyla emirleri kabul etmiştir. Alman filozofu Kant, İnsanoğlunun Allah karşısında hiçliğini ifade eden dinin İslamiyet olduğunu söyler. “İslamın ibadeti Allah’a karşı alınmış en ulvi bir tavırdır.” der.
İslamiyette Din Felsefesi ikiye ayrılır:
1. Nakliyecilik: Hür düşünceye izin vermeyen, dini inançları daha çok şekillendiren ve belirli kalıplara sokan felsefi düşüncedir. İnsanların belirli şeylere inanmaları, her şeyden daha çok ibadete önem vermeleri, akıllarını bazı sırları çözmek için yormamaları bu düşünce sisteminin temel ilkesidir.
2. Akliyecilik: Bu felsefeye göre: Tanrı, mademki insanlara akıl ve mantık denilen şeyi vermiştir, öyle ise insanlar bu kıymetli hazineyi kullanmasını bilmelidirler. İnsan her şeyi özgürce düşünebilmeli, çözümlemesini yapabilmeli, aklının ermediği şeylere körü körüne inanmamalıdır.
Tanrı'ya, cisimlendirici, şekillendirici, benzetici özelliklerin yüklenmesi doğru değildir. Çünkü Tanrı'nın sıfatları yine kendinden ibaretttir. O, bu dünyada görülmediği gibi, öbür dünyada da görülemez. Kur'an, tıpkı insan gibi, herhangi bir yaratılmış gibi, sonradan yaratılmıştır. Bu nedenle de içinde mensuh, yani sonradan değiştirilmiş hükümler taşımaktadır.Oysa, Tanrı, her türlü değişiklikten uzaktır.
“Cennet ve cehennem de sonsuz değildir. Tanrı; sonsuzluğu ancak kendisine olarak yarattığı için, onu hiçbir şeye, hiçbir yere vermez. Sırat köprüsü gibi, mizan gibi şeyler de hep uydurmadır.Cennet'teki yaşamda sözü verilen huriler, gılmanlar, kevser şarabı gibi şeyler de insanlar tarafından uydurulmuştur. Müslüman olmayanların sonsuz cehennem azabı ile cezalandırılacakları yargısı da tartışmaya açıktır. İslamiyetin ne olduğunu bilmeyen yörelerde doğup, yaşamış, ölmüş kimselerin, sadece müslüman olmadıkları için, yaşamlarında iyi şeylerden başka bir şey yapmamış olsalar bile kesin olarak cehennem azabına uygun görülmeleri Tanrı'nın adaleti ile bağdaşmaz…” diyen Akliyeci Görüş, hemen hemen bütün tarikatların düşünsel temelini oluşturmaktadır.
İslamiyetin asıl ve tek kaynağı Kuran, 114 sure, 6666 ayet içermekte olup, bu ayetlerden büyük bir bölümü, insanları Tanrı bilincine ulaştırmak, Tanrının güç ve kudretini, büyüklüğünü anlatmak, insanları bu dünyada yaptıklarının hesabının sorulacağı öteki dünyaya ve ebedi hayata inandırmak amacını taşımaktadır. Yani inanç ile ilgilidir. Diğer bir bölümü de, insanların Tanrıya karşı görev ve sorumluluklarını içermektedir. Küçük bir bölümü ise, insanların dünya ve toplum hayatındaki hareket ve davranışlarıyla ilgilidir. Bu nedenle islam alimleri KUR’AN HÜKÜMLERİNİ İnanç, İbadet veMuamelat adlarıyla anılan üç başlık altında tasnif etmiş ve incelemişlerdir. (Kuran’da yer alan şeriat hükümleri genelde muamelat başlığı altında ele alınan hükümlerdir.)
Hepsi başka başka adlanan bu sureler, kronolojik bir esasa göre değil, bir Sami adetine uyarak, en uzunları en başta ve kısalar sonlara doğru olmak üzere sıralanmışlardır. Sadece ilk sure, kısa olduğu halde en başa konmuştur; Fatiha diye adlandırılan bu sure, Kuran’ın bütün felsefesini özetleyen bir ilmihal niteliğindedir ve şöyle der:
Bağışlayıcı ve acıyıcı(merhametli)olan Allah adına !
Tüm dünyaların egemeni Tanrı’ya övgü !
Acıma ondan gelir;
Hüküm gününün hükümdarı odur.
Sana tapıyoruz efendimiz ve senin yardımını istiyoruz.
Selamet yoluna yönelt bizi;
İyiliklerine boğduklarının yoluna;
Öfkene uğramamışların ve sapmamış olanların yoluna!

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME :
Her din bir inanç sistemidir; ancak her din aynı zamanda, çevresinde bir “düşünce sistemi“ kurar. O halde bir din olarak Müslümanlık vardır; bir de düşünce sistemi olarak Müslümanlık vardır. Din olarak Müslümanlık yalnızca bir inanç konusudur. Düşünce olarak Müslümanlık ise bir kültür ve uygarlık çevresidir. Bizler kültür ve uygarlık çevremizi değiştirebiliriz ve bundan dolayı Müslümanlığımız incinmez. Nitekim Hıristiyan Avrupa ortaçağın skolastik düşüncesinden, çağdaş düşünceye geçmek suretiyle, dinsel kültürü, düşünceyi reddetmiş, ama dini reddetmemiştir.
Bütün dinler “inanç alanı”na hitap ederler ve aklın sınırları dışında egemen olurlar. Çünkü aklın çözeceği sorunlar için hiç bir dinsel yardıma gereksinim olmadığı gibi, peygambere ve tanrıya da gerek yoktur. Ne inanç alanına akılla girilir , ne de akıl alanına inançla. Bununla, akılla inancın biribiriyle çelişik ve karşıt olduğunu söylemek istenmiyor, sadece her ikisinin alanlarının ayrı olduğunu belirtmek istenmektedir. Inanç özü gereği, tartışmasız kendini kabul ettirir. Kapıları her türlü şüpheye kapalıdır. Bir Hıristiyan “teslis”e (Tanrı, Oğul, Kutsal Ruh) inanmazsa Hıristiyan olamaz. Bir Müslüman Allah'ın birliğine ve Hz. Muhammed'in kulluğuna inanmazsa Müslüman sayılmaz. Bilim ise, aklın deneme ve yanılmalarına dayanır. Birinin yolunu şüphe aydınlatır, diğerinin önünü şüphe karartır.
Dinlerin ortaya koyduğu güzellikler, iyilikler, bazı insanlar veya kurumlar tarafından çarpıtıldığında, özellikle zaten okuma tembeli olan bizim toplumlarımızda gerçek saf inanç sahibi insanların ne yapacaklarını şaşırdıklarını ve nasıl bocaladıklarını görüyoruz. Tek Tanrı'lı dinlerin ortaya çıkmasından sonra, ''Tanrı'nın kurallarına uymayanları cezalandıracağı -ömeğin cehennemde yakacağı gibi-“ gerekçesiyle, insanlarda Tanrı sevgisinin yerini, Tanrı korkusu almıştır. Bu korku, bazı din adamlarının veya bir bölüm ülke yöneticilerinin işine gelmiş ve yetkilerini halkın aleyhine kullanmışlardır.
İnsanları düşüncelerine göre ayırmak veya ayrışıma tabi tutmak ne kadar yanlış ve ilkel ise, toplumdaki kültür, inanç, gelenek ve anlayış farklılıklarına göre ayrıştırmak da o kadar yanlış ve ilkeldir. Düşünmekten, muhakeme etmekten, sentezlemekten uzak bir insan ve toplum geri kalmış bir toplumdur. İnsanın temeli gelişmeye, tekamüle dayanmaktadır. Tekamülün olmadığı bir ortamda, dinin sağlam kuralları da dejenere olur ve onun yerini başka görüş ve düşünceler alır. Toplumun fertleri Hıristiyan dindar, Müslüman dindar, Musevi dindar, Budist olabilir, hatta Ateist olabilir, fakat ''dinci'' olmamalıdır.
Semavi Dinlerin Kutsal Kitap’ları dışında, vahiy ürünü başka kaynakların da var olabileceğini kabullenmek gerekir. Örneğin; Sokrat’ın, Eflatun’un, Tao’nun Budha’nın, Zerdüşt’ün ve Konfüçyüs’ün olasılık olarak birer peygamber ve onların insanlığa bildirdikleri, örneğin; Hind Veda’ları, Zend Avesta vb. Birer tanrısal kitap olabilirler. Bu inanç, yeryüzüne gelen bütün dinlere ve peygamberlere duyulan saygının ve dinlerin birliğine verilen önemin en güzel ifadesidir. Asıl olan ışığa yönelmektir. Bütün dinlerde amaç, Allah ve iyi ahlaklı insan olduğuna göre, dinlerin birliği kendiliğinden ortaya çıkmış olur. “Hangi dindeki adıyla çağrılırsa çağrılsın, cevap verecek, tek olan aynı Allah’tır” der tasavvuf. Dinlerin birliği anlayışı, Tevhid inancının bir parçasıdır. Mevlana din birliğini kendi mesnevisinde şöyle açıklar:
Yüz kitap da olsa hepsi bir baptan ibaret
Yüz tarafta da tek mihraba dönülür
Binlerce başak tek bir tohumdan ürer
Hintli, Kıpçak, Rum, Habeş
Hepsi de mezarlarında aynı renkte
Bütün bu keyfiyetler denizin üstünde oynar durur.

Bu şiir, din müessesesinin evrenselliğinin ve dinin hiçbir ırkın, hiçbir bölgenin tekelinde olmadığının ve dinlerin birliğinin güzel bir ifadesidir.
İran’lı bir filozofun konumuzla bağlantılı bir özdeyişi ile incelemeyi sonuçlandırmak istiyorum: “Hayat, eski bir kitabı andırmaktadır. Öyle bir kitap ki, ilk ve son sayfaları düşüp, kaybolmuştur. Bu tanımlamaya göre mevcut sayfalar hayatımızdır. Ne var ki hayatın anlamının bu sayfalarda değil, kaybolan ilk ve son sayfalarda olduğu anlaşılmıştır. İnsanoğlu bu anlamı bulmak için Din ve Felsefeyi icat etmiştir.”
Halit YILDIRIM
26.01.2002

KAYNAKÇA
1. İslam Çağımıza Yanıt Verebilir Mi?; Server Tanilli
2. Türkiyede Dini Düşünce; Prof.Dr.Hasan Onat
3. Laikik Ve İrtica; Prof.Dr.Cahit Tanyol
4. Bilinmeyen Yönleriyle Ve Sırlarıyla Son Üç Peygamber; Ergun Candan
5. Gizli Sırlar Öğretisi; Ergun Candan
6. Going Within "Dışarıda Hiçbirşey Var"; Shirley MacLaine
7. Kendini Arayan İnsan; Rollo May