Toplam 9 sonuçtan 1 ile 9 arası gösteriliyor
  1. #1

    Yöresel Efsaneler...

    Elazığ halkoyunlarının incisi çayda çıra oyunu elde tabaklara konan mumlarla karanlık bir mekanda başlanarak oynanır. Elazığ'ın ulusal ve uluslararası tanıtımında büyük rolü ve adeta simgesi olan bu halkoyunun doğuşu hakkında çeşitli efsaneler anlatılır. Bu efsanelerden en yaygını şöyledir:

    Uluovayı ortadan ayıran Haringit çayının kıyısında kurulu bir köyde düğün vardır. Bu köyün ileri gelenlerinden birinin oğlu evlenmektedir. Yenilir, içilir, günlerce eğlenilir. Artık düğünün son gecesidir. Eğlence olanca coşkusu ve güzelliği ile devam etmektedir. Aniden ay tutulur. Bu olay pek hayra yorumlanmaz. Düğüne katılanlar bunu uğursuzluk olarak yorumlarlar. Davetliler tedirgin olurlar. Düğünün neşesi kaçar, coşkusu donar.Damadın annesi Pembe hatun buduruma çok üzülür. Ne kadar mum varsa köyde toplatır, tabaklara dizer ve orada bulunanların ellerine tutuşturur. Kendisi de başa geçerek mumların ışığında oynamaya başlar. Çalgıcılar hemen bu oyuna uygun müzik bulurlar. Davetliler coşar eğlence devam eder. Böylece çayda çıra oyunu ve melodisi ortaya çıkar.


    ARAP BABA

    Harput'ta Alaca mescidin sol tarafından bir iki metre aşağı indikten sonra kayalar üzerinde küçük bir kapı görülür. Bu Arap baba türbesinin kapısıdır.Türbe dikdörtgen şeklindedir.Zeminin tam ortasında yeşil kumaşla örtülü tahtadan bir sandukça içerisinde Arap babanın cesedi bulunur. Cesedin başı yoktur. Sonradan buraya kesik bir baş konmuşsa da kesik başın cesetle hiç bir ilgisinin olmadığı görülür. Bütün uzuvlarıyla olduğu gibi varlığını sürdüren cesedin göğüs ve karnı nispeten çökmüş, özellikle el ve ayakları tırnaklarına varıncaya kadar şaşılacak bir biçimde sağlamdır. Cesedin uzun zaman mumyalanmış olduğu ifade edilmişse de bu konuda yapılan çalışmalarda sağlıklı bir sonuca varılamamıştır.

    Arap Baba hakkında pek çok efsane anlatılır. Bunlardan en fazla söyleneni şöyledir.

    Harput ve yöresinde bir yıl yağmur yağmaz. Kuraklık ardından kıtlık kapıya dayanır. Halk perişandır. Alacalı mescidin yakınındaki bir evde Selvi adlı yaşlı bir kadın rüyasında Arap babanın başı kesilipte bir dereye atılırsa yağmur yağacağını görür. Yaşlı kadın önceleri buna pek bir anlam vermez. Ancak aynı rüyayı üç gece üst üste görünce karar verir ve bir gece Arap babanın cesedinin başını gövdesinden ayırır. Kesik başı dereye atar. Gerçektende yağmur yağmaya başlar. Ama ne yağmur... Yağmur değil adeta tufan. Dereler coşar, her yanı sel basar bir türlü dinmek bilmez. Yağmuru dört gözle bekleyen insanlar bu seferde bu felaket karşısında muzdarip olurlar. Selvi kadın rüyasında Arap babanın kesilen başı yerine konulursa yağmurun dineceğini görür. Arar,bir kesik baş bulur, yerine koyar yağmur durur.

    Harputlular bu olay üzerine Selvi kadının korkunç bir hastalığa yakalanarak günlerce ızdırap çektiğini sonrada öldüğünü söylerler.



    HARPUT KALESİ (SÜT KALESİ)

    Harput kalesinin bir adıda Süt kalesidir. Bu kaleye süt kalesi denmesinin ilginç bir hikayesi vardır. Kalenin temelleri atılır. Kale duvarları yükselmeye başlar. Ancak o yıl başlayan su kıtlığına bir çare bulunmaz. Aynı yıl bu su kıtlığının aksine hayvanların sütleri oldukça boldur. Zamanın hükümdarı emir verir. Harç için süt kullanılacaktır. Hayvanlar sağılır. Harç süt ile karılır, kale tamamlanır.

    Diğer bir efsaneye göre ise kalenin pek çok dehlizi vardır. Bu dehlizlerden birinde güzellerden bir kız yaşarmış. Ancak büyülü olduğundan sürekli kendisi için yaptırılan bir altın köşkte uyumaktaymış. Yanlız her yıl bir kez uyanır. ''süt kalesi yıkıldı mı? Katırlar kuzuladı mı ? Dere hamamının yerinde yeller esiyor mu ?Diye sorar, sonra yeniden uykuya dalarmış. Eğer bu sayılanlar gerçekleşirse Harput yıkılacak, kıyamet kopacakmış. Bazı kişilerin bu kızın sesini duyduğunu da kulaktan kulağa söylenir.





  2. #2
    Tunceli yöresel efsaneleri

    Munzur Baba Efsanesi

    Zamanın birinde bir pir varmış, onun da bir tek kızı. Kızı bir gün ölür. Dede birkaç gün üst üste kızını rüyasında görür. Kızı, “Baba” der “Benim mezarımı aç. Bende bir emanet var onu al.” Dede gördüğü rüyayı taliplerine anlatır. Bunun üzerine karar verilip mezar açılır. Kızın tabutunun içerisinde beşiğe benzer bir şeyin içerisinde bir çocuk şahadet parmağını emmektedir. Çocuğu oradan alırlar. Dede rüyasında tekrar görür kızını. Kız, rüyasında babasına, “Çocuğun adını ‘Munzur’ bırakın.” der.

    Gel zaman git zaman Munzur, yedi yaşına gelir ve Tunceli’nin Ovacık İlçesine bağlı Koyungölü civarında yaşayan bir ağanın koyunlarını gütmek için yanında çobanlık yapmaya başlar.

    Munzur’un ağası hac zamanı geldiği için hacca gitmiş. Ağasının hacda olduğu bir gün Munzur ağanın hanımının yanına gelir ve;
    -Hanımım, ağamın canı sıcak helva ister. Helvayı yaparsan ben kendisine götürürüm, der.
    Ağanın hanımı önce şaşırır, sonra herhalde zavallı çobanın canı helva yemek istiyor, doğrudan söylemeye dili varmıyor, utanıyordur. Ağasını da bahane ediyor. Kendisine bir helva yapayım da yesin, der. Helvayı pişirir, bir bohçanın içine bağlar ve Munzur’a;
    -Al evladım götür, der.
    O sırada ağa hacda namaz kılmaktadır. Namaz sırasında sağa selam verirken bir de bakar ki sağ yanında elinde bir bohça ile Munzur dikilmiş duruyor. Namazını bitirip Munzur’a;
    -Hoş geldin evladım, burada ne arıyorsun? Nedir o elindeki? der. Munzur’da;
    Ağam canın sıcak helva istemişti, onu sana getirdim, der.
    Elindeki bohçayı ağasına uzatır. Ağası bohçayı açar ve bakar ki içinde sıcacık helva paketlenmiş duruyor. Ağa hayretler içinde Munzur’a bir şeyler söylemek için başını çevirdiğinde bir de bakar ki Munzur yanında yok.
    Ağa hac görevini tamamlayıp köyüne döndüğünde komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler.Munzur’da götürecek başka bir hediyesi olmadığından bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider.
    Ağa Munzur’u görünce yanındakilere;
    -Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir. Önce ben öpeceğim der ve Munzur’a doğru koşar.
    Munzur bu konuşmaları duyduğunda;
    -Aman ağam Allah aşkına. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben sana elimi öptürmem, der ve kaçmaya başlar.

    Munzur önde ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlar.
    Şimdiki Munzur ırmağının çıktığı ilk yere geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülür ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi bembeyaz bir su fışkırır. Munzur kırk adım daha atar. Fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelir. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmaktan öteye geçemezler. Munzur da bu dağlarda kaybolur gider.
    Yöre halkının efsaneleştirdiği Munzur ile, Tanrının varlıklı ve sözü geçen kişiler yanında bir çobanın da keramet sahibi olabileceğini, çoban olsa bile Tanrının sevgisine mahzar olabilecek temiz yürekli, imanlı insan olabileceği belirtilmekte, Munzur’u bu inançla efsaneleştirmektedirler.

    Gelin Pınarı Efsanesi

    Gelin Pınarı ya da diğer adıyla Gençlik Şelalesi Nazımiye İlçesinin kuzeyinde, İlçeye 13 Km. uzaklıkta Dereova Bucağının yanında bulunmaktadır. 30-40 metre yükseklikteki kayalardan sarkıtlar ve dikitler yaparak ince ince akan sular, alışılmış bir şelale görünümünün dışında buraya bir efsane havası vermektedir. Yazın bunaltıcı sıcaklarında şelalenin 50 metre kadar yakınına varıldığında bir an da sanki binlerce vantilatörün çalışarak meydana getirdiği bir serinlik insanın bedenini sarar. Kayalardan aşağıya iplik iplik akan suların gerek sesi, gerek serinliği ve gerekse manzarası görülmeye değer bir doğa harikasıdır.
    Tunceli’de her güzelliğe bir efsane yakıştırılmıştır. Buranın da kendisine özgü efsanesi şöyledir.
    Bu yörede yaşayan ailelerden birinin genç oğlu ile genç kızı evlendirilir. Yeni gelin yöre adetlerine göre belli bir süre evde kaldıktan sonra, bir gün kaynanası kendisine;
    -Haydi gelinim, şu bakracı al sağım yerine getirilen hayvanlarımızı sağ ve sütü al getir, der.
    Gelin bakracı alır, köyün diğer genç kızları, gelinleri gibi o da sağım yerine gelir ve kendilerine ait bütün sütlü hayvanları sağar, bakracını sütle doldurur. Ancak en son sağdığı kara keçi birden ayağını bakraca vurur. Süt dolu bakracı devirir, bütün süt akar gider.
    Gelin birden şaşırır, çok üzülür. Ağlamaya başlar. “Daha yeni gelinim. Bana elinden iş gelmez, beceriksiz gelin diyecekler. Benimle alay edecekler, diye sızlanır. Bir yandan da kara keçiye beddualar yağdırır.
    O sırada gelinin geciktiğini gören kaynana, yüksekçe bir yere çıkarak acele gelmesi için gelinine seslenir. Gelin mahcup ve üzgün bir şekilde, önündeki boş bakracı, boş götürmektense yaratana sığınarak yanındaki pınardan su ile doldurur ve ağzına da bir bez kapatarak, o şekilde eve getirerek sepetin altına koyar.
    Bir müddet sonra sütü kaynatıp mayalamak için, bulunduğu yerden almaya gelen kaynana, bezi kaldırdığında bakracın içindeki su süt olmuştur. Bir kenarda durarak olanları üzüntü ile seyreden gelin, kendisini mahcup etmediği için Tanrıya şükreder.
    O gün, bugündür bu pınarlardan akan sular koyunlar sağılmaya başladığında, süt renginde akarlar. Koyunların sütü kesilince de tekrar doğal rengine döner.

    Düzgün Baba Efsanesi

    Şah Haydar Seyyid Mahmud-i Hayrani’nin oğludur. Zeve yakınlarında bulunan Zargovit tepesinde hayvanlarını otlatmak için bir ev yapar. Burada hayvanlarıyla meşgul olur.
    Kışın zemherisinde keçilerinin gayet güzel beslendiklerini gören Seyyid Mahmud-i Hayrani “Acaba Şah Haydar bu kışın ortasında bu hayvanlara ne yediriyor ki hayvanlar bu kadar güzel besleniyorlar.” Diye merak eder ve Şah Haydar ile hayvanların bulunduğu yere gider. Bir de bakar ki Şah Haydar elindeki çubuğu hangi meşe ağacına değdiriyorsa o ağaç hemen yeşeriyor. Taze filizlerle süsleniyor, keçiler de bu filizlerden yiyerek besleniyorlar.

    Seyyid Mahmud-i Hayrani bu durumu görünce sesini çıkarmadan geri dönmek ister. Ancak o sırada bir keçi, birkaç kez üst üste hapşırır. Şah Haydar ne oldu babam Derviş Mahmud’umu gördün ki bu kadar hapşırırsın, der ve arkasına baktığında babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini görür.

    Babasına bizzat ismi ile hitap ettiği için mahcup olur. Mahcubiyetinden kaçıp halen Düzgün Baba Dağı olarak söylenen bir tepeye çıkar ve burada mekan tutar. Rivayet olunur ki Şah Haydar babasına ismen hitap ettiği için mahcubiyetinden ötürü kaçtığı zaman ayağında kışın karda giyilen hedik veya leken varmış. Bu hediklerle Zargovit’ten Düzgün Baba tepesine kadar (Takriben 5 Km.) üç adım atmış, bastığı her yerde hedikler taşa iz bırakmıştır. Bu izler hala durmaktadır.

    Şah Haydar bir iki gün eve gelmeyince annesi endişelenir. Durumunu öğrenmesi için Şah Haydar’ın babasına rica eder. O da yanındaki müritlerine “Gidin bakın bakalım bizim Şah Haydar ne alemde?” der.

    Müritlerden birkaç kişi 2500 metre yükseklikteki dağın tepesine çıkıp Şah Haydar ile görüşürler. Durumunun iyi olduğunu ve herhangi bir sorununun olmadığını öğrenerek tekrar Zeve’ye dönerler. Seyyid Mahmud-i Hayrani’ye, Şah Haydar’ın durumu düzgündü, merak edilecek herhangi bir şey yoktur. Selam ve hürmet eder ellerinizden öper derler.

    Bu işi düzgündür sözü dilden dile dolaşır ve asıl adı Şah Haydar olan bu zata artık bir süre sonra Düzgün Baba olarak bir isim atfedilir. O günden, bugüne Düzgün Baba olarak söylenir.

    Taş Gelin Efsanesi-tokat

    Yaylacık Dağı Akbelen (Bizeri ) yaylasındaki taş gelin hikayesi.

    Erbaa’nın yaylacık dağına yakın bir köyünden Kazova’nın bir köyüne, çok güzel, sevimli, ahlaklı saygılı bir kız gelin verilir. Beyi çok sevecen olgun efendi biriymiş. Fakat kayınvalidesi, kayınbiraderleri pek fena imişler. Geline iyi davranmamışlar.

    Gelin sabırla onlarla iyi geçinmiş kendini sevdirmeye çalışmış. Mutlu yuvası varmış. Fakat gönlü sıla hasretiyle yanmaktaymış çünkü anne ve babasını beş yıl boyunca görememiş köyüne ziyarete göndermemişler. Köyünün havası suyu burnunda tütmektedir. Bu halde iken hamile kalır. Yine köyüne gönderilmemesi için bahane çıkmıştır.

    Bir oğlan çocuğu doğar, evladının sevgisi baba ocağına olan sevgisini azaltmaz bilakis daha fazla özlem duyar. Evlat sevgisi bu isteğini engeller. Zaten kayın validesi bu duruma çok sevinir. Köyüne göndermeyen o dur.

    Canı kadar sevdiği oğlu altı aylık olunca köyüne gitmekte ısrar etmiş . Tam gelini köyüne götürecekleri zaman aniden beyi hastalanır. Yine sıla ziyareti ertelenmiştir. Ne yapsın o sevgi dolu yüreğine taş basmış beyine iyi bakıp hastalıktan iyileşmesine çalışmış. Fakat hastalığı iyileşeceğine daha da ilerlemekte imiş . Aradan üç ay geçmiş beyi vefat etmiş.

    Hayat arkadaşını kaybetmenin üzüntüsüyle evine kapanmış, günlerce ağlamış. Onu sevenleri üzüntüsünün azalması için köyüne ziyarete gönderilmesini söylemişler. Beyinin yakınları onu kovmak için iyi bir sebep ortaya çıktığını söylemişler.

    Nihayet bunca yıl sonra kayınvalidesi ve kayınbiraderleri bu güzel kadını çocuğu ile birlikte çeyizlikleriyle beraber bir ata bindirip Topçam dağı üzerinden kestirme yoldan gitmesi için zorlamışlar. Talihsiz gelini dağın zirvesine kadar getirip buradan sonraki yolu kendin git deyip geri dönmüşler. Güzel kadın aldatıldığını anlamış fakat ne yapsın çaresiz yoluna devam etmiş , Yaylacık dağı kırına geldiğinde içi biraz ferahlamış çünkü ormanlık alandan çıktığından kendini güvende hissetmiş bu sevinci çok sürmemiş yaylanın kıyısında gürgen ağaçlarının altında oturan eşkıyalar bu güzel gelini görmüşler hemen bunu yakalamak için peşine düşmüşler atını koşturmuş kaçmaya çalışmış kırda hayli atını koşturmuş atı koşmaktan çatlayıp ölmüş zavallı gelin çocuğu kucağında oturmuş ağlayarak şöyle ağıt söylemiş:

    Topçam’ada çıktım başı dumanlı
    Eşkıya da yoluma çıkmış eli kanlı
    Kurtar Allah’ım kurtar bu gelini
    Katilde merhamet yok ben ise gamlı

    Eşkıyalar gelinin yanına yaklaşırken başlamış Allah a dua etmeye. Ellerini kaldırıp “Ya Rab beni bu zalimlerin ellerine düşürme, namusuma leke getirme, bu darda kalmış kulunu koru, ya beni taş et , ya da kuş et uçurda bana dokunamasınlar” diye duasına devam eder. Allah hemen onun bu duasını kabul edip o anda kendini ve çocuğunu taş kesiverir.

    Eşkıyalar yanına geldiklerinde geline ellerine uzatırlar gelin ve çocuğu taş kesilmiştir. Kızarlar bellerindeki hançerlerini çıkarıp gelinin taş kesilmiş vücuduna vururlar. Çizdikleri her yerinden kanlar akar. Al kanlı taş gelin kayası asırlarca Yaylacık Dağı’nda Avlunlar yaylasıyla ile Akbelen yaylasının arasında bulunmaktadır. Eşkıyalar onun yanındaki kıymetli eşyalarını almışlar, fakat namusuna dokunamamışlar. Taş gelin hikayesi sabır, doğruluk ve metanetin simgesidir. Gelin kayası bakıldığında aynen bir kadın ve göğsüne bastırılmış bir çocuk halindedir. Vücudunun bazı yerleri kırmızı lekelidir. Define avcıları 1992 yılında altın bulmak için bazı yerleri kırılmış tahrip edilmiştir.
    alıntı

    Kiralık Fayton -akbelen

    Kurtuluş savaşı yıllarında bir aile şehre (Tokat) odun-kömür taşımak ve ticaret yapmak için meşe kömürü yaktırıp hazırlamışlar. Tonlarca kömürü ve meşe odununu Tokat’a dört yıl boyunca taşımışlar. Fakat satamamışlar. Kendi kendilere şöyle demişler "herhalde nasiplerimiz kurudu" diye üzülüp hayıflanmışlar. En sonunda bir yer kiralayıp depo yapmaya karar vermişler. Komşuları kendilerine kömürü ne yaptıklarını sorduğunda "Sakla samanı gelir zamanı " diye cevap verirlermiş.

    Meydan semtinde bir han kiralayıp deposunu tıka basa pelit kömürü ve pelit odunuyla doldurmuşlar. Han'ın sahibine de kira parasını peşin ödeyip Boyalı köyüne gitmişler. O yıl kış hafif geçmiş kimse odun ve kömürü sormamış. Satın alan olmamış. Tam beş yıl boyunca yapılan onca emek ellerinde kalmış bu duruma çok kederlenmişler, adeta bu hali hatırlamak bile istememişler. Konuşulmasını da yasaklamışlar .

    İşte böyle bir ruh hali içindeyken sonbahar gelmiş. Tokat'a geldiklerinde Han’ın sahibine şöyle tembih etmişler. Eğer odun ve kömürü satın almak isteyenler çıkarsa bize mutlaka haber ver deyip köye dönmüşler.

    Kış başlarken birden çok fazla kar yağmış yollar kapanmış. Köylerden hiç kimse şehre gelip gidememiş. Metrelerce yağan kar şehirde yaşayanları gafil avlamış kışın yakacakları olmayanlar çare aramaya başlamışlar. Şehrin önde gelenleri hemen valiye müracaat etmişler, kendilerine yakacak temini istemişler. Halkı bu kadar mağdur eden kış tüm ülkede de hayatı durdurmuş. Hatta rivayetlere göre Haliç buz tutmuş. İstanbul halkı Haliç’i yürüyerek buzun üzerinden karşıya geçmişler. Ülkenin bu hali yüzünden insanlar perişan iken valilik çare aramaya başlamış.

    Halka yapılan ilanda “çevrenizde odun ve kömür gibi yakacağı çok olanların veya deposunda yakacak bulunduranların yerleri ve sahiplerini belediye başkanlığına bildirilmesi”. Bu ilanı tellallar herkese duyurmuş. Bu haberi duyan hanın sahibi hemen belediye başkanının yanına gitmiş, kendi hanında çok miktarda odun ve kömürün bulunduğunu bildirmiş. Bu habere çok sevinen belediye başkanı hemen hanın sahibini yanına alıp valinin yanına çıkmışlar. Bu kişinin hanında çok fazla yakacak bulunduğunu söylemiş . Bu habere vali de çok sevinmiş, hemen hana gitmişler kapıları açmışlar zabıtaları görevlendirmişler. İhtiyaç sahiplerine kömür ve odunu satmaya başlamışlar. Bu arada kömürün sahibini şehre çağırmışlar.

    Bu haber fayton köyde oturan iki kardeşe iletilir. Bu habere çok sevinen Hacı Ahmet ve Hacı Süleyman hemen Tokat'a gelmeye karar verirler. Kardeşler şehre gelinceye kadar depodaki yakacakların yarıdan çoğunu belediyenin görevlileri satmışlar. Paralarını da belediye'de emanete almışlar. Kendilerine bu haber geldikten dört gün sonra Tokat'a ulaşan kardeşler doğruca hana giderler. Görevliler bize valilik emretti. Halkın ihtiyacı olan yakacakları biz satıyoruz derler.

    İşte paralarınız. Bakarlar ki umduklarında daha fazla para var. Bizde bu kadar odun ve kömür elimizde kaldı diye üzülüyorduk. Allah’a şükürler olsun diye dua ederler. Kendileri de zabıtalarla beraber yakacakları satarlar. Çoban çantasıyla tam iki sırt çantası paraları olur. Handa iki hafta kalırlar yollar açılır. Boyalı köyüne gitmek için fayton kiralarlar.

    Yola çıkarlar. Bindikleri faytonla Akbelen (Bizeri ) kasabasına kadar giderler. Fakat Boyalı köyüne çıkamaz. Faytondan inerler geriye kalan 6 km’lik yolu yürümek zorunda kalırlar. Birbirlerine şöyle söylerler. "Dünya kadar paran olsa yinede yol olmadığından yaya gitmek mecburiyetindeyiz" diye kızarak boyalı köyüne ulaşırlar. Sırtlarından para çantalarını çıkarıp otururlar. Ailesi ve köylüleri bu kadar çok parayı görünce şaşırırlar. Köyde mevlit yaparlar. Fakir fukaraya yemek ve erzak dağıtırlar. Allah’a sonsuz şükrederler. “Sabır , azim, cesaret bizi bu nimetlere kavuşturdu” derler.

    Bir kaç yıl sonra Akbelen ovasındaki 3000 dönüm araziyi devlet ihale ile satışa çıkarır. Bu ihaleye katılıp büyük miktarda arazi satın alırlar.
    alıntı

    Yalancı Köprüsü- Tokat

    Tokat havalisi ve Akbelen (Bizeri) ovasını fetheden Melik Gazi – Hüseyin Gazi –Hasan Gazi Komutanların fetih esnasında yazın geçtikleri zaman yalancı ırmağında su görmemişler, ertesi bahar Yalancıya geldiğinde ırmak çoşkun akmaktadır, su sel olarak aktığından geçemezler. Melik Ahmet Gazi “Ey yalancı ırmak beni kandırdın” dedikten sonra hemen buraya bir köprü yapılmasını emreder. Bu köprüde çalışan işçiler her sabah sorulduğunda yalancı ya köprü yapmaya gidiyoruz derler. O günden sonra buranın adı Yalancı kalır . Halkın diline de yerleşir.

    Tokat’ta bulunan Hıdırlık köprüsüyle aynı mimari üsluptadır. Köprü 1982 yılına kadar orijinal haliyle duruyordu. Fakat yalancı köprüsünde çok trafik kazası olduğu için köprüyü genişletme ihtiyacı doğdu. 1982 yılında köprünün korkulukları yıkılarak yanlara ikişer metre sündürme yapılmıştır. Tarihi görüntüsü bu nedenle değişmiştir.Yalancı köprüsü en son Halil Rıfat Paşa zamanında tamirat görmüştür.

    Geyik izi Efsanesi-Akbelen

    Karadeniz dağlarının yaşamaya en elverişli yerlerinden birisi olan Topçam Dağı ve Yaylacık dağı üzerinde elliye yakın yayla ve etrafında da yüze yakın yerleşim yeri vardır. Bu dağlar çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır.

    Yaylacık dağı üzerinde bulunan Akbelen yaylası yakınında Kalayyeri ve Çiftlik mevkileri bulunmaktadır. Bu mevkilerde eskiden köyler bulunurmuş. Burada yaşayan insanlar Karadenizin kuzeyinden gelip yerleşen çerkezler imiş. Çok iyi geçimleri varmış. Rahat bir yaşam sürmekteymişler. Düşmandan korunmak için üç yere gözetleme yerleri yapmışlar.Bir tanesi Çaltepe denilen mevkide. Bir diğeri Ağca Dede denilen mevkide , sonuncusu da Akbelen yaylasının yukarısında bulunan Bağ Gölleri mevkisindeymiş. Bu üç mevkide bir birini gördüğü için kendi aralarında işaretlerle anlaşarak güvenliği sağlıyorlarmış.

    Buralarda gece-gündüz daima düşman gözetlenir, bir yabancı kalabalık görüldüğünde ateş yakılıp gerideki birliklere ve yakındaki köylülere haber verilirmiş. Gerekirse düşmanı oyalayıcı çabalar sergilenir hatta onlarla savaşırlarmış. Böyle bir durum olmadığı zamanlarda da eğlence ile vakitlerini geçirirlermiş.

    Bu eğlenceyle geçirilen vakitlerin birinde beyleri adamlarını çağırıp:

    “Yarın Güllüönü bölgesine eğlenceye gideceğiz. Herkes hazırlıklarını yapsın” demiş.

    Bütün ahali hazırlıklarını yapar. Mevsim ilkbahardır. Her yer yemyeşil olmuş, kırda mavi ve sarı çiçekler sanki bir örtü gibi yerlere serilmiştir. Bu renk cümbüşü arasında kırmızı dağ laleleri mis gibi kokular yaymaya başlamışlardır.

    Bu güzelliklerin tadını çıkarmak için herkes Güllüönü mevkisine gelip çadırlarını kurmuştur. Avcılar dağlara yayılmış, avdan ava koşmaya başlamışlardır. Kimisi yaban kazı, kimisi ördek, kimisi dağ keçisi avlamıştır.

    Avcılar arasında birisi vardır ki geyik yavrularını vurmaktadır. Arkadaşları bu kişiyi sürekli “yapma bu zalimliği , onlar henüz avlanacak kadar büyük değil” diyerek uyarmalarına rağmen o ısrarla yavruları avlamaktadır.

    Bu avcı “ama bunların etleri daha lezzetli oluyor” diye kendini savunur.

    Artık herkes avlarıyla çadırların yanına döner. Bir taraftan taze ekmekler pişmekte bir taraftan da yeni hamurlar hazırlanmaktadır.

    Köy halkını yöneten Beyin çok güzel bir hanımı ve birde iki yaşında oğlu vardır. Kadın yapılan hazırlıkları izlerken ekmek yumakları hoşuna gitmiş, bir yumaklara birde oğlunun tombul ayaklarına bakmış. Çocuğun ayak izini pişen ekmeklerin üzerinde görmek istemiş. Çocuğunu tutup ekmek yapılacak yumakları çiğnetmeye başlamış. Çiğnene ekmeklik hamurlar, taş kesilmiş. Kimse görmesin diye taş kesilen hamurları şu anda Geyik İzi diye bilinen mevkiye dökmüşler. Biraz sonrada geyik sürüsü oradan geçmiş. Özellikle yavruları öldürülen geyikler orada ağlaşır gibi sesler çıkarırlarmış. Buradan geçen geyiklerin izleri henüz tam katılaşmamış hamurlara çıkmış.

    Aradan çok zaman geçmez ki pırıl pırıl hava kararır. Çok şiddetli yağmurlar yağmaya, şimşekler çakmaya başlar.

    Orada bulunan Allah dostlarından birisi durumu anlar. Başlar Allah’a yalvarmaya. Yanındakilere “bu gün çok büyük bir günah işlendi. Bu bizlere Allah’ın bir cezasıdır. Herkes Allah’a dua etsin. Af dilesin” der.

    Kötü hava şartları bir çok insanın ölmesine, pek çok hayvanın telef olmasına neden olmuştur. Kalayyeri ve Çiftlik mevkilerine ulaşanlar ekmeğe saygısızlığın ve henüz yavru olan geyiklerin canına kıymanın nelere sebep olduğunu çok iyi kavrarlar.

    Beyin iki yaşındaki oğlu büyüyünce etrafındakileri alarak başka bir yöreye göç etmişlerdir.

    Geyik İzi denilen yeri bölge insanlarından çocuğu olmayan kadınlar ziyaret ederlermiş. Çocuğu hasta olanlar ise buraya gelip Allah’tan şifa dilerlermiş.

    Niksar'ın Fetih Öyküsü

    Danişmend Gazi, Malatya'yı, Sivas'ı, Tokat ve çevresini hakimiyetine aldıktan sonra Ordusuyla birlikte Amasya'ya doğru yürür. Amasya yakınların da, Yeşilırmak'ın kenarında kurduğu ordugahında komutanlarıyla birlikte, yeni hedefler ve stratejiler üzerine çalışırlarken; Tokat'ta bıraktığı komutanı Abdurrahman Şah'tan bir ulak geldiği haber verilir. Derhal içeri alınmasını emreder. Ulak saygıyla eğilir ve getirdiği nameyi, otağının köşesinde mütevazı minderinde oturan Danişmend Gazi'ye sunar. Özenle mektubu açan Danişmend Gazi; sessizce mektubu okur. Mektupta, "Komanat (Gümenek)'ın tekrar Neocaesarea (Niksar) Beyi Mihael'in eline geçtiği, hemen sefer düzenlenip, geri alınmasının gerekliliği" vurgulanmaktadır. Komanat, önemli nüfusa sahip, stratejik konumda bir yerleşim merkezidir. Danişmend Gazi başını iki yana çevirir, "fesuphanallah" der ve hemen sağ yanındaki komutanı Abdullah Tokadî'ye emreder; "- ordumuzu hazırlayın, sabah ezanı yola çıkıyoruz. Önce Komanat'ı ardından da Neocaesarea'yı alacağız."

    Ertesi gün, sabah namazları kılınır ve yola çıkılır. İki günlük yolculuktan sonra; Tokat'taki güçleriyle birleşen Danişmend ordusu; Komanat üzerine yürür. Mihael'in 70 bin kişilik ordusunu; Danişmend Gazi, 20 bin kişilik kuvvetiyle yenerek; Komanat'ı geri alır. Neocaesarea Beyi Mihael çarpışmalarda ölür, yerine komutanı Theodor Gabras geçer. Gabras, Neocaesarea istikametine doğru geri çekilir. Artık Neocaesarea'nın yolu açılmıştır. İki gün Komanat'ta konaklayan Danişmend kuvvetleri, yeni seferin hazırlıklarını yapar. O devirde; Neocaesarea büyük ve ünlü bir yerleşim merkezidir. 700 Ruhbanın görev yaptığı nüfusça kalabalık bir kale kenttir. "Neocaesarea'ya hakim olan Orta Anadolu'ya ve Karadeniz'e hakim olur" kanaati yaygındır.

    Danişmend Gazi, Neocaesarea'yı alıp başkent yapmayı, ta başından beri planlamakta, ancak uygun zamanı kollamaktadır. İşte, o uygun zaman gelmiştir. Orduya hazır ol emirini verir ve ertesi sabah hareket başlar. Neocaesarea'nın yeni Beyi Gabras, Trabzon Beyi Matrobite'nin gönderdiği destekle takviye ettiği ordusuyla; Cincife önünde beklemektedir. Danişmend Gazi, ileri hamlesinin ardından uyguladığı ricat taktiğiyle, Gabras'ın kuvvetlerini üzerine çeker ve Sarıyaprak'ın güneyinde pusuya düşürerek perişan eder. Gabras, büyük zayiat verdiği savaştan sonra, az bir kuvvetle Neocaesarea'ya döner.

    Danişmend Gazi emin adımlarla ilerler. Dönekse deresinden girdiği Neocaesarea Ovası bataklık ve göllerden ibaret olup, geçit vermemektedir. Fatlı boğazından Kelkit ırmağını geçer ve Erekderesi-Yataklar Mevkiinde ordusunu konaklar. Bitirici hamleyi yapmak için komutanlarıyla birlikte taktikler geliştirir. Neocaesarea engebeli bir arazide kurulmuş, muhkem kalesiyle fethi zor bir şehirdir. Gabras, Kuzeydeki Hıristiyan beyliklerden yardım istemiştir. Bu yardımların ulaşması engellenmelidir. Danişmend Gazi, Komutanlarından Abdullah Tokadî'yi 5000 kişilik bir kuvvetle Arguslu-Ketenderesi bölgesine gönderir.

    Böylece, Hem Gabras'ın Kuzeyden lojistik destek yolları kapatılır, hem de Kale'den kaçacak güçlerin yeniden toparlanma imkanı bulmaları engellenir.
    Danişmend Gazi, üçer gün arayla iki defa kaleye sefer düzenler, ama, kapıları açmaya muvaffak olamaz, geri çekilmek zorunda kalır. Yine bir akşam, alternatifli planlar üzerinde durulurken; Danişmend Gazi'nin komutanlarından Artuhî'nin, Rumca bilen eşi Efrumiye hanım; "bir planı olduğunu, bu plan sayesinde kapıları açtırabileceğini" söyler. Danişmend Gazi ve komutanları Efrumiye hanımın önerisini kabul ederler. Ertesi gün akşamı alaca karanlıkta; Efrumiye hanım Ruhban kıyafeti giyer ve Kale kapısına varır.

    Nöbetçilere; "Trabzon Beyi Matrobite'den name getirdiğini, Gabras'la görüşeceğini" söyler. Kapı açılır içeri girer, Gabras'ın huzuruna varır. Mektubu uzatır. Gabras mektubu dikkatlice okur. "Bir-iki gün içinde 300 kişilik tam teçhizatlı bir kuvvetin, mühimmatla birlikte Neocaesarea'da olacağı, geldiklerinde bekletilmeksizin kale kapılarının açılması gerektiği," yazılıdır. Gabras sevinir, yüzünde tebessüm belirir. Efrumiye'ye teşekkür eder, ikramda bulunur. Efrumiye, bir-iki saat Kale'de dinlenip, Trabzon'dan gelecek kuvvetleri karşılamak üzere yola çıkacağını söyler ve Gabras'tan izin ister. Kale'nin içinde bir güzel dolaşır. Halkın nabzını tutar; halk arasında Danişmend Gazi'nin efsaneleri anlatılmaktadır.

    Halkın önemli bir kısmı, Gabras'ın baskılarından kurtuluş olarak Danişmend Gazi'yi beklemektedir. Gabras ve askerleri zengin ama, halk yoksuldur. Su ve gıda stokları yetersiz ve insanlar tedirgindir. Geçmiş zamanlarda Tamatorgos adında bir rahip, Kale içine bir kilise yaptırır ve bir tılsım hazırlayıp kilise içine saklar. Neocaesarea halkının ve askerlerinin inanışına göre; "bu tılsım bozulmadan ve çalınmadan Neocaesarea'yı hiç kimse teslim alamaz." Efrumiye'nin bir diğer amacı bu tılsımı yerinden almak ve Gabras'ın askerlerinin moralini bozmaktır. Kale içinde kaldığı iki saat içinde Tamatorgos kilisesine gider, tılsımı saklandığı yerden bulup yeleğinin cebine koyar ve Kale'den ayrılır.

    Efrumiye ertesi gün, gün ağarma vakitlerinde, Matrobite'nin askerlerinin kıyafetine bürünmüş, iyi eğitilmiş 300 kişilik Danişmendli kuvvetiyle Kale kapısına dayanır. Zaten, yardımın gelmesini bekleyen nöbetçiler gelen kuvvetleri derhal içeri alırlar. Danişmendli askerleri hazırlıksız yakaladıkları nöbetçileri bertaraf edip tüm kale kapılarını açarlar, Tamatorgos Kilisesini ele geçirirler ve sihrin yerinde olmadığını herkese duyururlar. Tılsımın çalındığını duyan Gabras'ın askerlerinin morali tamamen bozulur. Bu esnada, hazır bekleyen Danişmend Gazi'nin dışarıdaki kuvvetleri de kaleye girer. Kısa bir çarpışmadan sonra kale düşer.

    Gabras, bir kısım askeriyle birlikte Kale'nin kuzey kapısından çıkar ve Arguslu istikametine doğru çekilir. Gabras(Gavra) Kayası civarında Abdullah Tokadî komutasındaki Danişmendli kuvvetleriyle karşılaşır, çıkan çarpışmada, Gabras ölür, kalan askerleri teslim olur. Danişmend Gazi'nin en iyi komutanlarından Abdullah Tokadî'de burada şehit düşer. İlkindi vakti harp bitmiş, kesin zafer kazanılmıştır. O gün, yani kutlu fethin günü; takvimler 24 Ağustos 1077'yi göstermektedir.

    Gabras'ın oğulları Nikola ve Yorgi ile birlikte Neocaesarea halkının ve askerlerinin büyük bir kısmı İslamiyet'i seçer. Danişmend Gazi, pırıl pırıl akan Çanakçı'nın kenarında, şimdiki Ulu Camiinin yerindeki yemyeşil düzlükte, kavlağan ağaçlarının koyu gölgesi altında; komutanları, askerleri ve Müslüman ahaliyle beraber, Fetih sonrası ilk Cuma namazını kılar. Yüksekçe bir taşın üzerinde ezan okunur, Danişmendli Sancağı altında hutbe irat edilir.

    Danişmend Gazi, Mihael ve Gabras'ın kalede gizlediği devasa hazineleri ortaya çıkarır. Bir kısmını askerlerine dağıtır. Diğer kalan kısmını da, Neocaesarea'nın Müslüman ve gayri Müslim tüm halkının refahı ve şehrin imarı için harcanmak üzere devlet hazinesine irat kaydettirir. Dinine, mezhebine bakılmaksızın, tüm halkın can ve mal güvenliğinin devletinin güvencesinde olduğunu herkese duyurur. Kiliseleri açık tutar ve Fethin anısına Kale'nin merkezine Fetih Camii'ni inşa ettirir. Neocaesarea'nın adını Nikhisar yani güzel hisar olarak değiştirir ve "Danişmendli Beyliğinin Başkenti" ilan eder.

    O günden bu yana, barış ve huzur beldesi olarak yaşaya gelen Nikhisar, zaman içinde Niksar olarak kısaltılmış biçimiyle anılmaya başlar. Niksar, 929 yıldır, bir saniye bile, Müslüman Türk hakimiyeti dışına çıkmaz. Niksarlı, tüm vatan topraklarını düşmandan korumanın asli görevi olduğu bilincini ise, her zaman belleğinde ve yüreğinde diri tutar.

    İzmir'in işgaline, miting düzenleyerek ilk tepki gösteren şehir Niksar'dır. İstiklal harbinde; 7'den 70'e seferberlik ruhunu kuşanan Niksar; hep en öndedir ve en kayda değer katkıyı veren kentlerin en başında yer alır.

    Bu gün yine Niksar; tarihine layık bir şehir olmanın onurunu taşıyor...
    Kaynak: Niksar Haber

    Deli Dumrul Efsanesi -Niksar

    Aniden Azrail Dumrul’un karşısında belirdi. At ürktü, sırtından Dumrul’u fırlattı, havada birkaç parende atan Dumrul kıçının üstüne yere düştü. Ne olduğunu anlayamadan Azrail tepesine çöktü:
    --Salavat getir… Sıran geldi demiştim sana, dedi

    Dumrul:
    -- Bre Azrail aman!.. Ne yaptığımı bilemedim, yiğitliğe doyamadım, delilikten usanmadım, mafya hayatını pek sevdim, ne olur benim canımı alma , diyerek aman diledi…

    Azrail:
    -- Bre deli dana, bana niye yalvarıyorsun, Tanrıya yalvar, ben emir kuluyum, dedi.

    -- Tanrının birliğine yoktur şüphem ama canı alan da veren de tanrı mıdır?

    -- Evet O’dur.
    Bunun üzerine Dumrul Azrail’e çıkıştı:

    -- O zaman sen ne demeye araya girersin, çık aradan, ben tanrımla çözeyim sorunumu, dedi ve Tanrıya şöyle hitap etti:

    Bülbül senim lisanınla ötüştü.
    Bir gül için can evinden tutuştu.
    Yüreğine Toroslar'dan çığ düştü.
    Yangınını söndürmedi kar senin...

    Niceler sultandı, kraldı, şahtı.
    Seninle değişti talihi bahtı,
    Yerle bir eylersin taç ile tahtı,
    Akıl almaz hünerlerin var senin...

    Kamil iken cahil ettin alimi,
    Vahşi iken yahşi ettin zalimi,
    Yavuz iken zebun ettin Selim'i,
    Her oyunu bozan gizli zor sensin...

    Yeryüzünde sen ürettin veremi.
    Lokman Hekim bulamadı çareni.
    Aslı için kül eyledin Kerem'i.
    İbrahim'in atıldığı kor sensin...

    Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di.
    Hatırın için yüce dağlar delindi.
    Bilek gücün Ferhat ile bilindi.
    Kuvvet sensin, kudret sensin, fer sensin...

    İlahinle Mevlana'yı döndürdün.
    Yunus'unla öfkeleri dindirdin.
    Günahınla çok ocaklar söndürdün.
    Hayır sensin, şer sensin... (*)
    Bu sözler Tanrıya hoş geldi, Azrail’e buyurdu;
    -- Madem deli oğlan benim maharetlerimi bu kadar güzel dillendirdi. Onun canını bağışladım!..
    Ancak, yerine can verecek başka birini bulsun, bu suretle yaşamasına izin verdim…

    Azrail tanrının buyruğunu Dumrul’a iletti.

    Dumrul:
    -- Ben şimdi nerden can bulayım, bir kocamış anam, bir ihtiyar babam var, hadi gidelim, ikisinden birisi belki benim için canını verir, sende alırsın, benim canımı bana bırakırsın, dedi.

    Dumrul babasının yanına geldiğinde meramını anlattı ve canını kurtarması için canını istedi.
    -- Ak sakallı canım babam, asi davrandım, kırıcı söz söyledim, tanrının gücene gitti, bu Azrail’i gönderdi, tatlı canımı almak ister, baba senden can dilerim, verir misin ; yoksa oğlum diye ağlar mısın?

    Babası Dumrul’un söylediklerine çok şaşırdı, vaziyetin çok ciddi olduğunu onun çökmüş ruh halinden büyük bir sıkıntı içinde olduğunu anladı, üzüldü, istediği şey de öyle sıradan bir şey değildi ki!
    Candan geçmek kolay mıdır? Bir kendine bir oğluna baktı. Yaşını yaşamış, dişini dişemişti. Dünyaya olan bağlılığı azalmıştı, çok gün görmüştü. Oğlunun yaşı daha gençti. Yaşaması münasipti. Fakat kendi canından geçmek, dünya nimetlerinden kopmak zordu…
    Oğluna şöyle seslendi.

    Maşrapanın kalayı,
    Budur işin kolayı.
    Azrail’e posta koy gel
    Baban çeksin belayı.

    Dumrul da babasına:

    Tahtalar oymadın mı
    Canlara kıymadın mı
    Beni kınama babam
    Sen cahil olmadın mı! dedi

    İhtiyar adamın gözlerinden kanlı yaşlar süzüldü. Babasının durumuna hüzünlendi Dumrul. Bakamadı kanlı yüzüne, başını önüne eğdi, hoş gördü ihtiyarı…
    -- Bir de anama gidelim, varıp anlatalım derdimizi, dedi.

    Anası ocak başında aş pişiriyordu, sevindi oğlunu görünce koşup boynuna sarılmak istedi. Dumrul onu durdurdu…

    -- Rahatını bozma güzel anam, bir şey danışmaktır niyetim. Hem de vardır bir isteğim…

    -- Oğul oğul nedir derdin bileyim, varsa derman olayım, dedi anası.

    Dumrul yalandı yutkundu gırtlağına yapışan isteğini aynı babasına söylediği gibi aktardı.

    Anası durakladı, oğlunun içinde bulunduğu durumu anlamaya çalıştı. Karnında taşıyıp doğurduğu, emzirip doyurduğu, büyütüp yiğit ettiği, canının bir parçası olan oğlu kendinden can istiyordu. Etrafına bakındı, yaşadığı ortamı süzdü, bırakıp gitmek zor idi, feryat etmek istedi, yumruğunu sıktı gözlerinden yaşlar süzüldü. Oğluna şöyle seslendi:

    Kayalar yarılmasın
    Gözlere görülmesin
    Azrail’e kızıp da
    Oğul bana darılmasın

    Karnını doyurduğum
    Altını süpürdüğüm
    Hiç incinip üzülme
    Canına tükürdüğüm

    Mani maniye kelam
    Ahrete benden selam
    Dilde söylenir ama
    Önce can sonra canan

    Bunun üzerine Dumrul anasına şöyle seslendi:

    Anamın dili tatlı
    Mani söyler gayratlı
    Can istedim vermedi
    N’yaman canı gıymatlıDumrulun Azaril’le hesabı, aileye uymadı. Ne anası, ne de babası Dumrul’a canını vermeyi kabul etmedi.
    Azrail’de sözleşme gereği, bitkin vaziyette düşünmekte olan Dumrul’un canını almak için annacına dikildi.

    Deli Dumrul, Azrail’den aman diledi. Son bir dileğini yerine getirmesi için izin istedi…
    -- Hasretim var son kez göreyim, iki çift lafım var söyleyeyim, dedi.

    Azrail sordu
    -- Hasretinde kim ola deli ?

    -- Talaz’dır adı, helalimdir, benim köprünün mimar başıydı, yetim kalınca sahiplendim, kendime eş tutum. İki oğul verdi bana, onlara emanetim var, helalleşip koklaşayım, sonra da canımı alırsın, dedi.
    Azrail kabul etti birlikte gittiler. Hatununun karşısına çıktı Dumrul..

    Coştum coştum duruldum
    Can peşinde yoruldum
    Gayri candan vazgeçtim
    Azrail’e yenildim

    Talaz ne demek istediğini anlamayınca Dumrul anlattı başından geçenleri… Anasının ve babasının canını kurtarmak için can vermediklerini. Hayıflandı ve ekledi; gözün kimi tutarsa evlen, iki çocuğumuz yetim kalacak ama hiç değilse öksüz koyma, dedi.
    Devam etti:

    Köprüye mani yazdım,
    Hem yazdım, hem de çizdim,
    Ben Talaz’ın derdinden
    Deli oldum köyde gezdim.

    Esir kaldım sözlere,
    Diken oldum gözlere,
    İşte geldim, gider oldum,
    Köprüm kalsın sizlere.

    Talaz bu sözleri işitince dayanamadı gözlerinden kanlı yaşlar süzüldü. Vardı Dumrul’a sarıldı. Ellerini sıktı. Ona şunları söyledi.

    Köprüye küpler koydum
    Akçe akçe dolacak
    Deli Dumrul çok yaşayıp
    Baş mafya olacak

    Sepetimde üzüm var
    Bende senin özün var
    Senden başkası haramdır
    Dünya ahret sözüm var

    Bu kiraz budak budak
    Olur mu, kiraz dudak
    Aaa Niksar’ın delisi
    Canımdır sana adak!..

    Ve canını kocası için vermeye hazır olduğunu Azrail’e söyledi.
    Bunu duyunca deli Dumrul’un gönlü coştu, gözlerinden Kelkit çayını kıskandıracak seller boşandı. Öyle bir haykırdı ki, Buz köylüler bile duydular. Anasının, babasının kıyıp veremediği canı, bir yastığa baş koyduğu çocukalarının anası, köprüsünün mimarbaşı, sevgili karısı Talaz Hatun, hiç gözünü kırpmadan veriyordu. Buna nasıl razı olabilirdi. Ellerini gök yüzüne açıp şöyle yalvardı.

    Var mı seni içimizde tanıyan?
    Yaşanmadan çözülmeyen sır sensin.
    Kalmasa da şöhretini duymayan,
    Kimliğini tarif etmek zor senin...

    Kimsesizsin hısımın da yok, hasımın da
    Görünmezsin cismin de yok, resmim de
    Dil üzmezsin, tek hece var ismimde
    Barınağın gönül denen yer senin… (*)

    Dedi ve ekledi, beni bağışla imaretler yapayım senin için, aç görürsem doyurayım, çıplak görsem giydireyim. Alırsan ikimizin canını da birlikte al, almazsan ikimizi de bağışla…

    Bu içten yakarış, Yüce Tanrıya hoş geldi. Azrail’e buyurdu. Deli Dumrul’un anasının ve babasının canlarını al, karısı ile kendisine daha uzun ömür verdim, dedi.

    Bunun üzerine Azrail hemen Dumrul’un babası ve anasının canını aldı.

    Deli Dumrul, köprü başındaki çadırını kaldırdı, dinamitle havaya uçurduğu yeri eskisinden daha sağlam olarak Talaz Hatunla birlikte çelik malzemelerle yaptı. Üstünden gelip geçene bir daha dokunmadığı gibi yorulanlara su, acıkanlara aş, çıplak gelenlere esvap ikram etti. İki çocuklarıyla çok yaşadılar.

    Boy boyladı, soy soyladı, Deli Dumrulu’un soyundan günümüze Niksar’lı Deli Ziya ulaştı, Deli Ziya da Deli Dumrul gibi köprünün başına çadır kurmaya yeltenecekti ama büyük dedesinin ibret dolu destanı aklına gelince buna cesaret edemedi…

    Talaz’ın Köprüsü’nün altından çok sular, üstünden babayiğitler ücretsiz geçti ve geçmeye devam ettiler… Deli Dumrul’un efsanesini değil de deliliğini örnek alanlar , ücretli köprüler kurdular, paraları kırdılar, kırmaya da devam ettiler…

    Analı Kızlı Kaya Efsanesi (Tokat/Başçiftlik)

    Derleyen 1: Metin SEZER
    Derleme tarihi: 17.05.2006
    Kaynak kişi 1.1: Recep GÖKÇE
    Mesleği: Tokat/Başçiftlik Belediyesi Başkanı
    Doğum yılı ve yeri: 1947, Tokat/Başçiftlik
    Kaynak kişi 1.2: Ahmet YILDIZ
    Kaynak kişi 1.3: Emin ŞEN.
    Kaynak kişinin efsaneyi kimden öğrendiği: Yaşlılardan, babasından.
    Derleyen 2: Yaprak Pelin YILMAZOĞLU
    Derleme tarihi: 07.05.2006
    Kaynak kişi 2.1: Feriha AKPINARLI
    Mesleği: Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi El Sanatları Bölümü’nde yardımcı doçent
    Doğum yılı ve yeri: 1950, Ankara
    Kaynak kişi 2.2: Süreyya DEMİR
    Mesleği: Ev hanımı, Tokat/Başçiftlik
    Doğum yılı ve yeri: 1964
    Kaynak kişi 2.3: Recep GÖKÇE
    Mesleği: Belediye Başkanı
    Doğum yılı ve yeri: 1959, Tokat/Başçiftlik
    Kaynak kişi 2.4: Ahmet KAPISIZ.
    Mesleği: Başçiftlik İl Genel Meclisi üyesi ve tüccar
    Doğum yılı ve yeri: 1948, Tokat/Başçiftlik
    Kaynak kişinin efsaneyi kimlerden öğrendiği: Annesinden, babasından, dedelerinden.

    Analı Kızlı Kaya, Tokat ilinin bir ilçesi olan ve Canik Dağları’nın güney eteklerinde yer alan, 1500 mt. yüksekliğindeki Başçiftlik’in, “Yeni Yayla” adındaki yaylasında bulunmaktadır. Kayanın tamamı, üç ana kaya ve birçok kayacıktan meydana gelmektedir. Halk arasındaki efsaneye göre bu üç büyük kaya anne, baba ve kızı temsil etmektedir. Küçük kayalar ise, onların otlatmaya çıkarttığı koyun sürüsüdür. Kız olduğuna inanılan yanında, yatık şekilde duran bir kaya daha vardır ki, bunun da bu sürünün çobanı ya da ailenin yardımcısı olduğunu söyleyenler vardır; ama kesin bir şey bilinmemektedir.

    Genelde bu yatık kaya hakkında ortak görüş, onun da sürüdeki hayvanlardan biri olduğu yönündedir. (F:70) Yöre halkının bu kayalarla ilgili anlattığı efsane şöyledir:

    Yörede “geçginci” olarak adlandırılan ve Nisan-Mayıs aylarında sürüleri ile birlikte yaylalara çıkan kişiler vardır. Analı Kızlı kayanın kahramanları da, sürüsünün yanlarına alıp yaylaya çıkmış; baba, anne ve kızdan oluşan geçginci bir ailedir. Bu geçginci aile, Yeni Yayla mevkiinde bir tufana yakalanır.

    Kurtulma şanslarının olmadığını fark eden aile, hep bir ağızdan “Allahım, bizi ya taş et, ya da kuş et!” diye bağırırlar. Bunun üzerine ilk dilekleri “taş et” olduğu için aile, koyun sürüsü ile beraber taş kesilir. (F:71)

    Kanlı Taş Gelin Efsanesi (Tokat/Avlunlu kasabası)

    Derleyen: Sibel SEVİNÇ
    Derleme tarihi: 17.04.2006
    Kaynak kişi: Mehmet KOÇAK
    Mesleği: Avlunlu Belediyesi’nde çalışıyor.
    Kaynak kişinin efsaneyi kimden öğrendiği: Babaannesinden.

    Tokat iline bağlı Avlunlar kasabasında “Al Kanlı Gelin” adında bir taş vardır.
    Bu taş, 1700 râkımlık Topçam Dağı’nda bulunmaktadır. Buraya her an çıkılması mümkün değildir; çünkü sadece yayla zamanlarında çıkmak kolaydır.
    Bu taşın oluşumuyla ilgili yöre halkı şöyle bir efsane anlatmaktadır:

    Genç bir kız, kendi köyünden çıkıp başka bir köy olan Kazova köyüne gelin gider. Çok uzak olmasa da, gurbet, gurbettir ve sıla hasreti onun için acıdır. Adam, karısını çok sevse de, kayınvalide ve kayınbiraderler bu iyi yürekli gelini bir türlü sevemezler. Zavallı gelin, baba ocağını ziyaret etmek ister; ama bir türlü gidemez. Bu arada hamile kalır ve bir süre sonra bebeği olur. Çocuğunu göstermek için de kendi köyüne gidemeyen gelinin ansızın kocası hastalanır ve onu da yalnız bırakamaz. Onu iyileştirmek için her yolu denese de, yeterli olmaz ve eşini kaybeder. Gurbetliğine bir de yas eklenen kadın, derin bir acıya boğulur.

    Gelinlerini sevmeyen kayınbiraderler ve kayınvalide,
    onun çocuğuyla beraber kendi köyüne gitmesine izin verirler. Gelini, atla yola çıkarırlar ve onu yolda yalnız bırakırlar. Ormanlıktan düzlüğe çıkıp, kurtulduğunu sanarken, gelinin yolunu eşkiyalar keser. Atı ölen gelin, çocuğuyla beraber yaya halde kaçmaya başlar. Kurtuluşunun olmadığını anlayınca, “Allahım, ya beni kuş et, ya da taş et!” diye dua eder. Bunun üzerine bebeğiyle beraber taş kesilir. Yaşanan bu duruma akıl sır erdiremeyen eşkiyalar, bıçaklarıyla taşa vururlar ve oluşan bıçak deliklerinden de kanlar akar; çünkü taşlaşma daha yeni olmuş ve sert hale gelmemiştir.

    Yaralı Gelin Efsanesi (Tokat/Niksar)

    Derleyen: Yâsin UZAR
    Derleme tarihi: Nisan, 2006
    Kaynak kişi: Erdal AÇIKER
    Doğum yılı ve yeri: 1976, Tokat/Niksar
    Kaynak kişinin efsaneyi kimden öğrendiği: Büyüklerinden.

    Tokat’ın Niksar ilçesinin Ordu sınırları yakınında bulunan Çamiçi Çeşmesi mevkiinin yaklaşık 300 metre güneyinde, aralarında kırmızılıkların da
    olduğu gri renkte bir taş bulunmaktadır. (F:97) Bu taşın oluşumuyla ilgili yöre halkı şöyle bir efsane anlatmaktadır:

    Niksar’da yapılan bir düğünde gelin alayı, damat evine doğru giderken, eşkiyalar alayın önünü keser ve gelini kaçırır. Çamiçi yaylası civarına getirilen gelin, eşkiyaların bir anlık dalgınlıklarından faydalanarak kaçmaya başlar.

    Eşkiyalar hemen gelinin peşine düşerler ve onu Çoban Çeşmesi mevkiinde sıkıştırırlar. Yakalanacağını anlayan gelin, “Allahım, ya beni taş et, ya da kuş et, bu azılıların elinden kurtar.” diye dua eder. Tam bu sırada gelini yakalayan eşkiya, kılıcıyla onu yaralayacağı zaman, genç kız taş kesilir. Taşın üzerinde bulunan kırmızı rengin, kan; çatlakların ise kılıç yarası olduğu söylenmektedir. (F:98)

    Günümüzde bu taşın etrafında yağmur duası edilmektedir. İnanışa göre kaçırıldığı andan beri hep ağlayan gelinin gözleri taş kesilene dek ıslak
    kalmış, böylelikle burada yapılan yağmur duasının da kabul olacağına inanılmıştır.

    Kadın Çoban Efsanesi (Tokat/Niksar-Başçiftlik köyü)

    Derleyen: Musa SALAN
    Derleme tarihi: 21.04.2006
    Kaynak kişi: Mustafa HACIOĞLU
    Mesleği: Çiftçi
    Doğum yılı ve yeri: 1936, Niksar

    Kaynak kişinin efsaneyi kimden öğrendiği: Büyüklerinden Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Başçiftlik köyünde gri renkte taşlar bulunmaktadır.
    (F:86) Bu taşların oluşumuyla ilgili yöre halkı, iki rivâyete dayalı bir efsane anlatmaktadır:

    İlkinde kaybolan ineğini arayan kadın çoban, şiddetli bir doluya tutulur.
    “Allahım beni ya taş et, ya da kuş et!” diye dua eder. Bunun üzerine taş kesilir.
    İkinci ve daha yaygın olan rivâyet ise şöyledir: Başçiftlik bölgesinde çobanlık yapan yaşlı bir kadın vardır. Bir gün yine hayvanlarını otlatmak için en uygun yer olan yaylaya çıkan kadın, ineklerinden birini kaybeder. Kaybolan hayvanı aramaya koyulan kadın, bir türlü onu bulamaz ve hava da kararır.

    Bunun üzerine eve gitmeye korkar ve “Allahım, beni ya taş et, ya da kuş et!” diye yalvarır. İlk isteği taş kesilmek olduğu için taş kesilir.

    Şeyh Bedrettin söylencesi - Tokat

    Vaktiyle Kelkit Irmağı yatağını değiştirerek Dedem bahçesi kıyısına varır.Gömütlüğün de sular altında kalacağını gören halk buraya bir set başlar.ÇAlışma sürerken ak saçlıu bir derviş çıka gelir.Ne yaptıklarını sorar."görmezmisin ırmak neredeyse gömütlüğü götürecek.Hem burada ünlü bir evliya yatıyor,onunu gömütünün sular altında kalmasına gönlümüz razı olmaz"derler.Yaşlı adam gülümser:"Hiç telaş etmeyin,bırakın kendini kurtarmayaan evliyayı sel götürsün ,"der ve uzaklaşır. Ertesi gün çalışmak için gelenler Kelkit Vadisi'nin yatağına çekildiğini gömütlüğünde kurtulduğunu görürler.

    Kesikbaş Türbesi Yanındaki Eski Köprüye İlişkin Söylence

    Kesik baş Türbesinin yanında eski yıllarda yaptırılan bir köprü vardır. Bu köprü üzerine şu söylenceler anlatılır.
    Önce ağaçtan yapılan köprüyü sular alıp götürür. Bunun üzerine taştan sağlam bir köprü yapılmasına karar verilir. Ama kimse taş ve kum taşımak istememektedir.
    Günün birinde Turhal'a yaşlı bir derviş gelir. Irmaktan geçmek ister ama köprü yoktur. Neden köprünüz yok? diye sorar. Ağaçtan yapıyoruz sular götürüyor. Taştan yapmaya karar verdik. Kimse taş getirmiyor. Bu yüzden kent köprüsüz kaldı yanıtı verilir.

    Derviş bastonunu Koca tepeye doğru uzatınca yamaçtan taşlar sökülmeye başlar. Bunlar yuvarlana yuvarlana gelip üst üste yığılır sağlam bir köprü ortaya çıkar. Derviş herkesin şaşkın bakışları arasında köprüden geçer, Turhal'a şöyle bir bakıp iki taşı üst üste koymayan Turhallılar bundan böyle mal üstüne mal koymasın der yiter.
    İnanışa göre o günden sonra Turhal'lı da kimse zengin olmamıştır. Zenginleri ya yabancılardır, yada başka yerlerde zenginleşip Turhal'a gelmişlerdir. Yörede dervişle, Kesik baş Türbesinde gömülü yiğidin aynı kişi olduğu inancı yaygındır.
    Söylencenin bir başka anlatımında da köprüyü Hızır kurar.

    Kırk Kızlar türbesi Efsanesi-niksar
    Bir zamanlar Niksar'da dünya malina düşkün,zalim bir vali yaşamaktadir.Niksar halki zulümden bezmiş,yoksulluk içinde yaşam sürmeye çalişmaktadir.valinin iyi yürekli güzel kizi da babasinin zulmüne dayanamaz.Kirk kiz arkadaşiyla bir çete kurar.Erkek elbiseleri giyip sik sik valinin sarayini basip ele geçirdiklerini yoksul halka dağitirlarmiş.Valinin en akilli adamlari,en güçlü askerleri çeteyi yakalayamaz. Çünkü kiz babasinin planlarini önceden haber almakta,hazirlanan tuzaklara düşmemektedir.Aradan uzun bir zaman geçer.kizin dadisi işi anlar,koşup valiye duyurur.

    Valide kirik kizla birlikte kizini yakalatir,başlarini vurdurur. Büyük bir gömüt kazdirilir ve hepsi buraya gömdürülür daha sonra halk bu gömütün üstüne bir türbe yaptirir.

  3. #3
    Dilim Kayalar efsanesi - Ladika

    Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Gökçeli (Ladik) kasabasında yaşayan insanların yıllarca kulaktan kulağa, dilden dile sürdürdükleri efsane Gökçeli Kasabasında bir kayalıkta geçiyor.

    Gün ağarmadan tütün tarlalarına giden, tütün kırarken, tütün dizerken, kış aylarında tütünlerini balya yaparken, olgunlaşan üzümleri keserken, bir misafir geldiğinde çay içerken anlatılır. Efsaneye göre Gökçeliden Gökçeli yaylasına giderken yeşil ormanlık içerisinde bir dere yatağına paralel uzanan kayalıkların olduğu yerde çok eskiden bir köy varmış. Köyün kalıntılarında şuanda define avcıları arama çalışmalarını gizli olarak sürdürmektedirler.

    Her yerde olduğu gibi bu köyde de güzelliği dilden dile dolaşan bir kız yaşarmış. Gözleri ceylanlardan daha güzel, saçları sırma sarısı, boyu selvi kavaklarını kıskandıracak cinstenmiş. Bütün erkekler ona hayran ona vurgunmuş.

    Etraftaki köylerde, kasabalarda, şehirlerde güzelliği dilden dile dolaşır olmuş. Delikanlılar onu görmeden onun güzelliğine aşık olmuştur. Leyla'nın bir Mecnun'u varsa onu gören güzelliğini duyan herkes onun Mecnunu olmuş. Dağları delmek için kaç Ferhat sıraya geçmiş Elbette onunda düşlerinde güzel bir hayat, güzel bir gelecek ve atlı prensi varmış. Oda hep o atlı prensin yolunu bekler olmuş.

    Bu efsane; ne Leyla'nın, ne Şirin'nin, nede Aslı'nınkine benzemekte. Onun bu güzelliği onunda kaderini belirlemiş. Herkesin aşık olduğu bu kız babası ile beraber yaşarmış. Efsane bu ya; kızın bu güzelliğine babası da aşık olmuş. Onu başkalarına vermemek ve kızından ayrı kalmamak için, Onunla evlenmek istediğini söylemiş. Güzelliğin felakete, hüzne, çıkmaza düştüğü an işte bu an olmuş. Kızın tüm düşleri, tüm hayalleri kabusa dönüşmüş. Hayatın tüm güzellikleri yerini mateme bırakmış, dağlardaki yeşil yapraklar yazı görmeden hazana durmuş. Derelerden akan suların sesi, ağıt çalan çoban kavallarının melodisini andırır olmuş.

    Her şeyden soğuyan kız, içten içe solmaya başlamış. Babası ile evlenme düşüncesi onu tüketmiş. Ne Hak katında nede halk katında makul olmayan bu evlilik teklifi onu bir çare aramaya yöneltmiş. Babası her geçen gün kızını sıkıştırır. Ateşe atılan dişi kurt gibi ateş çemberi daralmaya başlar. Babasının nefesini hep ensesinde hisseder olmuş.
    Ve bir gün, gün batımında kararını vermiş. Köyün kenarında bulunan kayalıkların olduğu bölgeye gitmiş. Bütün doğayı süzmüş, kuşların eve dönüşünü kuracağı yuvasını hatırlatmış. Yaprakların rüzgarda salınışını, insanların kaypaklığını düşündürmüş.

    Güneşin bulutların arkasına çekilmesi ona ölümü hatırlatmış. ilk kez güzel olduğuna sıradan bir kız olmadığına üzülmüş. Boşluk kızın çaresizliğini fırsat bilerek bütün benliğini kuşatmış. Karanlıklar esir almış güzelliğini. Güneşin battığı kızıl boşluğa bırakmış gözlerini. Ölüm, çağırmış bütün sessizliği ile onu kendine. Yalçın bir kayanın zirvesine çıkmış ölümün boşluğuna bırakmış kendini. Ve bir beddua etmiş ölüm atlayışından önce; Beni buradan atlamak zorunda bırakan babamla beraber bu kayalar dilim dilim olsun; Ve o sonsuzluğun yolunu tutarken o dağdaki kayalar dilim dilim parçalanmış. O gün bu gündür, bu kayalara Dilim kayaları olarak adlandırılmış.

    Bir Gökçeli'linin evine misafir olduğunuzda; bir çayın deminde buharlaşan zaman aralığında bu efsaneyi sizinle paylaşacaktır.

    Kaynak: hasanmahir

  4. #4
    Bereketli Efsanesi

    Yıl 1461 günlerden Cuma.akşamdan yağan sağnak yağmur yerini martıların çığlıklarına bırakmıştı ,tanyeri ağarmış, vakit epeyce ilerlemiş ,güneş yedi tepeli şehrin üstünde ışıklar şaçarak yükselmişti.fatih sarayın denize bakan penceresinde yüzünü cama dayamış ,derin düşüncelere dalmıştı.balkanlarda eflak boğdan fethedilmiş, mora yarımadası ele geçirilmişti.sıra anadoludaydı ;karışıklığa bir son vermeli, anadolu beyliklerini bir çatı altında toplayıp, trabzonun fethi tamamlanmalıydı.

    Babası ikinci murat, denizden sefer eyleyip ,kuşattığı, trabzondan fırtına sonucu bir netice alamamış, kuşatmayı kaldırıp geriye dönmüştü. İkinci muratın ölümü, istanbul ve balkan seferleri sebebiyle bir daha anadoluya akınlar düzenlenememiş ,anadoluda özlenen istenen bir birliktelik sağlanamamıştı.

    Safevi hükümdarı cüneyt bey ,kelkit vadisindeki türkmenleri ayaklandırmış, tokat canik niksar yöresinde yağma ve talan başlamıştı. o yıllarda iskesur yöresini elinde tutan tacettinoğulları beyliği zayıflamış yörede siyasi otaritesini kaybetmişti. bunu fırsat bilen ermeni eşkiyaları ayaklanmış yöre halkına baskı ve zulüm artmıştı . halktan zorla vergi alınıyor halk çaresiz canından bezgin bir vaziyette anadolunun iç kısımlarına doğru göç ediyordu .

    Bütün bu olumsuz gelişmeler istanbul fatihini hem üzmekte hemde bu sorunu kökünden kazımanın çarelerini düşünmekteydi.bu düşünceler girdabında fatih gözlerini marmaranın masmavi durgun akan sularına bıraktı.safevi, komeneos trabzon,gibi kelimeler dişlerinin arasından yol bulup istanbulun nemli havasına karışıp kayboldu.
    Saray odasının içinde, hızlı adımlarla ,birkaç kez ileri geri turladıktan sonra ,yanında bulunan kapı ağasına ,tiz bana veziri azam mahmut paşayı getürün buyurdu. ulaklar bu emirden sonra kuş olup kanatlandılar.

    Medresede ders vermekte olan veziriazam mahmut paşayı bulup fermanı uzattılar veziri azam mahmut paşa enderunda yetişmiş bir alim olmasına rağmen, iri yarı gövdesi, geniş omuzları kaslı kollarıyla bir pehlivanı aratmayacak özellikte birisiydi .padişahla birlikte sayısız seferlere katılmış, eflak ve boğdan seferlerinde ,orduyu yönetmiş, sayısız kahramanlık ve başarılar sergileyerek fatihin gözünde üstün bir mertebeye ulaşmış bir cengaver, yiğit bir komutan ve devlet adamıydı.

    Saraydan içeri agır yavaş adımlarla süzülüp padişahın huzuruna çıktı .buyrun hünkarım beni emretmişsiniz, dedi .fatih içerde bulunan herkese, dışarı çıkmalarını belirten bir göz işareti yaptıktan sonra ;paşaya dönüp yaklaş hele paşam size danışacaklarım vardır. ben isterimki anadoluya trabzona kadar uzanan bir sefer düzenlene bu öyle bir sefer olaki kimse bizim trabzonu fethedeceğimizi düşünmeye sinopu alıp sonrasında canik koyulhisar üzerinden trabzona gitmeyi düşünürüm siz nedersünüz

    -İsabet olur hünkarım lakin gideceğimiz yol üzerinde bulunan canik giresun dağları geçit vermez ağaçlık sarp bir bölgedür bu yol güzargahından büyük topları götürmemiz bir hayli zorolacaktır bu sebeble orduyu kazma ve baltacılardan oluşan 150-200 kişilik bir yol ekibiyle takviye edelüm

    -doğru söylersiniz paşam derhal hazırlıklara başlana ,orduya ve halka sinopu fethedeceğimiz söylene, daha fazlasını kimseler şimdilik duymaya bilmeye
    -Ferman padişahımızındır…

    Veziri azam mahmut paşa orduyu konuşulanlar gibi takviye birliklerle donattı .yeniçeriler bu kazma ve balta hikayesine bir anlamverememenin hayreti içersinde, sefer hazırlıklarını tamamladılar. ordu istanbuldan harekata başladığında, çıkarılan tellallar ordunun sinopu fethedeceğini, ardındanda ,avrupa üzerine yürüneceğini bağırmaktaydı.

    Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, bolu dağlarını aşıp ,sinop surlarına dayandılar .sinop kalesi ,oldukça sağlam surlarla çevrilmiş, muazzam korunan bir kaleydi. önce top atışlarıyla kalenin surları zayıflatıldı.üçgün süren aralıksız top atışları netice vermiş surlarda tamiri imkansız gedikler açılmıştı .fatih ordusuna hucum emrini verdi, sipahiler kartal kanatlı atlarıyla, surlardan içeri süzülüp, akşam ezanı okunmaya yakın bir vakitte ,üç hilalli sancağı kalenin burçlarında dalgalandırdılar.

    Sabah güneşi sinop surlarını ışıtırken ,fatih ve muzaffer ordusu sabah namazına kalkmıştılar. fatih ordusun önünde, askerler arkasında sabah namazını eda ettiler. namazdan sonra mahmut paşayla planlarını tekrar gözden geçirip teyid ettiler.
    Ordu ikigün süren dinlenme ve hazırlık aşamasından sonra, kastomonu amasya üzerinden canik dağlarına, ordanda şimdiki adıyla iskesurun bereketli yaylasına, ulaşıp burda çadır kurdular.ozamanlar bereketli olarak anılmayan bu yörede, hayvancılıkla uğraşan konar göçer türkmenler yaşamaktaydı.türkmen beyleri büyük bir özlem, hasretve ümitle bekledikleri fatihin geldiğini haber almış, büyük kafileler halinde yaylaya doğru hareket etmişlerdi.

    Türkmen atlıları yayla dağını aşıp ,avşara ulaştıklarında, ordunun gitme hazırlıklarına giriştiklerini gördüler. sipahiler türkmen atlılarını ,otağın 150-200mt yakınında durdurdular. türkmen beyleri bunun üzerine, padişahı görüp , konuşmak istediklerini bildirdiler. bunun üzerine sipahilerden çarığ hasan, türkmen beylerinden; sancar, şahin ve demirhanoğlu bozkurt bey ,otağa girip sultanı selamladılar.

    Fatih türkmen beylerini,büyük bir sevgive muhabbetle karşıladı.buyrun beylerim, neistersiniz ahvalınız nedir, diye sorup sual eyledi.türkmen beyleri ermenilerin1500-2000 ne varan atlı bir birlik kurduklarını halka saldırıp zorlavergi aldıklarını can ve mal güvenliklerinin kalmadığından şikayet ettiler fatih mahmut paşaya dönerek ordudan 1000 cengaver şeçip düşman üzerine yürümesini halkı huzura ve emniyete alıp tekrar geri dönmesini ferman buyurdu

    Bunun üzerine mahmut paşa türkmen beylerinide yanına alarak avşardan aşağı köyyüze indi ermeni çapulcuları dilkinardı merabaşı dolaylarında çadır kurmuşlardı ikindi namazını mütakip bir vakitte ikiordu karşı karşıya geldi iki ordu birbirlerine kılıç mızrak şakırdılarıyla beraber ölüm yağdırmaya başladılar hava toprakve demir tozundan simsiyah kesilmişti keskin kılıçlar boğazları koparıyor gürz başlarıyla kafalar eziliyordu dumanlar çekilip meydanı yaralı insanların sesleri doldurmaya başlamıştı ordumuz muzaffer olmuş ermeniler çok sayıda ölü ve yaralı vererek kaçıp gitmişlerdi.sipahiler yaralı cengaverleri taşırken gökten inen safsaf melekler şehitlerin ruhunu alıp cennete ulaştırdılar

    Cengeverleri avşarda mehteran takımı en coskulu marşlarla karşıladı fatih gazanız mübarek olsun zaferlerimiz daim olsun dedi türkmen beylerine dönüp buranın mulki idaresini sizlere verdim burada oturup burada yaşayınız buyurdu bu sözden sonra avşarın kırk yerinde kırk ateş yakıldı yahniler kaynatılıp keşkekler pişirildi .yörede yetişen envayi çeşit meyvalardan toplanıp büyük bir şölen tertip edildi yemekler yendi şerbetler içildi.herkez köşesine çekileceği bir anda türkmen beyleri padişahım bu toprakları tımar edip hizmetimize sundunuz lakin bu yörenin henüz bir ismi konulmamıştır deyince fatih ayağa kalkıp elerini semaya açıp dua buyurduktan sonra burası bollukve bereket diyarı ekmeği suyu otu yemişi bol ve bereketli bundan böyle burası bereketli olarak anılsın bu sözün devamında sipahilerve türkmenler ayağa kalkıp bereketli olsun diye haykırdı bu ses sağır kayadan gülbekten dolaşıp büyün iskesur diyarını çınlattı

    İşte ogünden bugüne köyümüzün adı bereketli olarak anılmaya başlandı.köylülerimiz gerek göçebe bir hayat sürmeleri, şavaşlar depremler nedeniyle kalıcı bir eser bırakamamışlardır fakat köyümüzün adı nesiller boyu devam etmiş unutulmamıştır
    ALİ ŞAHİN(mülteci)

    Danişmend Gazi Destanı-Niksar
    Anadolu Türk destanlarının ikinci halkası olan Danişmend Gazi Destanı’nda ise Trabzon önemli bir mekandır.
    Dânişmendli Beyliği'nin kurucusu Dânişmend Gazi, 1085 yılında bütün Kapadokya'ya hâkim olur. Orta Anadolu'ya hâkim olduktan
    sonra kuzeydeki sınırları Trabzon'a dayanır. Trabzonlularla daha yakından mücadele edebilmek için devletin merkezini Sivas'tan Niksar'a
    taşır. Dânişmendlilerin Karadeniz sahillerine inme mücadeleleri ve Karadeniz Bölgesi'ndeki faaliyetleri, Dânişmend Gazi zamanında
    başlamış ve Niksar'dan yönetilmiştir.
    Danişmend Gazi Destanı’nda geçen yer isimlerinin doğu sınırı, Dede Korkut coğrafyasının hemen hemen batı sınırıdır. Dede Korkut
    Hikâyeleri'nin batı sınırı kesin olarak çizilememekle beraber, Anadolu içerisinde Trabzon ve Bayburt'a kadar geldiği bilinmektedir. Güneyde
    ise Mardin yakınlarına uzanmaktadır39. Danişmend Gazi Destanı’nda geçen yer isimlerinin buralardan başlaması güzel bir tesadüftür.
    Destanda, doğuda geçen yer isimleri Malatya, Sivas ve Karahisar (Şebinkarahisar)'dır.
    Dânişmend Gazi, Niksar'ı fethettikten sonra orduyu üçe böler.
    Abdurrahman-ı Dükiyye ile Süleyman oğlu Numan'ı on bin askerle Ermenistan tarafına gönderir. Bu ordunun görevi Trabzon'un arkasındaki
    Bulgar Dağları'na kadar olan bölgeyi fethetmektir40. Bu tarafa giden ordu zafer ve ganimetlerle döner. Ancak bu bölge ile ilgili herhangi
    bir yer ismi geçmez. Saltuk-nâme'nin giriş kısmında ise Dânişmend Gazi'nin fethettiği yerler arasında Gümüşhane de zikredilir41.

    Dânişmendli Devleti'nin sınırı Trabzon'a dayandıktan sonra, hem Karadeniz sahillerine inmek hem de Trabzon'u almak için Dânişmend Gazi 1104 yılında Canik seferine çıkar. İlk olarak Canik yolunda bulunan Halkümbed/Harkümbed Kalesi (muhtemelen Erbaa- Akuş sınırında bulunan ve bugün Kevgir Kalesi)'ne ulaşır. Kaleyi kuşatır. Kuşatma birkaç ay devam eder. Dânişmendli ordusu kaleyi ele geçiremez. Ağır bir yenilgiden sonra Niksar'a geri döner Bu kuşatma sırasında Dânişmend Gazi de yaralanır.

    Dânişmend Gazi, 1105 yılında ikinci Canik Seferi'ne çıkar. Amaç yine Trabzon'u almaktır. Bu defaki yolu Niksar'dan bugünkü Aybastı
    istikametinedir. Peçenek ve Kumun/Kıpçakardan oluşan Canik ordusu bu seferi önceden haber alırlar ve günümüzde Perşembe Yaylası
    ismiyle bilinen bölgede pusu kurarlar. Dânişmend Gazi, ordusuyla beraber burada pusuya düşer. Dânişmendli ordusunun tamamına
    yakını burada şehit olur. Dânişmend Gazi, çok ağır bir şekilde yaralanır ve az sayıdaki arkadaşıyla Niksar'a döner. Burada şehit olur42.
    Arkadaşları onu buraya defnedip Tokat'a dönerler43.
    Böylece Karadeniz sahillerine inme ve Trabzon'u alma düşüncesi Dânişmend Gazi döneminde gerçekleşemez.

    Dânişmendli ordusunun pusuya düştüğü Perşembe Yaylası'ndaki şehitlik hâlâ durmaktadır. Bölge insanı bu mezarlığı çevirmiş ve
    buraya bir mescit inşa etmiştir. Mescidin hemen yanında bir anıt bulunmaktadır.
    Rivayetlere göre bu anıt, Dânişmend Gazi'nin yaralandığı ve kanının döküldüğü yere dikilmiştir44.

    Mezarlığın çevresinde her yıl temmuz ayının ilk haftasında çok sayıda insanın katıldığı sahra toplantıları yapılmaktadır. Kurbanlar
    kesilmekte, namazlar kılınmakta, saatlerce dualar edilmektedir. Sahra toplantılarının her yıl temmuz ayının ilk haftasında yapılması, savaşın
    bu günlerde yapıldığı intibaını uyandırmaktadır. Yaklaşık dokuz yüzyıl sonra bu olayın anılması ve hatıraların tazeliğini koruması
    dikkat çekicidir45.

    39 Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı I, Ankara 1989, s. 52.
    40 Bulgar Dağı'nın ismi Türkiye'de Dânişmend-nâme'de üç kez geçmektedir (Demir, Dânişmend-nâme, s. 59, 139, 193). Fatih Sultan Mehmed, Trabzon'u fethe giderken Uzun Hasan'ın annesi Sârâ/Sâru Hatun'la Bulgar Dağı'nın yanında karşılaşmıştır
    (Fahrettin Kırzıoğlu, "Trabzon'un Fethi Sırasında Fâtih Sultan Mehmed'in Yaya Aştığı 'Bulgar Dağı' Neresidir", Öncesi ve Sonrasıyla Trabzon'un Fethi, Trabzon Tarihi, Trabzon Belediyesi yay., Ankara 2001, s. 128-133). Daha sonra Bulgar Dağı'na
    çıkmış, bu dağın bir bölümünü yürüyerek geçmiştir (Atsız, Aşıkpaşa Tarihi, MEB yay., İstanbul 1992, s. 135-138). Adı geçen Bulgar Dağı, tarihî kayıtlardaki bilgilerden hareketle büyük bir ihtimalle günümüzde Kemer Dağı ismiyle bilinen bölge olmalıdır.

    Hemen doğusunda Artvin'in Yusufeli ilçesine bağlı Barkhal Beldesi ve bu beldenin içerisinden geçen Barkhal Suyu; güneyinde ise Erzincan'ın Refahiye ilçesini Erzurum'a bağlayan karayolunun 2. km'sinde, sağ tarafta Bulgar Çayı ve Bulgar Çayırı bulunmaktadır. 1554'te kaleme alınan Trabzon tahrir defterlerinde Torul'da gayrimüslim Bulgar ailelerin yaşadığı açıkça kaydedilmiştir (M. Hanefi Bostan, XVXVI.
    Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadî Hayat, TTK yay., Ankara 2002, s. 340).

    41 Şahsî kitaplığımızdaki Saltuk-nâme nüshası, vr. 3a/19.
    42 Geniş bilgi için bk. Necati DEMİR, Dânişmend-nâme, Part Two, (Turkish Translation), Published at The Department of Near Eastern Languages and Civilizations Harvard University, Harvard 2002. 43 Dânişmend Gazi ile ilgili 1105 yılına kadar olan bilgiler eksik de olsa çeşitli tarihî kaynaklarda mevcuttur. Ancak şehit olmasına sebep olan Canik Seferleri konusunda inceleyebildiğimiz kadarıyla Dânişmend-nâme dışında herhangi bir kaynakta bilgi yoktur. Yalnızca Osman Turan, Dânişmend-nâme'deki rivayetler ile Trabzon Rum devletinden söz eden kaynaklardaki ipuçlarını mukayese ederek meselenin üzerinde kısaca durmuştur (Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1993, s.131-136).

    Dânişmend-nâme'deki rivayetlerin doğruluğu öteden beri tarih araştırmacıları tarafından hep tartışılmıştır. Fakat Ordu ve yöresinde saha araştırmaları sırasında tespit ettiğimiz Dânişmend Gazi zamanından kalmış mezarlıklar ve bu mezarlıklarla ilgili rivayetler Dânişmend-nâme'deki bilgileri doğrulamaktadır.

    44 Anıt ve mezarlıklar çok eskiden beri ziyaret yeriymiş. İnsanlar her türlü dertlerine çare bulabilmek için buraya gelirler, dualarda bulunup kurbanlar keserlermiş.
    45 Geniş bilgi için bk. Necati Demir, "Dânişmend Gazi ve Şehadeti", Tarih ve Medeniyet, S. 34, Ocak 1997, s. 24-27.

    Elik Keçi Efsanesi

    Bu makalede, Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesinde bulunan Bayraktar, Sancaktar ve Alemdar aileleri ile ilgili bilgi verilmektedir. Belirtilen üç aile ilgili bilgi verilerken bölgenin tarihî ve sosyal gelişimine de yer verilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olarak Elik Keçisi Efsanesi de anlatılmıştır. Bu bilgiler verilirken Karadeniz Bölgesi’nde yapılan dil, tarih ve kültür araştırmalarından yararlanılmıştır.

    Saha araştırmalarımız sırasında önemle üzerinde durduğumuz konulardan biri de ailelerdir. Ailelere yönelik olarak, “Köyünüzde hangi aileler var, bunlar bu yöreye nereden gelmişler?” sorusuna aldığımız cevaplar, çok büyük bir bilgi birikimi durumuna gelmiştir. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nin nüfus örgüsü, hayâl bile edilemeyecek bir biçimde ortaya çıkmıştır.

    Karadeniz Bölgesi Dil, Tarih ve Kültür Araştırmaları çalışmalarımıza Orta ve Doğu Karadeniz Bölümünde devam ederken karşımıza dikkat çekici bir konu çıkmıştır: Bayraktar, Sancaktar ve Alemdar aileleri.

    Bayraktar, Sancaktar, Alemdar ailelerinin isimlerinin Osmanlı Devleti’nin ordu yapılanması ile ilgili olduğu hemen hemen açıktır. Ancak biz bu ailelerin iki farklı yönü, Uluğ Türkistan bağlantısı ve Türkiye’de iskân etmeleri üzerinde duracağız.
    23.07.2002’de Şalpazarı ilçesi Gökçeköy’de alan araştırması yaparken kaynak şahsımız 59 yaşındaki Naci Bayraktar’a, tarafımızdan: “Aileniz bu köye nereden gelmiş?” sorusu yöneltilmiştir. Naci Bayraktar, ailesinin Çepni Türklerine mensup olduğunu, köklerinin Niksar’da bulunduğunu söylemiştir. Ayrıca ailelerinin hayatını devam ettirmesi ile ilgili Elik Keçisi Efsanesini anlatmıştır.

    Şimdi sıra ile Bayraktar, Sancaktar, Alemdar aileleri ile Çepni-Niksar ve Elik Keçisi Efsanesi bağlantıları üzerinde duralım:

    Malazgirt Savaşı’ndan sonra Dânişmendliler Niksar’ı başkent yapmışlar, Karadeniz Bölgesi’ndeki faaliyetleri buradan yönetmişlerdir.1 Naci Bayraktar’ın yaşadığı yöre, yani Şalpazarı ve Beşikdüzü çevresi Dânişmendlilerin (Çepni Türkmenlerinin) devamı olan Hacıemiroğulları topraklarının uç sınırıdır.

    Çepnilerin/Hacıemiroğulları’nın bu yörede kurduğu birliğin adı tarihî kaynaklarda Bayramoğulları Beyliği ya da Hacıemiroğulları Beyliği olarak geçmektedir.2 Hacıemiroğulları, köken bakımından Danişmendliler’e dayanmaktadır.3
    Danişmendliler’in Orta Karadeniz Bölgisi’ndeki mirasçıları olan Çepni Türkmenleri, bu yörede iki beylik ile yer almışlardır. Bunların biri Danişmenliler’in de merkezi olan Niksar’da kurulan Taceddinoğulları Beyliği,4 diğeri ise merkezi Danişmendliler’in sınır kalesinin bulunduğu Mesudiye Kaleköy’de teşkilâtlanan Hacıemiroğulları Beyliği’dir.5
    Hacıemiroğulları, kendilerinden önce Türk toprakları olan Tokat’ın kuzeyi ve Mesudiye ile, kendilerinin Türk topraklarına kattığı Ordu, Giresun, Samsun’un doğusu ve Trabzon’un batısında hüküm sürmüş, Orta Karadeniz Bölgesi’nin büyük bir bölümünü Türk vatanı yapmış Türk beyliğidir. Bu beylik Türkmenleri, ağırlıklı olarak Selçukluların bölgeyi fetih için sınır boyuna yerleştirdiği Oğuzların Çepni boyuna mensuptur.

    Bölgedeki Türkmenler, müstakil beylik hâline geldikten sonra çevrelerindeki beyliklerle mücadele içerisinde olmuşlardır. Mesudiye’den sık sık hareket ederek Doğu Karadeniz Dağları’nın zirvesinden doğuya doğru akınlar düzenlemişlerdir. Bu dağlar üzerinde bulunan, ne zamandan ve kimlerden kaldığı belli olmayan çok sayıdaki toplu mezar muhtemelen yörede yüzyıllar boyunca süren mücadelelerin ürünüdür.6
    Bir yandan akınlar devam ederken bir yandan da Türkler uygun yerlerde iskân edilmiştir. Fırsat buldukça Harşit Irmağı, Aksu Irmağı, Melet Irmağı, Bolaman Irmağı vadilerinden sahile doğru yerleşerek ilerlemişler ve yurt tutmuşlardır. Dolayısıyla Orta Doğu Karadeniz Bölgesi’nin fethi sırasında, büyük mücadeleler Canik Dağları’nın zirvesinde gerçekleşmiştir. Canik Dağları’nın kuzeyinde, Trabzon’a yapılan seferler hariç, büyük savaşlar olmamış ordu biçiminde teşkilâtlanmış Hacıemiroğlu Beyliği halkı, yani Çepni Türkmenleri bölgeyi iskân etmişlerdir.

    Osmanlı Devleti’nin fethine kadar Hacı Emir ve oğulları tarafından idare edilen bu beyliğin sınırları, 1403 yılında, sahilde Vakfıkebir’in batısından Terme’ye kadar uzanıyordu. Terme’den güneyde Niksar’ın doğusuna çekilecek bir çizgi, beyliğin batı sınırını oluşturmaktaydı. Güney sınırı Kelkit vadisini takip ediyor, sonra Koyulhisar ve Şebinkarahisar’ı dışarıda bırakacak şekilde, Şebinkarahisar’ın güneyinden Kürtün’e, oradan da Vakfıkebir yakınlarına inen bir hat da, beyliğin doğu sınırını gösteriyordu.7
    1404 yılında Semerkand’a giderken Trabzon’a uğrayan İspanyol elçisi Clavijo’nun verdiği bilgilere göre Orta Karadeniz Bölgesi’ne Arzamir (Hacı Emir) isimli bir Türk beyi hâkimdir. Bu beyin on bin atlı askeri bulunmakta olup Trabzon Devleti’nden vergi almaktadır.8

    Bu bölge 1427 yılında Osmanlı Devleti’ne kesin olarak ilhak etmiş, Hacıemiroğulları’na ait topraklar bölünüp kazalar hâline getirilmiştir. Bölge Osmanlılara dahil olunca tahriri yapılmış ve tımar idaresi uygulanmaya başlamıştır.

    Osmanlılar yöreyi topraklarına kattıktan sonra Hacıemiroğulları Beyliği’nin eski idarî iç teşkilâtlanmasını pek değiştirmemiştir. Dış teşkilâtlanmasında ise, 1455-1613 yılları arasında Bolaman Irmağı ve Aksu Irmağı’nı sınır olarak belirleyip bölgeyi üç kazaya bölmüştür. Bolaman Irmağı’nın batı tarafında kalan bölüm Canik Sancağı’na katılmıştır.9 Bahsedilen iki ırmağın arası Vilayet-i Bayramlı, Aksu Irmağı’nın doğusunda kalan kısım ise Vilayet-i Çepni (Çepni ili, Çepni memleketi) olarak adlandırılmıştır.

    Giresun’un doğu kısmı, Dânişmendliler döneminde Trabzon’un güneyine yerleşmiş Çepniler10 tarafından Türk topraklarına katılmıştır. Onlar, Kürtün’den hareket ederek Harşit vadisi yolu ile Karadeniz’e erişmişler ve bu vadinin iki yanındaki güzel toprakları yurt edinmişlerdi.11 Fatih Sultan Mehmet 1461 yılında gerçekleştirdiği Trabzon seferi sırasında, Kürtün, Dereli, Giresun, Tirebolu, Eynesil, arasındaki geniş kırlık kesim Çepni beylerinin elinde bulunuyordu.12 1486 yılında kaleme alınmış Trabzon Sancağı tahrir defterine göre bu bölgede Vilâyet-i Çepni isimli bir il bulunmaktadır.13 Adı geçen il Giresun’un merkez kazası ile Keşap, Dereli kazalarının topraklarını içine almaktadır.

    Çepni ilinde 59 köyün varlığı tespit edilmiştir. Bu 59 köyde 2243 vergi nüfusunun yaşadığını görüyoruz.14 Bu defterde yer isminden başka Çepnilerle ilgili pek çok bilgi yer almaktadır. Ayrıca XVI. yüzyıl Osmanlı coğrafyacılarından Mehmed Âşikî’nin verdiği bilgilere göre yörede yaşayan Türk halkından önemli bir kısmı Dânişmendli Çepnilerden meydana gelmektedir.15

    Öyle anlaşılmaktadır ki Niksar ve Mesudiye çevresinde birlikte yaşayan aileler Hacıemiroğulları’nın fetihleriyle Orta Karadeniz Bölgesi’ne dağılarak yerleşmişlerdir.

    Trabzon kuşatması sırasında Çepni beyleri ve bölge halkı Fatih’i desteklemiş ve ordusuna katılmışlardır.16 Trabzon ve çevresi Türk topraklarına katıldıktan sonra çok sayıda Çepni ailesi Trabzon ve Rize’ye yerleşmiştir. Bayraktar, Sancaktar ve Alemdar ailelerinin Doğu Karadeniz Bölgesi’ne dağılmaları 1461’den sonra olmalıdır.

    Naci Bayraktar’ın Bayraktarlar, Sancaktarlar ve Alemdarlar ile ilgili olarak anlattığı bir başka bilgi de, yukarıda da bahsedildiği gibi, Elik Keçisi Efsanesi’dir.

    Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde hemen hemen her köyün yaylada bir obası vardır. Eskiden köylüler kışın köylerinde otururlar, yazın topluca yaylaya göç ederlermiş. Bu gelenek kısmen devam etmektedir. Fakat eskiden olduğu gibi değildir. Günümüzde az sayıda aile, yaylaya çıkar. Obalarda kalan insanlar, eski günleri anarken gözleri dolar. Hep yayladaki yalnızlıktan şikâyet ederler.

    Yaylacılığın canlı olduğu yıllarda, Gökçeköylüler yaylaya göçmüştür. Bir aile köydeki işlerini toparlayamadığı ve hazırlıklarını tamamlayamadığı için birkaç gün gecikmişlerdir. Toparlandıklarında hemen alelacele yola çıkarlar.

    Ailenin, biri bir haftalık olmak üzere, dokuz oğlu vardır. Her biri yaylada kullanılacak eşyaları yüklenmiştir. Yükleri çok ağırdır. Sırtlarındaki ağır yüklerle saatlerce yürüdükten sonra ormanlarına çıkarlar. Hepsi çok yorulmuştur. Fakat hem yük hem de bir haftalık bebeği taşıdığı için anne daha çok yorulmuştur. Artık gidecek gücü kalmamıştır.
    Daha fazla bu hâlde yola devam edemeyeceğini anlayan annenin aklına bir fikir gelir.

    Biraz tereddüt ettikten sonra kocasının kulağına: “Nasıl olsa yetişkin sekiz oğlumuz var. Ben bu çocuğu taşıyamıyorum. Şuracıkta bir ağacın kovuğuna bırakalım. Bu da olmayıversin.”der. Kocası önce kabul etmez. Fakat bakar ki olacak gibi değil. Karısının dediğini yapar. Bir ağaç kovuğu bulurlar. Küçük bebeği buraya bırakıp yollarına devam ederler, yaylaya çıkarlar.

    Yaylayı o yıl bir salgın hastalık kasıp kavurur. Bu salgın hastalık genç ihtiyar demez, çok sayıda insanın ölümüne sebep olur. Bu ailenin sekiz yetişkin erkek evlâdı da ölenler arasındadır. Aile harap olur. Aynı yıl içerisinde dokuz çocuğu kaybetmenin üzüntüsü içerisinde çaresiz köylerine dönmeye karar verirler.

    Dönerken ormana ulaştıklarında bıraktıkları en küçük çocukları akıllarına gelir. Oturup hem diğer çocukları hem de burada bıraktıkları bebek için feryat ederek ağlarlar. Sakinleşince: “Gidip bebeğimizin kemiklerini olsun görelim.” derler.

    Karı koca bebeği bıraktıkları ağacın yanına yaklaşınca ağacın dibinden büyük bir kuş uçar. Bir keçi de yanında beklemekte. Anne: “Eyvah! Bebeğimi şimdi bu kuş yedi gidiyor. Keşke birkaç dakika evvel gelseydik.” der. Bu arada bebeğin ağlama sesini duyarlar. Koşarlar, bakarlar ki bebek yaşıyor. Hem de sağlıklı olarak. Hatta etlenmiş, butlanmıştır. Dünya anne ve babanın olur.

    Hemen çocuğu alırlar. Sevinerek yola devem ederler. Fakat biraz önce çocuğun yanından kalkan elik keçisi bunların peşini bırakmaz. Feryat edip bağırmaktadır. Onlar ilerde keçi arkada köye kadar gelirler.

    Keçiyi köyden uzaklaştıramazlar. Bakarlar olacak gibi değil. Bebeği beşikle birlikte bir dağın zirvesine çıkarırlar. Keçi gelip bebeği emzirir, sever, okşar, geri gider. Bir sonraki gün tekrar geri gelir. Aile de her gün aynı işi çocuk büyüyene kadar yapar. Çocuk büyüyünce keçi kaybolup gider.

    Bu çocuk Bayraktar ailesinin devamını sağlar. Beşiği bıraktıkları yerin ismi Beşikdağı olur. Yakın zamanda Beşikdağı’nın eteklerinde yerleşim yeri kurulur. Beşikdağı’nın eteklerinde olduğu için buraya Beşikdüzü ismi verilir. Yani Trabzon’a bağlı Beşikdüzü ilçesinin isminin alması bu efsaneye dayanmaktadır.

    Aynı efsane 5 Temmuz 1997’de tarafımızdan Ordu ili Ulubey ilçesi Durak köyünde ikamet etmekte olan Rasim Elikçioğlu’ndan17 da derlenmiştir. Durak köyünde oturan bu ailenin soyadı elik keçisinden dolayı Elikçioğulları kalmıştır. Oturdukları mahallenin ismi ise Elikçioğulları Mahallesidir. Bebeği, keçinin emzirmesi için bıraktıkları yerin ismi Beşikavlusu, buradan köye giden yola da Beşikboğazı denmektedir.

    Elik Keçisi efsanesinden dolayı Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde keçi avlanmaz. Keçi avlayan veya öldüren kişinin çok büyük belalarla karşı karşıya kalınacağına inanılır.

    Bu efsanenin bir benzeri, Ana Geyik adıyla Giresun’un Çanakçı ilçesinde de derlenmiştir.18

    Elik Keçisi/Ana Geyik Efsanesi Hacıemiroğulları Beyliği’nin iskâna açtığı bölgede anlatılması, tesadüf olmasa gerektir. Bu konunun tarihî bir alt yapısının olduğu da ortaya çıkmaktadır. Muhtemelen Gökçeköy’deki Bayraktar Ailesi, Giresun’un Çanakçı ilçesindeki aile ve Ulubey’in Durak köyündeki Elikçıoğulları aynı kökten gelmektedir. Zaman içerisinde Şalpazarı’nda oturan aile Osmanlı ordusunda aldığı görevden dolayı Sancaktar ismini almış olmalıdır. Bu efsaneye bağlı olarak aileler arasındaki tarihî bağları ortaya çıkarabilmek için yeni araştırmalara gerek bulunmaktadır.

    Konunu bir başka yönü de Orta ve Doğu Karadeniz’de anlatılan Elik Keçisi/Ana Geyik Efsanesi ile Türeyiş Destanı’ndaki benzerliklerdir. Çin kaynaklarında şöyle bir efsane geçmektedir:

    “Wu-sun’ların Kralına Kun-mo derler. İşittiğimize göre, bu kralın babasının, Hunların batı sınırında küçük bir devleti varmış. Hun Hükümdârı, bu Wu-sun Kralına taarruz etmiş ve Kun-mo’nun babası olan bu kralı öldürmüş. Kun-mo da, o sıralarda çok küçükmüş.

    Hun Hükümdarı ona kıyamamış. Çöle atılmasını ölümü ile kalımının, kendi kaderine bırakılmasını emretmiş. Çocuk çölde emeklerken, üzerinde bir karga dolaşmış ve gagasında tuttuğu eti, ona yavaşça yaklaşarak vermiş ve uzaklaşmış. Az sonra çocuğun etrafında, bu defa dişi bir kurt dolaşmağa başlamış. Kurt da çocuğa yanaşarak memesini çocuğun ağzına vermiş ve iyice emzirdikten sonra yine oradan uzaklaşmış.

    Bütün bu olan biten şeyleri, Hun Hükümdarı da uzaktan seyredermiş. Bunları görünce, çocuğun kutsal bir yavru olduğunu anlamış ve hemen alıp adamlarına vermiş. İyi bir bakımla da büyütülmesini emretmiş. Çocuk büyüyerek bir yiğit olmuş. Hun Hükümdarı da onu ordularından birine komutan yapmış. Gittikçe gelişen ve başarı kazanan çocuğa gönül bağlayan Hun Hükümdarı, babasının eski devletini ona vererek, onu Wun-sun Kralı yapmış ...”19

    Her iki efsanedeki benzerlikler gerçekten dikkat çekicidir. Uluğ Türkistan’da yalnız kalan çocuğa kuş ve kurt yardım eder. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki bu ailenin yaşamasını ise kuş ile keçi/geyik sağlar. Türk kültürünün binlerce yıl sonra bir başka coğrafyada bilinç altının ortaya çıkması gerçekten ilginçtir.

    Tembel Ahmet İle Sultan Kız Efsanesi

    Tokat Niksar yöresine ait Tembel Ahmet ile Sultan Kız Efsanesi..

    Bir varmış, bir yokmuş. Bir memleketin bir padişahı‎ varmış‎‏. Padişah, kızı‎ ile bir gün balkonda otururken yoldan bir hamal geçiyormuş. Sarayın önünden geçerken, hamalı‎n ipi kopmuş. Sırtındaki eş‏yalar etrafa dağılmış‎.

    Padişah: “Bu bir mudarasızlıktır”, demiş.‏

    Kız: “Mudarasızlık değil, idâresizliktir”, demiş‏.

    Üç kere üst üste biri mudaras‎ızlı‎k, diğeri idâresizlik deyince, padişah kızına çok kızmış‎‏. “Nasıl oluyor da bana karşı geliyon”, demiş ve baş vezirini çağırtmış. “Vezir, sen bu kızı‎ al. Kuru bir hasıra dolanmış‎‏ çıplak birisine ver de gel”, demiş‏.

    Vezir akşama kadar dolanmış‎‏. Tam dönecekleri vakit bir kulübenin önüne gelmişler. Vezir içeri bakmış‎‏ ki: Çıplak bir adam hasıra dolanmış, bir köşede duruyor. Adamın çilesi varmış.‎‏ Adı Tembel Ahmet’miş‏. Vezir; “Güldün, oynadı‎n, yerini buldun”, deyip, kız‎ı bırakı‎p saraya dönmüş‏. Padişaha yaptıklarını‎ anlatı‎p yanından ayrılmış‎‏.

    Kızın ad‎ı Sultan Kız’mış.‎‏ Güzelliği ile dillere destanmış‎‏. Ahmet de civan boylu, iri yar‎ı birisiymiş‏. Sultan Kız kara kara düşünmeye başlamış. Ortalığı‎ temizlemek istemiş, bir süpürge bile bulamamış. Tam bu s‎ırada yoldan bir oduncu geçiyormuş. Oduncuya; “Emmi, Odunu satıyon mu”, demiş. Oduncu da sattığını‎ söylemiş‏ (odunu bir liraya almış)‎‏. Odunun içinde f‎ınd‎ık dalı‎ da varmış. Sultan Kız; “Emmi, eğer bu fındık çubuklarından 40 tane getirirsen sana bir lira daha veririm”, demiş‏.

    Oduncu kırk fındık çubuğu daha getirmiş‏. Bir lirasını‎ da alı‎p giderken Sultan Kız, oduncudan bir de hamal göndermesini söylemiş‏. Hamal gelmiş. Sultan Kız; “Bana bir süpürge, bir hamur teknesi ve bir sacıyak getirirsen sana üç lira veririm”, demiş. Hamal hemen pazardan istenenleri alı‎p eve gelmiş‏.

    Sultan Kız odunları‎ yakmış. İyice bir su kaynatmış. Fındık çubuklarını‎ hamur teknesine koymuş. Suyu üzerinden dökmüş. Çubukları‎ iyice yumuş‏atmış, hamur gibi yapmış‎‏.

    Bu çubuklar‎n her birini oğlanın çıplak vücuduna vuruyormuş. Otuz dokuz gün tamamlanıp kırkıncı günü öğleden sonra oğlan ayılmış. Oğlan; “Yeter bacım”, demiş ve gözlerini açmış.

    Ardından oğlan kıza, kız oğlana gönülden vurulmuşlar. Sonra Sultan Kız oğlana bir lira veriyor. Hamama gidip yıkanmasını‎, temizlenmesini söylüyor. Dönüşte bir lira daha verip berbere gönderiyor Kız bir hamal çağırıyor. Elli lira verip, bir takı‎m elbise almasını söylüyor ve elbiseyi kendi elleriyle oğlana giydiriyor.

    Bir tek hasırları varmış. Akşam olunca hasıra yatıyorlar, aralarına da bir kötek koyuyorlar, bedenleri ise birbirine değmiyor.

    Oğlan kızdan sekiz lira alıp çarşıya gidiyor. Çarşıdan semer, balta ve ip alıp dönüyor. Dağa gidip bir yük odun getiriyor. Eve gelirken önüne birisi çıkıyor; – “Odunu bana akılla satar mısın?”, diyor. Oğlan da; “Satarım ama evde bacım var. Ona danışayım da”, diyor. Eve gelip Sultan Kıza; “Bir yük odunu bir akıla satalım bacı”, diyor. Kız da; “Sat”,diyor. Odunu satınca odunu alan; “Oğlum, doğrudan şaşma”, diyor. Ertesi günü de aynı adam geliyor, odunu alıyor. “Üstüne erzam olmadık lâfa karışma”, diyor. Üçüncü gün de; “Oğlum gurbete gidersen düzde yatma, bayırda yat”, deyip gidiyor.

    Oğlan eve geldikten sonra “Bacı, biz üç yükü akıla sattık, ben dağa gideyim de epey odun eyleyeyim. Havalar iyi olunca da pazarda satarız”, demiş ve dağa çıkmış. Bir günde yirmi, iki günde kırk araba odun eylemiş. Bu odunları bir mağaranın kapısına istif etmiş. Zemheri ayının iyi bir gününde odunu dolaşmaya gitmiş ki ne görsün! Odunu birisi yakmış, ortalık küle boyanmış. Çok da üşümüş. “Mağaranın içinde biraz köz vardır belki de, ısınırım” demiş. Bir de ne görsün. Kıpkırmızı, küçük küçük parçalar var. Bunun altın olduğunu anlayamamış, bacıma danışayım, diye ceplerine biraz doldurup eve gelmiş.

    Eve gelip ceplerinden altınları çıkarınca kız şaşırmış. Ahmet başından geçenleri anlatmış. “500 ölçekten daha fazla var” demiş.

    Pazardan dört çuval almışlar. Üç gün üç gecede kulübeye taşımışlar. Kırk tane usta bulmuşlar. Kız saray yaptırmak için planını çizmiş. Aynı babasının sarayı gibi bir plan. Ustalar kırk günde işi tamamlamışlar.

    Sultan Kız çarşıya gitmiş. Babasının evinde olan her eşyadan bir tane alıp eve gelmiş. Bunları aynı şekilde yerli yerine yerleştirmiş. Yalnız bir masa örtüsü bulamamışlar. “O masa örtüsünü getirse getirse Kervancı Yahya getirir” diyorlar. Sekiz deve alıp Ahmet de Kervancı Yahya ile yola düşüyor. Gidecekleri yer de Tarsus’muş. Akşama kadar ) yol gidiyorlar. Akşam olunca kervan duruyor. Tembel Ahmet; “Yahya emmi, develerle bayırda çadır kuralım”, diyor. Kervancı Yahya; “Sen ne bilirsin çocuk. Daha bugün katıldın bize”, diyor ve azarlıyor Ahmet’i.

    Ahmet bayırda, kervancı Yahya düzde çadırlarını kuruyorlar. Gece bir sel geliyor, Yahya’nın kırk devesinden yirmisini götürüyor. Kervancı Yahya’nın canı sıkılıyor. İçinden “Çocuk, bunun acısını senden almazsam bana da Kervancı Yahya demesinler” diyor.

    Birlikte yine yola koyuluyorlar. Bir kuyunun başına geliyorlar. Kervancı Yahya adamlarıyla anlaşmış, hiç birisini kuyuya indirmemiş. Ahmet’i kuyudan su çıkarmak için kuyuya salıyorlar, ipi yarıda kesiyorlar. Ahmet kuyunun dibine düşüyor.

    Kuyuda biraz oturup düşünüyor Tembel Ahmet. Köşede bir delik görüyor. Bu deliği genişletiyor, oradan giriyor. Bir ışık dünyaya çıkıyor. Bir derenin kenarına geliyor. Dere kıpkırmızı kan akıyormuş. İnsan kemiklerinden yapılmış bir köprüden karşı karşıya geçiyor. Çok acıkmış, yolda giderken bir kulübe görmüş. İçeri girmiş ki karşıda kara bir yılan oturuyor. Altından da bir kurbağa bir o yana bir bu yana hopluyor. Ahmet yılanı görünce dudakları yarılıyor.Yılan dile geliyor ve; “Niye köprüden geçerken bu ırmak kan, köprü niye insan kemiğinden demedin”, demiş. Ahmet; “Üstüme erzam olmayan lafa karışmam”, demiş.Yılan; “Birinci suale karşılık verdin. Eğer bu suale de karşılık verirsen, ikimizde öteki dünyaya çıkarız. Söyle bakalım, ben mi güzelim, şu kurbağa mı?” Tembel Ahmet; “Gönül kimi severse güzel odur”, demiş.

    İkisi sihir olmuşlar. Bu sözlerine yılan silkelenmiş, yiğit bir delikanlı, kurbağa silkelenmiş, güzel bir kız olmuş. Yılan olan erkek; “Beni eski halime getirdin, ben de senin dileklerini yerine getireceğim. Yum gözlerini”, demiş. Ahmet gözlerini yummuş, aç deyince açmış ki; kervancı Yahya önlerinden gidiyor. Yılan başından geçenleri Ahmet’e şöyle anlatmış;

    “Ben Tarsus Kralının oğluydum. Bir kıza gönül verdim. Babam istemedi. Ben bu kızı alınca babam bedduâ etti. Ben yılan oldum. Eşim kurbağa oldu. Babamın askerleriyle savaştım. O kan babamın askerlerinin kanı idi. Babam bizi bu zindana atınca gözleri kör olmuş. Eğer şu kutudaki suyu babamın gözüne sürersen, senin tüm istediklerini verir, eğer bizi de söylersen daha da çok sevinir, ben de geliyorum, seni istediğin yere de göndertirim”, demiş. Yolun açık olsun demiş ve ayrılmışlar.

    Tembel Ahmet kervancı Yahya’nın yanından hızla geçmiş. Ondan önce Tarsus’a varmış. Kralın sarayına gitmiş. Kralla konuşmak istediğini ve gözlerini iyi edeceğini söylemiş. Padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha; “Padişahım, sizin gözlerinizi iyi edeceğim ama müjdemi önce mi verirsiniz, sonra mı?” demiş. Padişah; “Gözlerimi aç da ne istersen vereyim”, demiş.

    Tembel Ahmet kutudaki suyu padişahın gözlerine sürünce padişahın gözleri hemen görmüş. Oğlunun da kurtulduğunu söyleyince daha çok sevinmiş. Padişah hemen emir vermiş. Oğlunu buldurmuşlar. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Tembel Ahmet de kırk gün kırk gece ağırlanmış. Ama Tembel Ahmet’in gönlü hep köyünde kalmış.

    Düğünden sonra bütün isteklerini vermişler. Sekiz tane de deve verip padişah, onu adamlarıyla yolcu etmiş. Sultan Kız, Ahmet’in geldiğini görünce hazırlıkları yapmış. Gelenleri iyi bir şekilde ağırlamışlar. Develeri de gelen adamlara vermişler. Onları geri göndermişler. Sultan Kız; “Ahmet bugün saraya git. Padişahı ve veziri akşama bize davet et”, demiş. Ahmet güç belâ padişahla görüşmüş, durumu anlatmış onları akşama davet etmiş. Akşam padişah ve vezir, denilen eve gelmişler. Eve gelince ikisi de birbirine bakmışlar. Sarayın aynısı. Hem de bütün eşyalar aynı. Yoksa biz aynı sarayda mıyız? demişler. Ahmet gelmiş, onları ağırlamış. Bu arada kızı da gelmiş. “Hoşgeldiniz padişahım” demiş. Bir de ne görsün kendi kızı değil mi? Kızına sarılmış, çok ağlamış. Padişah kızı ile anlaşmış. Annesine bir sürpriz yapmak için… Padişah da onları davet etmiş. Hanımına; “Sakın kıza bakma, seni oğlan keser”, demiş.

    Yemek gelmiş. Yemek yerken padişahın hanımı önüne bakıyormuş. Burada Sultan Kız hiç yerinde duramaz olmuş. Annesine; “Ye anne ye. Önündeki kaz etiyse, yamacındaki de kızın”, demiş. Annesi kızı görünce bağrına basmış. Sultan Kız ile Tembel Ahmet bacı-kardaş yaşamışlar şimdiye kadar. Padişah ikisine kırk gün kırk gece düğün yapmış. Onlar da ermiş muradına.

    Gökten üç elma düştü. Biri anlatana, biri dinleyene, biri de bana…1

    1 Ahmet Kırış, Budaklı Köyü, Okur-Yazar.

    Hüseyin Gazi Efsanesi
    Hüseyin Gazi köyündeki, Alperenlerin de kendine göre bir menkıbesi var. Anlatılanlara göre köyün sahibi, Niksar’daki kralın kızıdır. Kız son derece güzeldir. Bu güzelliğini Kelkit ırmağının serin sularında her sabah kimse görmeden yıkanarak kazanmaktadır. Kralın kızı, Kelkit ırmağından çıktıktan sonra beyaz atıyla rüzgârın sırtına binercesine, Şu anda Köy halkı tarafından Tekke olarak adlandırılan ve taştan yapılan saraya geliyor. Burada güneşlenerek güzelliğine güzellik katıyor.

    Hüseyin Gazi, yöreyi fethetmek için Şeher tepesinden etrafı seyrediyor. Kızıltepe’ye gelip Kral kızının sarayını gözetliyor. Kızı görüp hayran kalıyor.

    Askerlerini toplayıp bu sarayın alınmasını, yöredeki halkın da İslâm’a davet edilmesini arkadaşlarına sıkı sıkı tembih ediyor.

    Kral kızı, taş sarayın gözetleme yerinden Aşağı Gebeli’ye doğru bakıyor.

    Hüseyin Gazi ve askerlerini görüyor. Hemen sarayda ne kadar muhafız varsa etrafa yerleştiriliyor. Büyük bir muharebe başlıyor.

    Hüseyin Gazi, bir kısım askerlerini de Çakıl Tepesinden, Namlı Hana, oradan da ormanların arasından saklanarak geceleyin hücuma geçmelerini emir veriyor.

    Hüseyin Gazi ve arkadaşları oyalama taktiği yaparak kahramanca savaşıyorlar. Birçok şehit veriliyor. Akşam olunca Taşsaray arkadan kuşatılıyor. Kapılar zorlanarak açılıyor…

    Taşsaray ve içindekiler teslim alınıyor. Kral Kızı, Hüseyin Gazi’nin cesaretine, zekâsına hayran kalıyor. Binlerce yıldır alınamayan kalenin bir gecede nasıl fethedildiğine şaşırıyor. Gönlü Hüseyin Gazi’yi arzuluyor. Fakat tek söz söylemiyor.

    Hüseyin Gazi, Taşsarayın mensuplarını topluyor. “Bundan sonra serbestsiniz. Size kimse dokunamaz. İsteyen Tevhit inancını seçsin Müslüman olsun. Bizimle kardeş olsun. İsteyen kendi dininde kalsın. Aşağıya yurt yuva kurun. İsteyen sevdikleriyle birlik olsun, Taşsarayda otursun. Şunu da bilesiniz ki, bu beldeler artık Türklerin olmuştur. Canımız pahasına da olsa buraları bırakmayız.”

    Bu sözden sonra Taşsarayda yaşayan halkın çoğu Müslüman oluyor. Bir kısmı Erbaa’ya göç ediyor. Kralın Kızı da Müslüman oluyor. Sevdiği Hüseyin Gazi’nin yanında kalıyor.

    Hüseyin Gazi kardeşleriyle yöreyi Türk’ün vatanı yapmak için büyük uğraşlar veriyor. Yıllar sonrada vefat ediyor.

    Kabrinin içine atını, kullandıkları silahları, zırhlarını gömüyorlar. Bu sebeple bu güne kadar gördüğüm Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait en büyük mezar olduğunu söyleyebilirim. Yaklaşık (4m. X 2,5m.). Bu mezar da pek çok tarihî mezar gibi tahrip edilmiştir.

    Anadolu Efsaneleri
    Anadolu'da dağların, taşların, ağaçların, nehirlerin ve insanların hikayeleri, efsaneleşerek yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Kimi türkülere, şarkılara, romanlara konu olan efsaneleri, yediden yetmişe sevmeyenimiz yoktur. Efsaneler ilk bakışta, ilkel zihinlerin uydurduğu öyküler gibi görünse de, onlar aslında olağandışı olayları yorumlayan halk hikayeleridir. AKŞAM'ın Yurt Haberleri ekibi, Edirne'den Kars'a, Karadeniz'den Akdeniz'e, asırlardır Anadolu insanının, kendisinden bir şeyler katarak anlatageldiği yüzlerce efsaneden bir kısmını sizin için derledi

    Nasıl taş kesildiler

    Anadolu'nun dört bir yanında taş kesilen insanlara dair pek çok efsane anlatılır. İnsanımızın acıları ve özlemleri, dilden dile dolaşarak bu efsanelerde hayat bulmuştur

    Ejderha ve Kral kızı - Adana

    Çok eski çağlarda, Toros Dağları'nın tepesinde bir hükümdarın kızı yaşarmış. Dağlar çok sık bir ormanla kaplı olduğu, üstelik de ormanda büyük bir ejderhanın yaşadığına inanıldığı için, buralarda dolaşmak tekin sayılmazmış. Kral da kızına, çevreyi tek başına dolaşmamasını sık sık tembihlermiş. Ama bir gün, kız ormanda dolaşmaya çıkmış. Bir süre gezdikten sonra dik ve sarp bir kayalığa oturarak, Gülek Boğazı'nı seyre dalmış. Orada otururken büyük bir gürültü kopmuş. Kız aşağıya baktığında ejderhanın kayalara tırmandığını görmüş. Ne yapacağını şaşırmış. Kurtulamayacağını anlayınca, 'Tanrım beni ejderhaya yem yapacağına, burada taş yap' diye yakarmış. Kızın duasını kabul eden Tanrı, hem onu, hem de ejderhayı taşa çevirmiş.

    Yamaçtaki ejderha- Sivas

    lSivas'a bağlı Çaygören ve Küpecik köylerine giden yolun kıyısındaki tepeciklerden birinin yamacında, aşağıya inen bir ejderhaya benzeyen bir taş vardır. Yörede bu taşa dair bir efsane anlatılır:

    Çok eskiden bu köyde yaşayan bir karı-koca, sabana koştukları bir çift öküzle tarlalarını sürerken tepeden bir ejderhanın üzerlerine geldiğini görür ve çok korkarlar. O esnada adam, 'Ey Allahım, bu musibeti başımızdan al. Ben de sana bir öküz kurban edeyim' der. Allah da ejderhayı taşa dönüştürür. Karı-koca evlerine döner ve öküzün birini kurban etmeden ertesi gün öküzleri ile tarlaya gelip çalışmaya koyulurlar. Derken birden bir gürültü kopar, bir de bakarlar ki dün taş kesen ejderha canlanmış, üzerlerine geliyor. Kadın kocasına sinirlenerek 'Dün sen öküzün birini kurban edeceğim dedin, ama etmedin. Şimdi öküzün birini buracıkta kendi ellerimle kurban edip köye dağıtacağım' der, ve öyle de yapar. Ejderha ikinci kez taşa dönüşür.

    Rivayete göre taş kesen ejderhanın burun deliklerinin birinden su, diğerinden de -çok eskiden- irin gibi bir sıvı sızarmış. Bu irinin, çiftin adadıkları kurbanı hemen kesmedikleri için sızdığı söylenir. İrinin sızdığını gören kimse artık hayatta değilse de, suyun aktığını gören çoktur. Son dönemlerde ejderhanın baş kısmı tahrip olarak bozulmuş; burnundan sızan su da kurumuştur. Ancak aynı kaynaktan beslendiği tahmin edilen ince bir su yamacın dibinde hala akmaktadır.

    Karayahıt-Denizli

    Çok eski zamanlarda, güzeller güzeli bir genç kız, gönlünü köyün çobanına kaptırmış. Ama talihsizlik bu ya, köyün beyinin oğlunun da kızda gözü varmış. Evlilik hazırlığına başlayan kız, bir gün atına binmiş çobana yemek götürürken, yolda beyin oğlunun atıyla ona yaklaştığını görmüş. Kız başına gelecekleri anlamış, çobandan başka birine yar olmamak için de Tanrı'ya yakarmış: 'Tanrım taş keseyim, yeter ki beni bu bey oğluna yar etme'. Kızın duası kabul olmuş ve oracıkta atı ile birlikte taşa dönüşmüş.

    İşte o günden beri, evliliğe hazırlanan kızlar ve yeni gelinler, Karahayıt'taki bu kayaya gelerek, mutlu bir evlilik sürmek için dua eder.

    Aktaran: Sebahattin ALP

    Taş kesen çoban- Kars

    Kars'ın Kağızman İlçesi'nin Kızılöküz köyünde, taş kesen bir çobanın efsanesi anlatılır. Bu çoban geçimini köy halkının koyunlarını otlatıp çobanlık yaparak sağlarmış. Yazın en sıcak günlerinde bu çoban, koyunlarını en güzel ve en yüksek otlağa çıkarak otlatmaya koyulmuş. Ancak o civarda bir damla su bulunmazmış. Hem hayvanlar hem de çoban çok susamış. Susuzluktan bağrı yanan çoban 'Ya rabbim, sana yedi kurban keseyim, yeter ki şuradan su çıkartıp, şu kulunun ve aciz hayvanların susuzluklarını gider' diye yakarmış. Çobanın bulunduğu yerin hemen yakınında o anda yerden su kaynamış.

    Sevincinden çılgına dönen çoban o buz gibi sudan kana kana içip hayvanlarına da içirerek susuzluklarını gidermiş. Ancak çoban sözünde durmamış. 'Koyunlar benim değil. Bunun yerine yedi bit öldürüp adağımı gerçekleştiririm' diye düşünmüş ve öyle de yapmış. Öldürdüğü bitleri de kaynağa atmış. Ne var ki kısa süre sonra çoban ve koyunlar bulundukları yerde taş kesmişler. Çobanın ve koyunların geri gelmemesi üzerine meraka düşen köylüler çobanı aramaya çıkmışlar. Çobanın ve bütün koyunların yeni kaynağın yanında taşa dönüştüğünü görmüşler. Bugün de o kaynağın civarındaki kayaların, taşlaşmış çobanla koyunlarının kalıntıları olduğuna inanılır.

    Aktaran: Mediha Olgun KARACA

    Kızlar sinisi- Sivas

    Kızılırmak, Kızıldağ'dan doğar. Kızıldağ'da 'Beş Gözeler' denilen su kaynağının yakınlarında, peri bacalarına benzeyen kayalıklar vardır. Halk arasında buranın adı 'Kızlar Sinisi'dir.

    Efsaneye göre çok eski zamanlarda bir gelin alayı, Kızıldağ yamaçlarından geçerken eşkiya hücumuna uğrar. Eşkıya düzlükteki yolu kestiği için, düğün alayı Kızıldağ'a tırmanmaya başlar. Gelin, eşkiya elinden kurtulamayacağını anlayınca Allah'a yalvarır. 'Ya onları taş kes, ya beni taş kes' der. Düğün alayı o anda Kızıldağ'ın yamacında taş kesilir.

    Gerçekten de o yörede, uzaktan bakıldığında, dağın yamaçlarına yayılmış ve bir düğün alayını anımsatan irili ufaklı kayalar görülür; hatta bunların arasında bir çeyiz sandığı bile vardır.

    Aktaran: Kemal ÇAĞLAYAN

    Ağlayan kaya- Manisa

    lManisa'nın, sırtını dayadığı Spil Dağı pek çok efsanenin de kaynağıdır. Ama Ağlayan Kaya Niobe efsanesi şüphesiz bunların en meşhurudur.

    Yarı-tanrı Tantalos'un kızı Niobe Manisa'da doğmuş, tanrıça Hera ile birlikte çocuklukları bu yörede geçmiştir. Daha sonra Niobe'nin yedisi kız, yedisi erkek 14 çocuğu olur. Çocukluk arkadaşı ve Zeus'un eşi Hera'nın ise Apollon ve Artemis olmak üzere iki çocuğu vardır. Her fırsatta çocuklarının sayısı ile gururlanan Niobe, topu topu iki çocuğu olduğunu söyleyerek küçümsediği Hera'yı öfkelendirir. Hera çocuklarından, Niobe'yi cezalandırmalarını ister. Apollon ve Artemis de oklarıyla Niobe'nin bütün çocuklarını öldürür. Niobe, çocuklarının cesetleri başında günlerce ağlar. Sonunda Tanrı Zeus, Niobe'nin haline acır ve ıstırabına son vermek için onu ağladığı yerde taş haline getirir.

    Spil yamacındaki kadın başı şeklindeki bu kayanın, göz çukurunu andıran girintilerinden sızan -daha doğrusu, yakın zamanda kuruduğu için artık sızmayan- su, Niobe'nin gözyaşları olarak yorumlanır. Halk buraya 'Ağlayan Kaya' der. Yakından bakıldığında sıradan doğal bir kaya oluşumu; batı yönünde biraz uzaklaşılarak bakıldığında ise kadın başı şeklinde görünen bu kaya, hala çok ziyaret edilen bir yerdir. Manisa'nın sarı üzümlerinin ilk olarak Niobe'nin gözyaşlarıyla sulanan bağlarda yetiştiği söylenir.

  5. #5
    Bozkurt Destanı

    Bozkurt Destanı, bilinen en önemli iki Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon Destanı'dır; ayrıca Ergenekon Destanı'nın, Bozkurt Destanı'nın devamı olması güçlü bir olasılıktır). Bu destan bir bakıma Türkler'in soy kütüğü ve var olma öyküsüdür. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kagan'ın Orkun Anıtları'ndaki ünlü vasiyetinin ilk sözleri olan "Ben, Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum." tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır. Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Bozkurt Destanı'nın iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant arasındaki fark azdır ve Çinliler'ce yazıya geçirilirken ad ve sözcüklerin Çince'ye uydurulma gayreti yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi araştırmacılar, Türkler'le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu destan, Hunlar çağındaki Usun Türkleri'nin bir efsanesidir. Bu efsane, Hunlar ve Kurt adlı bölümde anlatılmıştır. Bozkurt Destanı, Çin'de hüküm sürmüş Chou hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde kayıtlıdır.

    Bozkurt'tan türeyiş efsaneleri, Türk mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür. Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk özelliğini taşıyan birçok efsanede bu motifi bulmak mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı'na göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir. Batı Denizi'nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir göl olması da muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.
    Türkler'in yeniden türeyişlerini anlatan bir destan olan Bozkurt Destanı'nın özeti aşağıda verilmiştir:

    "...Türkler'in ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin ülkesinin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker) lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle, Türkler'in kökü tümüyle kazına... Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her yanı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dörtbir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar, atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar..."

    Bu efsaneden anlaşıldığına göre, Türkler'in ilk yurtları, Orta Asya'nın batısına yakın bir yerde idi. Türkler, Turfan'ın kuzey dağlarına daha sonra göçmüşlerdi.
    Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt destanı, burada bitmektedir. Çinliler daha sonra nelerin olduğunu açık olarak yazmıyorlar. Bu efsanenin son bölümü, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir.

    Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Oysa Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'ın yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile Moğollar'ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi bilmediklerini belirtir. Moğollar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köpektir.

    Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.

    Az önce bir özetini vermiş olduğumuz Bozkurt Destanı, Türk kültürü'ne derinlemesine etki yapmıştır. Bugünkü Moğolistan'ın Bugut mevkiinde bulunmuş olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler'den kalma Bugut Anıtı'nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır. Ayrıca Özbekistan'da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır...

  6. #6
    Atgalgıdığı efsanesi

    Erdemli’nin Koramşalı köyüne eskiden bir saz takımı gelmiş. Bu takımda bir de kız varmış. Bu kızı Poyraz sülalesinden gençler kaçırmışlar. Bir müddet gittikten sonra, kızı paylaşamamışlar. Hepsi kız benim diyormuş. En sonunda koca bıçaklarını çıkarıp kavga etmek istemişler. Bu durum karşısında içlerinden biri çıkıp: “ Bir aptal kızı için bir birimize düştük. Değer mi?” deyince, kızı bacaklarından keserler. Kız ölmez ama ağır yaralanır. Kalkmak için ne kadar uğraşırsa da kalkamaz.

    Gençler kızın bu haline ‘aptal galgıdı’ diye gülmüşler. Daha sonra bu yerin adı aptalgıdığı olur. Şimdi bu aptal kelimesi atgal olarak değiştirilmiş ve yerin adı atgalgıdığı olmuştur.

    Kocahasanlı efsanesi

    Eskiden bir Çolak Ağa ile yanında da Koca Hasan denilen yaveri varmış. Çolak Ağa halka oldukça zulüm yaparmış. Buna dayanamayan Koca Hasan, Çolak Ağayı çok defa uyarmış. Ağadan ayrılarak kendine adam toplamaya başlamış.

    Nihayet Koca Hasan, Çolak ağaya saldırmış, fakat Koca Hasan mağlup olmuş, Koca Hasan bunu üzerine Başyayla denilen yaylaya çıkıp Çolak Ağaya yaptığı zulümlerin yanına kalmayacağına dair bir haber göndermiş. Çolak Ağa, bunun üzerine adamlarıyla birlikte Başyaylaya çıkmış. Burada yapılan savaşta Çolak Ağayı, Koca Hasan, feci bir şekilde yenerek onu öldürmüş ve şimdiki Kocahasanlı denilen sahil kısmındaki yerleşim merkezine gelip yerleşmiş. Bunun üzerine bu yerin adı Kocahasanlı olmuş.

    Kırk yıl gibi geçen bir dakika

    Camide imam hutbe verirken, Allah isterse bir dakikayı kırk yıl yapar demiş. Adamın biri kalbinden, bu işte nasıl oluyor acaba? Diye geçirmiş. Tam bu sırada, adamın abdesti bozulmuş ve dışarı çıkmış. Abdest almak için ırmağa gelince, ırmağa düşmüş. Yüzerek karşıya geçince, birde ne görsün? Adam çırılçıplak bir kadın olmuş. Durumuna çok hayret etmiş. Bu arada bir çoban gelip, kadını örtmüş ve alıp götürmüş. Çoban kadınla evlenmiş. Aradan kırk yıl geçmiş; kadın ırmağa su almaya gidince , yine ırmağa düşmüş. Bu defada yüzerek karşıya geçmiş.

    Bakmış yine erkek olmuş. Bu arada abdest alacağı aklına gelmiş ve abdestini alıp, camiye gitmiş. Bakmış ki imam hala hutbesine devam etmekte.

    Pamukkale Efsanesi

    Oduncu güzelinin öyküsünü yüzlerce yildir insanlar anlatirmis. Ben de gelenegi bozmayayim. Çok çok eskiden Çökelez Dagi eteklerinde yasayan, fakir oduncu bir aile yasarmis. Bu ailenin kizi, o kadar çirkinmis ki erkek çocuk anneleri onu görünce yollarini degistiriyormus. Fakirligi,genç kizin umurunda bile degilmis ama çirkinligi canina tak etmis. Çökelez Daginin eteklerinden kendini bosluga birakmis. Su ve tortu dolu havuza hizla düsmüs.Burada uzun süre sularin içinde baygin kalmis. O esnada bu su o çirkin kizi güzellige bogmus.Oradan geçmekte olan Denizli Beyinin oglu, kanlar içinde güzel kizi görmüs. Atina oduncu kizi alip evine götürmüs. Kiz iyilesmis ve evlenmisler. O günden sonra kadinlar güzellesmek için bu ilicalari ziyaret etmeye baslamis. O gün bu gündür güzellesmek isteyen tüm kadinlar bu suyun içine atarlar kendilerini.

    Gelin Dilek Tutma Tasi :
    Geçmis bir zamanda güzeller güzeli genç bir kiz, gönlünü köyün çobanina kaptimis. Ama talihsizliktir ki köyün beyinin oglunun da kizda gözü vardir. Bir gün evlilik hazirliklarinda olan kiz atla nisanlisi olan çobana yemek götürürken yolda arkasindaki beyin oglunun atiyla ona dogru geldigini görür. Kiz basina gelecekleri anlamistir. Kendini çobandan baska birine yar etmemek için tanridan ona yardim etmesi için dua eder ve " Tanrim tas olayim ama beni bu beyogluna yar etme" der. O arada kizin duasi kabul olur ve oracikta ati ile birlikte tasa dönüsürler. O günden buyana yeni gönlünün muradina eren gelinler bu kayaya gelerek evlilik yasantilarinda mutlu olmak için buraya gelerek tanridan dilekte bulunurlar. Bu gün bile genç kizlar Karahayit kasabasinda bulunan bu kayaya gelip ziyaret ederler.

    Munzur Baba Efsanesi

    Zamanın birinde bir pir varmış, onun da bir tek kızı. Kızı bir gün ölür. Dede birkaç gün üst üste kızını rüyasında görür. Kızı, “Baba” der “Benim mezarımı aç. Bende bir emanet var onu al.” Dede gördüğü rüyayı taliplerine anlatır. Bunun üzerine karar verilip mezar açılır. Kızın tabutunun içerisinde beşiğe benzer bir şeyin içerisinde bir çocuk şahadet parmağını emmektedir. Çocuğu oradan alırlar. Dede rüyasında tekrar görür kızını. Kız, rüyasında babasına, “Çocuğun adını ‘Munzur’ bırakın.” der.

    Gel zaman git zaman Munzur, yedi yaşına gelir ve Tunceli’nin Ovacık İlçesine bağlı Koyungölü civarında yaşayan bir ağanın koyunlarını gütmek için yanında çobanlık yapmaya başlar.

    Munzur’un ağası hac zamanı geldiği için hacca gitmiş. Ağasının hacda olduğu bir gün Munzur ağanın hanımının yanına gelir ve;
    -Hanımım, ağamın canı sıcak helva ister. Helvayı yaparsan ben kendisine götürürüm, der.

    Ağanın hanımı önce şaşırır, sonra herhalde zavallı çobanın canı helva yemek istiyor, doğrudan söylemeye dili varmıyor, utanıyordur. Ağasını da bahane ediyor. Kendisine bir helva yapayım da yesin, der. Helvayı pişirir, bir bohçanın içine bağlar ve Munzur’a;
    -Al evladım götür, der.

    O sırada ağa hacda namaz kılmaktadır. Namaz sırasında sağa selam verirken bir de bakar ki sağ yanında elinde bir bohça ile Munzur dikilmiş duruyor. Namazını bitirip Munzur’a;
    -Hoş geldin evladım, burada ne arıyorsun? Nedir o elindeki? der. Munzur’da;
    Ağam canın sıcak helva istemişti, onu sana getirdim, der.

    Elindeki bohçayı ağasına uzatır. Ağası bohçayı açar ve bakar ki içinde sıcacık helva paketlenmiş duruyor. Ağa hayretler içinde Munzur’a bir şeyler söylemek için başını çevirdiğinde bir de bakar ki Munzur yanında yok.

    Ağa hac görevini tamamlayıp köyüne döndüğünde komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler.Munzur’da götürecek başka bir hediyesi olmadığından bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider.

    Ağa Munzur’u görünce yanındakilere;
    -Asıl hacı Munzur’dur. Öpülecek el varsa Munzur’un elidir. Önce ben öpeceğim der ve Munzur’a doğru koşar.

    Munzur bu konuşmaları duyduğunda;
    -Aman ağam Allah aşkına. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben sana elimi öptürmem, der ve kaçmaya başlar.

    Munzur önde ağa ve yanındakiler arkasında bir kovalamaca başlar.

    Şimdiki Munzur ırmağının çıktığı ilk yere geldikleri zaman Munzur’un elindeki süt dolu çanak dökülür ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi bembeyaz bir su fışkırır. Munzur kırk adım daha atar. Fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelir. Munzur’un arkasından koşanlar bu ırmaktan öteye geçemezler. Munzur da bu dağlarda kaybolur gider.

    Yöre halkının efsaneleştirdiği Munzur ile, Tanrının varlıklı ve sözü geçen kişiler yanında bir çobanın da keramet sahibi olabileceğini, çoban olsa bile Tanrının sevgisine mahzar olabilecek temiz yürekli, imanlı insan olabileceği belirtilmekte, Munzur’u bu inançla efsaneleştirmektedirler.

    Düzgün Baba Efsanesi

    Şah Haydar Seyyid Mahmud-i Hayrani’nin oğludur. Zeve yakınlarında bulunan Zargovit tepesinde hayvanlarını otlatmak için bir ev yapar. Burada hayvanlarıyla meşgul olur.

    Kışın zemherisinde keçilerinin gayet güzel beslendiklerini gören Seyyid Mahmud-i Hayrani “Acaba Şah Haydar bu kışın ortasında bu hayvanlara ne yediriyor ki hayvanlar bu kadar güzel besleniyorlar.” Diye merak eder ve Şah Haydar ile hayvanların bulunduğu yere gider. Bir de bakar ki Şah Haydar elindeki çubuğu hangi meşe ağacına değdiriyorsa o ağaç hemen yeşeriyor. Taze filizlerle süsleniyor, keçiler de bu filizlerden yiyerek besleniyorlar.

    Seyyid Mahmud-i Hayrani bu durumu görünce sesini çıkarmadan geri dönmek ister. Ancak o sırada bir keçi, birkaç kez üst üste hapşırır. Şah Haydar ne oldu babam Derviş Mahmud’umu gördün ki bu kadar hapşırırsın, der ve arkasına baktığında babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini görür.

    Babasına bizzat ismi ile hitap ettiği için mahcup olur. Mahcubiyetinden kaçıp halen Düzgün Baba Dağı olarak söylenen bir tepeye çıkar ve burada ***** tutar. Rivayet olunur ki Şah Haydar babasına ismen hitap ettiği için mahcubiyetinden ötürü kaçtığı zaman ayağında kışın karda giyilen hedik veya leken varmış. Bu hediklerle Zargovit’ten Düzgün Baba tepesine kadar (Takriben 5 Km.) üç adım atmış, bastığı her yerde hedikler taşa iz bırakmıştır. Bu izler hala durmaktadır.

    Şah Haydar bir iki gün eve gelmeyince annesi endişelenir. Durumunu öğrenmesi için Şah Haydar’ın babasına rica eder. O da yanındaki müritlerine “Gidin bakın bakalım bizim Şah Haydar ne alemde?” der.

    Müritlerden birkaç kişi 2500 metre yükseklikteki dağın tepesine çıkıp Şah Haydar ile görüşürler. Durumunun iyi olduğunu ve herhangi bir sorununun olmadığını öğrenerek tekrar Zeve’ye dönerler. Seyyid Mahmud-i Hayrani’ye, Şah Haydar’ın durumu düzgündü, merak edilecek herhangi bir şey yoktur. Selam ve hürmet eder ellerinizden öper derler.

    Bu işi düzgündür sözü dilden dile dolaşır ve asıl adı Şah Haydar olan bu zata artık bir süre sonra Düzgün Baba olarak bir isim atfedilir. O günden, bugüne Düzgün Baba olarak söylenir.

    Yediyaman Efsanesi

    Çok eskilerde bu kentte oturan ve putlara tapan bir babayla yedi oğlu vardı. Bu yedi kardeş, putlara tapan babalarının dini inancını benimsemediklerinden, babalarının ava çıktığı bir gün putları kırarlar..

    Baba, av dönüşü putların oğulları tarafından kırıldığını görünce onları birer birer öldürür,

    Halk, yiğitlikleri ve mertlikleri nedeniyle, kahraman gözüyle baktığı bu kardeşlere, "YEDİYAMAN" adını takmıştır.

    Sonradan bütün bölgeye yayılan YEDİYAMAN adı, zamanla değişerek Adıyaman şeklini alır.

    Bugün şehrin güneyinde YEDİKARDEŞ diye bilinen ve yedi mezarın bulunduğu yer, halk arasında halen kutsal sayılmakta ve adaklar adanıp, mum yakılmaktadır.

    Komagene Kralı 1. Antiochus, Nemrut Dağı'nın en yüksek tepesine bir tapınak yapmaya karar verir. Kendini en güçlü tanrılarla bir tutup onlarla aynı kategoriye sokmak için Komagene topraklarının en yüksek dağı olan Nemrut'u seçer. Burada ölümsüzleşebileceğine ve tanrıların yükseklerde yeryüzüne daha çok hakim olacabileceğini düşünüp, büyük uğraşlar sonunda tapınağın yerini belirler. Bu tapınağın kendisi için aynı zamanda bir anıt mezar olarak olarak tasarlanmasını emreder. Bu arada görkemli anıt mezarın yeni bir dinin temelini atacağını düşünür.

    Tapınağın inşaası için yüzlerce heykeltıraş ve binlerce köle görev alır. Tapınağı yapacak olan mimar ve heykeltıraşlar bu anıtın bitiminin çok uzun yıllar alabileceğini ve inşaasının çok zor şartlarda gerçekleşebileceğini söylerler. Baş mimarlar buranın yılda en fazla üç ay çalışmaya elverişli olabileceğini de eklerler. Çünkü diğer aylarda hava soğukluğu kimi zaman -30 dereceyi bile geçmektedir. Çalışacak kölelerin bu şartlar altında çok çabuk ölebileceğini, heykeltıraşların soğuktan ellerinin donabileceğini hatta onların taşı oymak için kullandıkları metal keskilerin ellerine yapışabileceğini anlatırlar. Aynı zamanda heykel ve anıtlar için yukarıya hiçbir taşın taşınamayacağını, bu iş için ancak dağın zirvesinin oyula oyula şekillenip, malzemenin tamamen buradaki taşlardan olacağını rapor ederler.

    Komagene Kralı Antiochus, şartların daha fazla zorlanıp tapınağın yapımına bir an önce başlanmasını emreder.

    Ve tapınağın yapımı başlar. Tapınakta tasvir edilecek her tanrı için bir usta heykeltıraş ve en az 10-15 yardımcıyla işe koyulunur.
    Komagene Kralı Antiochus, heykelinin yapımı için o bölgenin en önemli heykeltıraşlarından, aynı zamanda putperestliğin en güçlü inananlarından biri olan Sorgon'u görevlendirir.

    Sorgon'un yedi tane oğlu vardır. Sorgun, çok acımasız, sabit fikirli, kralına ve inancına oldukça bağlı, diktatör ruhlu, sevgi ve şefkatten uzak, zalim, otoriter bir baba olarak bilinir. Yanında oğulları dışında kimseyi çalıştırmaz. En zor işleri bile oğullarına yaptırır. En tehlikeli işleri ölebileceklerini bile umursamadan onlara verir. Sorgon kendi ailesi içinde kurduğu küçük krallığıyla kendini adeta tanrılaştırmış, evinin her tarafını taptığı tanrıların heykelleriyel süsleyip, en ihtişamlı yere de kendi heykelini yaptırmıştır. Çocuklarına zorla bu heykellere tapınıp itaat etmelerini ve kendisini ailenin baş tanrısı olarak görmelerini emreder. Oğulları bu zulüm ve acımasızlıklara yıllarca korku içinde itaat ederler. Fakat bir türlü cesaretlerini toplayıp babalarının bu zulmüne başkaldıramazlar.

    Yedi oğlundan en küçük olanı Henun diğer kardeşlerine nazaran daha cesur ve daha isyankardır. Arasıra abilerine bu anlamsızlıklara karşı başkaldırmaları gerektiğini söylese de buna cesaret edemezler.

    Tapınağın inşaası başlar, daha ilk ayında yüzlerce köle ve heykeltıraş asistandan kimi yıkılan kayaların altında kalarak kimi de güçsüz düşerek ölmeye başlar. Baş mimarlar, Antiochus'a rapor verirken daha büyük kayıpların olacağını söylerler ama o buna aldırmaz. Tapınağın yapımı için hiçbir bahaneyi kabul etmeyeceğini bildirir. Sorgon, oğullarıyla birlikte Antiochus heykelini büyük bir istek ve keyifle yapmaya devam eder.

    Oğullarının soğuğa ve dev kayaların ağırlığına dayanacak güçleri kalmamıştır. Kardeşler her akşam iş bitişinde bir araya toplanıp bu zulmün, özellikle baba zulmünün bitmesi için dileklerde bulunurlar. Tanrının gökyüzünde olabileceğini düşünüp gökyüzüne doğru kollarını açıp yalvarırlar. Gökyüzündeki tanrının onları görebilmesi için de yedi tane mum yakarlar. Yedi kardeşin en küçüğü ve en cesuru olan Henun, her gün kardeşlerini cesaretlendirip, babalarına ve bu anlamsız inanışa karşı ayaklanıp, güçlerini birlikte kullanmalarını önerir. Kardeşler, çektikleri bu zulme karşı dayanacak güç ve takatlarının kalmadığına kanaat getirirler ve kardeşleri Henun'un çağrısına uymaya karar verirler.

    Cesaretlenen yedi kardeş planlar yapmaya başlar. Henun planını açıklar: "Yakında bu yılın çalışma sezonu bitecek ve evlerimize döneceğiz. Babamız bütün cesaretini ve gücünü bu putlardan alıyor. Eğer biz bu putları parçalayıp birliğimizi gösterirsek, otoritesinin bozulduğunu ve hiç bir gücünün kalmadığını görecek, bize uyguladığı zulme son verecektir.

    Çünkü, onun inanıp tanrılaştırdığı bu putların bize bir karşılık veremediğini ve kendilerini bile koruyamadığına şahit olursa babamız bütün gücünü kaybeder."

    Kardeşler planlarını yaparlar ve kısa bir süre sonra evlerine dönerler. Babaları evde olmadığı bir sırada heykellerin dizildiği büyük odaya girip en başta kendi babaları olan Sorgon'un heykelini parçalarlar ve daha sonra bütün heykelleri... Kardeşler bu yaptıklarının büyük bir zafer olduğunu, bu gücü de gökyüzünde bulunan ve onlara ışık saçan tanrılarına borçlu olduklarını düşünürler. Tanrılarının onlara verdiği bu güç için evin giriş avlusuna yedi tane mum yakarlar.

    Zalim baba Sorgon, eve geldiğinde evin avlusunda yanan yedi mum dikkatini çeker. Hepsini tekmeleyip, mumları söndürürürken bağırıp çağırmaya başlar. O hışımla eve girer ve evin her tarafında parçalanmış heykel parçalarını görünce sinirden deliye döner. Oğullarının bunu yapacağını düşünüp her tarafta onları arar, fakat onlar evi çoktan terketmiştir.

    Yedi kardeş günlerce saklanırlar. Sorgon oğullarını bulamayacağını anlayınca bir plan yapmaya karar verir. Onlara ulaşabilecek akraba ve oğullarının arkadaşlarına; oğullarını affettiğini, onların haklı olduklarını, kendisini bir gaflet uykusundan uyandırdıklarını, putlar parçalandıktan sonra huzur bulduğunu söyleyip, eve geri dönmelerini ister. Yedi kardeş bir süre sonra ikna olup evlerine dönerler. Babaları onları affettiğini, onları haklı bulduğunu söyleyip sinsi planını sürdürür. Oğullarının acıkmış olabileceğini düşünüp onlar için en güzel yemekleri hazırlattığını ve şereflerine bir ziyafet verdiğini söyleyip sofraya davet eder.

    Sofraya oturan yedi kardeş yemekleri yemeğe başlarlar. Sorgon yemeklere en güçlü zehirleri katmıştır. Yemekleri yiyen yedi kardeş anında ölürler. Sorgon'un bu zulmü kısa sürede her yerde duyulur. Ölen bu yedi kardeşe halk "Yedi Yaman" adını verir, anılarına her yıl yedi mum yakıp anmaya başlarlar. Zaman içinde "Yedi Yaman" Adıyaman olarak o şehre isim olmuştur.

    Samsat Kalesi Efsanesi

    Kommagene ülkesinin baş kenti Samsat'ta oturan bir kral var. Kralın güzel kızına her ülkeden talipler gelir, hepsi de geniş topraklar, sonsuz paralar sunar kızın babasına. Kızıyla evlenmelerine izin versin diye . Kral içme suyu problemi bulunan şehre suyu kim önce getirirse kızı ona vereceğini söyler.

    Yarışmacılar birbirleriyle çekişerek geceli gündüzlü düşünerek çalışırlar. Bir gün şehir halkı, yakınlarına kadar uzanan ve her gün ilerleyen dev su kanalları görür. Arkasından şehre hayat veren sular akmaya başlar. Arsameia'nın genç prensi bugüne kadar kalan su kanallarıyla şehre suları akıtır. Genç prensesle evlenerek çalışmalarının karşılığını SAMOSATA'dan alır.

    hisn-i-mansur kale efsanesi

    efsaneye göre, adıyaman kalesinin orta yerinde mil üzerinde dönen bir köşk varmış. su köşkte savaşı seyreden arap kumandanının kızı, kaleyi kuşatan türk kumandanını görür ve ona aşık olur. kız türk kumandanına haber göndererek kendisini almayı kabul ettiği takdirde kale anahtarını vereceğini söyler.

    bir gece gizlice türklerin tarafına kaçan kızı, türk kumandanı kabul eder ve kendisiyle görüşür. bu sırada kız, elbiselerinin içinde bir şeyin kendisini rahatsız ettiğini söyler.

    elbiseleri çıkarıldığında kuru bir yaprağın vücudunu tahriş ettiği görülür. bu duruma çok sinirlenen türk kumandanı "baban seni kuru bir yapraktan dahi sakınır yetiştirdiği halde kendisine ihanet ettin. kim bilir bize ne türlü ihanetler yaparsın", diyerek kızı öldürtür. kale ve şehri yaptığı hücumlarla ele geçirir.

    Güzelce Kız (Aynalı Mağara Efsanesi)

    Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez. Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir.
    Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler.

    Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleyedursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde.

    İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir.

    Serçoban Efsanesi

    Serçoban, Amasya merkezdeki Kocacık Çarşısı’nda türbesi bulunan İğneci Baba ile kardeştir. İğneci Baba ayakkabı tamiri, kardeşi Serçoban ise çobanlık yapar.
    Serçoban, bir gün dağda sürülerini otlatırken kaçan oğlağı yakalamak ister, Serçoban kovalar, oğlak kaçar, iyice yorulan Serçobon "Seni yakaladığımda keseceğim" der.

    Sonunda yakaladığı oğlağı sözünü yerine getirmek için tam kesmek üzere iken mahzun ve etkileyici bakışları ile karşılaşan Serçoban, duygulanır “ Beni de çok yordun mübarek ” der ve yakaladığı oğlağı serbest bırakır.

    Serçoban öldüğünde, sürüdeki hayvanların her biri ağaca dönüşür ve bir orman oluşur. Mezarın bulunduğu mevkii kendi adı ile adak ve mesire yeri olarak ziyaret edilir. Yöre insanı oradaki ağaçları kesmenin kendilerine kötülük getireceğine inanır.

    İğneci Baba Efsanesi

    İğneci Baba ile kardeş olan Serçoban, Amasya merkeze bağlı Karasenir Köyü’ne yerleşir. Çobanlık ile geçimini sağlayan, hal ve hareketleri, ibadetinin sadeliği ile tanınır.
    Bir gün Amasya’da ayakkabıcılıkla geçimini sağlayan ağabeyi İğneci Baba’yı ziyarete gelir. Beraberinde de koyunlarından sağdığı sütü bir mendiline çıkılayıp hediye olarak getirir. Amacı, kendi mendiline koyduğu sütün, mendilden sızmadığını göstermektir.

    Serçoban mendilini kunduracı dükkanının duvarındaki bir çiviye asar. Bu sırada İğneci Baba dükkanında bir bayanın ayak ölçünü almaktadır. Serçoban, bayanın topuklarını görünce, “ne kadar da güzel” diye aklından geçirdiğinde çiviye asılan mendilden süt yavaş yavaş damlamaya başlar.

    İğneci Baba, kardeşinin niyetinde bozulmalar olduğunu sezer ama hiç birşey belli etmez. Bayan ayak ölçünü verip dükkandan ayrılınca, İğnecibaba, kardeşi Serçoban’a “ Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta” der.Mezarı bugün özel bir ***** olarak hazırlanmış, Kocacık Çarşısı’ndadır.

    Amazonlar Efsanesi

    Önasya seferine çıkan ünlü Makedonya Kralı Büyük İskender, ordularıyla Beyşehir’de kendi adıyla anılan İskender bağları’nda konaklamış. O zamanlar Anamas Dağlarının eteklerinde göllenmiş bulunan Beyşehir Gölü’nün öte yakasında, Amazonlar denilen kadın savaşçılar yaşar. Kral, onların kendisine boyun eğmelerini istemiş; fakat elçisini geri çevirmişler.

    Büyük İskender buna çok kızmış ve Amazonların üzerine asker göndermiş.
    Amazonlar, uzun süre, İskender’in güçlü askerlerine karşı savaşmışlar. Ama bakmışlar ki;yenilip esir olacaklar, Anamaslarda gölün kıyısında, kapalı bir yer altı obruğunda dökülen bir çağlayanın düdeninin koca kayalar yuvarlayıp kapatmışlar ve düşmanın ardından girdikleri vadiyi sular basmış. İskender’in askerleri azgın sular karşısında helak olmuşlar.

    Ancak, Amazonlar kötü sonlarını tahmin ettiklerinden, kendilerini de bu sulara atarak tutsak olmaktansa, ölmeyi yeğlemişler.

    Onların bu onurlu ölümleri, İskender’i çok duygulandırmış. Anılarını yaşatmak için yurtlarına Amazonlar adını vermiş ve bu Amazonlar giderek Amanoslar ve ardından Anamaslar adını almış.

    Bir başka anlatıma göre, kendilerini göle atan Amazonlar, boğulmayıp gölde balık olmuşlar ve bu güzel balıkların adı zamanla Amazan ve ardından Sazan olmuştur. (Ancak, Sazan sazcıl anlamındadır. Bölgede Amazonların yaşamadıkları tahmin edilmektedir.)

    İstanbul Üzerine Efsaneler

    isa peygamberi çarmıhtan indiren havarilerinden biri, el ve ayaklarındaki çivileri söktükten sonra saklamış. Bu çiviler daha sonraki yıllarda Bizans İmparatorluğu'na teslim edilmiş. Bizans imparatorlarından biri, sonsuza kadar korunabilmesi için Hz İsa'nın çivilerini Çemberlitaş'ın temeline gömdürtmüş. Bu paha biçilmez çiviler hala Çemberlitaş'ın temelinde gömülüymüş.

    Beşiktaş'taki sütuna benzeyen ne idüğü belirsiz anıt, aslında bir füze rampasıymış. O yüzden silindir şeklinde yapılmış. Nüfus sayımı yapılırken, sabaha karşı kimsenin göremeyeceği bir saatte içine füze yerleştirilmiş. Füze yerleştirme harekatı çok gizli yapılmış ama bir şekilde bu bilgi sızdırılmış. Bu dedikodunun doğruluğunu araştırmak isteyen iki kafadar, anıtı incelemeye karar vermiş. Ancak anıtın etrafında dolanırlarken iki sivil polis tarafından anında gözaltına alınmışlar.

    4. Murat devri. Padişah tarafından, mey (şarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış. İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler "underground" takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece, tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde, karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış.

    Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş. Sandalcı "Ne olacak, mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de, "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. Sandalcı da haliyle, "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş.

    Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde, "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş. Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara, "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş. Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş, ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp, "Bak bari" demiş.

    Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı, "Efendi, sorunu sor bakalım" demiş. Padişah, "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip, "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4. Murat'ın ayaklarına kapanıp, "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp, "Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. Sandalcı sevinçle, "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış.

    4. Murat, sandalcıya, "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş, "Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş. Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş.

    Padişah kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. Sonra da, "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş. 4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun"

    O gün bugündür de işte o kapı, "Yenikapı" olarak anılıyormuş.

    Efsaneye göre, İstanbul’un altı birbirine bağlı tünellerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı’nın gizli bi yerinden de giriliyomuş ve tünel denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyomuş. Tüneller Kapalıçarşının altından da geçiyomuş taabi. Hatta şu an, Çarşı’nın gizli tutulan bi yerinden girilebiliyomuş bu tünellere.

    Buralarda yemek takımı üzerine çalışan gümüş kaplama atölyeleri varmış. Yerin dibindeki yere ruhsat verir mi belediye? Heepsi kaçakmış bunların. Çalışanlara da işe başladıkları gün, dehlizlerden kimseye bahsetmeyeceğine dair Kur’an’a el bastırılıyomuş.

    Tüneller çarşının altından başka yerlere doğru da gidiyomuş ama buraları kullanmak kesinkes yasakmış. Bi keresinde biraz Kolomb ruhlarından, çokça da hazine meraklarından, (çünkü hep, “ilerler hazinelerle dolu o’lum” geyiği yapılırmış bu atölyelerde) üç-dört işçi çocuk denemiş ilerilere gitmeyi.

    Dehlizler labirent gibiymiş. Çocuklardan sadece biri geri dönmeyi başarmış, diğerleri yollarını bulamayıp tünellerde kaybolmuş. Dönen çocuk da (Allah muhafaza) aklını oynatmış. Çünkü ileriki kısımlar, iskeletlerle, insan boyunda böceklerle, farelerle filan doluymuş. Bu çocuk bi daha hiç “yeryüzüne” çıkmamış. Büttün gün dehlizlerdeki atölyelerde filan dolaşıyomuş, kim ne verirse onu yiyip, gece de artık ner’de sızarsa or’da uyuyomuş. Arada da yine tünellerin ilerilerine gidip bi’kaç gün kayboluyomuş ortalıktan. Döndükten sonra hiç bi’şey yiyip içmeden ööyle bi noktaya bakıp duruyomuş günlerce.

    Caponlar zamanın Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’a gelip “Bey’fendicim bizim için Haliç’i temizlemek çoook çok kolay. Bi aylık iş. He deyin, hemen başlayalım. Sizden bi kuruş da istemeyiz” teklifini yapmış. Ama karşılığında da “Haliç’in dibinden çıkan büttüün çamur bizim olacak, Caponya’ya götüreceğiz” demişler. Teklif çok cazip ama Dalan deyip geçme, akıllı adam, hemen atlar mı hiç öyle? “Siz bana 2 gün müsaade edin, biraz düşüneyim, sonra size kararımı bildiririm” demiş. Abicim Dalan accayip pirelenmiş taabi. “Yahu bu işin içinde bi bit yeniği var. Elin Caponu napıcak bu balçığı?” diye diye kafayı sıyırmış.

    O ara nerden aklına geldiyse bizim Güzel Sanatlar’ı aramış. “Hocalara bi danışayım bakayım ne diy’cekler?” diye düşünmüş. Üstadım hocalar daha mevzuyu duyar duymaz, “Amman sayın Dalan hemmmen bu teklifi reddedin. Haliç’in dibindeki çamur dünyanın en değerli seramik çamurudur. Bunun 100 gramı havada karada enn az 10 bin dolar eder. Bu Caponlar sizi kazıklamaya çalışıyo” diye feryat etmiş. Dalan ertesi gün sınırdışı ettirmiş Capon grubu. Teresler avuçlarını yalaya yalaya binmişler uçağa. Valla bu Caponlardan korkulur abicim. Adamlar neyin hesabını yapıp gelmiş taa buralara...


    Erzurum yöresine ait bu efsanenin adı '' Gelin Geldi '' efsanesi efsane gerçekten etkileyici.

    Çevredeki köylerden birinde güzel bir kız varmış. Bu kıza komşu köylerden bir delikanlı âşık olur. Kızında gönlü delikanlıda. Durumlarını ailelerine açarlar. Bu iki gencin evlendirilmesine karar verilir. Fakat araya delikanlının askerliği girer. Kız ile delikanlı murat alıp vermemeden ayrı düşerler. Kız baba evinde delikanlı asker ocağında kavuşacakları günü beklemeye başlarlar.

    Bir gün köye delikanlının şehit olduğuna dair bir haber gelir. Gelinlik giymeyi bekleyen genç kız bu haber karşısında sarsılır. Ama elden ne gelir ki. Artık sevgilisi ölmüştür. Ağlamanın sızlamanın bir faydası yoktur.

    Kızın yeni taliplileri olur. Babası bunlardan birine kızını verir. Düğün dernek kurulur. Davullar vurulup zurnalar çalmaya başlar. Gelin alayı vakti gelince gelinin atını çeker ve yola çıkarlar. Alay yolda bir gölünü kıyısına gelince bir müddet dinlenmeye karar verilir.

    Atından inip gölün berrak sularına dalgın dalgın bakan genç kızın aklı hep eski sevgilisindedir. Onu düşünmektedir. Gölün pırıl pırıl sularına bakarken onu sanki suyun içindeymiş gibi görüverir. Hemen doğrulur. Suya doğru koşmaya başlar. Suların sakin güzelliğini boza boza ilerler ve düğün alayındakilerinin şaşkın bakışları altında gözden kaybolur. Kafiledekiler her an gelinin sudan çıkacağını ümitle beklemeye başlarlar.

    Gölde görülen her hangi bir değişiklik gelinin geldiğine yorulur ve bekleyenler “gelin geldi!” “gelin geldi!” diye söylemeye başlarlar. Gölde meydana gelen su hareketleri bu; “gelin geldi!” “gelin geldi!” diye söylenen sözlerle daha çok hareketlenir. Günümüzde de bu hareketlenme yani gölde ki dalgalanmalar halen daha bu sözler üzerine devam etmektedir. Gölün adı da < Gelin Geldi Gölü > olarak anılmaktadır.

    Adana Destanı



    Yöre: Adana

    Anadolu Selçukluları, Orta Asya’dan oba oba gelen Oğuz Türklerini uç beyi olarak yerleştirirdi. Üç yüz çadırla (hane) Anadolu’ya göç eden Ramazanoğlu aşireti de önce “Kilikya”ya (Çukurova) sonradan Çaldağı eteklerine yerleştiler.

    Bir gün Adana’daki Bizans Tekfurunun oğlunun elindeki doğan uçar ve Ramazanoğlu obasının bir çadırı önüne konar. Tekfurun oğlu, doğanın peşinden gelir ve çadırdan çıkan güzel bir Türk kızına aşık olur. Tekfur, kızı ister. Obanın ileri gelenleri toplanır. Zira Müslüman kızın Hıristiyan bir erkek ile evlenmesi dinen mümkün değildir. Kız verilmezse bu bölgede yaşamaları ise zor. Bunun üzerine Tekfur’a bir tuzak hazırlarlar. Çaldağı eteklerinde düğün yaptırırlar. Muhafızlar eğlenip içki içerken Ramazanoğlu obasının genç erkekleri Tekfur’un muhafızları kıyafetinde şehre yaklaşırlar ve şehir halkı gelin alayını karşılasın diye haber gönderirler. Şehir halkı dışarıda toplanır. Ramazanoğlu erlerinin bir kısmı halkı kuşatır, diğerleri de şehri fethederler. Böylece Adana, Türklerin olur. O günden bu yana Türk toprağı Adana’da daha nice kahramanlık destanları yazılmıştır.

    Kaynak: ansiklopedi.turkcebilgi.com/Adana_efsaneler

  7. #7
    EUROPA

    Europa Suriyeli çok güzel bir kızdı. Öyleki parlak teni göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm vaktini kırlarda deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte gezerek geçirirdi. Gene böyle bir gün deniz kenarındaki bahçelerden birinde arkadaşları ile çiçek toplarken Zeus Europa'yı gördü. Onun güzelliği baş tanrının aklını başından almıştı.

    Karısı Hera'nın haberi olmadan güzel Suriyeliye yaklaşabilmek için altın rengi bir boğa şekline girdi ve kızların çiçek topladıkları bahçenin etrafında gezinmeye başladı. Kızlar boğadan korkmak bir yana onu çok sevimli bulmuşlardı ona yaklaşarak sevmeye başladılar. Güzel Europa ona yaklaştığı anda boğa yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Europa boğanın sırtını okşayarak yavaşça üzerine oturdu.Tam arkadaşlarıda ona katılacakken boğa birden ayaklandı ve ve sırtında Europa ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığında azgın dalgaların hepsi sakinleşmiş durulmuştu. Boğa dalgaları yararak denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı.

    Bir süre sonra kıyıya vardıklarında Zeus genç kızı bir çınarın gölgesine bıraktı ve boğa şeklinden sıyrılarak tekrar tanrı şekline döndü ve ona kendisini tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar. Bu birleşmenin yapıldığı yere gölge saldığı için o günden beri çınar ağacı yapraklarını hiç dökmez. Kirid kralı Minos bu birlikteliğin sonucunda doğmuştur.

    Abdurrahman Gazi

    Abdurrahman Gazi ismi Erzurum'da büyük izler bırakmıştır. Şehitlik ve gazilik mertebesine erişmiş bir insan olduğu için O'nun manevi şahsiyeti Erzurumluların daima gönlünde yaşamış, yüce insandır Palandöken Dağı'nın üst yamaçlarında türbesi bu¬lunan ve bir ziyaretgâh yeri olan Abdurrahman Gazi'nin Hazreti Peygamber'in sancaktarı olduğu halk arasında yaygındır.

    Hazreti Peygamber'in İslam Orduları Erzurum'u fethederken, Sancaktarı Abdurrahman Gazi'nin kellesi bir düşman kılıcı ile koparılır ve yere düşer. Kellesini koltuğuna alan Abdurrahman Gazi elinde bulunan İslam’ın Sancağı'nı Palandöken'in en yüce noktasına dikmek üzere dağa yokuşa koşmaya başlar.

    Kellesi koltuğunda, sancağı elinde olan Abdurrahman Gazi Palandöken Dağı'ndaki “Şığvaler" Mevkii'ne gelince dağda bulunan çobanlar evvela dona kalırlar, sonra biri dayanamayıp:

    -“Olaaa hele bakın şuraya eskerin kellesi koltuğunda dağa doğru koşuyor”
    diye bağırmağa başlar. Abdurrahman Gazi Efendimizin Sancaktarı ve Ashaptan evliyaullah bir zat kem göz onu orada nazara getirir ve olduğu yere düşer kalır. Hem gazilik hemde Şehitlik rütbesine ermiştir.

    Palandöken'in Şığvaler tepesi denilen Sultan Sekisi yamaçlarında ruhunu teslim ederken Ona kavuşmaya çalışan kardeşi de Türbe Deresi'nde aynı anda şahadete erişir. Her iki kardeş Erzurum halkı tarafından ruhlarını teslim ettikleri yerde defnedilir. Ve o tarihten son¬ra da Abdurrahman Gazi'nin Kabri Erzurum için büyük bir ziyaret merkezi olur.
    Zamanın Valisi Yusuf Ziya Paşa buraya birde Camii yaptırmıştır. Erzuruma gelipte Abdurrahman Gazi’yi ziyaret etmeyenler bir daha Erzurum’a gelecekleri rivayet edilir. Allah makamını cennet etsin…

    Amin…

    Yöresel Hikaye ve Efsanelerimiz » Sarı Gelin Türküsünün Hikayesi

    Erzurum çarşı pazar

    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    İçinde bir kız gezer
    Hop ninen ölsün sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Elinde divit kalem
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    Katlime ferman yazar
    Hop ninen ölsün sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Palandöken yüce dağ
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    Altı mor sümbüllü bağ
    Hop ninen ölsün sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Seni vermem yadlara
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    Nice ki bu canım sağ
    Hop ninen ölsün sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu Erzurum coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmış ve tanımışlardır.

    Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ırmağı boyunda yaşayan Hıristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Erzurumlu bir delikanlı sarışın Kıpçak beyinin kızına âşık olur ve Erzurumlu delikanlı ile sarışın Kıpçak kızının arasında Erzurum ve yöresinde yaşamaktadır.

    Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Böyle bir şey yoktur. Sarı gelin türküsünde Ermenice kelime yoktur.

    Sarışın Kıpçak kızına âşık olan delikanlıyı ailesi kız ile evlenmesine karşı çıkar. Delikanlı ise kıza deli gibi âşık olur ve aşkını şiirle mırıldanarak söyler. Kız bey kızıdır zaten bey de kızını vermez bu delikanlıya.

    Delikanlı sarışın güzel kızı kaçırmağa karar verir ve kaçırır. Kıpçak beyinin adamları iki kaçağın peşine düşer ve uzun bir takipten sonra bulurlar ve oğlanı öldürürler. O günden beri halkımız arasında bu hikâye dilden dile dolaşır.

    Türkü Dadaş türküsüdür ve Rahmetli Faruk KALELİ hocamız türküyü derleyerek bugünkü hale getirmiştir. Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü oldukları tarihte bilinmektedirler

    1- ANAOĞUL KÖYÜNÜN EFSANESİ

    Bu köy kurtuluş savaşında düşmanlar tarafından ele geçirilmiş, eli silah tutan erkekler savaşa gitmiş, köyde yalnızca çocuklar, kadınlar va yaşlılar kalmış.Düşman köye girince yaşlıları toplayıp büyük bir binaya kapatmış.Bu ihtiyarlara günlerce işkence etmiş, ıslak urganlarla dövmüşler.Yaşlılara yapılan bu işkencelere dayanamayan bir erkek çocuk düşman askerlerine saldırmış.Askerler onu yakalayıp köy meydanına getirmişler.çocuğun annesi oğlunu orada görünce köy meydanına doğru koşmaya başlamış.Düşman askerleri ateş etmişler.çocuk ve annesi birbirine sarılmış halde bulunmuş.şehit olmuşlar.Köyün adı da “Anaoğul” olarak kalmış.

    Anaoğulun mezarı köyün ortasındadır.Daha sonra türbe haline getirilmiştir.

    2- ARZULU KÖYÜ EFSANESİ

    Bu köyde bir zamanlar Arzu Baba adında bir ihtiyar varmış. Arzu Baba her gece köyün etrafını bir kere dolaşıp, ne olup bittiğini öğrenirmiş. O zamanlar düşmanlar çete halinde köylere saldırıp yağma ederlermiş. Yine bir gece düşmanlar Arzulu Köyüne saldırmışlar. Arzu baba köyü tek başına düşmanlardan korumuş. Arzu Baba öldüğünde de tüm köy ardından ağlamış.Ona köyün kenarında bir türbe yapmışlar. Köye de Arzulu Köyü denmiş.

    Hala türbenin yakınında oturan bir aile her cuma akşamı burada mum yakar.

    3- ALMALI EFSANESİ

    Tekirdağ'ın ilçesi Malkara'ya bağlı Elmalı köyünün, adının nereden geldiğine dair söylenen bir efsanedir.

    Elmalı köyü yakınında bir kale varmış. Türkler Rumeli'ye ilk geçtiklerinde kalede yabancılar varmış. Türkler, Trakyaya ilerlerken bu kaleyi kuşatmışlar. Kale için devamlı “Almalı, almalı, burayı mutlaka almalıyız” diyorlarmış. Türklerin bu arzuları gerçekleşince kalenin yakınındaki köye Almalı köyü adını vermişler. Ancak köyün adı daha sonra Elmalı olarak değişmiştir.

    4- BARBAROS YOLUNUN EFSANESİ (KRAL YOLU)

    Tekirdağ'a bağlı deniz kenarında bir köy olan Barbarosta bir bey varmış. çok önceleri Tekirdağ Beyinin oğlu Barbaros beyinin kızına aşık olmuş. Babasından kızı istemesini rica etmiş. Barbaros Beyi kızını bir şartla verecekmiş. Bu şartta Tekirdağ'dan Barbarosa kadar denizin hemen yanından bir yol yapılmasıymış. Tekirdağ Beyi yolu yaptırmış. Böylece çocukları birbirleriyle evlenmişler. Bir gün Tekirdağ'dan Barbarosa giderken deniz çok dalgalıymış. Deniz kenarındaki yolda giden araba, atlar ve iki genç dalgalara kapılarak uçsuz denizde boğulmuşlar. Barbaros Beyi gençlerin ölümünden (yolun yapılmasını istediği için ) kendini sorumlu tutmuş.

    O zamandan beri denizin içinde taşlardan bir yol bulunmaktadır. Ancak, bazı kısımları çökmüş ve üzerini midyelerle yosunlar kaplamıştır.

    5- YUKARI SIRTKöYüNüN BEDDUALANMASI EFSANESİ

    Tekirdağ'a 15 km. uzaklıkta olan Sırtköy'ün beddualandığı söylenir. Bir gün köye bir derviş gelmiş. Kaç evden su istediyse hiç bir ev su vermemiş, git kuyudan su al, demişler. Derviş de köylülerin böyle yapması üzerine “Kuyularınız kurusun, köyünüz 32 haneden fazla olmasın” demiş. Bundan sonra kuyular kurumuş. Köy 25 hanedir. Su ihtiyaçlarını Aşağısırt (Yeşilsırt) köyünden karşılarlar.

    6- SARI KIZ

    Yıllar önce Tekirdağ'da sarı kız adında bir kız varmış. Bunlar ninesiyle bir mağarada yaşarlarmış. Bunların çok sevdikleri bir keçileri varmış. Keçinin bir memesinden bal, diğerinden süt akarmış. Bir gün sarı kız keçiyi sağmaya gitmiş, bir ses duymuş “haykırarak mı geleyim? Kükreyerek mi? “ kız çok korkmuş. Gidip ninesine anlatmış. Ninesi de “Haykırarak gelmesini söyleseydin” demiş. Ertesi gün sarı kız tekrar mağaraya gitmiş. Aynı sesi duymuş. “Haykırarak gel” demiş. O anda büyük bir gürültü işitilmiş. Sarı kız kaybolmuş. Yapılan sarı kız tekkesine dilek dileyip, mum dikerler. Bu türbe Kız Enstitüsünün yanındadır.

    7- BARDAKLI BABA EFSANESİ

    Karaevli köyüne ait bu efsane savaş zamanında geçmektedir.Köyün olduğu yerde savaşlar oluyormuş.Savaş sırasında Karaevli denilen bir adam tek bir çanakla susayan tüm askerlere su veriyormuş.Bu arada çanağındaki su hiç bitmiyormuş.Ancak, osırada bir düşman askerinin kılıcıyla vurması sonunda Karaevlinin kafası uçmuş.Fakat kafasını eline alarak yürümeye başlamış, görenler çok şaşırmışlar.Bir süre sonra Karaevli yere düşmüş.Düştüğü yere türbesi yapılmış.

    Karaevli'ye de Bardaklı Baba denilmiş.

    8- KARACAKILAVUZ EFSANESİ

    Karacakılavuz isminin bir efsaneye dayandığına inanılır.Köyü, Bulgaristan'dan gelen 82 muhacir kurmuştur.Bunlar on aile olup yerleşecek yer ararlar.Bu sırada önlerine çıkan karaca onlara epeyce öncülük eder.Göçmenler bu sırada ahşap, terkedilmiş bir bina bulup onun yanında kalmayı düşünürler.Bulundukları yere isim verirken “Bize bu karaca kılavuzluk etti.O yüzden buraya karaca kılavuz adını verelim” diye düşünmüşler.Böylece köye Karacakılavuz denmiş.

    Çİmen DaĞi Efsanesİ ve YÖRESEL ÖYKÜLER

    Bu dağ Erzurum un aşkale, ile Erzıncan ın mercan ve tercan ılçelerinın kuzey doğusundan keşiş dağları ismini alır kuzey batı ya doğru uzadıkça bayburt tırabzon bağlantısını sağlayan zıgana geçidi ile, kelkitin güneyinden yine erzincan ve karadeniz hattını bağlayan pöske geçidi yada dağı olarak adlandırılan eski ipek yolunun kafkasyaya bağlanan önemli geçitlerindendir. Sivas ilinin imranlı, suşehri ve Gümüşhane ilinin şiran, ilçesinin refahiye ilçe sinırlarının kesiştiği, güney batı sınırını teşkil eden kızıl dağa kadar uzanan, balina sırtını andıran, tek kuşaklı kuzey etekleri yer, yer ormanlı olmakla beraber, esas olarak bol otlaklı ve çıplak dağlar kategrisindedir. Başlangıcı olan doğu kesiminden ortalrına doğru bazı mevkilerde ılıcalar, bögert maden suları, demir ve kömür madenlerinin dışında ; hayvancılığa elverişli verimli meralarınında dikkate değer önemi bulunmaktadır.

    Diğer önemli konumu ise :eski tarihlerde çimendağının muhtelif bölgelerinde işletilen gümüş madenleri, ve diğer madenlerden - kalan ocaklar günümüze dek varlığını sürdürmektedirler. İklimi kışın çok soğuk olup, yazın sıcak geçer. Kışın kar +fırtınasından oluşan kar kütleleri baharın eriyerek, eteklerindeki doğal göletleri temiz ve berrak sularla silelendirir. Ancak yazın ortalarına doğru bu eşsiz doğal güzellik, yerini içi yenmiş birer babıko ( zırfet ) kasnağı görünümüne bırakır. Yazın dağlarda sürü besleyen ;Badıl ,şadıl ,kürmeş, ve şafaklılar çimenin sayesinde türkiyenin en kaliteli koyunculuğunu ve peynir üretirler. Eski tarihlerde , çimenin orta kesimlerinde otlayan geyik ve karaca sürüleri dolaşıyormuş, ayrıca; Köylüler boş sezonda at , ve katırlarını dağa salarak , hayvanlar çobansız kendi aralarında guruplaşarak aylarca otlanırlarmış.

    Ateşli silahların halkın elinden yoğunlaşması neticesinde ; dağda yaşayan geyik türlerinin nesilleri'de kesilmiştir. Çevre illerden , ordu ve değişik bölgelerden gelip çimen dağının en çiçekli mevkilerine konaklar, buralardan yılda 200 ton cıvarında bal elde ederler. Sivas, Gümüşhane, Erzincan ve tuncelinin sahip oldukları arıların ; en soylu kafkas arısı cinsidir. Çok çevik ve uzun mesafe uçabilen çalışkan bir arı cinsidir. Arıcılık benim dede mesleğimdir aynı zamanda . Atalarımızın sivas beydağındaki , bir ismide balucları yada baluciyanlar olarak tanılırlar. Refahiye ve imranlı arasında bulunan balukanlar , köyü bizim eski dedelerimizin akrabalarıdır. Bir rivayette : Dedem Mısto Erzincanda gelirken ; çimenin şehit suyu mıntıkasında konaklarken , yanı başındaki çiçekte vızıldayan arının kendisinin arısı olduğunu idia eder.

    Arkadaşlarına inandırmak için ; arıya al kuşağından kopardığı minacık ipliği bağlar , ve akşam eve döndüğünde ; aynı arının geçekten mıstonun , petekliğindeki kovanına işlediğiini hayretle karşılamışlar. Geleneklerimizde; arıların sırdan gelen bir nasip olduğuna inanırlar. Bu mübareğe malik olmak için ,onu satın almakla değil '' ; ya , çalacaksın ! ya''da bulacaksın '' tılsımından inayet edilirdi. Ne yazıkki '' ; son yıllarda her tarafı kirleten ' mutlak kazanma ve aşırı kar hırsı ; Atalarımızın'dan kalan arılarıda kirletip,şekere vs alıştırıp kendileri gibi asalaklaştırdılar. Arılar artık uçamıyor, kovanların etrafına dökülen maddeleri kovana taşı***** değişik haşeretler görünümündeler.

    Rivayete göre bezirgen çukuru diye bilinen kuytuluk yerde, bir çoban uyurken su uğultusuyla uyanmış, aramış taramış su bulamamış. Adı geçen mıntıkada hali hazırda zaten bir kaynak vardır, yalnız çobanın duyduğu ses sıradan kaynakların çıkaracağı sesten farklı heybetli ve gür akan suyun sırrını çözmeye çalışmış sonunda hayal gördüğüne inanıyor. Ertesı yıl yine çobanın aklını karıştımaya başlamış ve neticede suyun yer altında oluşturduğu akarını buluyor suyun tamaradaki şellalenin membası olduğuna inanıp denemek içinde kavalını oradan salı verıyor akara, ve kavalı tamaradaki kırk gözeden birisinden çıkıyor. Sifonda biçok insan bu öyküye doğrudan inanıp tamara suyunu kendi sınırlarına çıkarmak isteyenlerde olmuş eskiden .Bilindiği gibi tamara suyu da yukarıdan gelen kelkit çayıyla birleşerek yeşil ırmağının doğuş havzasını oluşturuyor. Dağın esas isminin erzincan üzümlü ilçesinin, yaslandığı yüksek kesimi olan kişmikar zirvesidir, karşı yakası munzur dağının erzincana bakan kazankaya zirvesidir.

    Kişmikar ismini eski türkçeden kalma bir isim olarak biliniyor, fakat yöreden değişik kabileler ve aşiretlerin kendi lehçelerinden değişik bir isim de takmışlar ( kısmıkor ) diye de adlandırılıyorsa da bu dil eski balibanlıların kullandığı diyalek zazaki ve dımılki bir lehçe olup,dilin kendine özgü sıkça kullanıldığı ''S'' harfinin etkisindedir. ''Gine bir rivayete baş vurmadan edemiyeceğim, Hazreti ali nin bir seferinde kısmıkor dağını aşacağı esnada dündülün önüne çıkan bir ejderhanın heybetinden ürkerek kişnemesinden esinlenilmiştir kişmikar ismi, efsanaye göre Allahın aslanı ; ejderhayı çatal ağızlı züfikarla bir vuruşla helak olan ejderhanın kanı o zamanlar deniz olan erzincan a kadar akar olmuş ve kızıla boyamış denizi. Erzincan ovasının oluşumuda o tarihten iitibaren Haz Ali tarafından kemah boğazının en dar yerinden üç zülfikar darbesiyle yarılıp suyun çekilmesiyle oluştuğuna inalılmaktadır.

    Çimen dağının eski tarihlerde, bağrında barındırdığı bir çok kervan sarayların ve yer hanlar ın bulunduğu önemli konak yerleride halen harebeleri mevcut olup tarihi mekanlar sıralamalarında yerlerini korumaktadırlar. Bunlardan urum saray merkez erzincan ilinin kuzey cepesinin 10 km uzağından sipikor geçidinin ilk dağ köylerinin başlama noktasında bulunmaktadır. İkinci si erzincan ovasının bitiş noktasında sivas erzincan karayolunun çardaklı deresinin kuzey kıyısında ''yer han dır. Hanın tarihi mimarının özellikle şiddetli geçen kış iklimi şartlarına özgü tasarladığı, yerden kazılma bir tarihi yolcu evi olduğu bu gün bile yıkıntılarından rahatlıkla, anlaşılabilen belirgin özelliklere sahiptir. ''Hanın yapılış tarihine dair bazı ,veriler mevcuttur . Ortadoğu arşivlerinden alınan bir kaynakta ;

    Garo sosanyan'adı geçen hanı ve kızıldağ eteklerindeki Gemecük köyüne ilişkin araştırma ve bazı yöresel ayrıntıları aktarmaktadır. Yazara göre Selçuklu devleti döneminde '' Gemecükte kaymakamlık görevini yapan ünlü bir hanedanın kızına taktığı zinnet takılar ile çeyizinin toplam değeri ; dönemin Frenk devlet bütçesine eş değer olduğunu vermektedir. Yazarın verileri kendisini bağlar. Lakin çimen dağının muhtelif bölgelerindeki garip mağaralar ile '' düz zeminde silindir ağızlı derinliği bilinmez bu bacaların belkide altın yada gümüş ocakları olduğunun işaretini vermektedir. Dağımızın bir çok sırrı ve gizemi barındırdığı diğer özelliğide ömeryurdundaki kaya dibinde çıkan uğultulu kaynaktır. Eski yaşlılarımızın yorumuna göre ; bölgenin altında gizli akan suyun sesi yada uğultusu olaraktı. Ayrıca sifonda değişik mevkilerde kilise ismi geçiyor ,fakat gözle görülür herhangi bir viraneye yada kalıntıya raslamak mümkün olmadı.

    Köyümüzün merkez mezarlığı ,çevresinde bazı mezar kazıma sırasında ; büyük toprak çanak , çömlek vs büyük küp diye tabir edilen boş yada içi toprak dolu şekilde çıkarılan tarihi eserler '' turşu kurulmak üzere evlere taşınıyordu . İnsanlarımızdaki tarih bilinci ve eserlerı kouma vasfı sıfır olunca ; yerde her çıkan kabın içi altın dolu hayali , çok zamanlar isyan edip çıkan her şeyi oracıkta parçalıyorlardı. Bilinçsizlik insanlarımızın en büyük derdi ve dönemin ''vebasından ''daha etkili olabiliyordu . Komşu köyümüz İnözü 'de Takriben 1928 lı yıllarda köydeki eli iş tutan 20 ye yakın genç ve yaşlı kazıdıkları bir su kanalında '' Patlamamış büyük bir top mermisini açmaya çalışırlaken infilak eden mermi : 6 nişanlı gencin feci şekilde ölmelerine sebebiyet vermişti.

    Düğünleri için gün sayan talihsiz kızlar ; boynu bükük ; sevmedikleri belkide hiç görmedikleri diğer komşu köylere gelin gitmişler. Bu üzücü olay şüphesiz bir savaş nedenli kazadır. Çimen dağında yıllarca süren osmanlı rus savaşından arta kalan ; patlayıcı silah ve muhimmatın çevre köylerce terteleye getirilip uzun zaman geçimlerini sağlamışlar. Adı geçen mirasın ve hazınenin , kırıntılarını bizim kuşak tarafından temizlenip yöre çerçilerine birer balon ve bir sakıza bir dizine fişek veriyorduk . geri kalanınıda ateşte patlatıp alem yapıyorduk sifon yaylalarında. . Bu dağlar '' ezel dağlar çiçeği meze dağlar ; olurken bazen 'de derdime dermansın dağlar yada katlime fermansın oluyormuş .

    Çevre köylerin geçimlerini sağlamak için ; hayvan sırtından erzincana kadar taşıdıkları ,orman ürünleri tomruk ve kömürün karşılığı aldıkları bir kaç kuruşu '' dağda pusu kurmuş eşkıyalara nasip oluyormuş. Öyle perişan anlar yaşıyorlarmışki ; eşkıya guruplarının zaman, zaman sefillerin donlarina kadar soyuldukları söylenirdi dilden dile sifon yaşlılarınca. Şiran ve çevresinde söylenen yedi kardaştan kalan Mehmet hikayesi buna benzer bir soygunda dedem ile amcasının oğlu mehmedin çimenin orta yerinde soyulmaya zorlandıkları bir anda ; eşkıyalarla kendi aralarında geçen diello ve yapılan akıllı taktik sonucunda kurtuluşlarının öyküsüdür.

    Çimen dağına yuvalanmış nerden geldikleri , kesin bilinmeyen onlarca eşkıya guruplarının yüzünden ; küyümüze karşı birkaç kez haksız yere baskı yapılmış ve köyümüz ateşe verilmiştir. köyde bulunan kadınlarımızca 7 kez söndürülen evlerin damları halen yarı yanık vaziyette tarihe meydan okuyorlar. Diğer sürgün edilen köy 'de kelkit e bağlı yeni köydür . Yeni köyün dağdaki eşkıyalara yataklık yaptıkları gerekçesiyle ; top yekün insanları ,zorla çıkarıp kelkit çayını takiben amasya istikametine doğru sürüklemşler . Köyde yalnız çok yaşlı pir ihtiyar dedeyi bırakmışlar.

    sifonlu deng bejık ''lerca ağıt yakılmıştır pirlerinin bu hazin sonları için . AĞIT Esker hatın dere malan ..................( Askerler kapımıza geldi Me nezani çıbu zeval ..................( suçumuzu bilemedik Ar dane xaniye male .................( Ev damını ateşe verdiler xebere bıdın talıbe Gale ................ (haber verin Gal'daki taliplere Le, le ane çı zemane .................( Anam , anam ne zamandır Kalık birık şuve mane ................ (Pir ihtiyar kaldı gerı Ar berdane dara giye ................( Ateş verdiler ot yığınına xebere bıdın piredi kiğiye ..............(Haber verin kiğideki pirlere Deng bejık : yöremizdeki zamanın destancılarıdır. yedi bölükte hatırı sayılır sayıda destancılar vardı. Benim yetiştiğim bu yetenekli insanlarımızdan ; sarı oğullarından , rahmetli Kaya sarı ( kel kaya ) Koştu larda Binalı koştu.Daha önceki destancılarımız ; Orta mahalleden hasan çorlu ve mehmet çorludur, mehmet ve hasan çorluların güzel seslendirme kabiliyetleri öne çıkarken ;

    Binali koştu : bir dıramatık olayı aniden sıcağı , sıcağına olay mahlinden özellikle kederli aile ocağında ağıt yakmasıyla ünlü bir köylümüz ve sanatçımızdı. Kel kaya ise: kulaktan dolma okunan her şeyi yada dinlediğini kesinlikle unutmayan , önemli bir kişilikti , Onun anlattığı ,Hanarzi, Mem'u zin ,Arabi zengu (zenci ), Mem'u alan,Şah hatayı ( Şah ismail), ve diğer hikayelerden Allık ile ,Fattık ,Kel oğlan, Kör oğlu,gibi bi çok kahramanlık ve aşk öykülerini günlrce anlattığına ben ,çok kereler dinleyici oldum. Mehmet çorlu ; Çok güçlü ses havzasına sahip olup , genelde Yemen , kore, dersim , ve karaköse vakalarıyla ilgili destanları uzun hava olarak okurdu . Ne çareki ;ömrünün yarılarında ,oğlu süleymanın bir kaza sonucu, öldüğü gün ; hayatı boyunca söylediği bütün en acı ağıtlarnı o gön süleymana yaktı, ve yürek dağlayan sedasına sarılarak, var gücüyle ağlamaklı o kadarda hüzünlü , kederli ve de acı.....

    Böylesi talihsizlikler'de kaderin baçka cilvesi. Nitekim ; sürgün kafilesı yarı yolda iken köyün naklihane edilmesinin ,asılsız ve yersız birtakım çevre deki komşu köylerin mera anlaşmazlğına dayanan ,çekememezlik ve çirkin ihtirasçıların gamazlamaları sonucu derhal sörgünlerine karar çıkmıştır. Nerden ve hangi merciler tarafından gönderildiği, anlaşılmayan bir yüz başının emrindeki askerlerce Şebin karahisar yakınlarından geri köylerine dönderilmişlerdir. Yeni köylüler ve çevre talip köyler ; dönüşlerini sağlayan yüzbaşıya Hızırın kendisi olduğuna inanıyorlar. Yakın tarihlere kadar, dilden dile aktarılmış yüzlerce yer han anıları anlatılırdı sifon ve çevre komşu köy sakinlerinince.

    Dağın derinliklerini ve tarihi geçmişini yazmak ve özetlemek, elbetteki bir kaç efsane ya da kendisine özgü gözellikleriyle tarif etmek yetersizdir.Çükü dağların insanoğlu üzerinde ve yaşama, dair sunduğu nimetlerinden ziyade ; toplumların manevi dünyalarına da hükmeden evliyaların, türbelerin ,ve ziyaretlerin'de kısaca öykülerini aktarmak istiyorum. ''Bunlardan doğu çimen dağının eteklerinde Mama hatun türbesi,ve çayırlı lının dağ kesimini mütakip kelkitin çimen yakasındaki uzantısının en yüksek zirvelerinde, Bacı kardeş ziyareti; ( Topuzlu baba ) çamur mezrasının konumlandığı sipikor geçidinin kol atan mıntıkasına, bir kaç km doğusundadır.

    Ziyaret karşı, karşıya iki sivri yüksek tepelerden oluşan , özellikle uzaktan görünümü, insana hoş ve manevi keyif veren, özellikle geceleri bazen tepeden, tepeye atılan top atışlarının gizemiyle bir bütün insanı hayretlere düşüre bilecek kutsal değeri vardır. Yöre halkının genelde geldikleri yer eski dersımlılerden oluşmaktadır. Abartısız çimen dağının şebinkarahisara kadar uzanan ve yamaçlarına yerleşen bütün köylerin kökeni dersim, şadıllı ,ve badıllı ile türkmen boylarındandır. Aşiretler in bir kısmının değişik mezheplerle başkalaşıma uğrasa da özünde geneli ziyaret ve türbelere karşı sonsuz sevgi, inanç ve güven duymaktadırlar . Yukarı çimen dağının başlangıç noktalsındaki yerleşim alanlarının eski adı bayburti dersimliler olarakta geçiyor . gümüşhane bayburt ve erzincan 'da dahil bağlı oldukları il erzurm vilayetidir.

    Yeri gelmişken Kismıkor köyünün evliyasınada biraz değinmek istiyorum. 1914 yıllarında birinci dünya harbi döneminde Erzincanda , görev yapan vt .dr yaver yüzbaşı Nuri bey Hatıratlarında şöyle bir hadiseyi neşrediyor anı defterine : Erzincan ve çevre köylerinin bir kısmında adına ibadet dedikleri bir takım kayri ahlaki ve hurafayi faliyet gösteren ne idiğü belli olmayan dede ve üfrükçülerin halkı kandırma ve yanlış yönlendirme yoluna gittiklerinin malumatını bir zat teşkilatı mahsusa tarafından ,askeri makamlara sunularak derhal gereken tahkikatın yapılması için kendisi ve yaverliğini yaptığı subayla ,birlikte kısmıkora ulaşıyorlar.

    Söz konusu dini ayın hakkında soruşturmayı başlatmayı daha bitirmeden köyün en büyük bir evinde kendilerini ceme davetli olduklarını bir zat kısmıkor ocakzadeleri tarafından iletiliyor. Cemin başlangıcını hayretle izleyen iki yüksek rütbeli ordu mensubunun '' en akıl almaz manzaranın , evin orta yerindeki ağaç stüne asılı duran bir nevi asa biçimindeki odun parçasının, Canlanarak iri bir ejderha nın hallah, hallah nidalarıyla secde eden cemaatin üzerine süzülerek ağzından ateş püskürdüğüne , bir zat şahit olduklarını ve kendilerinin de neye uğradıklarını anlamadan geri gelip ; gördüklerini üstlerine naklettiklerini ve , ondan sonra hiç bir şikayet ve sanıya mahal vermeden kimsenin o insanlara dokunamayacağı emrini veriyorlar. Burası da tabi yukarda verdiğim, örneğin bir benzeri . Hatıratların geneli gerçek bilgileri içeriyor , benzeri veriler Eski içişleri bakanı İhsan sabri çağlayangil'in hatıralarından görebilirsiniz seyit rıza ile ilgili.

    Diğer ziyaretler , kozoğlu köyünün eteğine konduğu Şahan baba ve hıdır baba ziyaretleridir. Bütün ziyaretlerin ortak özelliği : bulundukları mevkilerde oldukça yüksek yerlerde oluşlarıdır. Bu dağ güzergahında bulunan diğer ziyaretler: yer han ın bir km ilerisinde refahiye istikametinden şiran hattına ayrılan beş göze boğazının kurmeş aşireti meralarının bitiş hududunun ,,orta çimen suyuınun karşı yakasını teşkil eden çimenin en verimli ve yeşil vadisinin, gavur dağlarına şahin gibi bakan hindi baba ziyaretidir. Yöre halkı yayla zamanı,bu ziyaretleri niyaz edip kurbanlar keserler, Halk arasında söylenen bir rivayete göre: seferberlik zamanında, rusların işkal ettiği bölgelerden biride kontrollerinde bulundurdukları çimen dağıdır.

    Dönemin rus komutanı karargahını tam hindi babanın tepesine kurdurmuş orda savaşı yönlendırıyormuş. Rus komutan bir gece rüyasında hindi babayı görür ve derhal buradan çekilmelerini buyurmuş. Ondan sonra rus komutan bütün birliklerini topladığı gibi soluğu rusyadan aldığına inanılyor. Hindi baba ziyaretinin doğusunda, badıllı aşiretlerinin ve yanık yaylasının sınırları içinde şehit suyu adında meşhur bir kaynak bulunmaktadır. şehit suyu ziyaret olmakla beraber aynı zamanda ; bir çok hastalıklara şıfa olan değerli bir kaynaktır. Bilhassa küçük baş hayvanlarda salgın haline gelen uyuz ve şab hastalığı gibi sepici marazlara deva sunan, doğal veteriner ve çaresiz kimselerin umudu, lokmanı hekimiydi, Qani'ya şehit.

    Çimen sırtlarında ve eteklerındeki yerleşim bölgelerindeki ziyaret ve evliyaların, diğerleri ise şunlardır : refahiye çukur çimen köyünde Ali haydar ocakzadeleri, diğeri allolar mevkiine düşen Aslan baba türbesidir. Orçul halkı genelde bu ocak ve ziyaretleri niyaz edip kurbanlar keserler. Ayrıca çimenin orta omurgasını teşkil eden Çavlan ve İnözü yaylarının kara deniz cepesinin,eteklerinde koç burnu gibi şirana doğru eğilen boğaz yaylanın, ve dumülce yaylalarının güzergahlarında karşılıklı konumlandırılmış ,Kaybışık , Ağbaba, Kayber'e ve Yedi bölük merkez mezarlığındaki Ahmet dede türbesı ile , yukarı ve aşağı Kınıklar mezarlığnda Paşa dede türbesidir.

    Kaybışık ziyareti; Ağbaba ve Kayber'e hakında geniş bilgi bulunmamakla beraber, diğer çevremizdeki farklı mezheplere mensup aşiret ve köylerininde tanıdığı ayrıca son yıllara kadar kendilerininde bu kutsal mekanları korudukları ve yöresindeki ağaç ve odunları dahi yakmadıkları, bilinen gerçeklerdir. " Ahmet dede ve Paşa dedeler ise Alevi toplumunun yöredeki şadıllı aşiretlerinin talipliklerini yaptığı Cemal abdal pirleridir. Doğu ve iç ana dolu bölgesinde yaygın talipleri bulunan, bu dede sülalesinin geçmiş tarihleri; Evladı Resul sülalesine tekabül ettikleri söylenmektedir. Bu konuda cemal abdal pirlerinin ; yalnız Varto, kiği, ve kelkitin yeni köy ve şiranın yedi bölük köyünde yerleşik olduklarıdır. Bu da gösteriyorki ; bütün yörelerdeki talipler aşiretler, ve rayberler, kendi aralarında bu kutsal ocağa mensup, aileyi dörde bölerek kendilerine yolu , adeleti ve hak yolunuda ibadeti yaptırmaları için taksim etmişlerdir.

    Dolaysıyla ; talipler bu ocağın en elit şahsiyetlerini ve keramet sahibi olarak inandıkları zatların türbelerinide ziyaret olarak tanırlar ve büyük hürmet, saygı ve sevgiyle bağlıydılar talipler. Ahmet dedenin yaşamı ve dedeliğinde ki derin icazet ve kerameti ; dönemi yaşayanların aktarmalarından özetle Birincisi : cem esnasında '' yanı başlama aşamasında ceme girme vasıfları olmayan , yani düşkün ,yada suç işleyen her kim olursa olsun ,ceme iştirak etmişse o cemin yürümesi mümkün olmuyormuş. Ahmet dedenin ilhamı ve cemi yürütme şevki ta baştan kırılıyormuş. Cemi tertipleyen sorumlu şahsiyetlerden derhal ,içerdeki insanların tümünün barışık ve her hangi bir dargınlığı olanların suç unsuruna göre soruşturması yapılıp, orada insanlar huzurnda cezalandırılırlarmış.

    Suç unsurları : Zina, hırsızlık, sınır bozma ,boşanma , iki evlilik vs gibi suçlar istisnasız af edilmeyen ve, cemden soyutlanılırdı ki bunun genel tanımı düşkünlüktür. Diğer af edilir suçların mütevası daha , küçük boyutlu hata ve bir takım kavga ve küfür mayetinde olanları ; dede onları dara kaldırıp ;sorgular ve tövbelerini isterdi. Bu insanların yaşı ve itibarları ne olursa olsun , cemin yapıldığı büyük bir evin köşesinde , ayakta bekletilirdiler.

    Dede kararını açıklamadan önce ; diğer toplumunda genelinin görüşünü ve rızasını aldıktan sonra , sanıkların aklanması yada cemden atılmaları sağlanır yeniden cem ayını başlardı. Kısaca bütün dede ocaklarının başı Hacı bektaşı velidir. Bilindiği üzere Hacı bektaşı veli ; 12 imamlardan , İmam Rızanın yedinci göbekten torunudur. Bu da dedelerin ( gerçek anlamda ) Evladı resul soyundan olduğunun toplumumuzda yaygin olan inayetlerdendir. Lakin ; '' Kerbela vakasından, Ehli beyt sülalesinden kaç kişinin kurtulduğunun, gerçek rakamı bilinmemektedir. Eğer, bin yıl öncesinin toplum yapısına dayanarak söyliye bileceğimiz bir şey varsa; kesinlikle bu günün toplum yapısını takip ederek bir takım bilgilere gerçek anlamda ulaşmak mümkün olur diye düşünüyorum.

    Örneğin :Ehli-Beyt kavramı ;'' Kerbeladan 'da çok ötelerde , ta hazıretı ademın zurriyetinden Şit nebi ye dayanan bir evsanedir. Dolaysıyla bu mitolojik inanç İslamiyetin doğuş yıllarından, İslamiyeti ilk kabul eden bir kabile reizinin kullandığı probaganda araci olasiligi muhtemeldir..

    Defne (harbiye) efsanesi

    zeus'un oğlu ışık tanrısı apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür.bu eşsiz güzelin adı defne'dir.apollonun içinde arzular uyandırır . onunla konuşmak ister. fakat defne, ışık tanrısı'nın içinden geçenleri anlamıştır.kaçmaya başlar o kaçar, apollon kovalar. çapkın tanrı bir taraftan kaçma seni seviyorum diye bağırır. defna ise tanrılarla sevişen kadınların başlarına neler geldiğini bildigi için korkuya kapılır va kaçmaya devam eder. apollona gelince bu güzel periyi mutlaka yakalamak istemektedir. aralarındaki mesafe gittikçe kısalır ve bir an gelir ki defne, apollo'nun sıcak nefesini saçlarının arasında duyar. artık kurtuluş imkanı kalmadığını anlayan defne, birden durur ve ayağı ile toprağı kazı***** şöyle bağırır:

    Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru

    bu içten yalvarış üzerine defne orğanlarının ağırlaştıgını, odunlaştığını hisseder. olgun gögsünü gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür,bir defne ağacı oluverir.

    bu manzara karşısında şaşıran apollon defne'nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü ile seyreder. sonrada sarılır ve sert kabukları altında hala çarpmakta olan kalbinin sesini duyar ve şöyle seslenir:

    defne bundan sonra sen apollo'nun kutsal ağacı olacaksın o solmayan ve dökülmiyen yaprakların başımın çelengi olacak.

    işte bu öykünün geçtiği yer bugünkü harbiye'dir. (gerçekten yapraklarını yaz, kış soldurmıyan çok güzel kokan bir ağaçtır) harbiyeye gelen defneği görebilirler

    DERSİMDE GAĞAN KUTLAMASI(YÖRESEL BİR GELENEK)

    "Khal; ihtiyar,yaşli anlamina gelen Kirmancki / Zazaca bir kelimedir.
    Gağan ise yine Kirmancki / Zazaca da Aralik ayina verilen isimdir.

    Khal Gağan Dersim cografyasinda Alevi- Kirmanclar tarafindan kutlanan ( Sivas,
    Tunceli,Erzincan,Bingöl,Muş ) günümüze kadar gelebilmiş eski bir gelenektir.

    Gağan kelimesinin kökenine iliskin net bir bilgi olmasa da Kirmancki / Zazaca da yilin son ayina verilen bu ismin ghan (eski) üzerinde arastirma yapilmasi gerektigini düsünüyorum.

    Khal Gağan; eskinin uğurlanmasi ve yeni gelen yila merhaba anlami bu çagrisimi yapiyor.

    Khal Gağan Aralik ayının üçüncü haftasında başlar ve Ocak ayının ilk haftasına kadar sürebilir.
    Sali gününden başlayip üç günlük oruç tutulur.Üc günlük orucun anlamlarindan biri de kişin çetin geçirilecek olan üc ayin haber verilmesidir.
    Pir,Mürşit ve Dedelerin olduğu yerler de Cemler bağlanir.

    Çocuklar sabah erkenden kalkarlar, en güzel elbiselerini giyinerek Khal Khek ( Ihtiyar Adam) eşliginde hediye toplamaya giderler. Toplu bir şekilde , habersizce her evin kapısına giderek ?Gağanê Sıma Bımbarek Bo? (Gağanınız kutlu olsun) diye selamlar ve şarkılar eşliğinde Khal Khek oyununu oynarlar ve hediyelerini alırlar. Hediyeler daha çok badem çekirdeği, ceviz, kuru üzüm,kayisi kurusu,un ve benzeri şeyler olur.

    Akşama kadar toplanan yiyecekler köyün bir evinde pişirilir, geri kalanlar da yoksul ailelere dağitilir.Genel de undan yapilan yemeklerdir. Zerfet adi verilen hamur,yağ ve sarmisakli ayrandan olusan yemek pişirilir ve yenir.
    Evlerde ise Pesare (bir tür çörek) ve dane ( bugday) pişirilir.Dane bir kismi yenir ve çocuklara dağitilirbir kismi ise iplige geçirilerek hayvanlarin bulundugu ağilin direklerine asilir.

    Uğranilan evlerde Khal Khek oyunu oynanir.Oyunun aktörleri yaşli adam kiliğina giren Khal,bayan elbiseleri giydirilmis gençlerden biri olan eşi Fadike ve onlari korumakla yükümlü yüzünü soba kurumu,isi ile siyaha boyamiş Araptir.Taninmayacak derece de kendilerini özenle giysi ve kostümlerle kamufule ederler.

    Khal Khekin; koyun yada keçi kilindan yapilan ak ve uzun sakali,eski elbiselerden oluşan kostümü,omuzunda heybesi,elinde asasi ve tesbihi bulunur.
    Khal Khekin eşi rolündeki Fadike; gözleri dişinda yine taninmayacak sekilde giydirilir.Etek ve eşarp giydirilerek taninmasini önlenir.

    Arab / Arapta yüzünü sobalardan elde edilen kurum ile siyaha boyar ve elinde degnegi bulunur.?Arab? olarak nitelenen korumaci kişinin görevi; uğradiklari evlerde gençleri kovalayip Fadikenin kaçirilmasini önlemek ve sonrasinda Fadikenin bulunmasina ve Khalo Khekin yanina getirilmesine yardimci olmaktir.Bulunduktan sonra hediyeler toplanir ve köy evlerinin ziyaretine devam edilir.

    Evlerenerek gelin olarak ayrilan kizkardeş,hala,teyzeler ( Zeyi) ziyaret edilir ve onlara yaptiklari işlerden dolayi şükran duyulur.?Bara Zeyiu? evden evlenerek ayrilan bayanlarin hakki anlamina gelir.Evlendiklerinde toprak gibi haklar istemeseler de bu gibi günler dealtin,hayvan vb. gibi degerli hediyeler kendilerine verilir.

    Eski bir Dersim ? Alevi gelenegi olan Khal Gağan bir paylasim törenidir ayni zamanda.
    Yoksul olan aileler ve çocuklari mutlu etmek, dayanişma , paylaşim ve eski yili neşeli bir şekilde ugurlayip yeni yila güzel bir baslangic yapmak amaci taşir.

    Gağanin Gağant,Nikolaus ve Noelle Ilişkilendirilmesi:

    Cesitli kişi ve çevrelerce Hristiyanlarin Noeli,Nikolausu ve Ermenilerin yilbaşi kutlamasi olan Gağanti ile ilişkilendirilmeye çalişilsa da bu subjektif , gerçekle ilgisi olmayan bir yaklaşimdir.Elbette ayni cografyayi paylaşmis olan halklarin birbirinin kültürlerinden etkilenmesi,aliş-verişleri normaldir ve bu anlasilabilir.Fakat; bu tören ve kutlamalarin amaç ve şekillerine bakildiginda arasindaki farkliliklar kolayca kendini göstermektedir. Ayni dönemlere denk gelmesi ve benzerlikler ayni şeyler olduklari anlamini çikarmaz.

    Öncelikle hristiyanlarin Noeline bakalim: Sacred Origins of Profound Things adli kitapta ; " Mesih'in dogumundan sonraki iki yüzyil boyunca, onun tam olarak hangi günde dogdugunu kimse bilmiyordu, bu konuyla ilgilenen de yoktu" denilmektedir. Kutsal kitaplarinda dahi Isanin hangi gün doğduguna dair de bir tarih bulunmamaktadir.
    25 Aralik Iran cografyasinda oluşan ve gelisen Mitraizm inancindaki tanri Mitranin doğum günü olarak kutlanan bir festivaldir.Isanin doğum günü olarak kabül edilen 25 Aralik tarihi MS. 353-354 yillarindan sonra dini bir tören olarak Roma?li Papa Liberius tarafindan batiya tasinmis ve Hristiyanlarca kabül edilmistir.Yine Hristiyanlarca kutlanan Noel bir bayram degil yas buna karsin Khal Gağan bir şenlik havasinda gecmektedir.

    Hristiyanlikta Nikolaus olarak bilinen ve çocuklara hediyeler dağitan kişiliginde kökeninin Anadolu olduğu bugün hem Hristiyanlar hem de diger dinlere mensup insanlar tarafindan bilinmekte ve kabül edilmektedir.

    Khal Gağan ile arasindaki en önemli fark ise;Nikolaus her yil Miladi takvim ile Aralik ayinin 6.nci günü kutlanmaktadir.Miladi takvime göre 6 Aralik ise Dersimlilerin kullandigi takvime göre henüz Gağan (Aralik ) ayindan bir hafta öncesine denk düşmektedir.Yani hristiyanlar Nikolausu kutladiklarinda henüz eski takvimi kullanan Dersim cografyasinin hesabina göre Aralik ayi başlamamistir.Nikolausdan bir hafta sonra Aralik ayi başlayacaktir.

    Ermenilerin Gağant olarak adlandirdiklari gün ise; Miladi takvim ile yilbaşina denk gelen tek bir günden ibarettir. Isim olarak benzerligi bulunsa da (Gağan , Gağant yada Gağand ) etimolojik olarak ayni orjinden geldigini ve ayni kavramdan bahsedildigini düşünmüyorum.

    Oruç,kutlama ve Khalo Khek gibi uygulamalar Ermeniler de bulunmamaktadir.

    Sonuç olarak; Khal Gağan kutlamasi Dersim Alevilerinin eski dönemlerden beri kutladigi bir uygulama olup günümüze kadar gelmiş bir gelenektir."

    Gağanê Sıma Bımbarek Bo !
    Gağane Xwa Piroz Be !
    Gağaniniz Kutlu Olsun!

    Külhancı baba Efsanesi

    Hamam sahibi, hamamında tellaklık yapan genç delikanlı Külhancı babayla dertleşmiş.

    Ben şimdi nereden külhancı bulacağım. Zor durumdayım, diye yakınmış.

    Külhancı babada ustasını çok severmiş ustasını çok severmiş.

    Hiç üzülme. Git sende dinlen. Kırk gün bu hamamın sorumluluğu bana ait. Yalnız gözünün arkada kalmayacağına söz ver. Giderken dönüp arkana bakma bile. Kırk gün sonra çık gel. Ama sakın şaşırıp ta kırk günden önce gelme, sözünde durmazsan tüm çabam boşa gider, diye hamam sahibine tembihlemiş

    Hamam sahibi de:

    - Bu deli oğlan bir şeyler kuruyor ama hadi hayırlısı. Dediğini bir yapalım bakalım, diye düşünmüş.

    Gidip evine kapanmış. Yalnız her akşamüzeri hamama gelir hâsılatı Külhancı Baba'dan alırmış. Verdiği sözü tutar külhanı hiç dolaşmazmış.

    Günler günleri kovalamış. Eskiden eşeklerle katar katır odunlar her gün hamam taşınırken; artık hamama kimsenin odun getirmez olduğu hamamcının ilgisini çekmiş.

    — Yav, bu deli oğlan külhanı neyle yakar acep? İşin başına geçtiğinden beri hamama ne bir oduncu uğradı, nede bir eşeğin sırtında odun yüküne rastladım. Bu oğlan külhanı neyle ısıtır acep? Diye meraklanır dururmuş.

    Hamamcının merakı her gün biraz daha artmış. Günlerde 39'a dayanmış. Otuz dokuz da bir, kırkta bir diyerek artık dayanamıyorum gidip bakacağım demiş. Doğru külhana yollanmış.

    Bir de ne görsün Su haznesinin altında bir tek mum yanmakta. Koca hamam bu mum ile ısınmakta.

    Tam bu sırada içeriye Külhancı Baba girmiş:

    - 39 gün bekledin de, bir gün bekleyemedin mi? Bir gün daha bekleseydin hamamı gaipten ısıtacaktım, demiş.

    Yani hamamcı bir gün daha bekleseymiş yeraltında sıcak su fışkıracakmış ve hamam öyle çalışacakmış. Hamamcının aceleciliği ve merakı yüzünden Külhancı Baba'nın kerameti bozulmuş. Hamamcı çok pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Hamamı mumla ısıttığını gelip görmeseymiş Allah'ta ona kudretten sıcak su gönderecekmiş.

    EZO GELİN EFSANESİ

    "Ezo gelin, benim olsan seni vermem feleğe,
    Güzel yosmam, başın için salma beni dileğe,
    Anası huridir de, kendi benzer meleğe
    Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle
    Çık Suriye dağlarına bizim ele el eyle,
    Gel bahtı karam gel, sıladan ayrı yazılalım gel…
    Ezo Gelin, çık Suriye Dağları'nın başına,
    Güneş vursun da kemerin kaşına, kaşına,
    Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
    Nenneyle de, ah bahtı karam nenneyle, neneyle
    Çık Suriye Dağları'na, bizim ele el eyle,
    Gel bahtı karam, gel sıladan ayrı yazılalım, gel…"

    Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909'da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif'tir. Nüfus kaydında halen bekâr görünen Ezo'nun, üçü erkek, üçü kız altı kardeşi daha vardır. Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üzerinde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo'yu, birçok zenginin yanı sıra, o zamanki Halep ilimizin Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyze oğlu Memey (Mehmet) istiyordu. Taktirde yazılan tedbirde bozulmazmış. Ezo'nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyze oğluyla…

    Ezo'nun Güzelliği

    Anlatanlar, Ezo'nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo'nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:
    - Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
    - Öyle güzelmiş ki Ezo; bakanlar bakmaya doymazlarmış.

    - Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo'nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo'nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.

    - Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
    - Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş…

    Öykümüz, Başlıyor…

    Ezo'nun güzelliği söyleyen dillere söylence olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu komşu Beledin köyünden, "Şitto" Hanefi Açıkgöz'dü. Şitto'nun bağlaması, akarsulara "Siz şırıldamayın, ben şırıldayayım."; sesi de bülbüllere, "Siz şakımayın, ben şakıyayım." diyen cinstendi. O sıralar Hanefi 30; ay'a "Sen doğma, ben doğayım." diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.

    Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş'un düğünü vardı. Düğüne, Ezo da Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler, gelini de güveyi de unutup, Ezo ile Şitto'yu izledi. Şitto, Ezo'ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi'nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo'ya dünür yolladı. Hanefi, ala ala "Düşünelim." cevabı aldı.

    Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk'le yörenin töresi olan "değişik"i uygulamaya karar verdi.(Bu töreye göre, bir erkek, hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede "kalın" diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto, halası Hazik'i Mehmet'e verecek; buna karşılık Mehmet'in kız kardeşi Selvi'yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu "değişik" gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

    Ezo Şitto İle Evleniyor

    Derler ya; "İnsan sarayda olmamalı. Saray insanda olmalı…" Şitto'nun doğru-dürüst evi bile yoktu; ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin-dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto'ya çatıldı. "Ele gelin gelir, bize kalın gelir" demişler. Bu evlenmede Şitto'ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü Şitto, Ezo'yu almasına karşılık; Ezo'nun ağabeyi Zeynel'e halası Hazik'i verecekti. Alan râzı, veren râzı…

    Güzün ortanca ayında, iki düğün birden kuruldu. Şitto'yla Ezo'nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel'le Hazik'in düğünü Uruş'ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu… Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ, ben selamet. Bu demektir ki iki köyde iki mutlu yuva kuruldu.

    Şitto ile Ezo, sizlere lâyık mutlu bir yaşamı sürdürüyordu. Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gel gelelim, mutlulukları göze geldi.

    Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler, içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız; "Söz taşıma, taş taşı." demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler…

    Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo. Şitto, öykülerini bir cümlede özetler.

    "Kötü talih; geç buldum, tez yitirdim…"
    Şitto Ezo'yu boşayınca "değişik" töresince halası Hazik de geri döndü.

    Ezo'nun İkinci Evliliği

    Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi'den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişçesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre boyunca daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki, görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı: O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.

    Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice tâlibi çıktı Ezo'nun. Her tâlibi, tek-tüy isteyen; Hz. Süleyman'ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var, neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo'nun. Ezo, tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi. Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri tâlip olan teyze oğlu Memey'le evlenmeye râzı oldu. Türkmen oymağından olan Memey Suriye'nin, Calabrus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu. Ezo 1936 yılının güzünde Uruş'tan Kozbaş'a gelin gitti. Bu evliliği de değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi'yi, Ezo'nun ağabeyi Zeynel Bozgedik'e vermişti.

    Öykünün Sonu

    Ezo'yla Memey'in iki kızları oldu. İlki fazla yaşamadan öldü. "Celile" adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye'de yaşamaktadır.

    Ezo'nun ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki "gurbet" denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü "Çalının ardı gurbet" der. Ezo da, Kozbaş'tan Türkiye'yi, Uruş'u görüyordu. Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu; ama, bunlar özlemini azaltmıyor; pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları, onun "Vara öleyim, tek yurdumda kalayım." dediğini anlatırlar.

    Ezo bir de "Göreceksiniz, bu gurbetlik beni öldürecek." der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye'yi görecek bir yere gömülmesini dilerdi.

    Dediği de oldu. Suriye'ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde, Ezo, yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile'yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile'de buluyordu.

    Ve Ezo Gelin, güz yağmurlarının düştüğü bir Cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.
    Eşi ve yakınları, vasiyetini dikkate alarak, onu; ara sıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye'yi seyrettiği Bozhöyük'ün en yüksek noktasına gömdüler. "Mezarı oradadır şimdi o kumlar ülkesinde…"

  8. #8
    KARACA OĞLAN EFSANESİ

    Bu Anadolu efsanesi bizlere medeniyetmizin en önemli kültürel olgularını ispatlar nitelikte.Karacaoğlan efsanesi sizlerle.

    Asıl adı Hasan’mış. Daha bir yaşına basmadan anadan öksüz kalmış. Beş yaşına varmadan da babası Kara İlyas, Kozan dnerebeyi tarafından askere alınmış. Bir daha da dönmemiş. Böylece küçük Hasan ortalıkta kalakalmış ! Anasının “Karaca” diye sevip doyamadığı Hasan’a köyden Serdengeçti Osman Ağa sahip çıkmış. Ona babalık etmiş, büyütmüş. Yaşı on sekize gelince de, köyde kimi kimsesi olmayan dilsiz bir kızla evlendirmek istemiş. Karacoğlan, bu dilsiz kızla evlenmek istememiş. Ama bu düşüncesini çok sert bir adam olan babalığı Osman Ağa’ya da söyleyememiş. Çareyi köyden kaçmakta bulmuş. Düğün hazırlıkları yapılırken köyden kaçmış. Karacoğlan dağlar, tepeler aşmış, nereye gittiğini bilmeden durmadan yürümüş.

    Yaşar Kemal’den: “Yola Çıkarken bütün obası başına birikmişti. Gitme demişlerdi. Gurbet elin kahrı zehirden acıdır. Aşıkta olsan gitme. Başında kavak yelleri gelir geçer Obamızı bırakma gitme demişlerdi. Ama dinlememişti. Yareni yoldaşı, sazının sözünün üstüne yok, bırakma bizi demişlerdi fakat onu yolundan döndürememişlerdi… Uçsuz bucaksız ovanın ortasına dikilmiş şimdi bunları düşünüyordu. Kim bilir ne zamandan beri böyle dimdik, kımıldamadan duruyordu. Derken şafağın ucu görünmüştü. Dağlar tepeler aydınlandı. Kuşlar ötmeye başladı. Yürüdü. Yürümekten başka bir şey düşünmüyordu. Gençti. Yüreğinde bir top ışık, bir ateş harmanı, çiçek açmış bir bahar dalı. Yürüyordu. Gün öğle oldu…”

    Karacaoğlan Yorgunluktan yürüyemez duruma gelince, ulu bir çam ağacının altına oturmuş. Daha oturur oturmaz da uyumuş. Uykusunda ak sakallı bir dede, Karacoğlan‘a dolu bir tas uzatmış: – İç şunu, iç ki, yorgunluğun ve dargınlığın son bulsun. Dilin bülbül, gönlün şen olsun, demiş. Karacoğlan, tası başına dikip içince kendine gelmiş. Yorgunluğu üstünden gidivermiş. İçinin çalıp söylemek isteğiyle coştuğunu görmüş. Sazını eline alıp yeniden yollara düşmüş… Bir gün Karacaoğlan Aladağlar’da bir Türkmen obasına konuk olmuş. Çalıp söylemiş. Oba halkı Karacoğlan‘ı çok sevmiş: – Âşık, hiç üzülme, demişler. Burasını kendi oban gibi bil, burada kal, obamız şenlensin ! Karacoğlan obada kalmış. Karacaoğlan‘ın etrafı halka halka olmuştu. Kalabalıktan bir yaşlı, “şu aşık iki söylese de dinlesek” dedi… Şimdi yalnız bir ses, sanki dağlar taşlar, ovalar yankılanıyordu. Obada kim varsa hasta yatalak, çoluk çocuk halkaya katılmak için adeta çadırlarından fırlıyorlardı. Halka büyüdü, büyüdü…

    Dağlardan çobanlar sürüsünü bırakıp geldi. Dağlardan kurtlar, kuşlar geldi. Halka dondu kaldı… Sonra birdenbire saz durdu. Türkü durdu. Türkü bir zaman kayalarda, ovada yankılandı, kaldı. Aşık başı önünde kalktı, yürüdü. Onun geldiğini gören halka usuldan aralandı. O çıktı… ” Dünyadaki bütün yaratığı ağacı, kuşu, böceği, insanı, her şeyi. Her şeyi en derin sevgisiyle kucaklardı. İliklerine kadar aşkı duyardı dünyanın her şeyine. Yağmuruna, kışına sıcağına, soğuğuna boranına…

    Dünyanın en küçük, en duyarsız şeyine bile kocaman açılmış çocuk gözleriyle hayretle bakardı. Türküsü, sesi, bir coşma, bir kendinden geçmeydi. Dünyaya karşı… Günler gelip geçerken, Karacoğlan obabaşı Boran Bey’in biricik kızı Elif’e âşık olmuş. Boran Bey de babalığı Osman Ağa gibi sert bir adammış. Derdini içine gömmüş, gizlice obayı terk etmiş… Dağları aşa aşa, günlerden bir gün Karaman iline gelmiş. Orada da Boran Bey’in obasıyla karşılaşmasın mı ? Hem şaşırmış, hem sevinmiş. Elif de aylardır Karacoğlan‘ın özlemiyle yanıp tutuşuyormuş… Bir gece gizlice buluşup obadan kaçmışlar. Uzaklarda, çok uzaklarda, bir obaya, obanın beyi Tuğrul Bey’e sığınmışlar.

    Tuğrul Bey, obalılar, çok iyi karşılamışlar bunları. Artık Karacoğlan‘la Elif orada kalmışlar. Tuğrul Bey, dillere destan bir düğün yaptırarak onları evlendirmiş. Karacoğlan obalılara saz çalıyor, Elif de ev işleriyle uğraşıyor, mutluluk içinde geçinip gidiyorlarmış.

    O yörede Köse Veli derler bir adam varmış. Elif ‘e tutulup âşık olmuş. Bir gece Karacoğlan yokken, çadıra girivermiş, Elife saldırmış. Ne yapsın Elifcik? Bir duyan olmasın, rezil olmayalım diyerek sesini çıkaramamış… …Fakat bu sırada Karacaoğlan Ceritlerin düğününde saz çalmaktadır. Birden sazın teli kırılır. Şaşırır. Ayağa kalkar. Rüzgar gibi yola düşer. Bir günlük yolu göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Çadırına geldiği zaman Halil’i Elif’le yatağında uyurken bulur. Üstlerine abayı örter.

    Abayı gören Elif Karacaoğlan‘ın gideceğini, bir daha dönmemek üzere gideceğini anlar. Olan olmuştur. Elif olan biteni annesine anlatır. Anası Halil’i öldürür. Halil’in ölüm haberi Bey’e gider. Bey Karacaoğlan‘ın başına gelenlere üzülür. Onun aranıp bulunmasını ister.

    Bey’in adamları ve Deli Hüseyin günlerce obaları, dağları taşları ararlar. Karacaoğlan‘ı bulamazlar. Aradan yıllar geçer. Karacaoğlan‘dan bir haber çıkmaz. Bir haber geliyor, Antep ilinde saz çalıyor. Bir haber geliyor, Erzurum yaylasında Akkoyunlular içinde. Bir haber geliyor, Arabistan’a geçmiş. Hama’da saz çalarken görülmüş. Bey nereden bir haber duyarsa, atlılar oraya uçuyorlardı. Ama nafile. Gittikleri yerlerde sadece Karacaoğlan‘ın türkülerini duyabiliyorlardı.

    Bey, Elif’e Karacaoğlan‘ı buldurmadan ölürsem gözüm açık gider demişti ama bulduramadan da ölmüştü. Elife gelince, o da, o günden sonra kara çadırından hiç dışarı çıkmamış. “Er geç gerçeği öğrenecek, bana dönecek!” umuduyla Karacoğlan‘ın yolunu gözlemiş. Bir zamanlar obanın en güzel gelini olan Elifcik de yaşlanmış, artık obanın Elif Ana’sı olmuş… Aradan yıllar geçmiş, Elif yaşlanmış. Bir gün Karacaoğlan her şeyin aslını öğrenmiş. Elif’i bulmak için yola çıkmış. Aramış, araştırmış, bulamamış. Sonra bir gün ona bir mezarlığı göstermişler.

    Ayakta zor durabilen Karacoğlan:

    - Nerede? diye sormuş, Elif nerede ?
    Kalabalık donup kalmış, kimseden ses çıkmamış.
    - Yoksa öldü mü ?
    Yaşlılardan biri mezarlığı göstermiş:
    - işte orada !

    Gençlerin yardımıyla Karacoğlan mezarlığa varmış. Yeni bir dut fidanı dikilen Elifin mezarının başına oturmuş. Sazını göğsüne bastırarak söylemeye başlamış:

    “Şu yalan dünyaya geldim geleli,
    Tas tas içtim ağuları sağ iken.
    Kahpe felek vermez benim muradım,
    Viran oldum mor sümbüllü bağ iken…”
    Sonra sazını dut fidanına asmış:

    - Bu saz burada kıyamete kadar kalacak, demiş, oraya yığılıp kalmış…

    Obalılar, Karacoğlan‘ı Elifin yattığı tepenin karşısına gömmüşler. Derler ki, her yıl ilkbaharda, o tepenin üstünde biri yeşil, biri mavi iki ışık yükselir, gökyüzünde birleşir. Karacaoğlan‘la Elifin sevgileridir bunlar…

    Saza gelince, o saz da yıllarca orada asılı kalmış. Çürümüş, yenisini yapıp asmışlar. Dut ağacı yaşlanmış, yıkılmış, Yeni bir dut fidanı dikmişler. Yüzyıllardır, yel estikçe Karacaoğlan‘ın sazı kendi kendine ötüp durmuş…

    Kısa olan efsanede ise şöyle anlatılır:

    Yukarı Karacasu Köyünün sınırları içinde, Karacaoğlan tepesinde, moloz taslarla üçgen seklinde yapılmış bir mezar vardır. Halkın “Karacaoğlan ziyareti” diye adlandırdığı ve adaklar adandığı bu ziyaretin efsanesi şöyledir.

    Rivayete göre Karacaoğlan bir ağanın kuzu çobanıdır. Vaktin birinde ağa hacca gider. Yolda giderken cani helva çeker ve “su bizim hanimin helvası olsa da yesem” der. Ağa bunları hac yolunda düşüne dursun, Diğer tarafta Karacaoğlan ağanın evine gelip ağanın karısına “ağam helva istedi, yapta götüreyim” der. Ağanın karisi içinden “ağa hacda, çobanın cani helva çekti, bana da söylemeye kıyışamadı. Böyle bir yalan söyledi” diye geçirir. Helvayı yapar bir tasın içine koyup çobana verir.

    Ağa yolda giderken bir bakar ki kendisine bir tasın içinde helva uzatılıyor. Ağa tası alır, bakar ki bu tas evindeki tastır. Ağa olup bitenlere bir anlam veremez ama helvayı da yer. Helvayı yedikten sonra tası çantasına koyup yoluna devam eder. Ağa hacca gider, görevini yapar ve köyüne geri döner. Evine geldiğinde hanımına yolda kendisine gelen tası sorar. Hanımda Karacaoğlan ile arasında geçen konuşmayı anlatır ve “Tası ona vermiştim, daha getirmedi” der. Bunun üzerine ağa kendisini ziyarete gelenlere dönerek “keramet Karacaoğlan ‘dadır. Gidin onun elini öpün “ diye söyler. Böylece Karacaoğlan yörede “keramet sahibi “ olarak tanınır.

    Karacaoğlan bir gün yine kuzuları otlatmak üzere dağlara doğru gider. Ancak ecel, Karacaoğlan bir tepenin üstünde yakalar. Karacaoğlan öldüğü tepede defnedilir. Karacaoğlan tepesi ve ziyareti bundan sonra halk arasında kutsal kabul edilir Olur yöresinde Karacaoğlan ile birlikte “Sari Baba” ve “Horasan Baba“ ziyaretleri de halk arasında adakların adandığı yerlerdir. Hatta bu üç şahsın birbirleriyle kardeş oldukları söylenir. Bunların bulunduğu bölgeye “Üç ziyaretler“ denir ve kutsallığına inanılır.

    ANADOLU EFSANESİ

    Ferhat İle Şirin'in hikayesi sizlerle.Beğeniyle okuyacağınız bu Amasya efsanesi Ferhat ile Şirin.Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.
    Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

    Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.

    Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.

    Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına.
    Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. İki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.

  9. #9
    NİGAR KAYASI
    Anadolunun şirin bir kasabası olan Kızılcahamam'a bağlı Taşlıca köyü, kasabaya nazaran etrafı dağlarla çevrili ve taşı çok olan bir yerdir.

    Halkı, neşe ve sevinç içinde yaşarlardı, biribirlerine öyle bir bağla bağlanmışlar ki; acı, tatlı günlerde yardımlarını biribirlerinden hiç esirgemezdi. Elele gönül gönüle olmayı insanlara yaraşır olarak kabullenmişler, iyimserliklerini sürdürmeyi bir görev olarak saymışlardır.

    Taşlıca köyü 1142 senesinde kurulmuş, kışları çok sert geçermiş, su olmadığı için, halk kar suyu içermiş. Bu yüzden hayvanlar fazla yaşamazlarmış.

    Taşlıca köyünde, Nig'r adında bir kız varmışki, Nig'r köyün en güzel kızlarından biriydi. Babası çobanlık yapardı, 9 çocuğu vardı. Nigar kardeşlerinin en büyüğü olduğu için, evin işleri, çocukların bakımı, tarla, bağ bahçe işleri hep onun üzerindeydi.

    Nig'r, birgün köy kızlarıyla birlikte tarlaya ekin biçmeye giderken, karşıdan bir atlının geldiğini gördüler. Köy'e pek yabancı gelmediği için, hepside merak içinde gelen atlının yaklaşmasını beklediler. Nihayet bekledikleri atlı yanlarına yaklaşınca yiğit bir delikanlı olduğunu gördüler.

    Delikanlı; ürkek ve titrek sesle "Köye nereden gidilir" diye sordu, kızlar birbirlerine bu delikanlı kimdir, neyin nesidir gibilerinden bakışırlarken, Nig'r ile delikanlı göz göze geldiler. Bu arada Nig'r'ın kalbi sanki yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Aynı duygu ve heyecan delikanlıda da belirdi. Ama, Nig'r'la Delikanlının bu anlamlı ve heyecanlı bakışlarını diğer kızlara belli etmemeye çalışsalarda, diğer kızların gözünden kaçmamıştı. Fakat, Nig'r'ın kızlarla ekin biçmeye, delikanlının da köye gitmesi gerekiyordu. Delikanlı, istemiyerekde olsa, Nigar'dan gözlerini kaçırdı, arkasına baka baka yoluna devam etti.

    Nig'r kız arkadaşlarıyla ekin biçmeye gitsede, göz göze geldiği delikanlıyı bir türlü duygularından çıkaramıyordu.

    O günden sonra, Nig'r'ın kalbindeki ateş, gönlündeki hasret bir yangın gibi içinde alevleniyordu. Delikanlının hayali bir türlü gözünün önünden gitmiyordu, bir görüşte aşık olmuş, aşık olduğu delikanlı için kara sevdaya uğramışki, her geçen gün için için eriyordu, derdini kimseye anlatamıyordu.

    Aradan bir süre geçti, yine Nigar tarlaya giderken, ağaçların arasında bir karaltı (gölge) gördü, korku ve heyecanla, karaltıdan uzaklaşmaya, koşmaya başladı. Gölgedeki adam, Nigar'ın kaçtığını görünce, "Nigar yalvarırım kaçma dur, n'olursun dur... sana kötülük yapacak değilim, sadece konuşmak istiyorum dur" diye peşinden bağırarak yalvardı. Nigar, kendisine seslenen sesi duyunca hemen tanıdı. Çünkü, o ses yolda tanıdığı (rastlaştığı) ve onun için kalbinin çarptığı delikanlının sesiydi. Bu sesi duyan Nigar durdu, titrek ve heyecanlı bir sesle "ne istiyorsunuz?" diye sordu. Delikanlı ise, "sizi ilk gördüğüm günden beri unutamıyorum, sizi tanımak, sizinle tanışmak istiyorum. Sizinle evlenmek, acıyı, tatlıyı, paylaşmak istiyorum.

    Size olan tutkum beni günlerdir kasdı kavurdu, size aşık oldum, sizden ayrı yaşayamam n'olur kabul edin, ne isterseniz yaparım, gerekirse kulun kölende olurum" diyerek genç kızın ayaklarına kapandı. Nigar; bu teklife dünden razıydı, çünkü delikanlıyı sevmişti, delikanlı için kara sevdaya uğramıştı. Günden güne eriyip gidiyordu. Ama, içlerindeki yanan aşk ateşine rağmen, ailesinin bir yabancıya kız vermeyeceğini de biliyordu. Bunu bildiği için Nigar ne evet ve ne de hayır diyebildi. Hayır dese delicesine aşıktı diyemezdi, evet dese, ailesini karşısında bulacaktı. Nigar, bir müddet düşündükten sonra , "Ben ne desem boş, size vereceğim her söz, ailemin nazarında geçersizdir. Bunun için size söz veremiyorum, babam ne derse o olur, bizde, bizim yöremizde yabancıya kız vermezler" dedi ve koşarak uzaklaştı.

    Birkaç gün sonra, delikanlı kendi ailesini, Nigar'ı istetmek için, Nigar'ın babasına gönderir. Nigar'ın babasından Nigar'ı Allahın emri, Peygamber'in kavli ile isterler. Ancak, Nigar'ın babası bende yabancıya verecek kız yok diyerek kestirir atar. Delikanlının babası ise, oğlunun Nigar'ı delicesine sevdiğini bildiği için, Nigar'ında oğlunu sevdiğini bildiğinden, birbirlerini seven iki insanın hayatını birleştirmek için, delikanlının babası durumu muhtara "O köyün muhtarına" anlatır.

    Taşlıca köyünün muhtarı ile o köyün ileri gelen büyükleri , Nigar'ın babasına iknaya giderler, ama bir türlü ikna edemezler, ikna edilmediğini gören, delikanlının babası istemeyerekte olsa geri dönerler.

    Nigar'ın babası, düğürcüler gittikten sonra, Nigar'ı yanına çağırır, Nigar'a; kız sen bu oğlanla görüştün mü? Kimler bu gelenler, seni nerden tanıdılar, bana doğruyu söyle, eğer doğruyu söylemessen senin kemiklerini kırarım, öldürürüm diyerek kızı Nigar'a vurmaya başlar, zavallı kız ise o delikanlıyı tanımadığını , görüşmediğini haykırır, ağlar, sızlar. Annesi ise, kızının ağladığını, dövüldüğünü görünce dayanamaz; dur bey, yalvarırım dur, biricik Nigar'ımı öldüreceksin, der ve kızını kocasının elinden kurtarmaya çalışır.

    Babasının elinden kurtulan Nigar, odasına kapanır, kimseyle görüşmez, yemez içmez deli divane gibi durmadan göz yaşı döker.

    Nigar'ın yaşadığı zor günleri öğrenen delikanlı, bir yandan kendini suçlar, diğer yandında, Nigar'la buluşma çarelerini aramaktadır. Delikanlı, kendi köyünün çöpçatan teyzesini aracı olarak Taşlıca köyüne gönderir ve sonunda, Nigar'ın babasıyla konuşmayı gerçekleştirir, bu görüşme sonucunda, Nigar'ın babasını ikna eder, törelerine göre de istediği başlığın kendisine verileceğini söyler.

    Öte yandan, delikanlı ise; çöpçatan teyzesinin eli boş mu dönecek, dolu mu dönecek, hayır haberlerle mi, yaksa hayırsız haberlerle mi dönecek bunun merakı içinde iken, çöpçatan teyzesi delikanlıya hayırlı haberle varınca, Delikanlı, köyün ileri gelenlerini de alır, Nigar'ın babasına düğürlüğe giderler ve razı ederler.

    Bunu duyan Nigar'da, içindeki alevin söneceği günü sabırsızlıkla beklemeye çalışır. Daha sonra, düğün hazırlıkları başlar, Düğün Dernek kurulur, Şehirden davulcular, köçekler getirtilir, böylece: Nigar'da Delikanlı birleşeceği günlerin hayalini kurarak sevinç ve mutluluk içindedirler. Akşam üstü damat evinde ateş yakılır, Sinsin'ler oynanır, gelin evinde ise, kınalar yakılır, sabahlara kadar yenilir, içilir.

    Ertesi günü öğle namazından sonra, gelini almak için, gelin halayı ile büyükler gelir. (Gelenek ve göreneklerine göre damat gelmez).

    Davul-Zurna ve Köçekçiler eşliğinde kırmızı pullu gelinlik içindeki gelini alırlar, süslenmiş ata bindirirler. Gelin Halayı, tepe yamacına geldiği sırada; Oruç Gazi Sultan Dede, gelin halayının önüne geçerek, durun durun, çalmayın, diye yedi defa seslenir. Davulcu ve gelin halayındakiler aldırış etmezler. "Aman Oruç Gazi Dede ne olacak hiç bir şey olmaz, davulsuz gelin gidermiymiş" derler. Oruç Gazi Dede, yine, "durun, tanrı aşkına durun evlatlarım, benim içime doğdu, Davulu çalarsanız, geline birşeyler olacak çalmayın, sonra sizlerde pişman olursunuz" dedi. Fakat, hiç kimseye dinletemedi.

    Gelin Halayı ve Gelin tepeye gelince, aniden şimşekler çakmaya, rüzgar esmeye, fırtına kopmaya başladı. O anda, Gelin atı ile beraber olduğu yere taş oldular. Halk panik içinde, sağa sola kaçmaya başladı. Başladı ama iş işten geçmiştir. Talihsiz Nigar (gelin) ve atı, Davulcunun davulu, Nigar'ın çeyizleri, ayağı kırık sacağı, oldukları yerde taş oldular.

    Düğün Halayında bulunanlarda, düğüncülerde, Oruç Gazi Dedenin sözünü dinlemekte çok geç kalmışlardı. Biribirlerine, Oruç Gazi Dede haklıymış, bizlerin cahilliği Nigar'ın sonu oldu birbirlerini delice seven insanların sonu oldu diye dert yandılar.
    Rivayetlere göre: Taşlıca köyünde, kesinlikle davul çalınmaz ve kimsede çalmaya cesaret edemez.

    Yıllar sonra olaya inanmayan düğün sahibi, yaşlıların anlattığına aldırış etmez, düğünlerinde köye davulcu çağırır, yenilir içilir, gece "Yatsı" namazından sonra ateş yıkılır, Sinsin'ler oynanır, davullar çalınır. O anda Damat evini penceresini aniden alev alır ve yanmaya başlar, davulcu hemen çalmaktan vazgeçer, düğün davetlileri ateşi söndürürler ve eğlence davulsuz devam eder.

    Efsaneye göre; aradan yıllar geçer, yine düğün dernek kurulur, düğün sahibi Ağa; Ben biricik oğluma şanlı şöhretli, dillere destan düğün yapacağım, herkes yesin içsin, vursun davullar, çalsın zurnalar der. Yine akşam namazından sonra ateş yakılır, Sinsin'ler oynanır. O sırada damat evinde bağrışmalar duyulur...

    "Durdurun çalmayı, Ağamız fenalaştı, yetişin, yetişin diye bağırır. Herkes koşarak eve giderler. Bir de ne görsünler; iri yarı dağ gibi Ağa felç olmuş."

    Bunun üzerine, o köyün halkı, o günden sonra birdaha davulcu getirtmeye, düğünlü dernekli düğün yapmaya cesaret edememişlerdir, o gün bu gündür köyde davul zurna çalınmaz.

    Düğünler davulsuz zurnasız yapılır, aksi halde başlarına bir bel'nın geleceğine inanırlar.
    Olayı yaşayan Oruç Gazi Sultan Dede'nin Türbesi yine bu köydedir.

    Zavallı delikanlının ise, akıbeti belli değildir. Delikanlının o uğursuz davullu zurnalı düğünden sonra sağ kalıp kalmadığı hakkında hiçbir bilgi yoktur.

    (Kaynakça:Ali Arıöz,Şükrü Koçak
    Derleyen: Narin Ariöz
    Ali Arıöz 1926 Doğumlu ,vefat etti.Köy dernek kurucusu başkanı.
    Malatya İnönü Üniv. düzenlediği efsanelerimiz yarışmasında 1980'de derece almıştır.
    Şükrü Koçak Vefat etti.)

    Albat Dağı Ejderhası
    Eteğinde Ortanca Çeşme'nin bulunduğu Albat Dağı'ndan, bir ejderha çıkmış.Bu çeşmeye kimseyi yaklaştırmayarak,insanları susuz bırakmış.İnsanların çaresizliği karşısında,şehrin beyi eline iki yanı keskin bir kılıç alarak,bu ejderhayı öldürmeye gitmiş.Bey kılıcını iki eliyle ve enine tutmuş.Ejderha burnundan alevler saçarak,derin soluklarla beyi içine çekip yutmuş.

    Beyin elinde enine tuttuğu,iki tarafı da kesici kılıç,ejderhayı ağzından,kuyruğuna kadar ikiye parçalayıp öldürmüş.Bey konağına dönünce,bahçesindeki havuzu sütle doldurtup,hemen soyunarak içine girmiş.Havuzdaki süt ejderhanın, beye bulaşan zehiri nedeniyle bir anda kesilip, çökelekleşmiş.Bey, süt kesilmeyene kadar,bu süt banyosunu sürdürerek,ejderhanın zehirinden arınmış.

    (Kaynakça: Silvan Tevfik Dabakoğlu
    Terzi Babasından)

    Suzan (Suzi) ve Kırklardağı
    Diyarbakır'ın güneybatısında, Dicle Nehri kenarında, Kırklardağı vardır.Bu Kırklardağı'nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır.Çocuğu olmayanlar,buraya gelip dilek dilerler.Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş.

    Kadın,Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek dilemiş, adak adamış.Bir kızı doğmuş.Adını Suzi (Suzan) koymuşlar.Her yıl doğum gününde, annesi onu süsler,giydirir ve Kırklar'a götürerek, bir kurban kestirirmiş.

    Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp,güzel bir genç kız olmuş.Müslüman komşularının oğlu Adil'le, birbirlerine aşık olmuşlar.Yine bir doğum yıl dönümünde,annesi Suzi'yi, hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere,Kırklar Ziyareti'ne göndermiş.
    Arkalarından habersizce Adil de gelmiş.Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi,Adil'le beraber,dağın arkasına dolanmışlar ve orada sevişmişler.Kırklar Ziyareti,bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi'yi çarpmış.Kız On Gözlü Köprü'nün orada,Dicle'de boğularak ölmüş.Suzi'nin ölümünden sonra,Adil de aklını yitirmiş.

    Suzan - Suzi Türküsü
    Kırklardağı'nın yüzü
    Karanlık sardı düzü
    Ben öleydim
    Suzi-Suzi Ziyaret çarptı bizi
    Köprüaltı kapkara
    Anne gel beni ara
    Saçlarım kumlara batmış
    Tarak getir de tara
    Köprünün orta gözü
    Sular apardı düzü
    Ben öleydim
    Suzi-Suzi Dicle ayırdı bizi



Benzer Konular

  1. Bilimsel Efsaneler
    Konuyu Açan: Lucky, Forum: Genel Kültür.
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 17-Şub-2011, 00:13
  2. Mitolojik Efsaneler
    Konuyu Açan: Mira, Forum: Antik Medeniyetler, Mitoloji ve Efsaneler.
    Cevap: 16
    Son Mesaj : 20-Oca-2011, 11:34
  3. Sağlığınız Hakkındaki Efsaneler
    Konuyu Açan: Vakt-i Leyl, Forum: Sağlık.
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 04-May-2010, 14:32
  4. Yöresel Yemek Sir Tarifi
    Konuyu Açan: Gizdüşüm, Forum: Hamur İşleri.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 22-Şub-2008, 13:03
  5. Sihir, Büyü, Tilsim: Gerçekler Ve Efsaneler
    Konuyu Açan: kuvars, Forum: Büyü.
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 17-Oca-2008, 08:20
Sitemiz kişiler arası iletişimi sağlayan bir servis sağlayıcıdır. Kişilerin yazdıkları kendi sorumluluklarındadır.
Hukuki gerekçeler ile kaldırılması talep edilen içerikler için lütfen iletişim linkini kullanınız.

Sitemizdeki yazılar telif hakları ile korunmaktadır. İzinsiz alıntı yapılamaz ©estanbul.com