4 Sayfadan 2. İlkİlk 1234 SonSon
Toplam 36 sonuçtan 11 ile 20 arası gösteriliyor
  1. #11
    Muhabbetci
    Alıntı didar1 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Allahü teala (cc) razı olsun sizden, ne güzel bir yazı. Böyle yazıların her cümlesi, muhabet yolundaki gaflet dikenlerini bir bir kaldırıp, içten içe yanan gönül közünü alevlendiren tatlı, ferahlatan bir esinti gibi.Benzer konuları içeren bildiğiniz kitaplar varsa isimlerini yazabilirseniz çok sevinirim. Burada yazmak mümkün değilse özelden yazabilir misiniz?

    ALLAH cemi cümlemizden razi olsun insallah..

    Özelden yazdim...dilerseniz gönderebilirim...Yahutda yazarin msn adresini verebilirim...Bir kac kitap cikarmisdi, postayla gönderiyor...

    Diliyorsaniz vereyim..Yahutda word olarak göndereyim..Nasil isterseniz artik








  2. #12
    s.a. Mehmet abi'nin kitaplarını satın almak isterim. Ayrıca (size zahmet vermiş olmazsam) bilgisayardan da, (yanlış anlamadıysam ve farklı kitaplarsa ) okumak isterim. Şimdiden teşekkürler.

  3. #13
    Allah c.c. senden gercekten razi olsun Muhabbetci kardesim. Beni cooook aglatiyorsun, sag ol. Saatlerce bu bilgisayarin basinda bizlerin yüregini isiklandirmak icin harcadigin emekler icin Allah c.c. senden razi olsun...
    Allah´ emanet olalim...

  4. #14
    Muhabbetci

    Vahdet Beyle Sohbet (6)

    Mehmet Doğramacı

    Hava soğuk ama kar çok az. Susuzluk tehlikesi gündemde. Dünya, küresel ısınmayı konuşuyor. Şehre kapanıp kalmaktan sıkılmışım. Uzaklaşsam nereye gideceğim?.. İyisi mi bir dost gönülle muhabbet. Vahdet Beyi arasam mı?

    Dükkana telefon açıyorum. Çırak; “ Şimdilerde dağ evine çekildi. Aşureden sonra döner ” diyor. Allah Allah, dağ evi de nereden çıktı?.. Bilirdik zaman zaman uzlete çekilir ama kış günü dağ evi, hani yaz olsa, diyeceğim yayla keyfi… Tuhaf, ne zaman ne yapacağı belli olmaz ki… Çıraktan aldığım numarayı çeviriyorum. Vahdet Bey o heybetli sesiyle karşımda:

    - Baba, ne iş, kış ortası dağ?..

    - Küçüklerin büyükleri hesaba çekmesi yeni mi âdet oldu?..

    Aman kızdırmayayım. Haklı. Sorgular gibi konuşulmaz. Toparlanıyor ve usul- edep dairesinde konuşuyorum. Muharremin ilk 10 gününü oruçla ve de zikirle geçirmek için Bolu Dağına sırtını yaslayan köylerden birinde, akrabalarının yanına gitmiş. Yakında dönecekmiş.

    Şimdi yanında olmaya nasıl can atıyorum bir bilseniz. Telefon sohbetimizin ortasında kalbimi okuyor:

    - Yol durumu seni korkutmazsa çık gel istersen, dağ havası koklarsın.

    - Şeyyy, nasıl desem, tabii canım istiyor ama seni rahatsız etmiş olmayayım.

    - Rahatsız edecek olsan çağırır mıyım? Hala öğrenemedin; büyükler “ istersen, dilersen” dediğinde emirdir çocuğum!.. Ne zaman kavrayacaksın?!..

    Çok şükür ilk fırçamı aldım. Doğru söylüyor. Davet büyükten gelmişse, üstelik nezaket gösterip dilersen demişse, koşup gitmek lazım.

    Yol durumu nasıldır?.. Sis, yağmur, buzlanma? Tedirginlikler kemiriyor zihnimi. O an kuantumla ilgilenen bir dostun sözleri çınlıyor kulaklarımda: Evren; bakışın biçimini alan boşluk! Görüntü olumsuz da olsa olumlu bak, göreceksin her şey düzelecek!

    Ya Allah, deyip fırlıyorum yerimden. Bismillah, yola çıkıyorum. Şartlar ne olursa olsun maksat gayeye varmaksa, teferruatı takıntı etmeye hiç gerek yok.

    Hava pek iyi değil ama mesafe aldıkça kolaylaştığını hissedebiliyorum. 3 saate yakın süren yolculuk sonunda Bolu Dağına tırmanıyorum. Kışın güzelliğini burada seyredeceksin. Karla örtülen evler, beyaza bürünen çam ağaçları ve sisli zirveler…

    İkindi namazında Bolu Dağı yamacındaki bir türbede buluşmak üzere sözleştik. Abant sapağının simetrisinde yer alan yoldan yukarı tırmanıyorum. Çam, gürgen, sedir ve meşe ağaçlarının ortasına saklanmış bir mekan burası. Hani tabela olmasa burada eski bir tekke ve büyük bir zatın türbesi olacağı hiç hatıra gelmez. Köylüler doğal ürünler pazarlıyor türbe girişinde. Yoğurdun, tarhananın, peynirin, kurutulmuş meyvelerin hası burada!.. Kara, soğuğa aldırmadan çeşitli diyarlardan ziyaretçi akınını farklı araç plakalarından seziyorum.

    Ezan okunuyor. Şadırvanda buz gibi suyla abdest, üzerime çöken yol yorgunluğu ve gafleti yıkayıp arıtıyor. Çivi gibiyim, canlandım. Cami girişinde kucaklaşıyoruz Vahdet Beyle. Hal- hatırdan sonra içeri geçiyoruz. Burası küçük bir cami… Ahşap dekore edilmiş. Enteresan olan; camiin orta yerinde kocaman bir ağaç gövdesi.. Mescidi inşa ederken ağacı kesmeye kıyamamışlar. Ona bir boşluk bırakıp çatıyı öyle yükseltmişler.

    Namaz sonrasında adet olduğu üzere cemaat birbiriyle musafaha ediyor. 10-15 kişi ancak varız. Ayaküstü tanışma ve selamlaşma Vahdet Beyin etrafında yoğunlaşıyor. Önceden tanışmadıkları halde herkesin ona yönelişi garip geliyor bana. Anlıyorum ki; Hakkın Nurunu yansıtan mahaller mıknatıs gibi çekiyor insanları!.. Kelebekler nasıl ışığa üşüşürse

    gönül ehline de doğal bir yöneliş oluyor kendiliğinden.


    İmam, aşure vesilesiyle küçük bir merasim yapılacağını bildiriyor. Dışarı çıkıyoruz. Camiin hemen yanındaki açık mezarlıkta yeşil parmaklıklarla çevrili türbede toplanıyoruz. Levhada şöyle yazıyor: TOKADİ HAYREDDİN (K.S.) Önceleri adını duyduğum bu zatın, Halveti Şabani yolunun kurucusu Şeyh Şaban-ı Velinin mürşidi olduğunu, ilim- hakikat yolunda uzun bir tahsil süreci yaşadığını, pek çok mürşidden feyizlendiğini okuyorum levhadan. İmam Efendi Muharrem ayı ve aşure üzerine kısa bir konuşmadan sonra duayı Vahdet Beye bırakıyor. Bizim ki öyle bir dua ediyor ki; iliklerimize kadar titriyoruz dokunduğu manalarla. Fatihadan sonra okuma odasına yöneliyoruz.

    Burada sıcak soba başında Vahdet Bey Muharrem Ayı ve Ehli Beyt Sevgisi üzerine hoş bir sohbet açıyor. İnsanlarla kaynaşmasına, herkesin dilinden konuşmasına hayranım. Köylü ile köylü, avam ile avam, çocukla çocuk, büyükle büyük olurmuş Hakikat Ehli. Herkesi sığdırırmış okyanusa dönüşen gönlüne.

    Mest oluyor dinleyenler. “ Akşama da kalın ” diye ısrar ediyorlar ama kırmadan mazeret bildirerek müsaade istiyoruz. İftarda yemek üzere yanımıza bir kap aşure veriyorlar.



    Türbeden köye doğru yol alıyoruz. Yukarı çıkıldıkça kar yoğunlaşıyor, görüş alanı daralıyor. Küçük, şirin bir dağ köyü burası. Evler genellikle ahşap iskelete tuğla dizeme. Çatılardan buzlar sarkıyor. Akrabaları ile tanışıp bizim Vahdet Babanın mekanına çıkıyoruz. Biraz yüksekçe bir ev. Biz gelmeden soba yakılmış, yemekler hazırlanmış.

    Hava kararıyor. Ezan yaklaşırken sofrayı birlikte kuruyoruz. Kızılcık tarhanası çorba, bol salçalı kuru fasulye ve envai çeşit sebzeden hazırlanan turşular. Pilavın yanına da erik hoşafı. Daha ne isteriz?.. İftar ediyoruz. Akşam namazından sonra sobayı takviye ediyor ve üzerine çaydanlığı koyuyor. Tüpgazın yalancı alevinde değil, hakiki ateşte demleyeceğiz çayı.

    Şöminenin âlâsı burada. Köylüler ocak diyor. Vahdet Bey ocağa birkaç dal odun atıp ateşliyor. Soba varken gerek yok belki ama lâhûtî bir atmosfer oluşsun istiyor herhalde. Ocaktan alevler yükselmeye başladığında lambayı kapatıyor. İşte şimdi oldu diyorum. Dışarıda atıştıran kar, ıslık çalan rüzgar, duvarlara yansıyan alev gölgeleri ve sırtımızı yasladığımız hasır yastıklar. Bundan iyisi can sağlığı…

    Kalkıp sobanın üzerine kestaneleri diziyor. Çaydanlık üfürmeye başladı bile. Çayı demliyorum… Aşureden tadarken söze giriyor:

    - Eeee, anlat bakalım, neler düşünüyorsun?

    - Madem dağa çağırdın, yolda dağ üzerine düşündüm.

    - Güzeeeellll….Neler buldun bakalım?..

    - Dağ; hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Sular dağdan kaynıyor, ağaçlar dağda yetişiyor.

    - Evet.

    - Rasül ve Nebilerin hayatında da çok yer işgal etmiş dağ!

    - Güzel, devam et…

    - Musa (as) , Tur Dağında vahye muhatap… İsa (as) , Zeytin Dağında havarilerine vaaz ediyor. Efendimiz (sav) Hira’da ilk vahiyle şerefleniyor. Hicrette Sevr dağı ve mağarası önemli… Ne bileyim, nebiler ve dağlar iç içe geçmiş sanki?..

    - Neden sence?.. Ayetlere baktın mı?

    - Baktım ya, mesela şöyle bir ayet var: ” Dağları birer çivi yaptık!” (Nebe’-7)

    - Nasıl anladın sen çiviyi?..

    - Fay hatları var yer kabuğu boyunca uzanan. Bunların kesiştikleri yerde dağlar var!.. Dağlar adeta ek yerlerine çakılan çivi gibi, perçin gibi…

    Bilimsel bir şeyler buldum, belki hoşuna gider de taltif eder diye beklerken surat asıyor.

    Hiçbir şey demeden yerinden kalkıyor ve çayı getiriyor. Kızaran kestaneleri de… Bardağa çayı dökerken soruyor:

    - Kur’ an coğrafya kitabı mı?

    - Hayır, haşa!

    - Fay hatları ile ayet izah ediyorsan Kur’an coğrafya kitabı olur.

    - Ama, bilimsel gerçekler de var Kur’anda…

    - Yerim senin bilimini! Öteleme! Kendinde bulacaksın gerçeği! Anladın mı, kendinde! Öteye ittiğin anda düşersin esfele… Ayeti bilimle, fayla izah, düşmeyesin!

    - Peki ne demek ister bu ayet?..

    - Sen bulacaksın!

    - Büyüklerimiz daha iyi bilir, lütfetsen de dinlesek!

    - Kolay yol…Biri anlatsın, öğreniver… Ohh ne kolay… Çalıştır saksıyı…

    - Yok ben teslim olayım…

    Kızsa da “Sen bilirsin ” demem Ona ayrı bir keyif veriyor, farkındayım. Tecrübeyle hakikatine erdiği konuları anlatmaya bayılır… Ocağa bir dal daha sürüp başlıyor:

    - Dağ; benliktir. İnsan ömür boyu dağı aşmaya çabalar. Ama kolay değil. Önce bir kere benliği fark etmek kolay değil. Aşman gereken bir benliğin, egon olduğunu fark edecek, sonra da onu aşmanın yollarını arayacaksın.

    - Allah’a giden pek çok yol var!


    - Yanlış! Yollar çok, evet hepsi Allah’a doğru. Dönüş sadece Ona, inansan da inanmasan da kaçış yok. Ama Allah’a çıkan hakiki yol tek!

    - Sırat-ı Müstakim.

    - Evet, sırat-ı müstakim; İslam!

    - Öteki yollar ne o zaman?..

    - Patikayla, şoseyle işin ne? Düz yol, Sırat-ı Müstakim otobanı dururken? Bırak o yollarda yürüyenleri, sana otoban açılmışsa baz gaza!

    - Eyvallah!.. Yürüyorum, kim tutar beni?..Heeeyyy!..

    Kestanelerle çay da iyi gidiyor hani. Hava iyice karardı. Mehtap karlı zeminde bir başka güzel. Dışarıdan pencereye savrulan kar tanecikleri ay ışığında billur pırıltılar serpiyor.

    - Vahiy; dağda inzal oldu ise; benliği aşınca çıkacak özünden hakikat bilgisi diyebilir miyiz ?

    - Evet, öyle…

    - Söyle bakalım, nasıl çıkacaksın dağa?..

    - Dağ hakkında bilgi veren kitaplar alırım, okur, çıkarım!

    - Bolu Dağını en iyi buranın köylüleri mi bilir, yoksa bir iki kere turlayıp oturduğu kentten turizm rehberi yayınlayan mı ?...

    - Tabii ki buranın yerlisi iyi bilir!

    - O halde?..

    - Dağı aşmam için; dağı aşmış kimseyi bulup kılavuz edineceğim.

    - İşte bu!.. Yoksa harita ile kitapla da çıkarsın ama nerede buzul var, uçurumların hali ne, fırtına ne yandan eser, bunlara vakıf olamayabilirsin!

    - Fırtına; vehim… Buzullar da şeytanî, nefsî isteklerimizin kaygan zemini olsa gerek.

    - Aynen öyle…

    Tavşan kanı çayla içimiz ısındı. Oda yeterince sıcak… Dışarıda fırtına sürüyor. Uzaktan gelen kurt ulumalarına tedirgin çoban köpeklerinin canhıraş havlamaları karışıyor. Vahdet Bey yerinden doğruluyor.

    - Kalk, zikredelim biraz.

    Kalkıyoruz. Ellerini ellerime birleştiriyor. Bilek güreşi tutuşu gibi çapraz kavrıyor. Hafiften Allah, Allah, Allah, Huuu diyerek dönüyoruz…Sımsıkı tutuyor avuçlarımı…Bazen iter gibi savuruyor, bazen kendine çekiyor. Sema etmenin bu tarzını da yeni öğreniyorum.

    - Şems ve Mevlana gibi mı olduk, diye fısıldıyorum…

    Sus diye işaret ediyor… Kelime-i Tevhidden Hasbunallaha dek bir dizi zikir yapıyoruz. Merkezkaç kuvveti uyguluyor dönerken… Güneşin dünyaya uyguladığı gibi…Bazen sertçe vuruyor ayaklarını. Ahşap zemin deprem olurcasına sallanıyor…Dönerken ayaklarımın yerden kesildiğini, kendimden geçtiğimi hissediyorum.

    Yavaşça oturuyoruz. Diz çöküyor. “ Tefekkürü Mevt “ diyor. Ölüm tefekkürü yapıyoruz birkaç dakika. Önce Kâdirî gibi ayakta zikrettik, sonra Mevlevî olup döndük, şimdi de Nakşi gibi yerde, sessiz zikrediyoruz. Bol bol Salavat- ı Şerife yolluyoruz Alemlerin Efendisine. Vahdet Bey yanık sesiyle kaside çekiyor:

    Medine’ye varamadım / Gül kokusun alamadım

    Ben Rasule doyamadım / Yaralıyım, yaralıyım, yaralı

    Kabenin örtüsü kara / Açtı yüreğimde yara

    Bulunmaz derdime çare / Yaralıyım, yaralıyım, yaralı


    Salavatlardan tekbire geçiyor, Itri’nin ölümsüz bestesiyle Tekbir getiriyoruz. Allahu Ekber Allahu Ekber La ilahe illallahu vellahu ekber, Allahu Ekber ve lillahil hamd! Bu defa sıra bende. Son dönemlerde vird edindiğim ilahiye başlıyorum:

    Sevdim seni mabuduma / Canan diye sevdim

    Bir ben değil alem sana / Hayran diye sevdim

    Evlad u ıyalden geçerek / Ben Ravzana geldim

    Ahlakını metheyleyen / Kuran diye sevdim.

    Kurbanın olam Şah-ı Rusul / Kovma kapından

    Gül yüzlü melekler sana / Hayran diye sevdim…


    İlahi ve kasidelerden sonra kısa bir aşri şerif okuyorum. “ Dikkat ediniz, Allah Dostları için korku yoktur! Onlar mahzun olacak da değillerdir” mealindeki ayete gelince Vahdet Bey gözyaşlarını tutamıyor. Işıkları açıyor. Kendime geldiğimde soruyorum:

    - Nakşi-Kadiri- Mevlevi; bir dizi ekolü birleştirdik bu akşam, hikmeti ne?..

    - Bugün ne günlerden?..

    - Aşure!

    - Nasıl pişer?

    - Tatlısından meyvesine, tahılından baklagile, baharatından kurutulmuş ete kadar, ne varsa katarsın içine…

    - Yani aşure; bütün manaları cem etmek öyle mi?...

    - Eveeeet, diyorum hayretle…

    - Asıl aşurenin ruhu bu işte… Bütün gönülleri bir eylemek, hoş görmek, bir görmek, hak görmek için zuhura çıkan ne kadar mana varsa cem etmek!

    Aşureye getirdiği batini yoruma bayılıyorum. Saat gecenin 01 i…Gözümde bir gram uyku yok. Ne yapsak bilmem ki.

    - Kalk giyin, dağa çıkalım, diyor.

    - Neeee? Bu saatte mi?..

    - Bir de AN BİLİNCİNDE YAŞAMAK diye Asr Suresi anlatırsın! Ne saati? An nerede kaldı?..

    Kızarıyorum. An bilincini yazdık ama gecenin bir yarısı dağa çıkalım demedik ki… Hem bu saatte kurt sürüleri gezinmez mi?.. Ya üşütürsem?...

    - Korkma silahımız var, deyip köy evlerinden hiç de eksik olmayan çifteyi omzuna alıyor.

    Giyinip çıkıyoruz. Kapıdaki köpeğin zincirini çözüyor. Yanımıza alıyoruz hayvanı.

    - Bana silah da köpek de gerekmez ama sen korkma diye bunları alıyoruz.

    Yüzüme vurmasa olmaz. Bastırmak için söze giriyorum:

    - Bu köpek de Kıtmirimiz mi?...Hani Ashab-ı Kehfin köpeği varmış ya?

    - Ashab-ı Kehfin gençleri ödlek değildi. Bırak kurdu, onlar zalim kraldan dahi korkmadı.

    Yine mahcup ediyor. Ashab-ı Kehften de tutturamıyorum. Kar, ayaklarımızın altında kütür kütür ses çıkarırken, köy ışıklarını ardımızda bırakıp dağa tırmanıyoruz. Yüzümü yalayan rüzgar jilet gibi kesiyor. Vahdet Bey anlatıyor bir yandan;

    - Allah Dostlarına korku ve hüzün yok diye ayet okudun… Allah Korkusu (Haşyetullah) kalbine taht kuran; Allah’ın mahlukatından korkmaz!... Haşyet duyacak düzeye gelsen, kurtlar, çakallar önünde yere kapanır, anlıyor musun?..

    - Aman kurt görmeyelim de, yere kapanmasın, istemem!

    Gülüyor. Çözemiyorum Onu. Bak çok akıllı, bak delice işler yapıyor. Gecenin bir yarısı dağa çıkmak, Allah’ım Ya Rabbim ne günahım vardı benim?.. Ormana dalıyoruz. Ortalık iyice karanlık. Biraz yürüdükten sonra küçük bir çeşme başına geliyoruz. Ağaçlar sık olduğundan kar yok çeşme civarında. Derme çatma bir çoban kulübesine giriyoruz. Seccadesini seriyor.

    - İki rekat nafile kılalım, deyip namaza duruyor.

    İşe bak!… Dağ başında, karlı gecede kıyam etmek! Kurt ulumalarını duyarken namaza durmak. Ne yapalım geldik bir kere. Niyetlenip yöneliyorum kıbleye. Ömrüm boyunca unutamayacağım namaz herhalde bu olur.

    Çeşmeden su dolduruyoruz kabımıza. Dönerken kardan bahsediyor:

    - Kar; Safiyedir! Safiye gibi beyaza boyar her yanı… Örter çirkinlikleri, kiri pası. Ve güzel gösterir her şeyi … Safiyeye eren de böyledir… Kimse ile uğraşmaz…Örter ayıpları…

    Ve şefkatle sarar Allah kullarını… Merhametle kuşatır tüm mahlukatı!...

    Karın Safiye boyutunu sembolize edişini öğreniyorum böylece. Mehtap, bulutların ardına saklanırken üzerime yıldızlar yağıyor küme küme, burç burç...



    Eve geldik. Yaşadıklarıma hayretteyim. Karlı gecede, ıssız dağ başında namaz ve böyle bir aşure idraki!.. Uykuya çekiliyoruz.



    Sabah namazını köy camiinde eda ediyoruz. Gün ışımadan İstanbul’ da olmalıyım. Müsaade istiyorum. Vahdet Bey içinde dağ geçen bir ayetle beni uğurluyor:

    - “ Şayet biz Kur’anı bir dağa indirseydik; Allah Haşyetinden o dağın paramparça olduğunu görürdün!...” (Haşr-21) Böyle başlayan Haşr Suresinin son ayetlerini sabah- akşam okumayı ihmal etme! Yolun açık olsun! Benlik Dağını aşıp menzile varanlardan olasın!..

  5. #15
    Muhabbetci

    Vahdet Beyle Sohbet (7)

    Mehmet Doğramacı

    Günlerdir tuhaf bir sıkıntı içimde… Sebepsiz… Yoğun duygu bombardımanı altında preslenmekten belki de. Nedense, zalim Saddam’ın idam sahnesi, hele bir de Kelime-i Şehadeti vakur edada okuyuşu ruhumun derinliklerine işledi. Ardından Hatırla Sevgili dizisinde Menderes’in idamı…

    Evimizde Menderes’e düzülen övgülerle büyüdüm. Merhum babam yıllarca “Tanrı Uludur” saçmalığını okumak mecburiyetinden canı epeyce yanmış olacak ki; Menderes iktidar olduğu gün Arapça ezanı bir defa okumak hararetini kesmemiş de iki kere haykırmış. Minarede hem kendisi hem de aşağıdaki cemaat hıçkırıklarla izlemiş o anı.

    Menderes idam ediliyor. Darağacına yürüyüşü, yüzüne yansıyan hüzün içime işliyor gene. Sehpaya çıkıp ilmek boynuna geçince şu dökülüyor dilinden: “Kimseye kırgın değilim!”

    Bu derece haksızlığa uğrayan bir insanın, kimseye kırgın değilim diyebilmesi çok anlamlı. Benzer konumda olsam, aleyhime çevrilen hile ve desiseleri sezsem, süreçleri okusam ve kimlerin sebep olduğunu net olarak seyretsem acaba kimseye kırgın değilim diyebilir miydim?.. Zor gibi geliyor… Ufff sıkıldım… İdamlar, yıkımlar ve acılar neden sarmalıyor beni?.. Çıkmalıyım bu anafordan…

    Gazeteden gündeme bakıyorum. Ay Tutulması ön planda. Deprem senaryoları üreten felaket tellallarından tutun da, astrolog kesilen aklı evvellere, medyum adı altında zırvalayan uyanıklara kadar yığınla yorum yapılıyor tutulma üzerine.

    Mümin her olay ve her sahnede Hz. Muhammed (s.a.v) i rehber edinen kimsedir. Onun hayatına müracaat edip de çözüm veya açıklamasını bulamayacağımız hiçbir şey yok. Öyleyse tutulmayı Hz. Muhammed’e başvurarak okumalıyım. İlmihalden Husuf Namazı bahsine eğiliyorum. Efendimiz ay ve güneş tutulmalarını namazla karşılamış. Evrenin o muhteşem gönlü; bir olayı, bir anı salatla yada oruçla idrak etmişse mutlak surette önemsenmeli. Efendimiz cemaatle kılmış tutulma namazını. Hem de çok özel dualar ederek.

    Tutulmaya saatler var. Akşam namazını edaya hazırlanıyorum. Soğuk su ile abdest beynimi, ruhumu açan en kolay şarj mekanizması. Bunu her abdestte hissedebiliyorum.

    Namazı eda etmeme rağmen içimdeki kasvet yeterince inşiraha dönüşmedi. Kendimi evden dışarı atmalıyım. Evdekiler alışık zamansız kaçışlarıma. Esmişse, gelmişlerse dışarı çıkarım dağıtmak için…Yine öyle oluyor. Ama akşam vakti nereye gidilir ki ?.. Millet Çamlıca Tepesine koşuyor mangallarla. Kimileri rasathane bahçesine çadır kuruyor. Medyatik taarruzlarla yönlenecek kadar basiretsiz değilim. Adam gibi, mümince yaşamalıyım tutulmayı.

    Bizim Vahdet Beye uğrasam mı? Randevu almadan hiç ziyaret yapmadım. Ama bu akşam esridi gönlüm. Baskın yapsam kıyamet mi kopar?.. En fazla kızar, yüklenir, basar fırçayı. Hoş ben de alışığım zaten. Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi ?

    Evinin bulunduğu sokağa girdiğimde karşılaşıyoruz. Belli ki yatsı için camiye gidecek.

    - Ne o? Dumanlı havayı seven bazı kurtlar galiba şehre inmiş? Ortalıkta sis de yok ama kurt niye burada?..

    Allah’tan kurt dedi. Çakal demeyişine şükrederek kucaklıyorum Onu.

    - Baba, ocağına düştüm. Ruhum sıkılıyor günlerdir. Kötü bir şey olacak gibi hüzünlere gark oldum. Çek çıkar beni, n’olur çek çıkar!..


    Pardösüsünü toplayıp kaşkolünü yakalarından içeri yerleştirdikten sonra koluma giriyor. Yürürken kulağıma eğilerek:

    - Demek senin acemi gönlün benim gönlümün çağrısını duydu öyle mi?..

    - Nasıl yani, ben bir şey duymadım, canım sıkıldı koştum geldim.

    Sol elini yumruk yaparak hafifçe kafama vuruyor:

    - Taş kafalık yapma!... Buraya kendin gelmedin, ben seni çektim!..

    - Tamam da nasıl oldu anlatsan biraz!

    - Bak çocuğum, hayatta hiçbir şey tesadüf değil. Çağrılmazsan gelemezsin. Sevilmesen sevemezsin!.. İstenmese veremezsin!

    -Evet.

    - Davet büyükten gelir. Sevgi üst mertebeden akar. Allah kulunu sevmese kul Allah’ı sevemez. Anladın mı, kendi başına yaptığın bir şey yok, yap-tı-rı-lır-sın !..

    - Az anladım da kim o yaptıranlar ?..

    - Büyükler çocuğum, büyükler!.. Gönlü de, ruhu da, nesebi de Rasülullah’a bağlı olan kutlu zincirin halkaları!.. Onlar atar, suya düşene can simidini… Onlar uzatır, boğulmaktan kurtaracak sağlam ipi!...

    Hava hafif serin. Osmanlı ahşap evlerinin sırt sırta vermiş insanlar gibi birbirine yaslandığı sokaklardan epeyce yürüyoruz. Biraz çekinerek soruyorum:

    -Tamam da ben neyi duydum, açmadın!

    - Yavrum bak! Nicedir seni bana ışık olan o büyük zatla tanıştırmak isterdim. Kayıtların, takıntıların çoktu. Epey törpüleyerek, seni bir şeye benzettik. Kestik, biçtik, yonttuk…

    - Ya uzatma Baba, odun de, kütük de olsun bitsin, nasılsa hakarete, darbeye alıştım, diye serzenişte bulunuyorum.

    - Hakaret değil… Darbe de değil… Nazlı çocuk olma!… Bahçıvan öldürmek için budamaz evladım. Daha güzel filiz versin diye budar ağaçları…

    Moralim düzeliyor. Sevinçle atılıyorum:

    - Nasıl, iyi filiz verecek hale geldim mi?..

    - Acele yok… Göreceğiz…Mevsimi gelmeden çiçek açmaz.

    Ahşap evlerden birinin önünde durup zile basıyor. Kapı açılıp üst kata çıkarken devam ediyor Vahdet Bey:

    - Burası eski bir tekke. Hayatımda dönüm noktası olan zat işte burada yaşar. Bu akşam seni Ona getirmek geçti içimden… Sonra belki yoğunsundur diye aramaktan vazgeçtim. Ama gönlün açılmış ki sen duyup geldin.

    - Eh, bak nasıl da duymuşum, diye şımarıyorum. Hemen kesiyor önümü:

    - Acele yok, taşkınlık yok… Aslında ikimizi de çağıran O!.. O çağırmasa sen benim çağrımı duyamazdın!

    Eyvallah diyorum üst kattaki salona girerken. Işıklar oldukça az… İçeride loş, lahuti bir atmosfer. Yer minderlerine diz çökerek hasır yastıklara yaslanan kimselere fısıltı ile selam verip bir köşeye ilişiyoruz. Hepsi de mütebessim çehrelerle, ellerini kalplerinin üzerine koyarak, dervişçe Huuu diyerek alıyor selamımızı.

    Yatsı için namaza duruyoruz. Tutulmaya da az kaldı. Sünnet kılındıktan sonra müezzinin kameti ile oldukça yaşlı bir zat mihraba yürüyor. Piri fani denecek kadar yaşlı, bembeyaz sakalları nur halesi gibi simasını donatan bu zatın yüzünden salona projektör tutuluyor sanki. Ortalık birden aydınlanıyor. Mihraba geçip tekbir alacağı esnada Vahdet Bey fısıldıyor:

    - İşte benliğime dinamit koyarak paramparça eden zat!.. İşte hakiki sevgiyle ruhumu yıkayan usta!.. İşte Rasulullah varisi bir Hak Dostu!..

    Tekbir alıyoruz. Fatihayı öylesine okuyor ki tıpkı Kabe İmamı Sudeysi’ninki gibi mananın yansımalarını işitiyoruz bu kıraatte. SADECE SANA KULLUK EDER, SADECE SENDEN YARDIM İSTERİZ ayetine gelince sesi titriyor. Mananın hakkını vermek bir yana okumak bile zor geliyor hakikatini bilene. İmam ağlıyor, cemaat ağlıyor, eminim şu an melekler de ağlıyor hıçkıra hıçkıra… Uzun süre boğazı düğümlendikten sonra Fatihayı bitiriyor. İlk rekatta güneşi, ikincide ayı ve geceyi anlatan ayetler okuyor…

    Yatsının peşine iki rekat tutulma namazı kılıyoruz yine cemaatle.. Namaz sonrası kısa bir tevbe, zikir ve ardından oldukça geniş bir dua… Ümmet-i Muhammed’den girip bütün insanlığa, dünyadan girip galaksilere; alemlere açılıyor avuçlarımız.

    Namaz sonrası zemzem, hurma ve çay ikram ediliyor. Mihraba oturan zat ile musafaha ediyor cemaat. Onun özel duası isteniyor. Bir süre sonra odasına geçerken Vahdet Beye el işareti yaparak içeri gelin diyor.

    Beni kesip biçen Vahdet Bey bu zat karşısında ürkek bir ceylan. Sanki komutan karşısında esas duruşa geçen acemi er gibi.. İçimden “ Ohhh olsun, seni de böyle gördüm ya, ölmem artık ” diyorum.

    Odaya geçtiğimizde beni de titreme alıyor. Zatın heybeti karşısında eriyorum. Hele Onunla göz göze gelmek, aman Allah’ım kalbime oklar saplanıyor. Hiç konuşmadan neler düşündürtüyor, şaşıyorum. Zaten kelimeler mananın prangası değil mi?.. Gönül dili; sessiz ve harfsiz muhabbet değil mi?..

    - Vahdet kim bu çocuk, diyor.

    Vahdet Bey, kemali edeple “ Himmet arzu eder sultanım. Tabi lütuf buyurursanız ” diyor.

    Derin derin bakıyor gözlerime. Vahdet Bey bana nice çetrefilli konular açıp zorlarken kim bilir bu zat neler soracak diye iç geçiriyorum. O esnada dervişlerden biri hazırlanan kabak tatlılarını servis ediyor. Rasulullah kabak tatlısını çok severmiş. Belli ki bu akşam Rasulullah’ la, eliyle ayı ikiye bölen mi’rac sultanı ile ayrı ve özel bir bağ kuracağız.

    Tatlıdan bir kaşık aldıktan sonra usul usul konuşuyor:

    - Namazlarınızı vaktinde kılın… Her gün Kur’an’ dan kolayınıza geldiği kadarı ile okumayı alışkanlık edinin… Dili gıybetten koruyun… Sohbetten kopmayın… Edep ve ahlak timsali olun… Sadaka çıkarın… Akraba ile ilişkinizi kesmeyin… Ehli Beyti çok sevin… Efendimizi çok sevin… Şeriatin zahirine sıkı sıkıya uyun… Bâtına erdik diye zahiri inkar etmeyin… Batına eren, Zahirsiz olmayacağını da bilir… Allah’tan gayrı ne varsa içinizden sökün atın!..

    Vahdet Bey başı yerde dinlerken ben hayretler içindeyim. Yeni tespitler, yeni yorumlar, hiç duymadığım açılımlar beklerken, basit ve bilinen şeyler anlatıyor. Ben bunları düşünürken devam ediyor:

    - Şimdikiler çok konuşuyor, çok yazıyor değil mi Vahdet ?

    - Öyledir Sultanım…

    - Oysa Rasulullah öyle yapmadı… Hep kısa konuşur, öz söylerdi. En uzun hutbesi Veda Hutbesini saate vurun 20 dakikayı geçmez… Şimdikiler çok konuşuyor, çok yazıyor Vahdet !

    Çok konuşup, çok yazma dedi ya, tokat yemiş gibi bitkinim…

    Birkaç özlü nasihatten sonra müsaade istiyoruz. Dua buyurmaz mısınız, diyorum:

    - Duan; halin, halin; duan olsun inşallah !..

    Ürküyor ve korkuyorum bu duadan. Sistemi farklı bir boyuttan okuyor. Zaten hepimizin duası halimiz, halimiz duamız olarak gelişmiyor mu işler?... Düşündüklerimizi, istediklerimizi, hissettiklerimizi önümüzde bulmuyor muyuz gün be gün, an be an?.. Sonra bir de gafilce kim yaptı diye suçlu arıyoruz. Sanki gayrısı varmış gibi!..



    Dışarı çıktığımızda ay tepsi gibi olmuş ve kızarmış. Ben de o biçim kızardım zatın heybetinden. Her yanımı ateş bastı…

    Tutulma yavaş yavaş nihayete ererken Vahdet Beye soruyorum:

    - Seninle derin sohbetler yaptık. Sultanım dediğin zat bize şeriat anlattı, zahiri kurallar anlattı. Nasıl açıklarsın bu durumu?...


    - Sultanımı hafife almaya kalkarsan bir daha beni göremezsin, diye parlıyor.

    Bu kadar kızacağını nereden bilirdim ?..

    - Nolur yanlış anlama, ne mesaj vermek istedi açıklasan istiyorum.

    - Hah şöyle yola gel!.. Bak şimdi!.. Batına daldık deyip bazen Zahiri ihmal etmiyor muyuz?.. Nafile namazlar kılmayı önemserken işyerinde farzları vaktinde eda hususuna yeterince eğilemediğimiz doğru değil mi?..

    - Evet doğru!...

    - Kur’an ayetlerine yorum yapıyorsun, her gün kaç sayfa Kur’an okuyorsun Allah Aşkına!..

    - Şeyyy…

    - Şeyi meyi yok dostum, ayet konuşup hadis izah ediyorsan Kur’andan, Hadisten, İslam Tarihinden her gün belli ölçüde okumayı öğün yemekleri gibi vazife edineceksin! Tamam mı?

    - Evet!

    - Akraba ilişkisi kopmuş. Metropol ve apartman bahanesi ile komşuluk da rafa kalktı! Sadaka zaten Hak getire! Sohbet meclisleri dönmüş dedikodu yuvasına! Doğru değil mi?..

    - Tabii ki doğru!

    - O halde?.. Ne bekliyordun ki? Sana yeni tespitler yapıp galaksilerden, atomlardan haber mi verseydi? Onları zaten okuyorsun!.. Adamlık; basit gibi görüp de ihmal ettiklerimizi yaşayabilmekte!.. Anladın mı?..

    ***

    Yoldan bir taksi çeviriyor. Biniyoruz. Sessizce ilerlerken soruyorum:

    - Çok güzel bir geceydi benim için. Allah senden razı olsun.

    - Allah Sultanımızdan ve Muhammedi yolda bi hakkın görev icra edenlerden Sultanlar Ordusundan razı olsun.

    Vahdet Beyi evine bırakırken son bir şey daha soruyorum:

    - Büyüklerden ve böylesi değerli zatlardan nasıl istifade ederim?.. Neye dikkat etmeliyim?..

    Biraz düşündükten sonra:

    - Tekkede, namaz kıldığımız yerde, kapının üstünde bir levha vardı. Ne yazıyordu?..

    - Biraz düşüneyim, şeyy nasıldı?.. Hah şöyleydi:

    EDEPLE GELEN LÜTUFLA ÇIKAR !..

    - O levhadaki ölçüye sadık kal, ötesini bırak Allah’a!..

    Geçen hayırla dolsun… Ay tutulması ile duygularını frenleyebilen, tutabilenlerden olasın!.. Ay; hem duygudur hem gönül… Duygularını ıslah edebilenlere açılır gönül penceresi !..

    Bunu da unutma!.. Haydi kal sağlıcakla!...

  6. #16
    Allahü teala (cc) razı olsun sizden. Vahdet bey'le sohbete doyamıyoruz.Devamı gelir inşaallah. Allahü teala (cc) derviş gönüllü etsin sizi. Onlardaki sırrı birazcık hissetmek, ruha böyle tatlar veriyorsa, sırrın sahibine ermek tadını varıp tahmin edelim.

  7. #17
    Muhabbetci
    Alıntı didar1 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Allahü teala (cc) razı olsun sizden. Vahdet bey'le sohbete doyamıyoruz.Devamı gelir inşaallah. Allahü teala (cc) derviş gönüllü etsin sizi. Onlardaki sırrı birazcık hissetmek, ruha böyle tatlar veriyorsa, sırrın sahibine ermek tadını varıp tahmin edelim.

    devami gelicek tabiki...

    ALLAH sendende razi olsun didar can..Her türlü beladan korusun seni...

  8. #18
    Muhabbetci

    Vahdet Beyle Sohbet (8)

    Mehmet Doğramacı



    Cuma; müminlerin bayramı. Her hafta olduğu gibi bu cuma da en yakın camiye koşuyoruz. Hutbede Sevgi kavramı çerçevesinde sevginin evrensel mimarı Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v.) anlatılıyor. 1400 yıldır dalga dalga yayılan muhabbet hâleleri genişleyerek sonsuzluğa akıyor. Ne şiirler, ne kasideler, ne kitaplar neşredildi ama yine de doyamadık Ona. Hem doyamadık, hem de gereği gibi anlayamadık! Ona yaklaşan her aşık, belli bir boyutunu aldı ve yansıttı insanlığa. Aslını, hakiki hüviyetini anlatmaksa kolay değildi. Ama yine de her ilim sahibinin bir gayreti vardı ya, hepsinden Allah razı olsun demek düşerdi bize.

    “Hediyeleşin ki; muhabbetiniz pekişsin”
    ( Hadis) Namazdan çıkışta hediyelerimiz var. Şaşırıyorum, her hafta yardım istenirken bu defa hediye!.. Elime tutuşturulan küçük paketi açtığımda Hz.Muhammed konulu çizgi film, küçük bir risale ve bir gül çıkartması görüyorum.

    İşyerimdeki arkadaşlardan birinin oğluna hediye ediyorum paketi. Daha sonra bir arkadaş pasta ikram ediyor. Cuma; ikram günümüz. Her Cuma bir başka dost, gönlünden kopanı paylaşır bizimle… Odama çekildiğimde derin bir ferahlığın yanı sıra haftalık mesainin son demleri olduğu için tatlı bir yorgunluk hissediyorum. İşlerin iyice hafiflediği bu saatlerde , kapıyı bir dost gönül açsa da biraz hakikat sohbeti olsa isterim doğrusu.

    Önce bir kurye geliyor. Pusulayı imzalayıp koliyi açıyorum. Efendimizin doğumunu tebrik eden notla birlikte bir düzine gül yağı, birkaç paket kahve! Muhabbet ehli, hatır bilen bir dost, kırk yıl hatırı tükenmeyecek kahve ile selamlamış bizi. Gül yağları da Muhammedî muhabbeti koklamamız, aşkı taa ciğerlerimizde solumamız için. Bir kısmını komşularla paylaşmak üzere çantama alıkoyup, diğerlerini dağıtıyorum arkadaşlara. Salavat ve dualarla kabul ediyorlar bu anlamlı hediyeleri. Atmosferimiz Muhammed kokuyor, kalbimiz Onun aşkıyla çarpıyor!

    Yine de başka bir şey istiyorum, bir dost gönül, bir Allah Ehli gelse de sohbetiyle kalbimi fethetse, ruhumu teslim alsa sanki daha bir mutlu olacağım.

    Sevgili; duyandır! Vakit, çıkışa doğru yaklaşırken kapı vuruluyor. Girin, dediğimde karşımda onu göreceğim aklımın ucundan geçmezdi. Bizim Vahdet Bey! Yerimden nasıl fırladığımı anlatamam. Böyle bir zat kalkıp ziyaretime gelsin, gözlerime inanamıyorum. Ellerine kapanıyorum. Her zamanki gibi geri çekiyor, öptürmüyor. Ama nasıl kucaklaştık sormayın

    İnsan, zayıf anlarında, daraldığında en sevdiği ile olmak istiyor. Son dönemlerde epeyce gerilime maruz kaldığım için, içimi dökecek dost yürekler çok aradım. Her konu herkese açılmıyor. Anlayacağına emin olmadan birine açıldığınızda inşirah beklerken çöküntüye de itilebiliyorsunuz. Çoğu insan teselliyi, sıkıntıdan çıkaracak açılımlar göstermeyi beceremiyor.

    Vahdet Beye büyük bardakla limonlu çayını getiriyorum. O da çocukluğumdan beri pek sevdiğim petibör bisküvilerden çıkarıyor. Çaya batırarak sohbete başlıyoruz:

    - Son dönemlerde kabuğuna çekildin! Ne oluyor, biraz bezgin gördüm, bu ne hal ?..

    Yüzüme yansıtmamaya çalıştığım ruhî yorgunluğu hemen okuyor. Fark etmemesi imkansız,
    çünkü onu Allah için sevmişim. Allah için sevenler; telepatiye parmak ısırtacak derecede duyar birbirini. Acıyı da duyar, sevinci de. Onlar arasında kilometrenin, zamanın, mekanın tüy kadar değeri yoktur. İçimi döküyorum:

    - Yoğun bir sınav dönemi! Üst üste geldi denir ya, öyle olduğu için biraz bitkinim belki de…

    - Kim yapıyor sınavı?..

    - İşte bir şeyler oldu, insanlar değişik sahneler yaşatıyor etrafına.İnsan insana sınav oluyor.

    - İnsan yapıyor öyle mi?Tasavvuf yazan sen, insan insana sınav yaşatıyor diyorsun. Hiç yakıştıramadım hiç!.. Vallahi çok ayıp!..

    Aslında daha ağır uyarırdı. Bitkin olmasam o biçim azarlardı. Yorgunum, hafiften alıyor.

    - Faili Hakiki kim?..

    - Şüphesiz Allah!

    - Onun dışında irade eden birileri mi var?..

    - Haaşaa!

    - Neydi ayet, oku!

    - Ve ma teşauune illa en yeşa Allah! Allah Dilemedikçe Siz Dileyemezsiniz! (İnsan-30)

    - Eeeee! İnsan insana nasıl sınav yapar ya Huuuu?.. Kendine gel!

    - Ne bileyim, bazen insan görüyor, üzülüyoruz. Belki, egonun kolayına geliyor böylesi…

    - Kolayına gelmez, işine gelir. Seni azaba çekip bitirmek için öyle yapar!

    Çaylarımızı yudumlarken sevecen bir üslupla açılıyor. Hakiki büyükler şefkat ehli ve de mütevazı olurlarmış! Evladı yaşındakini ziyaret edecek kadar müşfik, bildiği halde “Sen buyur, anlat” diyecek kadar mütevazı! Gözlerindeki merhamet ve sevgiyle içiim ısınıyor. Bal damlıyor ağzından:

    - Bak Yâr-i Ğarim! (Yâr-i Ğar; Mağara Arkadaşı demek. Efendimizle Hz. Ebubekir’den ilhamla bana Mağara Arkadaşım der hep) Bak güzel dostum! Faili Hakiki Allah demek bile öteleme kokuyor. Ötede birisi bir şeyler yapmıyor. Nerede, ne oluyor farkında mısın?..

    - Bende, hepimizde, tüm alemde!

    - Ya bırak hepimizi, bırak alemleri biz kendimizden bakalım.

    - Buyur baba lütfen devam et!

    - Kader; sende kodlanmış senin programın, öyle mi?

    - Eyvallah!

    - Senden açığa çıkanlar o programın eseri mi?

    - Aynen öyle!

    - Bir adım daha atalım, yaşadıkların, muhatap oldukların da sendekinin açığa çıkışı!

    - Nasıl yani?.

    - Hani bazen ego; filanca yaptı, filanca sebep oldu diye vesvese verir ya,

    - Evet,

    - Filanca yok çocuğum. Filanca dediklerinin hepsi sensin! Hepsi, programının gelişmesi için, sende mevcut ilahi hükümler gereğince önüne geliyor.

    - Bu çok değişik geldi. O zaman aleyhime gördüğüm sahneler de programımdan çıkıyor. Havadan gelmiyor.

    - Havada biri mi var ki yollasın?

    - Yok. İyi ama niye acıtıyor?

    - Acıtır, yakar ilk planda. Fark ettiğinde güler geçersin. Hatta zevk edersin.

    Gülüşüyoruz. Etrafta gelişen her şeyin benden, bende hükmünü yürüten Rabbimden olduğunu fark etmek; kızacak- küsecek kimse bırakmıyor. Ayrı bir seyre geçiyor insan.

    İnce Tel; İstanbul Sohbet ikinci bardak çaylarla koyulaşırken sözü yazılarıma getiriyor.

    - Bizim torun bilgisayardan çıkarıp verdi. İnce tel diye bir şey yazmışsın, pek beğenmiş.

    - Gönlüme doğuverdi, ayet- hadislerle bağlantılar kurarak bir şeyler üretmeye çalıştım.

    Yazılarımla bu kadar ilgili olduğunu bilmiyordum. Ne zaman yeni bir tespit yapacak olsam lafı ağzıma tıktığından çoğu konuyu açmaya cesaret edemem.

    - Yüzüne karşı açıkça demesek de evlat, her hafta, her yazını okuyoruz, bilesin.

    Kulaklarıma kadar kızarıyorum. Acayip bir mahcubiyet yayılıyor yüzüme. Bu kadar ilgili olduğunu bilsem, belki yazacak rahatlık ve cesareti bulamazdım.

    - Eee anlat, ince tel için ne gibi tepkiler aldın?

    - Okurlar farklı buldular. Değişik tefekkürler üretenler de oldu.

    - Nasıl mesela?

    - Bir genç dost şöyle dedi: “ İstanbul’un niçin bu kadar yoğun enerji taşıdığını, niye bu kadar feyizli olduğunu bu yazı ile anladım.”


    - Ne alaka ?..

    - Şöyle; “ İnce tel iki denizin, iki akımın birleştiği yerde, İstanbul da Marmara ve Karadeniz’in, Asya ile Avrupa’ nın kucaklaştığı yerde! Onun için feyzi, ilmi bol bir şehir” diye düşünmüş.

    Çayından son yudumu alıyor. Uzun süre sükût ediyor. Eyvah diyorum içimden, yoksa baltayı taşa mı vurduk? Bakalım ne diyecek?..

    - Ben sizin kuşak gibi fizikten, enerjiden anlamam! Feyzin kaynağı da sanmıyorum, sadece kara ile deniz buluşması olsun!..

    - Ya ne öyleyse?..

    Yerinden kalkıyor. Arkadaşlar yavaş yavaş masalarını toplarken müsaade istiyor.

    - Baba, feyzin kaynağı?..

    - Pazar sabahı Eyüp Sultana gel. Gönlünün pasını silelim. Bir İstanbul turu yapalım da hem rahatla, hem de feyiz kaynaklarını yerinde gör! Akşama kadar muhabbet edelim.

    Sevinçten uçuyorum. Onunla bir gün geçirmek ve asırların ihtiyarlatamadığı, medeniyetlerin nazenin gelini İstanbul’u kucaklamak! Ayrılırken masaya ufak bir paket bırakıyor. Onu uğurlayıp paketi açıyorum. Bir paket gül lokumu ve gül tesbihi. Muhammed lezzeti, Muhammed kokusu. Zikredelim, salavat getirelim, ağzımız Muhammed’le tatlansın diye!

    Kutup Başları Pazar sabahı ezanla birlikte Eyüp Sultandayım. Burası bir başka alem. Cami dolmuş, iç avlu dolmuş, cemaat güvercinler ve havuzun bulunduğu bölgeye taşmış. Küçük çocuklar ellerinde mukavvalar satıyor seccade niyetine. Hava serin. Hasır seccademi açıp bir kenara ilişiyorum. Sanki Medine’de sanki Mekke’deyim şu an. Mahşeri bir kalabalık ve insanı büsbütün kuşatan bir huşu!

    Selamdan sonra uzunca bir dua yapıyor hoca efendi. Şehrimiz, ülkemiz, İslam Alemi ve bütün insanlık için niyazlar yayılıyor avuçlardan! Sonra türbe önüne gidilip özel dua ediliyor. Duadan sonra şadırvanın orada karşılaşıyoruz Vahdet Beyle. Çorba içmek üzere cami karşısındaki lokantaya geçiyoruz. Sabahın seherinde sıcak çorbalarımıza kaşık sallarken cuma akşamı açmadığı konuya giriyor:

    - Bu şehir feyizlidir evlat, dualıdır. Bu şehir başkadır! Niçin?

    - Büyüklerimiz daha iyi bilir!

    - Sevsinler senin edebini! Sen de çok biliyorsun ya, nuru elektrikle, ampulle açıkladın ya, bu şehirde lamba da çok hani, dedikten sonra basıyor kahkahayı!..

    Mübarek illa sataşacak, illa damarıma basacak. Saldırmasa olmaz.

    - Bak çocuk! Bu şehir feyizli, çünkü şehri Muhammed’imize bağlayanlar var. Hani sen çift yönlü akım dedin ya,

    - Evet,

    - Aküdeki (+) (-) uçlara ne deniyordu?

    - Kutup!

    - Bu şehrin kutupları, bu şehrin trafoları, bu şehrin çevrim santralleri var oğul!

    - Baba n’olur aç biraz.

    Garsondan sirke ve tuz istiyor. Çorbasına kuru ekmekler doğradıktan sonra devam ediyor:

    - Enerji durduk yerde olmaz. Elektrik nereden gelir?..

    - Barajdan!

    - Bu şehrin enerjisi Muhammed Mustafa’dan gelir, anlıyor musun Muhammed Mustafa’dan!

    - Nasıl ?

    - Kutup başları ile…Manevi trafolarla… Kemâlât santralleri ile…

    Gözleri buğulanıyor. Ne zaman Muhammed dense böyle olur! Salavat okuduktan sonra:

    - Bugün sana kutupları, ana trafoları göstereceğim. İstanbul’umuza Muhammedi Nuru pompalayan ilk santraldeyiz; Habibimizin Mihmandarı Eyyub Sultan(ra)ın huzurundayız. Onunla beraber 7 kutbu dolaşacağız bugün.

    Niçin Ayak ?.. Çorbalarımızı bitirdiğimizde güneş iyice yükseldi türbe çevresini süsleyen serviler arasından. Açılış saati de geldi. Birlikte Ebu Eyyub El Ensari Hazretlerinin huzuruna giriyoruz. Vahdet bey Yasini, ben Tebarekeyi okuyorum içeride. Fatihalardan sonra içerideki KADEM-İ RASULULLAH (Efendimizin Ayak İzi) önüne geliyoruz. Huşû ile salavatlar yolluyoruz özümüzdeki Rasüle. Çıkışta soruyor:

    - Niçin ayak izi de eli, yüzü değil?.. Neden bize ayak izi kaldı?..

    - Şeyyy bunu çok sordum kendime ama net bir cevaba ulaşamadım.

    - Düşün, haydi sesli düşün, diyor avludan havuza doğru yürürken…

    - Bana kalırsa ayak; kudret sembolü…. Ayakların varsa kıyam edersin!


    - Devam, başka?

    - Ayak; bir de bütün organlarımızın sinir uçlarını barındırıyor. Mesela ayağın belli bölgelerini masajla belli hastalıklar tedavi ediliyor. Ayak bu manada bir şahsın minyatürü gibi. Ayağı gördü mü Efendimi görmüş gibi olurum bu yüzden..


    - Başka?

    - “Ayaklarına kapanmak”, “ Ayağının tozu olmak”,” İzinden yürümek” kavramları itaat, sevgi, bağlılık ifade ediyor.

    - Yani?..

    - Onun ayağı; sembolik olarak bize yürünecek yegane izi, yegane rehberi gösteriyor!..

    Birden başımı elleriyle kavrıyor ve gözlerimden öpüyor.

    - Son dediğine kurban olurum. Allah bizi Onun mübarek izinden ayırmasın!

    Amin diyorum dolmuşa binerken. Haliç sahilinden Eminönü istikametine doğru gidiyoruz.

    Unkapanı Tekel binası yakınlarında dolmuştan inip, Zeyrek yokuşuna tırmanıyoruz. Tepeye çıktığımızda karşımızda Galata Kulesi ve Süleymaniye Camii duruyor. Açık bir kabristan burası. Girişteki levhada MEHMED EMİN TOKADİ(KS) yazıyor. Burada medfun zatın biyografisini okuyorum. Bir cümle dikkatimi çekiyor: Hocası M.Emin Tokadi’ye şöyle dua etmiştir: Seni ziyaret edenler kabir azabı çekmesin!..

    İçimdeki muzip taraf uyanıyor, Vahdet babaya dönüyorum:

    - Kârlıyız baba! Kabir azabından sıyırdık. Bizden iyisi yok!

    Vahdet bey pek konuşmuyor. Kabristanın iç kısmına geçip dualar okuyoruz. Çıkışta soruyor:

    - Kabir azabını sen nasıl anlıyorsun? Kabir ne?

    Kabir ne, dediğine göre farklı bir boyut açacak. Düşünmeliyim. Aklıma gelenleri sıralıyorum:

    - Kabir; aslında bu dünya! Kabir; ruhumuzu içine hapseden beden!


    - Yani?

    - Kabir; beşeri kayıtlarımız!

    - O halde kabir azabından kurtulmak ne?

    - Beşeri kayıtlardan ve dünya kaygılarından sıyrılmak!

    - İşte bu! İstanbul’un 2. kutup başı Tokadi Hazretlerinden de bu feyzi aldık! Bu tespiti de kendinden zannetme! Seni de beni de bu Hazret konuşturdu bilesin!..

    Dinin Merkezinde Bir Zat: Taksiye atladığımız gibi soluğu sur dışında Merkez Efendi Hazretlerinde alıyoruz. Türbeye girerken Vahdet Bey Merkez Efendinin hayatını, tahsil ve seyri suluk süreçlerini anlatıyor. Şeriat ilmi ile Hakikat farkındalığını gönlünde yoğurmuş, tıp başta olmak üzere devrinin ilimlerinde yıldızı parlamış bir zat Merkez Efendi. Türbeden sonra indiğimiz çilehanesi beni farklı bir iklime taşıyor. Önü kuyuya bakan bu daracık mekanda hissettiklerimi ifadeye satırlar dayanmaz!..

    Çilehaneden yukarı çıktığımızda Kenan Rıfai ve Rufaiyye ileri gelenlerine ait kabirlere uğruyoruz. Kabristanın arka kısmında Niyazi Mısri Hazretlerine atfedilen bir makam da mevcut. Vahdet Bey; Merkez Efendiye bu ismin niçin verildiğini anlatıyor:

    - Bir gün Hocası Sümbül Efendi dergahtaki talebelere sorar: Rabbimiz bu alemin idaresini size verse nasıl davranırdınız? Talebelerden biri; herkesi ibadete sevk eder, hiç namaz kılmayan kul bırakmazdım demiş. Sümbül Efendi; Aferin oğlum, din gayreti bunu gerektirir demiş. Diğer talebe; efendim ben de haram yiyen, günah işleyen bırakmazdım demiş. Ona da aferin dedikten sonra Muslıhıddın Efendiye dönmüş: Sen nasıl düşünürdün Muslihiddin deyince şöyle demiş: Rabbimin sünnetullahında bozukluk mu var ki yeni adet tesis edeyim? Bakarım, bir âbid giderse yerine bir âbid, bir zındık giderse yerine bir zındık, bir fâsık giderse yerine bir fâsık, bir velî giderse yerine bir velî getiririm deyince Sümbül Efendi; Şimdi iş merkezine oturdu, bundan sonra dersi sen vereceksin demiş. O gün bugün Muslihiddin Efendinin adı Merkez Efendi kalmış.

    - Demek Vahdet hakikatinin özünden, kitabın ortasından konuşmuş hazret!

    - Evet, senin tabirinle sistemi okumuş!

    Eyvallah baba diyorum. Birlikte camiye geçip iki rekat Tehıyyetul Mescid namazı kılıyoruz.

    Bilgi; sadece belge midir? Karşıya, Boğaziçi’nin öbür yakasına geçeceğiz diyor Vahdet bey. Çift vasıta değiştirerek gidecek olmak yorucu geliyor. Nasıl geçeriz diye düşünürken yanımıza yaklaşan gençler Vahdet Beyden dua istiyor. Ayak üstü tanışıyoruz. Ziyaret için Bursa’dan geldiklerini şimdi de karşıya geçeceklerini söylüyorlar. Vahdet Bey:

    - Biz de Beykoz’a uzanacaktık. Vasıtanızda yer var mı , deyince gençler,

    - Şeref duyarız efendim, tabii ki buyrun diyorlar.

    Yolda Bursa’nın ruhaniyetli şehir olduğundan, Emir Sultan, Üftade, Somuncu Baba ve İsmail Hakkı Hazretlerinden bahisle enfes bir sohbet açılıyor. Fatih Sultan Mehmet Köprüsünden geçerken Boğaziçi’nin iki yanını, Kanlıca sırtlarını pembe tülbente çeviren erguvanlara takılıyor gözüm. Nisan, mayıs aylarında açan İstanbul’a özgü bir çiçek erguvan. Ruhumdaki yeri çok başka, çok özel.

    Kanlıca’dan Beykoz’a oradan da Yuşa Tepesine tırmanıyoruz. Yeşillikler içinden ormana dalarken, ayaklar altında kalan deniz ve uzak köyler bir başka güzel. Yuşa Tepesine kalabalık gruplar arasından geçerek giriyoruz. Öğle ezanı henüz okunuyor. Abdest tazeledikten sonra camideyiz. Namazdan sonra adet olduğu üzere imam Yuşa (as) hakkında özlü bilgiler veriyor.

    Boyu 16 m.yi bulan türbe, Yahya Efendinin keşfi ile bulunmuş. İsrailoğullarına tebliğde bulunan bir nebi Yuşa (as). Kur’anda açıkça adı geçmese de Kehf Suresinin Musa- Hızır buluşmasını anlatan bölümünde (60. ayetten sonrası) Musa’nın genç hizmetçisi olarak geçiyor. Amca oğlu diyen de var! Ziyaretimizi Tarabya’ yı gören çay bahçesinde dinlenerek sürdürüyoruz. Bizimkine soruyorum: Tarihi bilgiler net değil, ne malum burada olduğu?

    Soruma soru ile cevap veriyor:

    - Senin bilgi kaynakların illa tarih, illa belge mi?..

    - Ama bunlar önemli değil mi?..

    - Ben gönlümü evliyaya vermişim. Evliya keşfetmişse, Yahya Efendi; Yuşa (as) burada demişse yerim senin tarihini, bilgini tamam mı? Keşif bu keşif, oyuncak değil!

    Böylece bir başka bilgi kaynağını daha öğreniyorum: Evliyaya doğan keşifler!.. Keşif; hakikat olmasa asırlardır bunca insan buradaki cazibeye tutulup dua ve niyaza gelmezdi! Yuşa (as), Musa, Hızır ve Kehf’te geçen iki deniz üzerine sohbet ederek caddeye iniyoruz.

    Ciğer Kokusu: Bursa’lı kardeşlerle vedalaşıp Üsküdar’a uzanıyoruz. Yuşa’dan sonra İstanbul’un 5. feyiz merkezini ziyaret edeceğiz. PTT yanındaki dik yokuştan dergaha doğru tırmanıyoruz. Aziz Mahmud Hüdai (ks) nin tekkesi ve türbesi burada. Bursa’da kadılık yaparken hakikat yoluna giren, ciğer satmayı göze alan Hak Dostu! Merdivenlerde kedilerin çokluğu gözden kaçmıyor. Vahdet Bey:

    - Niye burada kediler çok?..

    - Herhalde aşevi var diye.

    - Başka yerlerde de aşevi var ama bu kadar kedi yok, burada niye?..

    - Bilemedim baba! Yormasan garibi!

    - Hüdai ne sattı? Ciğer! Kediler ciğer kokusuna gelirler! “ Kedi sevgisi imandandır “hadisini, Efendimizin, sırrına yakın olan sahabesine KEDİCİK BABASI; EBU HUREYRE dediğini de unutma! Kedi ve deve; pozitif enerjiyi, feyzi en iyi hisseden hayvanlar. Bu çerçevede düşün!..

    Hüdai Hazretlerinin huzurunda bir süre niyaz ediyoruz. Dünyalığa, mala- mülke, makama zerre kadar değer vermeyen bu zatın haline nüfuz etmek istercesine gözlerimi yumuyor, kalbimle seyre dalıyorum Hüdai’nin gönül alemini.

    Arzın İmarında Görevli Kıldı: Üsküdar iskelesinden motorla Beşiktaş’a geçiyoruz. Bir başka zatı ziyaret edeceğiz. Yıldız Parkının hemen yanındaki yamaçta, vaktiyle denizcilerin uğrak yeri Yahya Efendi (ks) dergahı burası. Arka tarafından Boğaziçi Köprüsünü seyre doyum olmaz. Mezarlık içinde bir süre dolaştıktan sonra ikindiyi burada eda ediyoruz.

    Yahya Efendi Kanuni Sultan Süleyman Hanın süt kardeşi. Ama saraydan ve saltanattan uzak durmuş. Kanuni sıkça gelmek isteyince, uzaklaştırmış. Vahdet beye soruyorum:

    - Saltanat ile, dünya ile hakikati beraber yürütmek mümkün değil mi?.. Büyükler niçin kaçmış, yönetim ve siyasetten !?..

    - Belki mümkün ama dünya işin içine girince bozuluyor o saflık! Hele siyasetin entrikalı dünyası, hakikat yolu ile bağdaşacak gibi değil.

    Haksız değil. Bunu yaşayarak biliyorum. Yahya Efendinin bir ayetten ilhamla çok fazla bina yapımına girişmesi devrin müslümanlarınca kınanıyor. Hazret, medrese, yurt, tekke inşa ettirmeye çok düşkünmüş. Kınayanlara O Sizi Arzın İmarında Görevli Kıldı (Hud-61) ayetini delil getirir, sırf Allah rızası için inşaatlara emek verdiğini söylermiş!..

    - Arzı imar ne, diye soruyor Vahdet Bey.

    - Arz; beşeri boyutumuz! Benliğimiz, üzerinde hakikate yükseleceğimiz zemin ve altlığımız. Onu Sünnetullah çerçevesinde imar etmek herhalde… Susuyor, bir şey demiyor.

    Üç Sahabe: 6. feyiz noktası Yahya Efendiden son noktaya; Karaköy’e geliyoruz. İskelenin hemen arkasındaki Yeraltı Mescidindeyiz. Vahdet Bey cami girişinden sağa dönüyor. Cam muhafazada Mescid-i Haram’ın, Kâbe’nin Osmanlı devrindeki maketi mevcut. Ihlamur ağacından oyma maket; devri aksettirmesi ve sadeliği ile bize kısa bir hac yaşatıyor adeta!..

    Akşamı burada eda edeceğiz. Amr b.el, Süfyan b.Uyeyne, Vehb b.Huşeyre adlı sahabeler burada medfun. Cami; eski bir Bizans zindanı! Vahdet Bey sahabe hayatı üzerine beni konuşturuyor. Amr b.el As’ın Arap dahilerinden, büyük bir komutan olduğunu, Mısır’ı fethedip kanalizasyondan imara modern şehirciliğe öncülük ettiğini, Süfyan b.Uyeyne’nin büyük bir alim olduğunu, fıkıh ve hadis alanındaki çalışmalarını anlatıyorum uzun uzun. Vehb b.

    Huşeyre hakkında bilgi yok, diyerek geçiyorum. Vahdet bey önümü kesiyor:

    - Hakkında bilgi yoksa önemsiz bir zat mı yani?..

    - Tövbeee, öyle demedim ama kaynaklarda nakledilen bir şey yok!

    - Allah’ın garip, fakir, ama gönlü umman gibi derviş bir kulu olamaz mı?..

    - Gayet tabii mümkün.

    - O halde hakkında bilgi olmayanları es geçme bir daha! Belki hakikatin özü onlarda! Ne diyor du Mevlana? “ Allah’ı kırık, garip gönüllerde arayın. Zira hazineyi viran yerlere gömerler ki kimse düşünüp, fark edip bulamasın. Ehli olmayan ulaşmasın!.. ”

    Ezan okunurken Hz.Mevlana’nın sözü ile çarpılıyorum. Kamet başlayıp tam farza duracakken Vahdet bey fısıldıyor:

    - Enerji denizden mi gelirmiş, yoksa Allah Dostlarından mı? Öğrendin değil mi?.. İstanbul’u ayakta tutan bu 7 kutbu unutma! Bilgi kaynağın kitaplar olduğu kadar Allah Dostları da olsun! İşte o zaman gönül ampülün yanar, hem nurlanır, hem de nurlar saçarsın!...

    Doğru söze ne denir? ALLAHU EKBER diyerek, hayatın salata dönüşmesi niyetiyle akşam namazına tekbir alıyorum!..

  9. #19
    Muhabbetci

    Vahdet Beyle Sohbet (9)

    Mehmet Doğramacı

    İçimde tuhaf bir sıkıntı. Günlerdir geçmeyen, dinmeyen. Ne yaptımsa olmadı. Dışarı çık, gez, dolaş, uzaklara git nafile. Olmadı. Şuramda, göğsümün orta yerinde kaynayan ama patlamayan bir volkan. Bulutlandığı halde bir türlü yağamayan gökyüzü gibi gergin ve durgunum. Böylesi durumlarda içime korku düşer; acı haber mi alacağım, yoksa başıma beklemediğim bir hal mi gelecek?!.. Olumsuzluk üretmek mi aman ha, ben yine de her şeye rağmen iyi düşüneyim ki iyi gelişsin. Öyle diyorlar ya, olumlu bak olumlu olsun her şey.

    Malımı Satın Aldım Yaldızlı Ambalajda: Şimdilerde “The Secret ” moda. Bir de “Niyet Etmenin Gücü ”. İlgisiz kalamadım, okudum. Robin Sharma’nın eserlerini de okudum. Hani şu “Ferrarisini Satan Bilge” ile meşhur olan adam. Yakın dostlardan biri getirdi kitapları. Okuduktan sonra sordu: “ Nasıl, Sharma epeyce yeni şeyler söylüyor değil mi?”

    Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme:

    - Ne yenisi, Mevlana’mızı, Yunus’umuzu bize pazarlıyor cicili ambalajla! Robin, Mesnevi’ yi iyi okumuş! Ama demez tabii. Derse Doğu Kültürünü övmüş olur. Bize de Batı lazım! Kendi bahçemizdeki meyveyi beğenmeyiz, meyve Batıya gider, yaldızlı ambalaja girer, kendi meyvemizi kendimiz satın alırız Batı ürünü diye!


    Batı imiş! Kişisel gelişimmiş! Sırmış! Gülüyorum. 1400 yıl önce bizim Rasülümüz (s.a.v) söylemiş: “ Ameller niyete göredir. “ Sen bu hadisi hiç düşünme, “ Niyet Etmenin Gücü “ kitabı liste başı olsun. “Kulumun zannı üzereyim” e hiç kafa yorma, sağda solda Secret konuş. Tuhaf milletiz vesselam… Önünde Kur’an olacak, önünde Hadisler olacak da Batıdan işaret bekleyeceksin. Şaşıyorum, şaşmakla da kalmıyor ciddi ciddi kızıyorum.

    Ne varsa benim köklerimde var, tamam mı? Ne varsa benim kültürümde var! Bir Nasreddin Hoca, bir Mevlana, bir Yunus çıkaramayan Batının donuk aklından ışık bekleyeceğim öyle mi? Işık yanalı 1400 yıl oldu efendiler! 1400 yıl oldu! Görebilene!..



    Hoş, tamamen üstünü çizemem. Bilgi nereden gelirse gelsin bilgidir. Fener nereden tutulursa tutulsun güzeldir. Ama, yeni icat gibi sunuluyor ya, işte ona kahroluyorum.

    Dost; Limandır: Gönlüm fırtınalı yine. Zaten canım daralmış, saldıracak yer arıyorum. Hani size de oluyordur arada bir, biri bir şey dese de kaldırıp vursam dersiniz ya, öyleyim işte. Ama sakin olmalıyım. Bu fırtına, bu çalkalanış iyi değil. Hain şeytan, kıs kıs güldüğünü biliyorum. Ama yok, senin ekmeğine yağ sürmeyeceğim.

    Kalkıp abdest alayım. Sonra da bizim Vahdet Beyi ararım. Belki ilaç olur derdime. Mübarek aramasak aramaz ki. Büyükler arar mı hiç, küçüğüz, biz arayacağız. Hayır yani bir kere de büyükler arasa kıyamet mi kopar? Edep böyle imiş.

    “Büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek” diye ant içtik her sabah ilkokulda. Tersi olsa ölür müyüz? Büyükler de az küçükleri saysa. Yooo olmaz, kuralı bozamazsın. Kurallardan gınâ geldi, bıktım iyi mi? Yok ben iyisi mi abdest alıp iki rekat salat eda edeyim.

    Ne Söylenip Duruyorsun ? Tam selamda çalıyor telefon. Vazgeçecek gibi değil ısrarla çalıyor. Tesbihatı yarım bırakıp koşuyorum. Patlama, canın mı çıktı geldiiiiiim diyerek alıyorum ahizeyi. Bizim Vahdet Bey: “Oğlum niye mırıldanıp duruyorsun, durmadan negatiflik üretiyorsun, nen var ?” demez mi?..

    Abooo! Ya ben bu adama şaşıyorum. Bu nasıl gönül arkadaş? Ne yapsam duyuyor! Sanki tepemde dürbün, sanki gizli kamera peşimde. Kekeleyerek sıkıntımı anlatıyorum. Sinirliyim, daraldım diyorum. Dr.Münir DERMAN’(ks) ın bir vaazından alıntı yaparak konuşuyor:

    - Sinir hayvanda olur çocuğum, insanda sinir olmaz!

    Lafa bakar mısınız Allah aşkına? Delirmemek işten değil. Hayvan dedi! Devam ediyor:

    - Bu akşam bizde fasıl var. Sanat erbabı gençler gelecek. Çık gel, efkarın dağılsın.

    Bir şey dememe fırsat vermeden kapatıyor. Sinir hayvanda olur, sözüne taktım. Ne demek bu? Sakin olup düşüneyim. “Müminde stres olmaz “ demişti rahmetli Prof. Ayhan Songar.

    Hayvan; bedeni boyutumuz. O boyuta düşende sinir olur. O boyutta yaşayanda öfke olur. Tabii ya, bak şimdi anladım, yoksa Münir Hoca niçin kürsüden cemaate hakaret etsin?! Hakaret olsa Vahdet Bey bana niye söylesin!?

    Hem bir şey daha anladım. Bu Vahdet Bey seviyor beni. Sevmese acımı, sevincimi, her halimi taaa uzaklardan duyamaz ki! Yanına varınca yüz vermez ama bugün iyice anladım, benim onu sevdiğim kadar seviyor. Belki daha fazla.

    Muhabbet Bağı: Çengelköy’de ata yadigarı ahşap köşke gidiyorum. Burayı unutamam. İftarda kebap beklerken önüme sirke- zemzem koymuştu hani. Siz de hatırlarsınız. İşte orası. Güneş perde perde iniyor denize. Merdivenleri çıkarken tam Ahmet Haşim’lik bir manzara diyor ve her zaman zevkle mırıldandığım Merdiven şiirini okuyorum:

    Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

    Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

    Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

    Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta

    Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


    Yukarı çıkarken Vahdet Bey sesleniyor:

    Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller

    Durur dallarda kanlı bülbüller

    Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer

    Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta

    Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta


    Vay beee! Bizimki şiiri de duydu, devamını okudu üst kata çıkan merdivenlerin başında. Yaman adam vesselam. Kucaklaşıyoruz. “Ne o, daraldın ha? Bir de millete İNŞİRAH yazarsın, gönlünüzü geniş tutun, Allah’a dayanın dersin! Hani icraat ?!”

    Haklı. Ne dese haklı. Keşke yazmak, konuşmak kadar kolay olsa hayat!..

    - Bu gece Muhabbet Bağına gireceğiz. Gel seni dostlarla tanıştırayım.

    Salonun Boğaza bakan balkona yakın kısmında üç kibar insan. Hallerinden belli musikişinas oldukları. Nedense sanat erbabı özel yaratılmışçasına kibardır. Musiki ile uğraşanlar bambaşka ama. Onlardaki zarafeti kimsede görmedim.

    Udî, Kanunî ve Neyzen dostlarla tanışıyoruz. Akşam ezanı ile birlikte namaza duracağız. Dostlardan biri geçiyor imamete. Makam bilen biri Kur’an okudu mu değme lezzetine. Ayrı bir huşû sarıyor gönüllerimizi. Akşamı eda ettikten sonra kahvaltılıklar atıştırıyoruz. Sohbet Vahdet Beyin sözleri ile açılıyor:

    - Sanat Musikimiz nereden doğdu, bilir misiniz çocuklar?

    Hepimiz susuyoruz. O büyük. Bildiğini açmak için sorar böyle. Devam ediyor:

    - Türk Sanat Musikisi tamamen Tekke ürünüdür! Mevlevi Tekkesi özellikle. Tekbir mesela. Başka hiçbir İslam memleketinde bu tarz değil. Mustafa Itri Efendi’nin bestesi. Kabri nerede bilen var mı?

    Atılıyorum. Bir konuyu biliyorsam kaçmaz, hemen atlarım.

    - Edirnekapı Şehitliği ile çevre yolu arasında kalan camiin orada. Yanında bir de tekke var!

    Musiki ehli dostlara latife ediyor:

    - Bak gördünüz mü, ilahiyatçı musikiye uzak değilmiş.

    Hangi dağda kurt öldü ise okşadı biraz. Ama aklımdan bile geçirmeyeyim, hemen peşine fırçası gelir. Devam ediyor bizimki çaylarımızı yudumlarken:

    -Salavat sonra. Hiçbir İslam milletinde bizimki gibi değil. Biz bir başka severiz Hz.Muhammed’i(s.a.v) Onu kimse bizim kadar sevemez! Anlıyor musunuz, sevemez!

    Çok iddialı konuşuyor diyorum içimden. Ağlamaya başlıyor. Dostlar ağır ağır salavata giriyorlar. Ud, Kanun, Ney… Hepsine hastayım. Ruhumuz aksediyor tellere, nefeslere, nâmelere…Birlikte salavat okuyoruz.

    Sonra Hz. Muhammed aşkına yazılıp son yıllarda dillere düşen ilahiyi okuyorum:

    Sevdim seni mabuduma Canan diye sevdim

    Bir ben değil alem sana kurban diye sevdim.


    ...

    Yakında kutladığımız İstanbul’un Fethinden bahis açılıyor. Dostlar mehter marşlarından birini çalarken Vahdet Bey fetih günlerine öykünmüş olacak ki ilahiden sonra şiire başlıyor:

    Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik./ Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.



    Yahya Kemal’den okuyor. Durur muyum? Necip Fazıl’la veriyorum karşılığı:

    Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir / Bulur mu deli rüzgar o sedayı Allah Bir!

    Tekbire giriyoruz aheste aheste.

    ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER! LA İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER!..

    Defalarca tekbir alıyoruz. Kurbanız Hakkın yoluna. Kurbanız Muhammed(sav)e!

    - Muhabbetimiz bol olsun. Bu gece muhabbet gecemiz olsun. Muhabbet dedim de, sorayım, nasıl başlar muhabbet?

    Bana baktığına göre benden bekliyor cevabı:

    -Şeyyy, karşılıklı elektriklenme olur, o zaman muhabbet başlar.


    -Sevsinler elektriğini, trafonu. Karşılıklı başlarmış… Başka kim söyler?

    Neyzen dost açılıyor:

    -Muhabbet; üst mertebeden akar Üstadım. Allah kulunu sevmese kul Rabbini sevemez! Muhabbet büyükten gelir. Büyük sevmese, küçük sevemez!

    Vahdet Bey bana dönüp:

    -Duydun değil mi? Kendini bir şey sanma! Ben sevmesem sen beni sevemezsin!

    O kadar mutluyum ki, tatlı bir fırça ile sevdiğini söyledi bana. Yıllar sonra ilk kez söyledi. Bundan daha güzel ne olabilir? Udî dostumuz taksim geçiyor. Sonra hep birlikte Muhabbet Bağını icra ediyoruz.

    Muhabbet bağına girdim bu gece

    Açılmış gülleri derdim bu gece

    Vuslatın çağına erdim bu gece

    Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş

    Ararım, ararım seni her heryerde

    Sorarım ıssız gecelerde sevdiğim nerde


    Bütün stresim geçti. Ayrı bir iklimdeyim şimdi. Vahdet Beyin torunu gül şerbeti getiriyor. Güle bayılıyoruz. Gül Muhammed (sav) den akar gül renkli sevdalar. Muhabbet olan yer gül kokar.

    Zikir ve sohbet meclislerinde hissetmişimdir bunu. Sanki esans sürmüşçesine ortalık gül kokar. İlk zamanlar sorardım, biri bir şey mi sürdü? Acemilik işte. Dostlar içten içe gülermiş. Sonra öğrendim, oluşan muhabbetin kokusuymuş o. Sadece sevenler duyarmış.

    Burası da bu akşam gül kokuyor. Gülden de öte, Kâbe örtüsünde duyduğum o emsalsiz koku geliyor. İnsanı kendinden geçiren o hoş rayiha. Şerbetleri içerken Kânunî dostumuz beste hakkında bilgi veriyor:

    - Merhum Saadettin Kaynak Hocanın eseri.

    Vahdet Bey bana soruyor:

    - Kim bu Sadettin Kaynak?

    - Sultanahmet Camii baş imamı.

    - Aferin. Devam et çocuğum.

    - Sadettin Hoca bir gece Efendimiz(sav) i rüyada görür. Çok mutlu olur. O kadar ki uyandığında da o haz sürsün ister. Sabah camie giderken Muhabbet Bağını besteler..

    ………..

    Bu besteyi bir kadına yapıldı sanırdım. Ne kadar değişikmiş.

    Cemalullah Aynası: Vahdet Beye ayna konusunu soracağım. Tasavvuf konuşanlar bir aynadır tutturmuş gidiyor. Ne aynası Allah aşkına? Biraz düşündükten sonra açıyor:

    - Ayın Nuru güneşten. Güneş olmasa ay nur yansıtamaz.

    - İyi ama güneş Nar!

    - Celaldir güneş, Cemal ayda seyredilir. Bazı saf aylar nuru kendinden sanır. Oysa güneş olmasa bir hiçtirler.

    - Yani şöyle mi; Celale ayna olandan Cemal yansıyor?

    - Belaya katlanandan çıkar Teslimiyet! Acıyı nimet bilenden doğar Tevekkül. Darlığı Haktan bilene gelir Genişlik. Ateşe pervane olan erer ışığın hakikatine.

    - Yoooo, o dediğin biraz riskli. Pervanenin sonu yanmak.

    - Ödlekler korkar yanmaktan.

    Gene vurdu can evime. Gene sapladı gümüş hançeri bağrıma. Niye ağzımı açtım ki? Sussam olmaz, konuşsam hiç olmaz.

    - Güneş olmasa gezegenler hayat bulamaz. Nar olmasa Nur da olmaz. Ama gel gör ki ukalalar nuru kendinden bilir. İnkar ederler güneşi. Ay olan, haddini bilen inkar etmez.

    Tam yeri geldi. Dostlar konuya paralel bir ilahiye giriyorlar:

    Ömrün bitirmiş viranemiyem / Aklın yitirmiş divanemiyem

    AllaHUUU Alllahhhh / AllaHUUU Allaaahhh


    Bana Kadın Sevdirildi !.. Bir taksim istiyorum. Leyla bir özge candırı söyleyeceğim. Kanunî dostumuz segah taksim geçiyor. Birlikte meşk ediyoruz:

    Leyla bir özge candır / Kara gözlü ceylandır
    Doyulmaz hüsn ü andır / Kanılmaz bir içim su
    Leyla, Leyla ah Leyla

    Dillerde söylenen o / Yollarda gözlenen o
    Yürekten özlenen o / Her gönülde o arzu
    Leyla, Leyla ah Leyla


    Leyla olunca konu, yakalanan damardan girip ortalığa soruyorum:

    - Niçin Leyla?.. Neden kadın? Neden beşeri aşk?

    Bu defa kanun çalan arkadaş açıyor:

    - Leyla aynadır Mevla’ya! Bilirsiniz bazı tarikat disiplinlerinde dergaha gelenlere sorulurmuş; Leyla aşkını tattın mı? Tatmadınsa dön, tadınca gel. Leyla’yı bulamayan Mevla’yı da bulamaz!

    -Tamam da Leyla’da seyredilen ne? Her Leyla, Mevla’ya götürür mü?

    - Leyla’da seyredilen Mevla. Tabii hakiki aşksa yaşadığın. Aşk tehlikeli yol. Kül olup gitmek de var. Mecnun, Meczup olup dengeye gelememek de. Ama, dengeye bir geldin mi miractan dönen Muhammed misali olursun. Yepyeni bir idrak, yepyeni bir yaşam başlar.

    Vahdet Bey konuyu ele alıyor:

    - Bana 3 şey sevdirildi buyururken kadını da zikrediyor. Buradan düşünün.

    Aykırı bir çıkış yapacağım:

    - Mevla kadınla bulunuyorsa Mevlana niye Şems’e tutuldu? Mevla, Leyla ile bulunursa kadınlar ne ile bulacak?...

    Biraz kızıyor. Yooo pardon büyükler kızmaz, kızmak bizim gibi avama özgü. Onlar sadece Celallenir. Bunu da anlamış değilim. Büyük kızdı mı Celal, ben kızınca sinir. Çık çıkabilirsen işin içinden… Bizimkine de Celal yakışır zaten. Bakalım ne söyleyecek?

    - Zahir ilmi okudun diye hep zahirden bakmak zorunda mısın! Kadınla sembolize olan ne?

    - …………….

    - Besmelede hangi esmalar var?

    - Rahman ve Rahim.

    - Yani?..

    - Rahman ve Rahim vuslatı ile B sırrı açılıyor ve Besmele çekiliyor!

    - O zaman Mevlana ile Şems’te, aşıkla maşukta tecelli eden ne?

    - Biri Rahmaniyet, biri Rahimiyyet timsali. Yani kişi Rahmaniyete açıksa ayna bir mahalde Rahimiyyeti, Rahimiyyete açıksa ayna bir mahalde Rahmaniyeti seyrediyor ve birliğe eriyor.

    -Bak isteyince anlıyorsun. Olay kadın değilmiş, kendinde bulamadığını ayna bir mahalde görmekmiş değil mi?

    - Evet şimdi anladım. Bütünlük aynadan yansıyan nur ile gerçekleşiyor.


    Tekrar önemli bir noktaya parmak basıyor:

    - Ayna mahal dediysem, uzakta, karşıda ara demiyorum. İyi anlayın. Siz, sizde olanı bulacaksınız. Karşınıza gelen, sizdekini yansıtacak. Karşınıza gelen önemsiz mi demek bu?

    - Hayır.

    - Tabii ki hayır. Çok önemli! Ayna olmasa göremezsin kendini! Ama bileceksin, aynadaki sensin. Hepsi sende. Nerende?

    Udî dostumuz söylüyor:

    - Gönlümüzde!

    Vahdet bey keyifleniyor: Haydi, titresin gönül teli diyor. İçinde Gönül geçen şarkıya giriyoruz:

    Gönlümün içindedir gözden ırak sevgilim
    Çekilmez biçimdedir bu iftirak sevgilim
    Gözüm yolda gönlüm sende
    Tahammül kalmadı bende
    Yok mu acep bir bilen de

    Seni nerde bulayım
    Gökte mi yerde misin?
    Ya kimlerden sorayım
    Sonsuz seferde misin?

    - Neredeymiş hakiki sevgili?

    - Gönülde! Özde!

    - Özümde deyip ukalalık eder, her şey bende dersen nolur?

    - Varamam özüme. Bulamam gönlümü!

    - Tamam, şimdi anlaştık.

    Sazende dostlarımızı daha fazla yormamak adına mola veriyoruz. Pastalar da geldi. Vakit gece yarısına doğru ilerliyor. Vahdet Bey arada bir sahile doğru bakıyor, ne var anlamadım. Bir gözü de telefonda. Sever sürprizleri. Bakalım bize ne sürpriz yapacak bu gece?

    Mehtaba Çıkarken: Telefon çalıyor. Kısa konuşuyor bizimki:

    - Sen sahilde bir çay iç, 15 dakikaya geliyoruz.

    Sonra bize dönerek: Mehtap Boğaziçi’nde seyredilir. Kalkın mehtaba çıkıyoruz.

    Eh, böyle bir muhabbet üzerine mehtap ve Boğaziçi, ne diyelim, bal kaymak olur. Sahile iniyoruz. Bizim Misbah Reis tekneyi iskeleye bağlamış. Selamlaşıyoruz. Dostlarla birlikte açılıyoruz sahilden.

    Mehtap, denize serpiştirdiği yakamozlarla tempo tutuyor muhabbete. Tekne karanlığa köpükler saçarken o kadar berrak ki ay, bakmaya kıyamıyoruz. Hemen ayet geliyor aklıma: - O Gün Yüzler Vardır, Pırıl Pırıl Aydınlık. Rablerine Bakarlar.

    Vahdet Bey sözü alıyor:

    - Rab; terbiye edendir! Rabbin eğitendir. Rabbin; cemalini bir kul aynasından gösterendir. Dünyada bir Hak Dostunun gözlerindeki gülümsemeye çarpılmışsan, Rabbini seyir orada başlar, orada anladın mııııı?

    Eyvallah diyorum. Fasıl heyetimiz “Biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık “ nameleri ile gecenin sessizliğine, uyuyan dalgalara ritimler saçıyor. Vahdet Bey, Sadi Hoşses’in kürdili hicazkar bestesi ile havayı renklendiriyor:

    Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey
    Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey
    Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
    Dünyada senin aşığın olmak ne saadet
    Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey
    Yıldızların altında ibadet ne güzel şey


    Bir yanımız Rumeli, diğer yanımız Anadolu Hisarı. Karşımızda Karadeniz’e açılan Boğaz. Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün altından geçerken Vahdet Beyle teknenin burun kısmına geçiyoruz. Dostlar kah sözlü, kah enstrümantal fasıla devam ediyorlar.

    Rical-İ Gayb Toplanır Bu Gece: Rical-i Gayb her ayın 14 ünde Hıra mağarasında toplanırmış. Bu gece de ayın 14’ü. Bu konuda ne dersin, diye soruyorum. Gözleri uzun süre Yuşa Tepesine dalıyor. Belli ki dua ediyor. Belki de Yuşa Hazretleri ve erenlerle rabıta kuruyor. Bekliyorum.

    - Rical-i Gayb; 124.000 Veli… 124.000 Velinin, 124.000 Yüksek, Seçilmiş Ruhun toplantısı. Ne konuştuğunun farkında mısın sen?

    - Özür dilerim, hata mı ettim?

    - Kitaptan oku, etrafa sat. O kadar basit mi? Velayet ve Tasarruf Ehlini konuşuyorsun. Sanki sıradan bir iş toplantısı konuşur gibi.



    Bizimkine de ne desen suç! Ama haksız da değil. Onlar kiiiimmm, biz kiiiimmmm!?..

    ***

    Teknemiz Tarabya açıklarından dönüyor. Daha ileri çıkmak istemiyoruz. Ne tarafa dönsek ay tepemizde. Vechini ne yana dönersen Rabbini görürsün der gibi. Vahdet Bey, teknenin iç kısmına geçiyor.

    Dostlar soluklanırken Misbah Reis tavşan kanı çayı çoktan hazır etmiş. Bardakları dudaklarımıza götürdüğümüzde içimiz ısınıyor. Hani üşümüşüz biraz. Vahdet Bey açıyor:

    - Rical-i Gaybın Hıra’daki toplantısı ehlinin işi. Sen, sendeki Rical-i Gaybı düşündün mü?..

    Aman Allah’ım! Küçük dilimi yutacağım. Bendeki rical-i gayb mı? Bismillah! Bu da ne, dememe kalmadan devam ediyor:

    - Rical-i Gayb; Görünmeyen Erkler, Görünmeyen Kudretler demek! Zerrede olan Külde de var ya! Hepimizin özünde de bir rical-i gayb mevcut! Hüner o kudreti harekete geçirebilmek.

    - Hani ben de SAKLI KUDRET yazmıştım.

    - Kendine pay çıkarma, saklı kudret değil, rical-i gayb konuşuyoruz.



    Ha saklı, ha görünmeyen. Ne fark eder? Yok illa Onun dediği olacak, onun kavramları ile konuşulacak! Ne yapalım sevdik bir kere! Uyacağız. Bu tezine delil isteyeceğim:

    - Bizde de rica-li gayb; görünmeyen kuvve olduğu nereden belli?

    - Ayın 14 ünde aşırılıklar artıyor değil mi? İhtiraslar, tutkular tavan yapıyor. Hatta intiharlar yaşanıyor!

    - Evet.

    - Yani bedende, ruhta yoğun bir kuvve oluşuyor!

    - Evet.

    - Daha ne? Delil açık değil mi?

    - Rasülullah’ın her ayın 13-14-15 inde oruç oluşu da o kudreti verimli kullanmak için sanırım!

    - Maşallah, jeton köşeli de olsa, düşüyor!

    - İyi ama Hıra ne burada? Mağarayı nasıl düşünelim?..


    - Onu söylersem akıllar karışır. Özünde ricali gayb olduğunun delili Hıra. Ama söyleyemem.

    - Sır mı?..

    - Evet sır!

    - Söylense kıyamet mi kopar?

    - Kopmaz da sırrı dökülen ayna aynalıktan çıkar. Bir daha nur yansıtamaz anladın mı?..



    Mana müthiş. Yerine güzel oturttu. Aklım Hırada. Aklım bendeki kuvvelerde. Ne beni, ben dedim mi benliğe düşerim, aklım mehtapla özümde açılan sırlarda.

    Tekne rıhtıma yanaşıyor. Ne muhteşem bir geceydi Allah’ım.

    Bizi sahilden uğurluyor Vahdet bey. Ayrılırken el sallıyor:

    - Muhabbetten Muhammed doğar. Muhabbetiniz bol olsun çocuklar. Gönüllerinizdeki Muhammed’i berrak aynalarda göresiniz emi? Kalın sağlıcakla…

  10. #20
    Muhabbetci

    Vahdet Beyle Sohbet (10)

    Mehmet Doğramacı


    Ramazan-ı Şerifin ilk haftası… Orucun ilk demlerinde baş ağrısı ve gerilim normal ama bende galiba biraz daha fazla. Sebep çay düşkünlüğü. Gün boyu çay içememek, metabolizmamı alt üst ediyor.

    Çoktandır turlamadığım tarihi yarımadaya, Eski(mez) İstanbul’a uzansam mı? Yorgunum. Hani şuracıkta bir yastık olsa iftar topu da uyaramaz beni. Ama ikindi üzeri ve sonrasında uyumak mekruh. Alemlerin Efendisi (s.a.v) uygun görmemiş. Kalkıp abdest alıyorum.

    HIZIR’IN UĞRADIĞI CAMİ: İstanbul Üniversitesinin tarihi kapısı önündeki meydanda dolaşıyorum. İleride çınar altında eskiden Küllük denen bir çay bahçesi varmış. Kimler gelmezmiş ki oraya? Şairler, edipler, mütefekkirler bu gölgelikte açtıkları sohbetlerle kalplere cilâ çeker, idraklere şimşek çaktırırlarmış. O günlere yetişemesem de havasını teneffüs etmek bile güzel.

    İkindi ezanı okunuyor Beyazıt Camiinden. Son yıllarda Cuma sonrası korsan gösterilerle adını duyuran bu camiin asıl işlevini belki çoğumuz bilmiyoruz. Burası kurra hoca efendilerin Camii. Kur’an nasıl insanın içine işler, onlar yaşatmış cemaate. İç avluyu geçip ön safa yakın bir yerde yerimi aldığımda Hafızlık İcazet merasimleri canlanıyor gözlerimde. Üst düzey Kur’an eğitimini bitiren Hafızlar, hilal şeklinde otururlar ve bir bir ders verirler hocalarına. Sonra Osmanlı usulü ile icazet takdimi yapılır.

    Bu merasimlerde Abdurrahman Gürses Hoca öne oturur, simasından projektör gibi nur saçılırdı. Ya İsmail Biçer Hoca? Hafif esmer, yiğit yapılı bu zat Kur’an okuduğu zaman yanık gönüller kendinden geçerdi. İkisine de Fatihalar okuyorum.

    Farza durmadan camiin bir özelliği daha geliyor aklıma. Hızır (as) genelde sabah namazlarını burada kılarmış. Kaç yaşlıdan dinledim Hızır’la görüşenleri. Gizemli bir edada görmüşçesine anlatırlar mübarekler. Hızır benimle de görüşür mü acaba? Aman neler söylüyorum, ben kiiiim Hızır’la görüşmek kiiiiim? Edebimi takınıp imama uyayım.

    UYKU DÜŞMANI HAKİKAT: Camiin hemen arkasındaki Sahaflar Çarşısını dolaşacağım. Kitapların, fermanların, gravürlerin, levhaların seyri apayrı bir zevk… Bizimki buralarda mı acaba? Vahdet Beyden bahsediyorum. Ramazanı genelde yalnız geçirir. Pek çıkmaz insan içine. Ona göre Ramazan insanın kendisiyle hesaplaşma ayı. Onun için tesbihat ve zikri artırır, günün ağırlıklı kısmını evinde geçirir. Allah’tan ümit kesilmez, şöyle bir kapıdan başımı uzatayım, belki buradadır.

    Masasının başında, koltuğa yaslanmış, gözlerini kısmış, yarı uyur gibi. Uyku ile arası iyi değil onun. Uyuduğunu sanmıyorum ama kim bilir hangi alemde şimdi?

    Hakikat Ehli uykuyu sevmiyor.
    Hepsi gece kuşu. Pardon, neler diyorum yüce insanlar hakkında, destur Ya Huuu, kahve lakırdısı değil, büyük zatları konuşuyorsun oğlum kendine gel. Estağfirulllah. İçeri süzülüyor ve yüksek sesle selam veriyorum:

    - Selamun Aleykum Erenler Huuuuuu!…

    Yerinden doğrulup;

    - Aleykum Selam da, karşında sağır yok efendi! Gırtlağına yazık, duyuyoruz, o kadar yaşlanmadık.

    Özlemişim mübareği. Sımsıkı sarılıyorum. Takılacağım:

    - Uyuyorsun şu mekruh vakitte, şaşırdım yani.


    - Sen işine bak çocuk, benim uyurken duyduklarımı, gözlerim kapalı gördüklerimi sen uyanıkken göremez, duyamazsın.

    Masanın yanındaki tahta iskemleye ilişiyorum. Uyku ve gafletin Hakikat Ehlinden uzak oluşunu düşünüyorum. Geçenlerde okudum, şakraları açılanlardan düşüyormuş uyku. Gaflet onlara yanaşamıyormuş. Hakikat Ehli feyz noktalarını zaten açmış, uyuması ne mümkün?

    - Eeee, ne iş, çoktandır yoksun ortalarda. Nereden esti?

    - Sıkıldım biraz baba. Ortalıktan çekilmek istedim.

    - Niye?

    - Ne bileyim daraldım.


    - “ Şöhret afettir ” diye az mı söyledim? Azıcık yazıya ara ver, çekil köşene diye az mı söyledim? Çok biliyorsun. Dinlemedin. Şöhret tatlı tabi…

    - Yooo dinledim, az çekildim..

    - Ben dedim diye değil, mutlaka bir sıkıntı yaşadın, ondan çekildin di mi?

    Alem adam. Görüşmediğimiz dönemde yaşadıklarımı da biliyor. Uzaklık kime göre? Mesafe ve zaman kime göre? Benim gibi cahiller için, onun boyutunda bunlara yer yok. AN ı yaşıyor. ANda geçmişi, geleceği, şimdiyi cem ettiği için her şeyi duyuyor, biliyor, hissediyor!

    ZALİM VE CAHİLE EMANET VERİLİR Mİ ? Çırağa sesleniyor: Oğlum al şu parayı, markete koş, 5-6 poşet kumanya kap gel. Çocuk derhal fırlıyor. İftara bir saatten az kaldı. Merak ediyorum poşetleri ne yapacak, ama sorsam şamar yerim şimdi. İyisi mi sabredeyim.

    - Eee anlat bakalım, neler okur, neler düşünürsün?

    Mini buzdolabından gülsuyu çıkarıp avucuma döküyor. Buz gibi gülsuyu ile ferahlıyor, kendime geliyorum.

    - Bu aralar Şemseddin Yeşil’in eserlerine merak sardım. “ Maneviyyat Bağçesi ” ni bitirdim, “Varını Allah’a Sat ”, “ Zirve-i Tevhid ”e devam ediyorum. Bayıldım Şemseddin Hocaya.

    Konuya ilgisiz duruyor. Sanki hiç haberi yok. Bir şeyler okumanın heyecanı, vecizeler yakalamanın sevinci ile atılıyorum:

    - Bence bu kitapları siz de okuyun. Şemseddin Hoca çok başka.

    - Neler buldun onda? Seni ne cezbetti ?

    - Şeyyy. Bir kere İmam… Bunun için kendime yakın buldum.

    - Başka?

    - Başkaaaaa! Hah, bir de şu var, Allah ona çok lütufkâr davranmış.

    - Dilini düzelt, ağzına biber sürmeyeyim! Allah insan değil, bazısına lütfedip bazısına kahretmez! Kahır da Lütuf da beşere göre! Sonra?..

    - Yani şöyle, Şeriat boyutunun ilmi ve yaşamı, Tarikat boyutunun edebi ve aşkı, Hakikat boyutunun ufku ve sırrı, Marifet boyutunun idrak ve irfanı onda birleşmiş. İmamlık yapmış, gazete çıkarmış, vaazlar etmiş, yayıncılık yapmış, kitaplar telif etmiş. Yapılacak ne varsa yapmış.

    Vahdet Bey gözlerimdeki ışıltıyı okuyor:

    - Senin derdin Şemseddin Hoca değil. Sen özeniyor, kendini o farz edip, “Ahhh onun yerinde ben olacaktım” diye iç geçirerek heyecanlanıyorsun!

    Doğru söze ne denir? Özenmedim desem yalan olur. Ben de öyle olsam fena mı olur?.. Vahdet bey hayallerime hançer sokuyor:

    - Özenmek kolay da o halin yaşamı zordur. Dışarıdan zatların yaşamı yağ- bal görünür. Ama öze inersen uzun çile süreçleri ve yanışlar görürsün! Işık saçılan yerde ateş vardır oğul!

    - Yapma Baba yaaaa. Nolur ben de olsam? Bana niye çok görüyorsun?


    - Canım, olma diyen yok, ama şunu unutma beklentisi ve istekleri olan menzile varamaz! Kendinden geçen, yol alır!



    Kırıldım. Konuşmayacağım. Dükkandan çıkıp gidesim var. Ne zaman bir şeye özensem, ne zaman güzel bir şey aktarsam, bozmak için elinden geleni ardına bırakmaz. Bütün moralimi sıfırladı. Anlatanda kabahat. Kendin oku, kimseye açma, niye açarsın ki? Hem niye geldim ki, otur evinde iftarını yap. Her sıkıntıda belayı üstüme kendim çekiyorum. Sonra da canım acıyor.



    Çırak poşetler dolusu kumanya getirdi. Kim bilir ne yapacak? Sorulmaz ki. Susup bekleyeceğim. Çırağa sesleniyor:

    - Oğlummm!

    - Buyur baba!

    - Arka tarafta eski albümler var ya, oradan kahverengi kaplı olanı getiriver çocuğum.

    Çırağa anne gibi merhametli. Bana gelince kaplan kesilir. Hangi zata yanaşsam önce burnumu sürttü. Azıcık sevilmek benim de hakkım değil mi? Yok, saldırmadan duramaz. Bakalım ne getirecek çocuk? Eski bir fotoğraf albümü. Getirsin, bana ne?..

    - Sil oğlum, tozunu al da, bu hırçın adama göster.

    Çocuk albümü elime veriyor. Vahdet bey;

    - İkinci sayfayı çevir, üstteki resme dikkatli bak!

    Siyah beyaz bir kare. Hafif sararmış. Bir kitabevi. Yeşil Hoca ve Vahdet Bey kol kola. Samimi bir poz. 50 li yıllar olsa gerek. Bizim ki de genç hani, çakı gibi.

    - İyi bak. Gördün mü?

    - Samimiyet nereden ?

    - Samimiyet neredenmiş? Lafa bak. Delirtme insanı. Samimiyet; Hakikate adanmışlıktan. Anlattığın kitapları birlikte hazırlardık yayına. Çoğunun redaktesini beraber yaptık. Adam gibi adamdı Yeşil Hoca. Tasavvuf dedikoducusu değil, Allah adamıydı anladın mı? Allah adamı!..


    Mahcubiyetten mosmor dalak oldum. Açık tenlilerin kızarması da hiç saklanamaz. Kulaklarım, yanaklarım yanıyor. Vahdet beye arkadaşını anlatmışım meğer, ne acaip hale düştüm Allah’ım?

    - Konuş şimdi, iftara az kaldı, Yeşil Hocadan sadra şifa bir şeyler aktar haydi.

    - Estağfirullah haddime değil.

    - Maşallah baştan ayağa edep kesildin. Uzatma da anlat.

    - Yeşil Hocaya bir gün Avrupa’dan bir papaz gelir ve meşhur ayeti sorar: Allah emaneti göklere, dağlara, arza vermiş de kaçınmışlar. Ama insan kabul etmiş… Ayette insana ZALİM VE CAHİL deniyor. İnsan zalim ve cahilse emaneti niye verdi?..

    - Papaz boş değil, ne demiş bizim Şemseddin Efendi?

    - Şöyle demiş: Emanet zalim ve cahile verilir! Zalim ve cahil olmasa verilmezdi. Papaz aptallaşmış: Nasıl yani demiş. Hoca döktürmüş gönlünden taşanı: Halife görevi; nefsine karşı son derece zalim, hakikatin gayrısı bilgi ve hallere karşı son derece cahil kesilene verilir!..

    - Süpeeeerrrr!.. Sonra nolmuş?

    - Papaz; efendim çocuk edinmelisiniz, demiş. Şemseddin Hoca çocuklarım var, demiş.

    Papaz :Öyle değil, yani bunları yazıya döküp tarihe vesika bırakmalısınız demiş. Öylelikle kitap yazmayı akletmiş Hoca.

    - Yani bir papaz İslami sahada birer hazine olacak eserlerin doğuşuna vesile olmuş!

    Allah’ın işine bak! Kimi neye vesile kılıyor?

    HAYATIN KIYISINA SEFER: İyiden iyiye akşamın gri örtüsü çarşıya çekilirken dükkandan çıkıyoruz. Az ileride araca koyuyoruz poşetleri. Nereye diye soruyorum kontağı çevirirken. Cevaplıyor: Fatih Otlukbeli seferine çıkacak, Uzun Hasan üzerine yürüyecekmiş. Vezirlerden biri “Sultanım bu defa nereye?” diye sorma cüretinde bulunmuş. Fatih haykırmış: Kime sefer edeceğimi sakalımın bir kılı bilseydi onu keserdim!..


    Hasbünallahhhh…İftara dakikalar kala çektiğime bak. Ben ne soruyoruuuum o ne diyoooor.

    - Ya baba, ne tarafa gideceğiz, sormam suç mu?.. Yol kolaylaşsın.

    - Sür sen, dönüşleri söylerim geldikçe.

    La havle vela kuvvete mırıldanıyorum.

    - Dualar ve Ayetler öfke kusan egoya kalkan olamaz! Okuyacaksan adam gibi oku, demez mi? Geldikçe geliyor üstüme ama dayanacağım. Ben susunca açıklıyor:

    - Bu akşam seninle hayatın kıyısına sefer edeceğiz. Gemisini yüzdüremeyen, denizde çırpınan, bir şekilde yaşam mücadelesi verenleri seyredeceğiz. Çok sürecek, uykun gelirse eve dönebilirsin.

    İyice çocuk yerine koydu. Kasap sevdiği deriyi yerden yere vurur, sözü de olmasa depresyondan patlayacağım ama Allah’tan bu söz söylenmiş.


    Süleymaniye’nin arka sokaklarını geçiyoruz. Tahtakale’ye yakın yerler. Bakalım nereye çıkacak yol? Eski bir binanın önünde dur, diyor. Ezan okunmaya başladı. Dar merdivenlerden üst kata çıkıyoruz. Kapıda genç, orta yaşlı bir grup kalender insan karşılıyor bizi. Vahdet beyin elini öpüyor, bana da “Hoş gelmişsen Gurban” diyorlar.

    Anlaşılan Doğu ve Güneydoğu kökenli dostlar bunlar. Onların Gurban hitabına da hastayım. Kurban; yakınlık, kurban; gariplik, kurban; teslimiyet demek. Yer sofrasına kuruluyoruz. Tarhana çorbası, bol salata, taze fasulye ve pilav. Özlemişim hormonsuz köy sebzelerini. Özlemişim kocaman tarhana tasına kaşık sallamayı.

    Yemek sonrası akşamı tez canlı kılıyoruz. Hemen çay geliyor. Ağırlıkla hamallık, işportacılık, inşaat işleri yapan kardeşler bunlar. Burası da bir bekâr odası. Çay içerken İbni Abbas, İbni Hacer, Gazali gibi İslam Büyüklerinden bahsediyorlar. Ufak kütüphaneleri Arapça eserlerle dolu. İçlerinden biri bir kitap çekip okuyor. Eser Nuh Tufanını işliyor. Okuyup tercüme ediyorlar. Arapçalarına hayranım. Güya fakülte okuduk, onlar kadar bilmiyorum.

    Vahdet bey birkaç temennide bulunup müsaade istiyor. Poşetlerden birini bırakıyoruz. Daire kapısından değil, ta sokaktan uğurluyorlar. Misafiri uğurlamak sevap. Annem öyle söyler. Yaşlı hali ile her gelenin ardından en az 7 adım sokağa çıkmayı ibadet sayar hala.

    Sokaklar bomboş. Herkes iftar için çekilmiş, trafik rahatlamış. Vahdet beye dostların Arapçalarını takdirle zikrediyorum. O şöyle yaklaşıyor:

    - Onların çoğu Arap kökenli. Mardin, Siirt, Bingöl’de çok Arap kardeşimiz var. Arap olmayanlar da oralarda medreseden almış bu ilmi.

    DÜŞMÜŞE EL VER: Nereye diye sormayacağım artık. Önce Şehzadebaşına, oradan kemerleri geçip Unkapanına doğru ilerliyoruz. Yatsıya daha var. Görünen, Beyoğlu’na çıkacağız. Tedirgin oluyorum. Beyoğlu’nun gece yaşamına mı götürecek ne? Ama Ramazan; günahın tatile çıktığı ay. Götürse de buralarda hareketlilik yoktur. Cihangire direksiyon kırıyorum. Dar sokaklardan yokuş aşağı bir köşede durduruyor. Tarihi apartmanın en alt ziline basıyor. Kapı açılınca bodruma doğru iniyoruz.

    Yaşlı bir hanım açıyor kapıyı. Yanında ufak bir kız çocuğu. Belki torunu, kim bilir. Vahdet bey poşeti verip hayırlı Ramazanlar diliyor. “ Bir acı kahvemizi içmez miydiniz? “ nezaketi gösterilse de kibarca izin alıyoruz. Bayanı bir yerlerden hatırlıyor gibiyim. Vahdet Bey:

    - Bir dönem gazinoların bülbülü idi. Hayat bu, kimi yükselir, kimi düşer. Düştü, hastalıklar, ihanetler gördü. 3. sınıf yerlerden geçinmeye çabalar. Arada bir hatırını sorarız biz.


    Anlamıyorum bu adamı. Girmediği alem yok. Hocalığı var, öğretim üyeliği yapmış, kitabevi var, sen gel Beyoğlu’nda eski sanatçı tanı! Pes yani. Hem karmaşık bir dünya sanat dünyası. Bize ne canım. Bunlar içimden geçerken aheste aheste anlatıyor:

    - Fakir ve muhtaç için inanç, görüş, yaşam tarzı ayrımı yapılmaz evlat! Mazlum kim olursa olsun mazlumdur. Garip kim olursa olsun yardım ve ilgi insanlık borcumuzdur.

    Taksime çıkıyoruz. Bir simit cafede soluklanmayı teklif ediyorum. Garson geliyor, daha adam ağzını açmadan çıkışıyorum:

    - Bak kardeşim, çayın şu sallama çay denen saçmalıksa kalkar gideriz. Adam gibi demlik çayı ver bize.

    - Bari dövseydin, diyor garson giderken. Senden öğrendim sertliği diyeceğim ama yakışmaz bana.

    Çayları yudumluyoruz. Yatsıya az bir süre kala, Kasımpaşa tarafına iniyoruz. Hüsameddin Uşşaki (ks) Hazretlerinin mekanı burası. Büyük veli, Uşşaki Yolunun Piri H. Uşşakinin dergahında teravih kılacağız. Burası bir türbe. Vakıf mensupları ve musiki çalışan, sema eden gençler buranın mescidinde teravih kılıyor.

    Hacı amcalardan biri ile sarmaş dolaş bizimki. Tanımadığı yok ki. Onlar sohbet ederken abdest tazeliyorum. Teravih, makam bilen imamların, güçlü hafızların ardında bir başka güzel. Her iki rekatta bir kasideler inletiyor mekanı.

    SUR DİBİNDE HAYAT: Okmeydanı üzerinden Haliç köprüsüne doğru yol alıyoruz. Sokaklar canlanmış. Anlaşılan sur içine Topkapı istikametine gidiyoruz. Topkapıyı geçince ara sokaklara gir, diyor. Epey bir dolaştıktan sonra karanlık bir sur dibinde park ediyoruz. Hemen karşımızdaki duvarlara sesleniyor: Recaiii, İlhaannn, Haaaruunn çocuklar orda mısınız?…

    3-5 çocuk koşup geliyor. Hepsinin dilinde baba hoş geldin, baba hoş geldin. Yıkık duvardan içeri geçiyoruz. Bir teneke içine ateş yakmışlar. İsli bir demlikte de çayları var. Küçük olanlar hemen poşetlere, bisküvilere saldırıyor. Ekip başı olan kabadayı kılıklı çıkışıyor onlara:

    - Kesin lan! Geçin yerinize! Adam olun oğlum! Babamız gelmiş, sululuk istemez!

    Hepsi etrafa ilişiyor. Biri çay dolduruyor. Bardaklara da tepsiye de bakılacak gibi değil. Nasıl içerim bilmem. Vahdet beye bakıyorum, bizimki çayın şekerini karıştırıyor. Allah’ım ne sınav bu böyle!.. İçiyorum. O içti ise içeceğiz. Hem şu yetim ve öksüzlerin kalbi kırılmasın da, varsın benim prensiplerim yıkılsın!… Vahdet Bey tatlı bir sohbet açıyor sokak çocuklarına. Sonra da tek tek soruyor:

    - Tiner, bali yok di mi?.

    - Ayıpsın baba, azaltıyoruz. Çoğumuz bıraktık.

    - Kap kaç?

    Liderleri atılıyor:

    - Yapma baba! O işler yok. Sana söz verdik, sözümüzü yemeyiz. Hamallık ederiz, hurda alırız, kağıt toplarız ama haram yok! Di mi lan, konuşsanızaaaa!

    Hepsi, hep bir ağızdan haram yok, diye onaylıyorlar. Kalkarken Vahdet Bey tek tek harçlık veriyor. Küçükleri öpüyor. Arabaya kadar gelip saygı ile uğurluyorlar.

    EVLAT KURBANI BÜYÜKLER: Merkez Efendiye Fatihalar okuyup Zeytinburnu içlerine yöneliyoruz. Bir gecekondunun kapısını vuruyor. İçeriden belleri bükülmüş iki ihtiyar çıkıyor. Eve davet ediyorlar. Gözleri az gören, kulakları zor işiten bu insanların Ramazanını tebrik ediyor, hediyelerini bırakıyoruz. Pamuk nine kahve içmeden salmam, diyor. Oturuyoruz.

    Vahdet Bey hayatın sınav olduğundan bahis açıyor; evladı Nuh’a iman etmedi, bizimkiler aramamış çok mu, diyor. Anlaşılan ihtiyarların evlat sınavı var! Yaşlı adam; yaaaa, öyle, evet, güzel buyurdunuz diyerek onaylıyor anlatılanları, pek fazla konuşmuyor. Kahvelerimizi içip ayrılıyoruz. Çocukları yurtdışını mekan tutmuş. Anne babayı arayıp sormuyorlarmış. Sur dibinde anne- baba kurbanı çocuklar, sur dışında evlat kurbanı anne- babalar. İmtihan dünyası derler ya, öyle işte…

    EKMEK TEKNELERİ: Zeytinburnu’dan Kumkapı sahiline uzanıyoruz. Balıkçı teknelerinin yoğunlaştığı yerde durduk. Gene hiçbir şey soramıyorum. Zora ki teslimiyet benimkisi. Biraz korku, biraz saygı karışımı. Sevgi de olmasa yürümez ama yapabildiğim kadar tâbiyim Vahdet Beye. İrili ufaklı tekneler bağlanmış iskele babalarına.

    Biraz büyükçe olanına yaklaşıyoruz. Balıkçılar karşılıyor. Teknenin ortasında kocaman bir ocakta balıklar cızırdıyor. Spesiyal hazırlamışlar Vahdet Baba için. Uskumrudan palamuta, istavritten hamsiye, ve bir dizi adını bilmediğim deniz ürününden oluşan zengin bir menü. İri kıyılmış soğan göz yaşartmıyor. Sakarya havzasında yetişen tatlı soğana domatesler ekleniyor. Biz de meyve sularını diziyoruz. Balıkçılarla koyu demli bir muhabbet başlıyor.

    Denizle iç içe bu insanlara gıpta etmişimdir. Teslimiyeti onlar bilir fırtınalı günlerde. Tevekkülü onlar yaşar dipten çıkacak rızkı beklerken. Rızayı onlar tadar, ağlar beklendiği kadar dolu gelmeyince. Her an yeni şe’nde buyurur ya ayette, her an değişen denizle yaşarlar ayetin sırrını. İliklerine kadar yaşarlar, kış geceleri sabaha yakın ağları çekerken.

    Vahdet Bey onlara balık ağırlıklı bir sohbet açıyor. Yunus (as) dan girip Musa- Hızır (as) buluşmasında sepetten denize kaçan balığa kadar, neler anlatmıyor ki? Şu an konuştuklarını ben söylesem, kızar. “ Zahirde kalma Batına dal ” der. Ama şimdi düpedüz zahir anlatıyor. Yerine ve zamanına göre konuşmakta üstüne yok. Balıklar da fena değil hani. İştahımız açıldı ama tedirginim, yarın oruç zor geçer. Ciğerim yanarsa? Bunları düşünürken yanık sesli biri eski bir İstanbul türküsü tutturuyor: Gemilerde talim var / Bahriyeli yarim var / O da gitti sefere / Ne talihsiz başım var.

    Sonra bir başkası naat-ı şerife giriyor. Hiç umar mısın, ne ses var eski tüfek balıkçı amcada:

    Tomurcuklar açıyorken / Başaklar bağlanmışken / Titredim efendim / Seni andım dün gece

    Bu bahçeler onundur / Bazen uğrar dediler / Bir gülün kokusunda / Seni duydum dün gece..


    Çaylar içiliyor. Hava biraz daha serin şu an. Üşüyorum. Vahdet Bey bana dönüp;

    - Geç içeri, az kestir, sabaha çok, hem daha yolumuz bitmedi.

    Mahmurluğumu fark etti, dinlen dedi. Artık eve gitsek, bari sahuru çocuklarla yapsam istiyorum ama yol uzun dedi. Demek daha bitmiyor sefer. Bir battaniye çekip az kestiriyorum. Sallanan teknede, yıldızları seyrederek uyku, otel süitine değişmem hani. Dışarıda muhabbet gani. Bizimkine hiç yaşlı demezsin. Hazır asker her daim.

    FENER, KAYALIKLAR, DENİZ VE SAHUR: Saat: 02.30 a gelirken uyandırılıyorum.

    - Bizim çocuklar aradı. Bekliyorlar, kalk gidiyoruz.

    Tekneden ayrılırken balıkçılar motorlarını çalıştırıp açılmaya hazırlanıyorlar. Sarayburnunu dönüp Karaköy sahil yolundan ilerliyoruz. Herhalde Boğazı boydan boya geçeriz bu gece diye düşünürken açıklıyor:

    - Boğazın en ucunda bir köy var; Rumeli Feneri derler, bilir misin?

    - Yeşilçamın kirlenmediği yıllarda Kadir İnanır ile Selma Güneri’nin başrol oynadığı bir filmden biliyorum, orası galiba?

    - Evet, işte oraya gidiyoruz, dostlar bekliyor sahur için.

    Normal bir sahur olacağını hiç sanmam. Öyle evde oturalım, sükûnet içinde sahur yapalım, ne mümkün! Vahdet Beyin hayatında normal şey var mı ki? Hem normal kime göre? Delilikle Velilik arasındaki çizgi çok incedir, sözünün boşa söylenmediğini onu tanıyınca anladım.

    Orman yolundan Rumeli Feneri köyüne giriyoruz. Köpekler aracın peşine takılıyor. Camı aralıyorum, yosun kokulu deniz havasına çamlardan yayılan reçine buğusu da eklenince nefes almak ayrı bir keyfe dönüşüyor. Önce ufak bir vadiye iniyor sonra yokuş tırmanıyoruz. Tepeye geldiğimizde Cenevizlerden kalma harabe hisar önümüzde. Karşımız göz alabildiğine Karadeniz. Üzerimize ışıltılı konfetiler atılıyor sanki milyarlarca yıldızın raksettiği gökyüzünden. Yanımız Boğaziçinin girişi. Farlar yansıyınca, hisarın öte yanından dostlar beliriyor. Birlikte taşlardan atlayıp Karadeniz’e meyilli yamaca geliyoruz. Yere hasır namazlıklar serilmiş, gazete kâğıtları üstüne sofralar açılmış.

    - Cem Sofrası burası, çeşitli tarikatlardan dostlar burada. Her meşrepten kardeşimiz var şükürler olsun. Zikirlerle karşılayacağız seheri, hepiniz hoş geldiniz, safalar getirdiniz, muhabbetiniz, birliğiniz daim olsun, diyerek açılışı yapıyor Vahdet Bey.

    Ufff beee, değme keyfime! Bir yandan ılık bal şerbeti ve sıcak sütler ikram ediliyor. Rüzgâra karşı sıcak içecekler de iyi geldi. Önce Nakşiler başlıyor. Ölüm Tefekkürü ve sessiz zikir… İhlasları, Salavatları, Fatihaları içimizden okuyoruz. Halka olduk yan yana, diz dize. Sonra Halvetiler. Hafif hareketli onların zikri. Ve ardından Kadiriler. Şimdi kıyam vakti, şimdi ayağa kalkma vakti. Huuu deyip dönüyor canlar. Halvetiler def çalıyor, Kadiriler haykırıyor, Uşşakiler sema ediyor, Nakşiler Huuuu sesleri ile geçiyor kendinden. Kayaları okşayan dalgaların sesini Boğaza giriş yapan dev tanker kornaları bölerken, semaya ilahiler yükseliyor bukle bukle… Zikir tamamlanınca diz çöküyoruz. Vahdet Bey bana:

    - Burayı özetleyecek toparlayıcı birkaç şey söyle, diyor.

    Onun yanında konuşamam. Dilim tutulur. Ukalalık olur. İyisi mi ilahi söyleyeyim. M.Sami Ramazanoğlu (ks) na ait şiiri, Mustafa Demirci bestelemiş. Gecenin manasına da uygun.

    Didemiz giryân / Sinemiz Sûzân/ Ruhumuz hayrân / Halvetileriz biz

    Sır ile seyrân / Şevk ile devrân / İderiz her an / Kadirileriz biz

    Mahremiz zâre / Bülbülüz yâre / Hâriz ağyâre / Rifaileriz biz

    Ölmeden öldük / Sonra dirildik / Uçmağa girdik / Mevlevileriz biz

    Hayy ü Bâkiyiz/ Dost müştakıyız / Aşka sâkiyiz / Nakşibendiyiz biz.

    Sami ko halkı / Ara bul Hakkı / Yoludur aşkı / Uşşakileriz biz

    İlahiden sonra kısa sureler okunuyor. Önceden 41 Yasin, Vakıa, Mülk sureleri okunmuş, cüzler dağıtılmak suretiyle bir hatim bitirilmiş. Duasını yapıyoruz birlikte. Böyle bir mekan, böyle güzel dostlar ve böyle bir meclis. Çok az insana nasip olur herhalde. Sahuru hafif kahvaltılıklarla geçiştirip seher vaktinde okunan mukabeleye iştirak etmek ve sabah namazında yerimizi almak üzere köy camiinin yolunu tutarken Vahdet Beye;

    - İyi ki varsın, nur ol sen diye fısıldıyorum.

    - Bende bir şey yok! Şükrünü Allah’a, Sevgini Rasülullah’a yönelt, Salavat yaşamın olsun. O büyük insan, o muhteşem gönül dünyayı şereflendirmese ne hayatın, ne insanın bir manası olurdu. Ne varsa onda var! Onu çok sev!

    Salavatlar, Tekbirler ve Zikirlerle koca çınarın altından camiye giriyoruz.



4 Sayfadan 2. İlkİlk 1234 SonSon

Benzer Konular

  1. Sevgilini Çok Güzel/Yakısıklı Biriyle Sohbet Ederken Yakaladın?
    Konuyu Açan: angelove, Forum: Estanbul Anketleri.
    Cevap: 44
    Son Mesaj : 24-Nis-2014, 09:04
  2. Şeytanla Sohbet
    Konuyu Açan: elacayib, Forum: Doğaüstü Olaylar ve Varlıklar.
    Cevap: 72
    Son Mesaj : 06-Eyl-2010, 22:42
  3. Cinlerle sohbet
    Konuyu Açan: coldhellangel, Forum: Uzayın Gizemi ve Ufolar.
    Cevap: 23
    Son Mesaj : 27-Kas-2009, 19:22
  4. Skype Sesli Sohbet Programi
    Konuyu Açan: Muhabbetci, Forum: Bilgisayar İçin Yardımcı Programlar.
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 13-Kas-2008, 04:01
  5. Ahmet İnam'la Sıradışı Bir Sohbet
    Konuyu Açan: devrikcumle, Forum: Felsefe Tartışma Platformu.
    Cevap: 8
    Son Mesaj : 14-Eki-2008, 14:03
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com