Toplam 2 sonuçtan 1 ile 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    karam

    Tasavvuf ve Ben ötesi psikoloji

    Dokuz Yüz Katlı İnsan, Dr. Mustafa Merter

    Dr. Mustafa Merter
    KAKNÜS YAYINLARI

    Her yükseliş ve bir üst kata çıkış, terk edilen kattaki alt kişiliğimizin ölümünü temsil eder.O zaman usulca o kata inip o rolü oynayan oyuncunun kulağına sevgi, anlayış ve muhabbetle "Evet sen bensin ama ben sadece sen değilim!" diyerek hayatımızda o rolün hükmüne son verebiliriz. Hem onu aslında nefret ettiği bir varoluş tarzından kurtarmış hem de kendimize bir yükseliş imkânı sunmuş oluruz! Rolün yani alt kişiliğin terk edilmesindeki en büyük engel, bir üst katın varlığını bilememek, yani rol giderse boşluğa düşerim kaygısıdır. Hâlihazırda öğretilen psikoloji, içimizde var olan potansiyele işaret etmediği için, ne yazık ki bizler rollere ve hâllere kilitlenip kalırız. Bir üst katın varlığından habersiz olan modern psikoloji bilimi, bir bakıma bu kaygıyı tasdik etmiş olur.

    Hiç şüphe yok ki, içimizde bir yerlerde bilge bir sanatkâr gizli ve bu sanatkâr her gece bizlere birbirinden değişik oyunlar sunuyor. Amacı, içinde bulunduğumuz hayat sahnesinin sadece bir oyundan ibaret olduğunu ve bu sahnede bizi temsil
    eden kişilerin sadece birer oyuncu olduğunu bizlere göstermek.

    İsviçre’de eğitim görmüş, pratik yapmış, psikoloji biliminin yanı sıra meditasyon ve yoga gibi Yeni Çağ akımlarını deneyimlemiş ve tasavvufu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş Psikiyatr Dr. Mustafa Merter, bu kitapta çiziyor. Haritayı elimize alıp Freud, Jung, Maslow gibi psikoloji biliminin önde gelen kuramcılarıyla Charles Tart, Ken Wilber gibi farklı bilinç hâlleri ve hâl psikolojisinde yepyeni ufuklar açan son dönem düşünürlerin kirleri arasında özgürce dolaşıyoruz.
    Kaybolma ihtimali yok. Zira rehberimiz başta Hz.Mevlânâ ile İbn Arabi olmak üzere tasavvuf büyükleri.Bu çok özel gezintinin adı ise Benötesi Psikolojisi. Rüyalar ve aktif hayal kurma teknikleriyle tedavinin nasıl uygulandığını görecek,psikospritüel kriz
    ve Kaliforniya Sendromu gibi problemlerle nasıl başa çıkabileceğimiz üzerinde kafa yoracaksınız. İnsan ruhunun kat kat derinliklerine indiğiniz gibi kat kat yükseklerine de çıkacaksınız bu gezintide. Yolun sonlarına geldiğinizde psikolojiye ve insana,bu yeni çehresiyle daha çok inanacak atta muhabbetle yaklaşacaksınız..

    Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin;sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak; uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!
    (Hz.Mevlânâ,Mesnevi,cilt 3-4,s.94)

    kitabın yazarıyla yapılmış bir mülakat....

    900 Katlı İnsan'da analatılmak istenen temel nokta, çağdaş insanın cok güçlü bir şekilde hisettiği tatminsizlik, bedbinlik ve mutsuzluk. İntihar eğilimine kadar varabilen bu hissi siz hayra alâmet olarak yorumluyorsunuz. Varoluş konumumuzda yükselme isteği, bir çeşit "yeni biz"e doğmak üzere çekilen sancılar diyorsunuz. Özellikle Borderline gibi son yıllarda çok konuşulan psikolojik rahatsızlıkları bu yönde yorumluyorsunuz. İsviçre, Bodrum ve İstanbul'daki psikoterapi seanslarınızda karşınıza gelen vakaları bu çerçevede nasıl değerlendirirsiniz?

    Öncelikle söylenmesi gereken, her hekim gibi bizimde rahatsız insan karşısında ilk hedefimizin, yaşanan ruhsal acıyı azaltmak olduğunu söyleyebiliriz. Bio-psiko-sosyal yaklaşım çerçevesinde bizde gerektiğinde ilaç kullanıyoruz ve benötesi metodları dışında - destekleyici psikoterapi - uyguluyoruz. Ama tedavinin ileriki aşamalarında, rahatsız insanın alıcılığına göre, benötesi terapisi yorum ve yardım metodları devreye girebiliyor.

    İçinde bulunduğu psikolojik durum ne kadar ümitsiz ve can acıtıcı olsada, - üst katların – varlığına işaret etmek ve oralara doğru yükselebilme metodunu sunabilmek bazı rahatsızlıklarda çok faydalı olabiliyor. Depresyon, kronik anksiyete, karakter patolojisi, nörotik karmaşa ve özellikle psikospritüel kriz durumlarında, tasavvuftan feyz almaya çalışan benötesi psikolojisi, diğer yaklaşımlara alternatif olabilecek, ciddiye alınması gereken bir ekol. Nefs yapısını daha iyi anladıkça sözünü ettiğiniz Sınır Sendromu (Borderline Syndrom), Bulimia (yeme kusma), Manevi Aidiyetsizlik Depresyonu gibi özellikle çağımızda büyük artma gösteren ruhsal rahatsızlıkların meydana çıkış nedenlerini gittikçe daha iyi anlayabileceğiz. Ama en zor olanı, yeni tedavi metodları oluşturmak. Önümüzdeki heyecan verici yeni hedefimiz bu yönde.

    ABD, Avrupa, Japonya ve Tayland'da Benötesi Psikolojisi çerçevesinde ne gibi terapi yöntemleri uygulanıyor. Bunların bizim kültürümüze uygun karşılıkları ne olabilir?

    ABD ve Avrupa benötesi ekolleri daha ziyade hem kendi manevi kaynaklarından feyz almaya gayret ediyor ama hemde büyük ölçüde doğu dünyası maneviyat öğretilerine (Hinduizm, Budizm, Taoizm, Şamanizm) baş vuruyorlar. Zen felsefesi, Teravada Budizm’inden esinlenen Vipassana (içgörüm meditasyonu), şakra açılım metodları çok revaçta. Ayrıca kutsal metinlerin okunması (biblioterapi) çerçevesinde Hristiyan, Budist metinler, romanlar tavsiye ediliyor. Japonya da Zen den esinlenen Morita ve Naikan terapileri var. Tayland da Budist rahipler heroin bağımlılarını, duyusal yalıtımın yanısıra, bitki özleriyle oluşturdukları bir içecekle kusturuyorlar ve bazen şaşırtıcı neticeler alıyorlar.

    Bizim kültürümüzde mesela tasavvuf musikisi ile paralel olarak sürdürülen bir Morita terapisi akla gelebilir (Edirne’deki Darüşşifa metodlarını araştırsak kimbilir ne zengin verilerle karşılaşırız) .

    Kitabınızda geçen "geçikmiş annelik sendromu"nun sebepepleri ne olabilir ? Bugün gündemde olan sperm bankasını kullanarak anne olmayı seçen kadınlar ve doğacak çocuklar psikolojik açıdan nasıl bir destek alabilirler?

    “ Geciktirilmiş annelik sendromu “ tamamen bize ait, nefs yapısını biraz anladıktan sonra meydana çıkan bir kavram. Aydınlanma “ projesi “ çerçevesinde oluşturulan ideal insan modelinin birinci amacı maddeyi ve bir açıdanda insanı yüzeysel olarak manipüle etmek, kullanmak.

    Ölçen, biçen, tartan bu indirgeyici (reduksionist), pozitivist/ampirik (laboratuarda deneyimlediğinden başkasına inanmayan), yatay nedensellik (horizontal causality versus vertical causality) yanlısı bu materialist paradigma (aynı doğruya inanan teoriler topluluğu) tabiat üzerine kazandığını zannetiği zafer çerçevesinde (elektrik, nükleer enerji, aya çıkma, elektronik devrim...) ölçüm aletlerine ve laboratuar araştırmalarına uymayan insânî hakîkatleri görmezden geliyor, yok sayıyor. Gerek erkek gerekse kadın bir insanın değeri, bu paradigmaya göre, maddi açıdan ürettiği ve tükettiği ile orantılı. Erkek yapısı itibarıyla bu üretim/tüketim hezeyanına daha uygun olduğu için, değerli olmak isteyen kadın - bu paradigmanın mantığına göre - erkeksi bir varoluş sürdürmek zorunda.

    (Freud’dan esinlenen psikoanaliz medeniyeti zaten kadını sözde “cinsel yetersizliği” nedeniyle küçük görüyor!) Köşeye sıkıştırılmış kadın, bu durumda güçlü bir “animus” oluşturmak zorunda. (Jung psikolojisine göre - animus - kadın ve erkekte erkeksi yönlere tekabül ederken, - anima - yine kadın ve erkekte kadınsı yönlere tekabül ediyor).

    İşte merhamet, şevkat, fedakârlık, diğergamlık, karşılıksız sevgi ve benzerleri gibi özellikle kadınların yaratılış yapısında olan lâtîf duygular bu paradigma tarafından açıkca söylenmese bile metakomünikatif mesajlarla değersiz sayılıyor ve hatta yok addediliyor (çünkü bunlar laboratuarda ölçülemez, test soru cetvellerine sığamaz ...).

    Ama çoğu kadın için asli yaradılış yapısında var olan bu özellikleri yaşamak, toplum tarafından zorlanan koşullanma nedeniyle artık pek mümkün değil. Kadın yapısına ters bile gelse erkek gibi kazanmak, erkek gibi tüketmek, erkek gibi o acımasız rekabet ortamında mücadele vermek zorunda. Ama paradigmanın ölçülerine göre - başarılı - olsa bile, çoğu kadın nedeni belli olmayan bir gerilim ve mutsuzluk yaşıyor.

    Kitabınızda Batı psikolojisinin başlıca duayenlerinin günümüz insanına yaptıkları katkılardan bahsediyorsunuz. Fakat gelinen noktanın insanı tam anlamıyla rahatlatamadığını belirtiyorsunuz. Ve tasavvuf literatürüne dayanarak çok katlı bir nefs modeli ortaya koyuyorsunuz. Peki Batı psikolojisinin sadece alt katlardaki rollerimize hitap etmesini nasıl açıklıyorsunuz? Üst katlar bilimle, araştırmayla keşfedilemez mi?

    Bizim anlayışımıza göre üst katlarda ne olup bittiğini hikmet sahipleri bilirler. Tüm insanlık hikmet birikiminin doruk noktası da Kur’an ve hadis-i şeriflerden feyz alan tasavvuf büyükleridir. Hz.Mevlâna, Yunus Emre (ks), İbn Arabi (ks) okunmadan insan anlaşılamaz. Anlaşılırsa da kısmen anlaşılır. Aydınlanma hareketi Hristiyan dinine karşı tepkisel bir oluşum olduğu için, dini ve maneviyatı küçük görmüş ve kendi başına insanın derinliklerine doğru dramatik bir odise başlatmıştır. İnsanı da parçalara bölerek tıpkı maddi dünyayı anladığı gibi anlamak istemiş, yaratıcının, yani herşeyi başlatanın mesajlarını hiçe saymış, her filozof ve her “ ruhbilimci “ bir peygamber edasıyla spekülasyonlar yapmış, kendi dinini oluşturmaya çalışmıştır. Üst katlar maarifetle bilinir ve yaşanır, maarifet sadece bilimle elde edilemez, hak edene yaratıcımız tarafından bahşedilen bir lutufdur.

    Her insanın içinde varolan mükemmelliği temsil etemekte olan Üst Bilinçdışımızdan haberdar olabilmemizi sağlayan günlük yaşamdan ipuçları neler olabilir?

    İnsana Rabbi tarafından sürekli işaretler gelir. Bunların bir kısmı günlük yaşantımızda karşılaştığımız olaylar, insanlar vasıtasıyla oluşur. Geceleri ise rüyalar devreye girer ve ders uyurken de devam eder. Modern insan tarihin hiçbir döneminde, görülmeyen bir oranda uyaran bombardımanı ile karşı karşıya kalmamıştır. Televizyon, internet, reklam endüstrisi, cep telefonları, yoğun iç içe hayat, berrak bir dağ gölü gibi dümdüz olması gereken zihnimizi sanki bir dolu yağmuru altında tutar. Göl artık gökyüzündeki dağları, çevredeki muhteşem karlı dağları yansıtmaz hale gelir.

    Yatay istekleri tüketim toplumu tarafından sürekli kamçılanan “tüketici” aslında hayat kalitesini hiç de düzeltmeyen istekler peşinde koşar durur. Bu zihin fırtınası sürerken ve gün geçtikçe artarken biz yukarıda sözünü ettiğimiz işaretleri nasıl hissederiz? Evet bakmasını bildikten sonra hamile bir kedinin gözleri, martıların çığlıkları, yaşlı dedenin o mubarek elleri... hep çok derin mesajlar içerir.

    Bir akşamcının, diskotekte eğlenen gençlerin, yamaç paarşütü yapan sporcuların, Sema yapan dervişlerin aradıkları şey aynıdır diyorsunuz. Nedir bu ve bu kadar farklı kişileri nasıl buluşturabiliyor?

    Herkes bulunduğu katta fazla kalırsa sıkıntıdan çatlamaya başlar, “ bir günü bir gününe uyan kaybetmiştir “. Asli yapımızda programlanmış olan yükselme potansiyeli bir lüks değil bir zarurettir. Dolayısıyla yaptığımız her işte, attığımız her adımda, kurduğumuz her ilişkide, bilmeden içimizde bu ümidi taşırız. İlişki bir anlamda, “ kurtar beni “ çağrısıdır.

    Eşya eğer beni bir üst kata çıkarmıyorsa, belirli bir süre sonra onu atar yenisini yeni bir ümitle alırım. Ama o da beni yükseltmiyorsa ona öfke duyar onuda atar yok ederim. Evet dünyayı yok etme pahasına bir ömür boyu ararım. Rüyalar gerçek olsa filminde Robin Williams’ın cehennemdeki eşi gibi, yarı sarhoş bir halde alışveriş merkezlerinde gezinir dururum.Gönlümün beni öbür âleme hazırladığını, ölmeden evvel ölmenin mümkün olduğunu unuttuğum için topraktan gelen ve toprağa gidecek olan bedenime aşırı özen gösterir, estetik ameliyatlar, kozmetikler, boyalar vasıtasıyla bedenimdeki zamanın izlerini örtmeye çalışır hatta o bedenin ölümsüz olmasını hayal ederim. Evet semadaki derviş de meyhanedeki akşamcı da aynı iştiyakla yükselmek ister ama birisi belki yükselirken öbürü daha derinlere batar. Aslında aramızdaki fark o kadar az ki, öyle derin bir kader yoldaşlığı bizleri birbirimize bağlıyor ki, bu ayrılık niye...

    Psikiyatri kariyerinizde benötesi teknikleriyle tedaviye teşhis ve tedavi uygulamaya getiren süreçten bahsedebilir misiniz?

    Bendeniz bundan on sene evveline kadar klasik psikiyatri eğitimi almış bir psikiyatristtim. Biyolojik/statik psikiyatri, yani ilaçla tedavinin yanı sıra yeni psikoanalitik ve varoluşcu ekollerin metodlarına göre psikoterapi uyguluyordum. Ayrıca C.G.Jung ve insana yaklaşımı hep ilgi odağım olmuş ve özellikle rüya yorumlarında ilham kaynağım olmuştu.

    Ta ki günlerden bir gün, başarılı bir grup terapisi süreci sonunda, gruba katılanlardan bir hanımefendi bana “ şimdi ne olacak “ sorusunu sorana kadar. Bu soru üzerine kendi manevi arayışlarımdan da esinlenerek modern psikolojiyi maneviyat özellikle tasavvuf ile buluşturmaya çalıştım. Benzetme biraz komik olacak ama, uzayda yüzen bir Amerikan uzay gemisi ile Rus uzay gemisinin buluşmasına benziyor bu süreç. Bambaşka iki teknoloji, başka diller ve hatta alfabe ve yine de iki sistem birbirleri ile uyuşmalı ki, araçlar birbirlerine kilitlensin ve geçiş mümkün olsun. Batıda gerçekleşen bilinç araştırmaları bu konuda bana yardımcı oldu, C.Tart’ın DBH (değişik bilinç hâlleri / discret altered states of consciousness) bu geçişi mümkün kıldı. Tart bu araştırmaları ile farkına varmadan nefs psikolojisinde çok önemli bir yer kaplayan ve bizim islâmî/tasavvufî hâller diye tanımladığımız hâllerin bilimsel olarak yorumuna yol açıyordu. Hâllerin ne olduğunu biraz anladıktan sonra bunları çok katlı nefs yapısı kavramı üzerine oturtmak gerekiyordu. Bu aşamada yukarıda sözünü ettiğim tasavvuf büyüklerinden feyz almaya çalışarak bu sentezi anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Katların varlığını ve katlar arası iniş çıkışın mantığını anlamanın hep psikopatoloji (hastalık tanımı) hem de tedavi açısından yenilikler getireceği umudundayım. Zaten hâlihazırda uyguladığımız tedaviler bunu teyid ediyor.

    Son yıllarda ivme kazanan yoga, meditasyon vb. Yeni Çağ Manevi akımları hakkında, bunları bizzat deneyimlemiş biri olarak ne düşünüyorsunuz?

    Yoga, meditasyon gibi yeni çağ manevi arayışlarında, Yaratan ile bağlantı kurmadan, Onun tavsiyelerine uymadan, kendi başına, gerçek rehberi bulmadan bilinmez bir alana girme riski var. Yine bir benzetme yaparsak, bu arayış hazırlıksız, rehbersiz Himalayalardaki bir doruğa çıkma isteğine benziyor. Bir kere niye oraya çıkmak istiyoruz sorusunu sormak lazım. Eğer burada benmerkezci nedenler (daha sağlıklı, daha etkin, daha güçlü, daha farkındalık içinde...) devreye giriyorsa, bizim anlayışımıza göre bu iş baştan sakat demektir. Çünkü tasavvufun bize öğrettiği gerçeklerden birisi işin başının da , sonunu da insanlığa ve dünyaya hizmet olduğu ilkesidir. Bu gerçeği bilmezsek veya unutursak, kendimizi çıkmak istediğimiz doruk yerine, bir hedonizm ve menfaatperestlik vadisinde bulabiliriz. Bir diğer büyük tehlike ise, insan - Rabb bağlantısı olmadığında, ortaya çıkacak sonuçları “ ben yaptım “ duygusuyla yaşamaktır. Hayır efendim biz hiçbirşey yapamayız, verilirse alırız, edeple, temkinle o güzel hâlleri yaşarız. Temkin o güzel hâller geldiğinde (bazen olağanüstü önsezi, telepati, keramet hâlleri olabilir) zerre kadar bu hâllerden dolayı gurur, kibir duymamak ve itidal dengesini kaybetmemektir, sır saklamaktır.

    Yine yaşanan hâl ne olursa olsun, “Nirvana” nın statik bir durum olmadığını, hep yeni bir gelişme fırsatının önümüzde olduğunu bilmektir. Dervişin “Nirvana” larının sonu yoktur, o hiçbir hâle takılıp kalmaz. Ve tüm bu gelişim süreci boyunca hep “ mubarek Tur vadisinde “ olduğunu bilmesi ve oraya yakışan edebi muhafaza etmesidir. Edep ilâhi kökenli evrensel bir değerler manzumesidir, her dinin aslında aynı edep vardır.

    Peki niyet baştan yanlışsa, hedonist (zevkperest) ve benmerkezci bir yapı oluşmuşsa ve birde edep korunmuyorsa, bunun neresi manevi gelişimdir?

    Böyle kitapsız, rehbersiz “dağlarda / doruklarda” dolaşmak bir süre sonra insanı yorar (bu süre onlarca sene olabilir), eller ayaklar üşümeye başlar, heyecan gider, ümit söner ve insan çaresizce yola çıktığı vadiye geri döner. Ama artık orada da mutlu olamaz çünkü az da olsa yücelerin muhteşem manzarasını görmüştür. Bir köşeye çöker kalır, ya kendini alkole veya başka bir maddeye verir ya da bizim “manevi aidiyetsizlik depresyonu / spritual no mans land depression” diye tanımladığımız bir rahatsızlığa duçar olur. Bu nedenle yeni çağ manevi arayışlarının “manevi” kozmik lunaparkındaki araçlara binmeden tüm bu uyarılar üzerine ciddi tefekkür etmek gerekir.





  2. #2
    Böyle kitapsız, rehbersiz “dağlarda / doruklarda” dolaşmak bir süre sonra insanı yorar (bu süre onlarca sene olabilir), eller ayaklar üşümeye başlar, heyecan gider, ümit söner ve insan çaresizce yola çıktığı vadiye geri döner. Ama artık orada da mutlu olamaz çünkü az da olsa yücelerin muhteşem manzarasını görmüştür. Bir köşeye çöker kalır, ya kendini alkole veya başka bir maddeye verir ya da bizim “manevi aidiyetsizlik depresyonu / spritual no mans land depression” diye tanımladığımız bir rahatsızlığa duçar olur. Bu nedenle yeni çağ manevi arayışlarının “manevi” kozmik lunaparkındaki araçlara binmeden tüm bu uyarılar üzerine ciddi tefekkür etmek gerekir.


    teşekkürler...



Benzer Konular

  1. Hallac-ı Mansur ve Tasavvuf
    Konuyu Açan: MALCOLMX, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 10-Tem-2009, 21:11
  2. Ölüm Ötesi Dönüşüm:Ka,Ba ve Kabala
    Konuyu Açan: Rimmon, Forum: Büyü.
    Cevap: 15
    Son Mesaj : 28-Ara-2008, 23:29
  3. Bunu da ben yaşadım 3
    Konuyu Açan: Witchkraft, Forum: Yaşadığınız Doğaüstü Olayları Paylaşın.
    Cevap: 15
    Son Mesaj : 28-Ara-2008, 21:33
  4. Gerçek olay (Ben Yaşadım)
    Konuyu Açan: ufuk565, Forum: Yaşadığınız Doğaüstü Olayları Paylaşın.
    Cevap: 36
    Son Mesaj : 03-Eki-2008, 17:27
  5. Tasavvuf
    Konuyu Açan: matyas, Forum: İslamiyet.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 18-Eki-2006, 23:25
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com