Jump to content

tolgacelebi

Üye
  • Content Count

    275
  • Joined

  • Last visited

Posts posted by tolgacelebi


  1. Hamd Alemlerim Rabbi olan Allah-u Teala’ya aittir.

     

    Yüce Rabbim, bize sayısız nimetler verirken, nedir bize seni unutturan? Oysaki sana söz vermemiş miydik? “Sen bizim Rabbimizsin, Hazreti Muhammed senin kulun ve Rasûlündür” diye.

     

    Neydi bizim bu halimiz? Sözümüzden mi döndük? HAŞA. Senin dışında başka Rab mi edindik? HAŞA. Bize senden daha güzel bir şey mi var bu yalan dünyada? Geçici zevkler, oyun, eğlene bize fayda mı verecek ahirette?

     

    Evliyaullah dermiş ki: “Neyleyim cenneti, bana SENİ gerek SENİ.” Bir zamanlar neden böyle dediklerini anlayamazdım. Ne güzel cennet işte, neden istemiyorlar ki? Müminin mükafatıydı oysa cennet. Ama şimdi anlıyorum neden böyle dediklerini. Senin rızanı kazanmak her şeyin ötesinde, tarif edilemez bir nimet. Bize dünyada verdiğin sonsuz nimetlerin yanında en mükemmeli, en güzeli, en çok şükredilmesi gerekeni.

     

    Allah’ım seni hakkıyla bilmek istiyorum, tanımak istiyorum. Hidayet istiyorum Senen. Ben senin aciz ve günahkar kulunum. Ama seni çok seviyorum. Şah damarımdan daha yakınsın biz kullarına. Biz seni bırakıp gaflete dalıyoruz.

     

    Allah’ım affet bizleri, tövbemizi kabul buyur. bizi sensiz bırakma, Seni daha daha çok sevmeyi ve hep seninle olmayı nasip et.

     

    Neyleyim cenneti, bana SENİ gerek SENİ...

    • Like 1

  2. Ellerine sağlık ve teşekkürler, farkındalık büyük bir hediye....farkındalığı devam ettirebilmek de öyle...

     

    Evet, hayat gaflet ile geçiyor. Günlük hayatın koşuşturmaları arasında durup bir an düşünmek lazım. Neredeyim? Ne yapıyorum? NEyim ben? Neden buradayım?

     

    güzel bir konu olmuş,amacımızı unutmayanlardan olmak dileğiyle..

     

    Farkındalık kavramı son yıllarda çok popüler. Lakin, bizim kültürümüzde gafletten kurtulmanın ve kalbin uyanık olmasının gerekliliği 1.400 sene evvel yapılmş.


  3. Latif: Dünyaya neden geldin?

     

    Selim: Neden mi? Yaşamak için takibi.

     

    Latif: Evet, yaşamak için. Peki, bu yaşamın amacı nedir?

     

    Selim: Yaşamak, yani hayatta kalmak. Bunun içinde yemem, içmem ve karnımı doyurmam gerek.

     

    Latif: İyi de, bu yaptığını diğer canlılarda yapıyor. Onlardan bir farkın olmalı değil mi?

     

    Selim: O halde; iyi bir okul, iş ve uzun bir kariyer planı olabilir.

     

    Latif: Demek kariyer için geldin dünyaya. Bir ömür çalıştın, çabaladın ve iyi bir kariyer yaptın. Sonra emekli olacaksın. Yani iş hayatın bitecek. Evinde bir köşede oturacaksın. O halde, bunlar olamaz dünyaya geliş sebebin.

     

    Selim: Doğru söylüyorsun. Kazanmak, çalışmak, yemek, içmek, gezmek dışında bir şey olmalı. Daha büyük ve daha önemli bir şey için yaratılmış olmalıyım. İyi de nasıl bileceğim dünyaya neden geldiğimi?

     

    Latif: Bizim var oluşumuz, ALLAH’ın varlığının bir kanıtıdır. ALLAH gizli bir hazine idi ve bilinmek istedi. Bu mükemmel kainatı yarattı ve bizleri de kendi varlığını bilip, birleyip tanımamız için yarattı. Her eser sahibi, eserinin bilinmesini ister. Secde suresi 7. Ayette: “O Allah ki yarattığı her şeyi güzel yapmıştır” diye buyrulmaktadır. Yani ALLAH’ın her yaratmasında güzellik, incelik ve hikmet vardır.

     

    Selim: Evet, bende çok emek vererek ve uğraşarak yaptığım bir işi, göstermek isterim. Bilinmesini isterim.

     

    Latif: Koskoca gezegenler; bizim sonunu bilemediğimiz, göremediğimiz bir uzay boşluğu içinde akıp gidiyor. Dünyadaki hiçbir şey ziyan edilmiyor. Bir damla su göklerden düşerek toprağı canlandırıyor. O topraktan çıkan bin bir türlü sebze meyve bizim yemeğimizi teşkil ediyor. Sonra buharlaşan bu su tekrar gökyüzüne çıkıyor. Ne ziyan oluyor, ne hikmetsiz ve amaçsız olarak dolanıp duruyor. Bir yaprağın yere düşmesi dahi ALLAH’ın bilgisi dahilindedir. Peki, tüm bunlar boşuna mı yaratıldı. İnsan bedenini bir incele. Her bir hücre, aklımızın alamayacağı kadar karmaşık ve kusursuz yaratılmış.

     

    Selim: ALLAH kainatı bizim için mi yarattı? Biz insanlar için mi?

     

    Latif: Kur’an da, Âl-i İmran 191. Ayette kamil mü’minlerin göklerin ve yerlerin yaratılışı hakkında düşünerek: “Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın, sen mükemmelsin bizi cehennem ateşinden koru” demelerinden övgüyle bahsedilir. Buradaki “Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın” sözü kainata ibretle hikmetle bakışın temelini teşkil eder.

     

    Selim: Benim yaratılışım, ALLAH’ın varlığının bir kanıtıdır. O halde benim amacım, yaratıcım bilmek ve O’nu her türlü noksanlıktan, tenzih ederek yüceltmem ve anmamdır.

     

    Latif: Senin amacın, ALLAH’ın büyüklüğü ve gücü karşısında saygı ile eğilmek, secdeye kapanmak ve aldığın her nefes için şükretmektir. Biz buna kul olmak diyoruz. Büyük, büyükten de büyük, her şeyden büyük ALLAH’ın gücü karşısında yerini bilmek.

     

    Selim: Bu gün en ufak makam sahibi bir insanın bile önünde saygı ile eğilen ben, mutlak güç ve hükümranlık sahibi yaratıcım karşısında ne kadar da gaflet içindeymişim. “Secde et” emrine karşı dik durmak, itaatsizlik etmek aslında nankörlük etmekmiş. Bunca nimete ve güzelliğe karşı isyan bayrağını açmak, nankörlüğün en büyüğü imiş.

     

    Latif: En güzel bir şekilde yaratılan insanın, varacağı en üst nokta kul olmaktır. Buda Kalb-i Selim ile gerçekleşir.

     

    Selim: Evet, Kalb-i Selim ile


  4. Yüce RABBİM'in nimetleri saymakla bitmezki...

     

    rabbinizin nimetlerini inkâr etmek için de rabbinizin nimetlerini (dil, dudak, nefes,ses...) kullanıyorsunuz, nasıl inkâr edebilirsiniz ki

     

    Rahman suresinde tekrar tekrar şu ayet geçiyor: Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?


  5. Yüce Rabbim; bize verdiğin akıl için çok şükür, bize verdiğin hafıza için çok şükür, beynimizi kemik bir kafeste koruduğun için çok şükür, beynimiz ve milyarlarca sinir hücresi vasıtasıyla bizi hareket ettirdiğin için çok şükür, bizi tehlikelerden koruyan refleksimizi yarattığın için çok şükür, dengemizi sağlamamıza yardımcı olan ve beynimizde yer alan bezleri kulağımızda yer alan denge merkezlerini yarattığın için çok şükür, tüm bedenimizi saran bizi dış etkenlerden koruyan tenimiz (derimiz) için çok şükür, bizi güzel gösteren içimizi dışa vurmamızı sağlayan yüzümüz için çok şükür, dünyayı tüm güzellikleri ile görmemizi sağlayan bize 4 boyutlu görüş sağlayan eşsiz güzellikte yarattığın bir çift göz için çok şükür, her insanda farklı bir renkte ve güzellikte olan, farklı bakışları kendinde toplayan eşsiz nimetin için çok şükür, etrafımızdaki kokuları koklamamızı sağlayan burnumuz için çok şükür, (hasta olduğumuzda nefes almamız zorlaşınca kıymetini daha iyi anladığımız eşsiz nimet burnumuz) konuşmamıza yemek yememize, nefes almamıza, sindirimimize yardımcı bir diğer eşsiz varlık ağzımız için çok şükür, içerisindeki çiğneme hareketini yapacağımız dişlerimiz ve dilimiz için çok şükür, güzel sesleri duymamıza yarayan ve hem işitme hem de dengeyi sağlayan bir çift kulak için çok şükür.

     

    Hem dokunma ve tutuma, hem de hareket etmemizi sağlayan, ibadet etmemize yardımcı olan eşsiz ellerimiz için çok şükür, beş farklı parmak ile bezenmiş hepsi anlamlı hepsi gerekli ne güzel yaratılmış. Yüce Rabbim hiçbir şeyi faydasız yaratmamıştır.

     

    Yürümemizi ve ayakta durmamızı sağlayan iki adet bacağımız için çok şükür. Tüm gün ayakta ve koşuşturma halinde olmamıza rağmen, nede güzel taşıyorlar bizi. Hamd olsun Allah’ıma verdiği tüm nimetler için.

     

    Peki ya vücudumuzun içinde olanlar! Mükemmel bir şekilde sessizce çalışan eşsiz nimet bedenimiz. Tüm organlar, gerekli tüm fonksiyonları yerine getirebilmek için mükemmel bir düzen içerisinde çalışıyorlar, çalıştırılıyorlar.

    Biri görevini yapmasa vücut çöküyor. Tüm iç organlarımız için ayrı ayrı tek tek binlerce şükürler olsun.

     

    Kadınların vücutlarındaki bir diğer mucize, ana rahmi. İki hücreden oluşan zigot, nasıl da büyüyüp bir canlı haline geliyor. Ne büyük bir hikmet, ne eşsiz bir yaratılış. Korunaklı, sıcak, besin ve hava taşınabilecek bir sistem. Müthiş bir merhamet ve sevgiyle bebeğin büyüyeceği bir yuva. Tüm bu nimetler için sonsuz şükürler olsun.

     

    Allah’ım hidayet ver bizlere, hikmet ver. Eşyanın tabiatını öğret bizlere. Öğret ki, Seni daha iyi tanıyalım, daha çok sevelim ve sana kul olabilelim.

     

    Elhamdülillah, tüm nimetlere. Sonsuz şükürler olsun.


  6. Yazan: Tolga ÇELEBİ

     

    Bakara Suresi; Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. 286 Ayettir. Hazreti îkrime (R.A) nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir :

     

    "Sure-i Bakara (Bakara Suresi) Medine'de inen ilk suredir."

     

    Ebu Ümame (R.A) den rivayet edildi ki, o, Resulullah (S.A.V) in şöyle buyurduğunu işittim dedi:

     

    "Kuran okuyun, zira o (Kuran-ı Azimü'ş-şan) kıyamet gününde Ashabına (ehline, okuyanlarına) şefaatçi (yardıma) olarak gelir. Zehraveyn'i (ak ve nurlu olan)"Bakara ve Ali İmran surelerini" okuyun, zira onlar kıyamet gününde iki bulut gibi veya iki gölge gibi veya saf saf olmuş kuşlardan iki cemaat gibi gelirler. Ashabın (kendilerini okuyanlar) dan (şiddet ve belâları) menederler (uzaklaştırırlar). (Özellikle) Sure-i Bakara'yı okuyun, zira onu almak (onu okuyup hükümleriyle amel etmek) berekettir, terki (Bakara suresini okumayıp, tatbik etmemek) ise, hasrettir (ahiret-te pişmanlık vesilesidir). Ve sihirbazların o (nu okuya) na gücü yetmez, (zararları dokunamaz)."

     

    Nevvas îbn-i Sem'an (R.A ) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurdu:

     

    "Kıyamet gününde. Kuran ve onunla amel eden ehli getirilecektir. Kuran'ın önünde Bakara ve Âli İmran sureleri bulunacaktır."

     

    Yine Ebu Hureyre (R.A) den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Efendimiz (S.A.V):

     

    "Evlerinizi (Kuran ve namaz gibi ibadetlerden boş bırakarak) kabirler haline getirmeyin, içinde Bakara suresi okunan eve Şeytan giremez." buyurdu.

     

    Hazreti Huzeyfe (R.A.) in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur ; "Bir gece Resulullah (S.A.V) la namaz kıldım. Sure-i Bakara’yı okumaya başladı, ben (içimden): "Yüz ayeti tamamlayınca rüku eder/' dedim. Sonra devam etti. Ben (içimden): "Her halde bir rekatta bu sureyi bitirir." dedim. O yine devam etti. Ben bu sure ile ruku'a varır dedim. Sonra, Nisa suresine başladı (bitirdi) daha sonra (ayni rekatta) Âli İmran suresine başladı ve hepsini teressülle (harflerin çıkış yerlerine ve uzatılacak yerlere riayetle, yavaş yavaş) okudu. Kendisinde teşbih bulunan bir ayete uğradığında teşbih ediyor, dua ayetine gelse dua ediyor, sığınma ayetine gelince sığınıyordu."

     

    îbn-i Mesut (R.A) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Efendimiz (S.A.V): "Gece ortasında kalkıp ta Bakara ile Ali îmran süreleriyle okumaya başlayan kişiyi Allah-u Tealâ asla mahrum etmez." buyurdu. (Ruhu’l Furkan Tefsiri, Sirac Yayınevi )

    Her namazdan sonra okuduğumuz ve büyük sırlar ihtiva eden Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayetidir. Yine sık sık ve özellikle de yatsı namazından sonra okuduğumuz Amenerresulu ise 285 ve 286. Ayetlerdir.

    Bazı surelerin başında bulunan (ELİF-LAM-MİM) gibi ayetler “Huruf-u Mukatta” ismini almıştır. Bu harfler, yazıldığı gibi okunur. Örneğin, Elif, Lam, Mim gibi. Bu harflerin gerçek anlamını ve mealini sadece Allah C.C. Hazretleri bilmektedir. Müteşabih ayetler sırdır. Bu şekilde okuyuıp inanmak gerekiyor. Kesin mana vermeye çalışmak insanı batıla sürükleyebilir.

     

    “Maturidi’nin Düşünce Dünyası” adlı eserde; bu ayetlerden sonra gelen ayetin, bu gizli ayetleri açıkladığından bahsedilir. Örneğin; Elif Lam Mim ayetinden sonra gelen ayet, bu üç harfin anlamını açıklıyor olabilir. Bu sadece bir görüş.

     

    Bakara Suresinin ikinci ayetinin Meal-I Şerifi:

     

    “İşte (kâmil) kitap budur, kendisi (inin Allah katından gönderildiği) inde hiç şüphe yoktur, muttaki (emirleri terk etmekten, yasakları işlemekten sakınan) lar için bir hidayettir (onları dosdoğru yola sevk eden, bir saadet, mutluluk ve selâmet rehberidir).” (Ruhu’l Furkan Tefsiri, Sirac Yayınevi )

    Ayrıca; Ruhu'l-Beyan tefsirinde zikredildiğine göre; Şer'i şerif örfünde (İslâm dinine göre) Takva: Kişinin kendisine ahirette zarar verecek şeylerden son derece sakınmasından ibarettir. Bu sıfatı takınanlara "Muttaki" denilir.

     

    Özetle; Takva haramlardan kaçmak demektir. Muttaki ise takva sahibi olandır. Merhum Mehmed Akif ERSOY; yazmış olduğu mealde (Yazılan meal, sadece Tevbe Suresine kadar günümüze ulaşabilmiştir) “Muttaki” kelimesi yerine Allah’ın saygılı kulları” ifadesini kullanmıştır. Allah’a saygı duyan ve emirleri terk etmekten, yasakları işlemekten sakınan kullar.

     

    Hidayeti Allah-u Teala Hazretleri verir. Peygamber S.A.V Efendimiz tebliğ yaptığı zaman, inanmayan müşrikler için kendini hırpalıyordu. Allah C.C. Hazretleri, Peygamber S.A.V Efendimize; sadece tebliğ ile vazifeli olduğunu, hidayetin ise kendisi tarafından verileceğini bildirdi.

     

    Allah-u Teala Hazretleri Kur’an ile herkese doğsru yolu gösterir. Fakat sadece takva sahibi olan muttaki kullar o yola ulaşır. Kişi, Müslüman bir ülkede doğmuş olsa bile, imandan nasibi yoksa Müslüman olarak yaşayamaz ve ölemez. Bununla birlikte; dünyanın öbür ucunda ve gayri Müslim biri, İslam ile müşerref olabilir.

     

    İslam, çoktan seçmeli bir din değildir. Bu dini kabul eden bir insan, bir kısım ibadetleri yapıp, bir kısım ibadetleri terk edemez. Ama toplumumuz bu konuda çok rahat. İbadet, salih amel ya da itaatten uzak kalarak geçirilen bir yaşamdan sonra, Müslüman olarak ölmeyi garanti edercesine cennete girmeyi düşünüyor. Tabiki, kimin Cennete girip kimin giremeyeceği Allah’ın takdiridir. Ama bir insan; ömrü boyunca camiye, cemaate gitmiyor, namaz kılmıyor, günahlarda ısrar ediyor ve tövbe de etmiyor ise; imanını nasıl muhafaza edecek? Unutulmaması gereken bir şey var: Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz.

     

    Kul, kılmadığı her vakit namazında, Allah’ın emrine karşı gelir. O’na adeta isyan eder. Sonunda ruhunu teslim edipte sıra hesap vermeye gelince, daha ilk soruda yere çakılır. Ahirette ilk hesap namazdandır.

     

    Bizleri biraz rahata alıştırmışlar. Nasıl olsa Cennete gideceksin. Hatta günahın olsa bile, Cehennemde biraz kızarıp yine cennete gideceksin. Saraylar, şaraplar, huriler, hizmetçiler, köşkler. Ama öyle değil işte. Said Nursi Hazretleri şöyle buyuruyor: “Her günahta, şirke giden bir yol vardır.” Bu durumda, ömrü boyunca günah işleyen ve tövbe etmeyen birinin kalbi katılaşır, kararır. Bu kişinin imanın kurtarması için dünya hayatında nasıl yaşamasına dikkat etmesi gerekir. Neye güvenip te cennete gideceğini savunuyor? Abdullatif Topcu Efendi Hazretleri; “Günde beş vakit namaz kılmayan bir insan, günde beş vakit Allah ile harp eder. Allah ile harb eden ise mutlak kaybeder” buyurmuştur. Çünkü kuvvet, kudret, saltanat ve mülk sahibi Allah, her emrinde galiptir. Allah C.C. hazretleri, kalbimizi dini üzerine sabit kılsın ve bizi hidayetten ayırmasın.

     

    Nasıl ki insan bedeni; yemek, içmek gibi zaruri ihtiyaçlara muhtaç ise ruh da manevi olarak ibadetlerden gelecek manevi gıdaya muhtaçtır. Bazı insanlar; “namaz kılmak hiç içimden gelmiyor” derler. Diğer bazılar ise; “kılmadan içim rahat etmiyor” derler. Namaz kılmayan hatta kılmayı istemeyen bir insanın ruhu ölü gibidir. Manevi olarak sürekli belenmediği için, artık hiçbir şey istemez. Asıl ölü bir beden yemek istemezse, ölü bir ruhta manevi haz alacağız ibadetleri istemez, isteyemez.

    Bu konuyla ilgili diğer bir hususu daha belirlim. Allah-u Teala Hazretleri, çok affedici ve çok bağışlayıcıdır. Tövbeleri kabul eder. Kul işlediği günah ve hatadan dolayı pişman olur ve bu pişmanlık ile Rabbine tövbe ederse, Allah dilerse o kulunu affeder. Hidayete ulaştırır. Allah kullarını günahlarını affeder. Kullarına karşı çok bağışlayıcıdır.

     

    Tövbenin dil ile yapılmasından ziyade, hal ile yapılması makbuldür. Tövbeden sonra halimizle, tavırlarımızla, davranışlarımıza samimi olmalıyız.

     

    Cennet kimse için garanti değil. O halde biz Havf ve Reca arasında, yani korku ve ümit arasında yaşamalıyız. Allah’tan korkmalı ve yaptığımız tövbenin kabulü için yalvarmalıyız. Ümit etmeli, yaptığımız hayırların kabul edileceğini ummalıyız.

     

    Hayatımızın merkezinde ne var? Futbol, aşk, sevgili? Hayatımızın merkezine ne koyduysak, ona göre yaşarız. TV programları var ise o saate göre hayatımızı ayarlarız. Maç var ise, maça göre hayatımızı şekillendiririz. Namaz var ise namaz saatlerine göre hayatımız şekillenir. Hayatın merkezinde Kur’an var ise Allah’ın ayetlerini her yerde görürüz. Uçan bir kuş görünce, “kuşları havada tutan Rahman’dan başkası değildir” ayeti gelir akılımıza. Gökyüzüne bakınca, “Biz göğü yeni kat yarattık ve koruyucu tavan yaptık” ayeti gelir aklımıza.

     

    Hayatımızın merkezinde Kur’an varsa, baktığımız her yerde kuvveti kudret, saltanat ve mülk sahibi yüce yaratıcının ayetlerini görürüz. Her nefesimiz hamd ve Allah’ı zikir ile geçer.

     

    Hocam bir sohbetinde şöyle buyurdu: “Siz Allah’a itaat ederseniz, her şey ve her kes size itaat eder. Siz Allah’a isyan ederseniz her şey ve her kes size isyan eder.”

     

    Akif’in tabiri ile: “O’nun vaadi hak, sözü gerçek, azabı da şiddetlidir.”

     

    Allah bir an önce samimi bir tövbe ile tövbe etmeyi nasip etsin. Allah Kur’an okumayı, anlamayı ve amel etmeyi nasip etsin.

     

    Bir kul Allah katında ne kadar değerli olduğunu öğrenmek istiyorsa, ne ile uğraştığına bakmalıdır.

     

    Hayatımızın merkezinde ne var? Neye hizmet ediyoruz?

     

    Selam ve dua ile


  7. Allah bizleri; aşkından, zikrinden, şükründen, muhabbetinden, Rızayı İlahisinden, Habibinin izinden, Habibinin sünnetinden, ahkâm-ı Kur’aniye’den bir an Vahid dahi ayırmasın. Kalplerimizi nurlandırsın. Hem dil ile hem kalp ile zikretmenin manevi coşkusunu yaşamayı nasip etsin....

     

     

     

    Aminn ....Allah razı olsun kardeşim .....

     

     

    Bizim yaptığımız şey; büyüklerin eserlerindeki o etkileyici cümleleri bir araya getirmekten ibarettir. Allah bu dine hizmet etmeyi nice nice defalar nasip etsin.

     

    Kalbin arınması gereken hastalıklarla ilgili İmam Gazalî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Ey aziz kişi, bil ki bedenin her bir parçası kendisine verilen işi yapmak içindir. İşini yapmaması, yapamaması onu hasta eder. İşini yarım yapmak, doğru yapmamak da rahatsızlığa yol açar.

     

    Bunlardan biri olan kalp, vücudun en önemli organıdır. Onun işi Allah’ı bilmek, O’nu sevmek, insanı ibadete, kulluğa sevk etmektir.

     

    Kalp sevgi için yaratılmıştır. Bedenin bir organı olarak vücuda kan pompalamakla beraber, içinden nuranî bir bağla Allah’ın “emir” ve “letaif” âlemine bağlıdır. Bilgi, ilim, marifetullah onunla bilinir. Marifetullah dört şeyi bilmekle olur: Dünyayı bilmekle, ahireti bilmekle, nefsi bilmekle, Allah’ı bilmekle...

     

    Bütün bu bilgi insanı kulluğa götürür, Rabbine ibadet eden bir insan yapar. Allah’ın zikrinden gafil olmamak, Allah’tan bir nefes ayrılmamak lazım gelir.

     

     

    güzel bir paylaşım olmuş teşekkürler...

     

    Çok güzel yazmışsınız; "Allah'tan bir nefes ayrılmamak lazım gelir." Gaflette geçen günleri, saatleri, anları düşündükçe????

     

    Butun Alimler cok guzel aciklamis, ozelliklede Gazali Hz ve Beduzzaman. Cok tesk

     

    Fahr-i âlem Peygamber S.A.V Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurnuştur: "Benim ümmetimin alimleri, Ben-i İsrail'in Peygamberleri gibidir." Bu dinin alimlerine ne büyük bir övgü. Her biri başımızın tacı, gönlümüzün sultanıdır.


  8. Yazan: Tolga ÇELEBİ

     

    MUKADDİME

     

    Bu çalışmamızda, kalbin manevi hallerinden bahsedeceğiz. Yazımıza başlamadan önce, kalbin iki anlamından bahsedelim. Birinci anlamı; her canlıda bulunan ve bedene kan pompalayan organdır. Bu organ; cismani kalptir. İnsanlarda, hayvanlarda hatta ölülerde bile bulunur. İkinci alamı ise bizim inceleyeceğimiz manevi, ruhani kalptir.

     

    Mehmet Ildırar, Semerkand Dergisinin137. Sayısında yayınlanan bir yazısında kalple ilgili şunları söylüyor:

    Her yerimizi süsledik, elbiselerle, kozmetikle, takılarla... İyi güzel ama kalbimizi ihmal ettik, kalbimizi viran ettik, yıkıp döktük, çöplük ettik. Kalp, güzel ahlâkın, sevginin, insanlığın mezarı oldu.

     

    Oysa kalp bu halde olunca istendiği kadar süslensin, beden mamur olmaz, gerçekte güzelleşmez. Rabbimiz kalbimize, onun güzelliğine önem verir. Zikirle mamur olmuş kalp sahibinin bedenini de ihya eder. Kalbi, bedeni, aklı fikriyle kulunu korumasına alır, onu sever, kendisini sevdirir. Bir kulun dileyeceği bundan daha güzel bir şey de olmaz.

     

    Kalbin arınması gereken hastalıklarla ilgili İmam Gazalî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Ey aziz kişi, bil ki bedenin her bir parçası kendisine verilen işi yapmak içindir. İşini yapmaması, yapamaması onu hasta eder. İşini yarım yapmak, doğru yapmamak da rahatsızlığa yol açar.

     

    Bunlardan biri olan kalp, vücudun en önemli organıdır. Onun işi Allah’ı bilmek, O’nu sevmek, insanı ibadete, kulluğa sevk etmektir.

     

    Kalp sevgi için yaratılmıştır. Bedenin bir organı olarak vücuda kan pompalamakla beraber, içinden nuranî bir bağla Allah’ın “emir” ve “letaif” âlemine bağlıdır. Bilgi, ilim, marifetullah onunla bilinir. Marifetullah dört şeyi bilmekle olur: Dünyayı bilmekle, ahireti bilmekle, nefsi bilmekle, Allah’ı bilmekle...

     

    Bütün bu bilgi insanı kulluğa götürür, Rabbine ibadet eden bir insan yapar. Allah’ın zikrinden gafil olmamak, Allah’tan bir nefes ayrılmamak lazım gelir.

     

    Allah Tealâ hazretleri “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.” (Zariat, 56) buyurmaktadır. Yüce bir iş için yaratıldık. Bu işi yapmanın ücreti ebedi bir ödül. İşi nasıl yapacağımızın rehberi de Kur’an ve Rasûlullah S.A.V. Efendimiz ’in işleri ve sözleri. Bunlara ittiba etmeden, uymadan kulluk olmaz. Görevimizi başarıyla tamamlayabilmemiz için en büyük desteğimiz, yardımcımız ise Allah’ın izniyle kalbimizdir.

     

    Ahmet B. Hanbel’in Müsned isimli eserinde geçen bir hadis, yukarıda yazdıklarımızı güzel şekilde özetliyor:

    “Kulun imanı istikamet bulmaz, ta ki kalbi doğrulmadıkça; Kalbi istikamet bulmaz, ta ki dili doğrulmadıkça.” (Ahmet. B. Hanbel- Müsned-C.3 S.198)

     

    KALBİN ACAYİP HALLERİ

     

    Büyük İslam âlimi İmâm Gazali Hazretleri, yazmış olduğu İhyâ Ulûmi’d-Din adlı eserinin üçüncü cildinde kalbin manevi hallerini detaylı bir şekilde açıklıyor:

     

    İnsanoğlu ancak kalbiyle Allah'ın mârifetine hazırlanabilir. Kalbin dışında herhangi bir azasıyla mârifete hazırlanamaz.

     

    O halde Allah'ı bilen, Allah'a yaklaştıran, Allah için çalışan ve Allah için gayrette bulunan, Allah nezdindeki sırları keşfeden kalptir. Diğer azalar ise kalbin yardımcılarıdır.

     

    Kalp, Allah C.C. Hazretlerinin nazargâhıdır. İnsanoğlu kalbini temizlediği zaman felaha kavuşur, kalbini kirlettiği ve gaflete daldırdığı zaman şekavete sapar ve rahmetten mahrum olur.

     

    Hakikatte Allah'a itaat eden kalptir. İbadetlerden gelen nurlarını azalar üzerine saçan kalptir. Allah'a karşı inat ve isyan bayrağını açan kalpten başka hangi aza olabilir?

     

    Zahirin güzellikleri ve çirkinlikleri ancak ve ancak kalbin karanlık ve nurlu olmasından ileri gelir. Zira her kalp, içindekini dışarıya sızdırır. Kalp, öyle bir şeydir ki insanoğlu onu tanıdığı zaman, muhakkak nefsini tanımıştır. Nefsini tanıdığı zaman muhakkak rabbini tanımıştır.

     

    İnsan kalbini tanımadığı zaman, kendi nefsini tanımamıştır. Kendi nefsini tanımadığı zaman da rabbini tanımamıştır. Kalbini bilmeyen de kalbinin gayrisini haydi haydi bilemez.

     

    Zira insanların çoğu, kalplerini ve nefislerini bilmemekte, kalpleri ve nefisleri arasında perdeler gerilmiş bulunmaktadır.

     

    Tirmizî’de geçen bir hadiste; Peygamber S.A.V Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

     

    “Ey kalpleri evirip çeviren Allah! Benim kalbimi dinin üzerinde sabit kıl!”

     

    Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm Hz. Peygamber'e şöyle sordular:

     

    “Ey Allah'ın Rasûlü! Sen korkar mısın?”

    “Bana teminat veren ne vardır? Kalp Rahmân'ın (kudret) parmaklarından ikisi arasındadır. Onu dilediği gibi evirip çevirir.”

     

    Ayrıca; En’âm suresi 125. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

     

    “Allah kime hidayet etmeyi dilerse, onun göğsünü İslâm'a açar, gönlüne genişlik verir. Kimi de sapıklıkta bırakmak isterse, onun kalbini öyle daraltır, sıkıştırır ki göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar.”

    Buhârî ve Müslim'de geçen bir hadiste; Ebu Hüreyre R.A. Hazretleri, Peygamber S.A.V. Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet eder:

     

    "Allah Teâlâ, koruyucu meleklere 'Benim kulum herhangi bir günahı işlemeye kast ve teşebbüs ederse, onu yazmayın. Eğer onu bilfiil işlerse, o zaman bir günah olarak yazın. Eğer kulum bir sevabı işlemeyi kast ve teşebbüs ettiği halde bilfiil işlememişse, onu bir hasene (bir sevap) olarak yazın. Eğer bilfiil işlerse, o vakit on sevap yazın' buyurur.

     

    Bu hadîs, kalp amelinin ve günahı işleme teşebbüs ve kasdinin bağışlandığına delildir. Başka bir lâfızda şöyle gelmiştir:

     

    "Kim herhangi bir sevabı işlemeyi kastederse, fakat buna rağmen işlemezse, ona bir sevap yazılır, kim herhangi bir sevabı işlemeyi kastederse ve bilfiil işlerse, ona yedi yüz katına kadar sevap yazılır. Kim bir günah işlemeyi kastederse ve bilfiil işlerse, ona yedi yüz katına kadar günah yazılır. Kim bir günah işlemeyi kasteder ve bilfiil yapmazsa o günah defterine yazılmaz. Eğer işlerse o zaman yazılır." (Buhârî, Müslim)

     

    Kalbi karartan günahlardır. Günahlar kalbi kararttığına göre günaha sebep olacak şeylerden de kaçmak gerekir. Mesela uyku mubahtır. Ancak çok uyumak kalbe kasvet verip günah işlemeye zemin hazırlar.

     

    Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

     

    "Üç şey kalbe kasvet verir: Yemeği, uykuyu ve rahat olmayı sevmek." (Deylemi)

     

    Günah işleyince, hemen tövbe ve istiğfar etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

     

    "Paslanan her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası "Estağfirullah" demektir." (Deylemi)

     

    Ölümü çok hatırlamak da, oruç tutmak da kalblerin pasını siler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    "Her ay 3 gün oruç tutanın kalbinin pası temizlenir." (Nesai)

     

    Diğer bir hadiste, kalbin paslanabileceği şöyle açıklanmıştır:

     

    "Su değdiği, [rutubette kaldığı] zaman demirin paslandığı gibi, kalbler de [günah yüzünden] paslanır."

     

    Orada bulunanlar, "Kalblerin cilası nedir ya Rasûlullah" dediler.

     

    Peygamber S.A.V. Efendimiz buyurdu ki: "Ölümü çok hatırlamak ve Kur'an-ı kerim okumaktır.(Beyheki)

    Müminin kalbi temizdir. Fasıkların kalbi kirlidir, karadır. Kâfirlerin kalbi ise simsiyahtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi simsiyahtır ve terstir." (Taberani)

     

    MÜHÜRLENEN, PASLANAN, GAFİL KALPLERİN DURUMU

     

    Rauf PEHLİVAN, yazmış olduğu 'Namaz Beni Neden Terk etti?' isimli eserinde; kalbin manevi hallerini detaylı olarak açıklıyor.

     

    Manevi kalp; ilahi vahyin muhatabı olan kalptir. Bu; imanın, inançsızlığın, şuurun, sezginin, düşünce gücünün kaynağı, idrak ve aklın menbaı ve hayatın merkezidir. Bu; takvanın sevginin ve öfkenin membaıdır.

     

    Allah Resulü S.A.V ,Efendimiz söyle buyuruyor:

     

    "Kalp, hükümdardır, organlarda onun askerleridir. Hükümdar iyi olursa, askerleri de iyi olur. Hükümdar kötü olursa, askerleri de kötü olur, kulaklar hükümdarın dinleme cihazı, gözler nöbetçileri, dil tercümanı, eller kanadı, ayaklar postacısı, ciğer rahmeti, dalak gülmesidir." (Müttaki, 1/215)

     

    Vücut, besin yetersizliğinden dolayı hasta olduğu gibi, kalpde iman ve ibadet yetersizliğinden dolayı hasta olur. Bu hastalık, kalbin görevini hakkıyla yapmasına engel olur.

     

    Sağlıklı kalpten iman, namaz ve güzel ameller çıkar. Hasta olan kalpten ise küfür, nifak ve günah çıkar.

     

    Hasta kalpler için; Allah C.C. Hazretleri Yunus Sûresinin 57. ayetinde söyle buyuruyor:

     

    "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olan hastalıklara şifa ve inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir."

     

     

    Bu ayet ile bizi yoktan var eden Yüce yaratıcımız; ihtiyacımız olan şifanın Kur'an da bulunduğunu bildiriyor.

     

    İnsanın işlediği günahlar, kalbini kirletir ve paslatır. Konuyla ilgili olarak Allah Resulü S.A.V Efendimiz söyle buyuruyor:

     

    “Kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta düşer. Eğer tövbe edip günah işlemekten vazgeçer ve Allah'tan affını dilerse o nokta silinir, kalp yine parlar. Eğer günah işlemeye devam ederse, o nokta kalbini kaplayıncaya kadar artar." (Tirmizi, 5/434)

     

    Kalbin paslanması ile ilgili başka bir hadis şöyledir:

     

    "Kalplerde demirlerin paslandığı gibi paslanır." Ashap: "Onların cilası nedir?" diye sordular. Allah Resulü S.A.V. Efendimiz buyurdu ki: "Kur'an okumak, Allah'ı çokça zikretmek, (namaz kılmak) ve ölümü devamlı hatırlamaktır." (Irakî, 1/281)

     

    İslam; Kur’an’dan, imandan, namazdan ve bütün ibadetlerden gafil olan kalbe gafil kalp diyor.

    "İnsanların hesap verme günü yaklaştı. Onlarsa, hala gaflet içinde Kur'an'a yüz çeviriyorlar. Rableri tarafından kendilerine gelen her yeni uyarıyı, hep alay ederek dinliyorlar. Onların kalpleri hep eğlencededir." (Enbiya, 1-3)

     

    Kalbin gaflet hali devam edip günahlara, haramlara iyice dalarsa; Kur’an’dan ve namazdan iyice uzaklaşırsa kalbi cehalet kaplar. Bunlara cahil kalp denir.

     

    "Hayır, onların kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan öte bir takım kötü işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar." (Muminun, 63)

     

    Hastalanan, kirlenen, paslanan, katılaşan, sapan, gaflete ve cehalete dalan, perdelenen kalp sonunda hakka karşı körleşir. Kalbin körlüğü basiret ve bilincin yok olması demektir. Artık bu kalp Kur’an-ı göremez, namazı ve diğer ibadetleri göremez.

     

    "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akıl edecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur." (Hac, 46)

     

    Allah C.C. Hazretleri; bizleri Kur’an’ı okuyan, okuduğunu kalbi ile idrak eden ve anlayan, anladığı ile amel eden kullarından eylesin.

     

    La ilahe illallah kelimesini çok söylemek, kalbi temizlemekte çok tesirlidir. Her gün, belli miktar okumak iyi olur. Abdestli ve abdestsiz söylenebilir. (Kayyum-i Rabbani, Cilt 1, Madde 14)

    Rabbimizin gazabını söndürmek için (La ilahe illallah Muhammed’ün Rasûlullah) güzel kelimesinden daha faydalı bir şey yoktur. Bu güzel kelime, Cehenneme götüren gazabı söndürünce, daha küçük olan başka gazaplarını elbette söndürür. Bu güzel kelime, Kıyamet için ayrılmış olan 99 rahmet hazinesinin anahtarıdır. Küfür karanlıklarını, şirk pisliklerini temizlemek için, bu güzel kelimeden daha kuvvetli, hiçbir yardımcı yoktur. Bir kimse, bu kelimeye inanınca, imanın zerresi hasıl olur. (Kayyum-i Rabbani, Cilt 2, Madde 37)

     

    KALB İLE İLGİLİ BAZI AYETLERİN TEFSİRİ

     

    Konuyla ilgili olarak, Enfal Suresinin 2. ayetinin tefsirini de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bahsi geçen ayet İbn-i Kesir Tefsirinde şöyle açıklanmaktadır:

     

    Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir, Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman imanları artar ve Rablarına tevekkül ederler. (Enfal, 2)

     

    Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'dan rivayetine göre o, “Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.” âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah'ın farzlarının yerine getirilmesi sırasında Allah'ı zikretmekten münafıkların kalblerine hiç bir şey girmez. Onlar, Allah'ın hiç bir âyetine îmân etmezler, tevekkül etmezler, yanlarında kimse olmadığı zaman, yalnız iken namaz kılmazlar, mallarının zekâtını vermezler. Allah Teâlâ, onların mü'minler olmadıklarını haber verip sonra gerçek mü'minleri şöyle niteler: “Mü'minler, ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir, (Allah'ın farzlarını yerine getirirler.) Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları artar ve Rablarına tevekkül ederler.” O'ndan başkasından hiç bir şey ummazlar. Süddî ve birçokları da böyle söyler. Allah anıldığı zaman kalbleri ürperen, yani korkan, Allah'ın emirlerini yapan, yasaklarını terk edenler; işte bunlar, gerçek mü'minlerdir ve gerçek mü'minin sıfatı budur.

     

    Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle buyurur : “Onlar ki, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar ve hemen günâhlarının bağışlanmasını dilerler. Günâhları, Allah'tan başka kim bağışlar? Hem onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler.” (Âl-i İmrân, 135), “Kim de Rabbinin makamından korkup ta nefsini kötü heveslerden alıkoyduysa, şüphesiz ki onun varacağı yer cennettir.” (Nâziât, 40-41). Bu sebepledir ki Süfyân es-Sevrî, Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.” âyeti hakkında Süddî'nin şöyle dediğini işitmiş : “O, öyle bir kişidir ki haksızlık etmek ister —veya bir günâha niyetlenir demiştir— kendisine Allah'tan kork denilir de kalbi ürperir, titrer.

     

    Yine Sevrî'nin Abdullah İbn Osman kanalıyla... Ümmü Derdâ'-dan rivayetinde o, “Mü'minler ancak onlardır ki; Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir.” âyeti hakkında: Kalbdeki korku, kuru hurma dalını tutuşturup yakmak gibidir. Sen onun ürpertisini hissetmez misin? demişti. Karşısındaki: Evet, hissederim, dedi. Ümmü Derdâ : İşte bu hissi duyduğun zaman, Allah'a duâ et. Zîrâ duâ bunu giderir, dedi.

    Allah Teâlâ'nın : “Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânları artar.» sözü, şu âyeti gibidir : «Bir sûre indirilince onlardan kimi; bu, hanginizin îmânını artırdı? der. îmân etmiş olanlara gelince, onların îmânını artırmıştır. Ve onlar birbirleriyle müjdeleşirler.” (Tevbe, 124) Buhârî ve başka imamlar, îmânın kalblerde derece derece ve birbirinden farklı olduğuna, îmânın fazlalık kabul edeceğine bu ve benzeri âyetleri delil getirmişlerdir. Nitekim ümmetin cumhurunun mezhebi de budur.

     

    “Ve Rablarına tevekkül ederler.» Allah'ın dışında hiç kimseden bir şey ummazlar. Ancak O'na yönelirler, ancak O'nun katına sığınırlar. İhtiyaçlarını ancak O'ndan isterler ve ancak O'na rağbet ederler. Bilirler ki Allah'ın dilediği olur, dilemediği şey olmaz. Mülkünde yegâne tasarruf sahibidir. Tekdir, ortağı yoktur. Hükmünü geciktirebilecek kimse de yoktur. O, hesabı çabuk olandır. Bu sebepledir ki Saîd İbn Cübeyr: Allah'a tevekkül îmânın aslıdır, temelidir, demiştir.

     

    Bakara Suresinin 7. ayeti, kalbin mühürlenmesi konusuna değinmektedir. İbn-i Kesir tefsirinden nakil ile:

     

    Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır ve onlar için büyük bir azâb vardır. (Bakara, 7)

     

    Süddî der ki; Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir yani damgalamıştır. Katâde de bu âyet konusunda der ki: “Şeytân onları doğru yoldan çıkarttı ve onlar da şeytâna itaat ettiler. Bunun üzerine Allah onların kalplerine, kulaklarına ve gözlerine perde koydu. Onlar hidâyeti görmezler, duymazlar, anlamazlar ve düşünmezler.”

     

    İbn Cüreyc der ki: “Mücâhid bu âyet hakkında şöyle dedi. Bildirildi ki günahlar her noktadan kalbin çevresini sarar ve nihayet onun üzerine üşüşür ve işte bu, kalbin mühürlenmesidir.”

     

    A'meş dedi ki: Mücâhid bize eliyle gösterdi ve şöyle dedi: Onlar kalbin avuç içi gibi olduğunu görüyorlar, kul günah işlediği zaman kalbe eklenir ve başparmağını göstererek şöylece dedi. Bir daha günah işlerse ona eklenir ve Öbür parmağını gösterdi. Bir daha günah işlerse ona eklenir ve diğer parmağını göstererek işte böyle dedi. Neticede bütün parmaklarını üst üste ekledi, sonra onun üzerine bir damga ile damga basılır dedi.”

     

    İbn Cerîr der ki: “Rasûlullah S.A.V. şöyle haber verdi: “

     

    Günahlar ardarda gelince kalbi kapatır. Günah onu kapatınca Allah tarafından mühürleme ve damgalama gelir. Bu takdirde îmân kalbe girecek yol bulamadığı gibi küfürden kurtaracak bir kurtarıcı da bulamaz. İşte bu Allah Teâlâ'nın «Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir.» âyetindeki mühür ve damga gibidir. Gözlerin idrâk ettiği şekilde eşyada ve kaplarda bulunan damga ve mührün benzeridir ki; o kalbin içinde bulunan şeye ulaşmak için ancak mührü veya damgayı koparmak veya çıkarmak icâb eder. Allah'ın, kalblerini mühürlemekle nitelendirdiği kişilerin kalbine imân bu mühür bozulmadan ulaşmaz. Ancak damga bozulup bağ koparılınca ulaşır. İyi bil ki; «Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir.» kavlinde durmak ve «Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.« cümlesini de tam okumak gerekir. Çünkü damga kalp ve kulakta olur, perde ise gözde olur. Nitekim Süddî tefsirinde Ebu Mâlik'ten... O da Resûlullah'ın ashabından bir guruptan nakletti ki, «Allah onların kalblerini ve kulaklarım mühürlemiştir» âyeti Allah'ın sözünü onlar dinlemez ve anlamazlar demektir. «Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.» Yani gözlerinin üzeri örtülüdür, gerçeği göremezler, ona erişemezler demektir.

     

    BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ’NİN KALP HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

     

    Üstad Bediüzzaman Hazretleri, İşaratü'l-İ'câz isimli eserinin 46 ve 62 sayfalarında kalbin nurlanmasından şöyle bahsetmektedir:

     

    Hidayet imanın kendisidir. Bediüzzaman'ın ifadesi ile "Hidâyet büyük bir nimettir, vicdanî bir lezzettir ve ruhun cennetidir."

     

    İman, Saadettin-i Taftazaniye göre "Cenâb-ı Hakk'ın istediği kulunun, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilkâ ettiği nurdur." Bu nur vicdanı ışıklandırdığı gibi, insanın tüm kâinat ile bir ünsiyet peyda etmesine, kalbinde büyük bir kuvve-i maneviyenin husule gelmesine sebeptir. İman ile kâinatın yaratıcısına dayanan ve güvenen bir insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Bu imanın verdiği genişlik ile geçmiş ve gelecek zamanlarla alakadar olmaya başlar. Yine iman nuru ile saadet-i ebediyeden bir parıltı vicdanını ve kalbini aydınlatır. Böylece insan o iman ile vicdanındaki bütün emel ve istidatlarının tohumları neşv-ü nemaya başlar ve ebed memleketine doğru harekete geçer.

     

    HOCAMIN DİLİNDEN KALP VE KALBİN DURUMU

     

    Hocam Abdullatif Topcu Efendi Hazretleri, kalbin durumu ile ilgili şöyle buyurmuştur:

     

    İnsanlar ileriyi görmelidir. En ileriyi görende Allah’ın huzurunda hesap verdiğini gören kişidir. Allah bizi hesaba çekecek. Bir gün mutfakta fayansın üzerinde gayet küçük bir sinek gördüm. Birde hareketli. Ey Allah’ım dedim; ben bu paltonun içinde üşürken bu sinek nasıl yaşıyor. Onunda kalbi var, damarları var, organları var. Birde uçmayı da biliyor. Onu hangi üniversitede öğrenmiş acaba. İşte Allah dostları çevresindeki her şey de Allah’ın kuvvetini, gücünü görür. Kalp gözü kapalı ise kafasındaki gözde kapalıdır. Allah’ın yarattıklarını, Allah’ın gücünü, kudretini, kuvvetini göremez. Ama kalp gözü açıksa diğer gözü de açıktır.”

     

    Müslüman eliyle kötülüğe dur der. Yapamazsa diliyle engel olur. Onu da yapamazsa kalbiyle buğz eder. Ama imanın en zayıf derecesi budur. İnsan kötülüğe kalbinde buğz etmezse o kalp ölüdür. Bir Müslüman kötülüğe “dur, hayır” der. Ama ölü kalp basar geçer.

    Allah C.C. Hazretleri şöyle buyurdu: “Onların gözleri vardır görmez, kulakları vardır duymaz, kalpleri vardır ama anlayamazlar. Ben Azimüşşan onları azabıma yazdım.” Peki, Allah C.C. Hazretleri veli kulları için ne buyurmuş: “Ben veli kullarımdan korkuyu ve kederi kaldırdım.”

     

    Teheccüt Namazı; çok önemlidir ve mutlaka her müslüman tarafından kılınmalıdır. Teheccüt vakti; gecenin kalbidir. Yasin Kuran ’ın kalbidir. Birde insanın kalbi Allah’a dönerse; bu üç kalbin bir arada olması çok iyi olur. Teheccüt namazını Yasin ile kılmak çok daha iyi olur. Teheccüte mutlaka kalkın. Teheccüt maddi ve manevi dertleri giderir. Kalbin manevi hastalıklarını giderir.

     

    KALBİN TEMİZLENMESİ NURLANMASI NASIL OLUR?

    Gavs-i Sani Hazretleri K.S. kalp temizliğinin zikir ile yapılacağını aşağıdaki gibi açıklıyor:

    Kalbi temizlemek lazım. Kalbi temiz tutmak lazım. Kalbin temizliği zikirle olur. Başka türlü olmaz… Olmaz…

    ”Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir.”

     

    ”Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince siz istemeseniz de kalp Yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün; o,siz istemesiniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir.”

     

    ”Bir insan yemek yemese aç kalır, halsiz düşer, kalbin gıdası da zikirdir ve çekilmeyince o kalb ölür.”

    ”Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah’ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır.”

     

    ”Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbül-Alemin: Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allahın zikriyle huzur bulur, buyurmuştur.” (Ra’d 28)

    Seyyid Abdülhakîm Arvasi HHhazretleri buyuruyor ki:

     

    Zikretmekle kalb temizlenir, Allah'ın sevgisi elde edilir, ibadetin tadı duyulur, iman kuvvetlenir, namaz kılmak hevesi artar, dinimizin emir ve yasaklarına kolayca uyulur. Taklitçilikten kurtulup, vicdaniliğe kavuşulur. Kur’an-ı kerimdeki, (Allahü teâlâyı çok zikredin!) emri bunu göstermektedir. (Cuma10) [saadeti Ebediyye]

     

    Akıllı kimse kalbini ihmal etmez. Hiç kimse kalbinin terbiyesini küçümseyemez. Bu iş, insanın en birinci işidir. Her mümin, Yüce Allah ile hukukunu ve dostluğunu kontrol etmelidir. Kalbinin katılığına üzülmeli, ağlamalı, bir çaresine bakmalıdır. Karnı acıkan bir Müslüman, açlığını gidermeden nasıl rahat edemiyorsa, kalbinin ihtiyaç ve hastalıkları için de aynı çabayı göstermelidir. Yoksa derdi hiç bitmez. Kalbinin ilacına yönelen kimse, ciddi olmalıdır, ilacına ve doktoruna sımsıkı sarılmalıdır.

     

    Yahya B. Muaz (Rahmetullahi Aleyh) kalbi şöyle anlatır: “Kalp içli bir et parçasıdır. İçi yaratılış cevheri ile doludur. Çevresi teklik bahçesi ile kuşatılmıştır. Altı nurani bir meydandır. Allah-u Zülcelal ona her an ve her dem, rahmet ve şefkatle nazar eder. Bu halinde o kalp, Allah ve onun zikrinden alıkoyan şeyler arasında döner durur. Bir yandan Allah-u Zülcelal’in şefkat ve merhamet bakışı, bir yandan da onu ayırmak isteyen masiva.

     

    Bir büyük zata şöyle sormuşlar: “Bir kalp bozulduktan sonra, o eski haline nasıl getirilebilir?” Şu cevabı vermiş: “ Hakkın saltanatını oraya kurmakla.” Bunun nasıl olabileceği sorulduğunda ise şöyle demiş: “Hakkın zatından gayrı ne varsa oradan çıkıp gidinceye kadar. Sonra, Hak Saltanatı kurulur.”

    Ebu’d Derda (ra) şöyle anlatıyor: “Allah-u Zülcelal’in bir takım kulları vardır ki, onların kalbi Hak aşkı ile uçar. Onların bu uçuşuna, şimşeklerin hızı, bir misal dahi olamaz.”

     

    Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ebu Bekir sizi, kıldığı namaz ve tuttuğu oruçla geçmedi. Onun kalbine şu mana yerleşmiştir. Allah azı, az olduğu için reddetmez. Çoğu da, çok olduğu için kabul buyurmaz. O, ancak takva sahiplerinin yaptığını kabul buyurur.”

     

    Bazı büyükler şöyle anlatırlar: “Kalbini her hangi bir makama bağlayanlar, doğruluktan yana nasipsizdirler. Asıl doğru, kalbini makamların sahibine verendir. Bu hal mücerret (saf; katıksız) olacak. Allah-u Zülcelal ile ikinci bir varlık bilinmeyecek.”

     

    Sabit Nessac bir konuşmasında şöyle anlattı: “Ben, nice yıllar Kur’an okudum. Bu halimde Allah’tan da korkardım. Ama hiçbir şey elde edemedim. Bu arada korkudan geçmeyi düşündüm ve ümitle okumaya başladım. Birkaç yılım da böyle geçti. Fakat yine bir şeyin sahibi olamadım. Bunun üzerine, korkuyu da, ümidi de bıraktım. Yalnız Allah için okudum. İşte o zaman, her şeyi buldum. En büyük azizliğe o zaman kavuştum. En büyük mertebeleri o dem buldum.”

     

    Nice büyükler, yaptıkları nefse karşı çetin mücadeleden sonra, şu kanaate varmışlardır; Bir kimse kendisini Allah-u Zülcelal’e ne kadar yakın hissediyorsa, ona o kadar yakındır.

     

    Yahya b. Muaz (Rahmetullahi Aleyh) şöyle anlatıyor: “Kalbi dünyaya verirsen, ziyan olur. Ahirete atarsan erir. Mevla’ya teslim edersen, hoş olur.”

     

    Risâleonline isimli web sitesinde yayınlanan bir makalede, kalp temizliği aşağıdaki şekilde yapılmalıdır:

    Kalb temizliği, kalbin manevi kirlerden ve hastalıklardan arınmış olması demektir. Bu temizliğin en büyüğü, kalbin küfür karanlıklarından temizlenerek, iman nuruyla aydınlanmış olmasıdır.

     

    Sonra, Allah’a karşı ibadet ve kulluk şuuru taşımak, O’na asi olup nankörlük etmekten şiddetle sakınmak, Kısacası Rabbine karşı olan vazifelerinde titiz davranmaktır. Daha sonra, kalbin kötü duygu ve niyetlerden arınarak İslam ahlakının gerektirdiği güzel duygularla donanmasıdır. Bu duygulardan en mühim bazılarını alt alta sıralayalım.

     

    1- Gurur, kibir ve kendini beğenmişlik duygularından arınmak, tevazu sahibi ve alçak gönüllü olmak.

    2- Hakperest ve başkalarının haklarına saygılı olup haksızlık ve yanlışlıktan taraf olmamak.

    3- Şefkat ve acıma duygusuna sahip olup zalimlikten uzak olmak.

    4- Gösterişi terk edip Allah rızasını her şeyin önünde görmek

    .5- Bencillik ve cimrilik duygularını terk edip yardımseverlik ve cömertlik duyguları taşımak.

    6- Su-i zan ve kötüye yormayı terk edip, hüsnü zan ve hoşgörü sahibi olmak.

     

    Başka bazı maddelerin de bunlara ilave edilmesi mümkündür. Biz ilk anda en çok hatıra gelmesi gerekenleri yazmaya çalıştık. Özetle, iman, ibadet ve güzel ahlakın üçünü birden taşımadıkça insanın kalbi temizlenmiş olmaz.

     

    Benim kalbim temiz diyen kişiye, hayır senin kalbin temiz değil manasına gelecek bir tarzda konuşmak da doğru değildir. Bunun yerine ona şöyle bazı sorular sorulabilir:

     

    1- Kalb temizliğinin ölçüsü nedir?

    2- Kalbi yaratan Allah, bizden nasıl bir kalb temizliği beklemektedir?

    3- Kişinin kendi kendini temize çıkarması, gerçek durumu yansıtır mı?

    4- Kişinin kendini bu şekilde övmesi kalb temizliğine uygun bir davranış mıdır?

     

    Allahu Teâlâ Hazretleri insana, Allah’ı yüceltmeye ve onu sevmeye ve ona tapmaya yarayacak; beğenmek, takdir etmek, kusursuz bulmak, sevmek, tapmak gibi bazı güzel duygular vermiştir. Fakat insan nefsi bu kabiliyetlerini Allah’a yönlendirmesi gerektiği halde nefsine yönlendirir ve kendine tapmaya başlar. Kendinin çok değerli ve üstün bir insan olduğuna ve kusursuz, tertemiz olduğuna inanır. Eğer kendisine, ibadeti terk etmek ve büyük günahlara girmek gibi bazı önemli yanlışları gösterilirse, bu sefer kendini şöyle yüceltir:

     

    “Sen benim dışarıdan böyle göründüğüme bakma. Benim kalbim temiz.” Yani her hâlukârda kendini kusursuz görmeye şartlanmıştır.

     

    İnsanın bu halini Üstad Bediüzzaman şöyle anlatır:

     

    “Fıtratında tevdi edilen (yaratışında emanet bırakılan) ve Mabud-u Hakikî'nin (Hakiki ibadete layık olan Allah’ın) hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı (ruhundaki manevi cihaz ve kabiliyetleri), kendi nefsine sarfederek ‘Hevâsını ilah edineni gördün mü’ (ayetinin) sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir.” (17 ve 26. Söz’ün zeyli)

     

    Allah’ın bizden istediği, nefsimizi avukat gibi savunmak değil, bunun tam aksini yapmaktır. Ayette şöyle emrediyor: “nefislerinizi temize çıkarmayın!” Yani bizlere düşen vazife, “benim kalbim temiz gibi” sözlerle nefsimizi temize çıkarmak değil, nefsimizin, göremediğimiz ve görmek istemediğimiz kusurlarını teşhis ederek, onlar için istiğfar ve bağışlanma dilemek ve tedavi etmek için çareler aramaktır. Kulun kendi kendini temize çıkarması ahrette hiçbir fayda vermez. Çünkü orada insanlar, kendi lehlerindeki şehadetleriyle değil, defterlerinde yazılan amelleriyle muamele göreceklerdir. Önemli olan bu dünyada, kendini ve başkalarını nefsin hileleriyle kandırmak değil, orada temize çıkabilmektir.

    Bakın Kur’an, hesap günü defterlerinde yazılı olan amelleri gördüklerinde günahkâr kimselerin yaşayacakları şaşkınlıklarını nasıl tasvir ediyor! “Ve (mahşer günü) kitap (amel defteri, ortaya) konulmuştur. Artık günahkârları görürsün ki onda (yazılı) olanlardan korkarak: “Vay hâlimize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş?” derler. Böylece yaptıklarını hazır olarak bulmuşlardır. Rabbin ise hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

    Allah C.C. Hazretlerini her an zikretmeliyiz. Allah dostu veli zatlar, kalbin bir an dahi Allah’tan uzak ve gaflette kalmasına izin vermezlerdi. Konuyla ilgili olarak Bakara Suresi 152. Ayette şöyle buyrulmuştur:

     

    "Öyle ise siz Beni zikredin. Ben de sizi zikredeyim. ”

     

    Bu ayetten de anlaşılacağı üzere zikir bir emirdir. Farzdır. Ben de sizi zikredeyim buyruğu bu emre verilen, O’nun cevabından ibarettir. Sen O’nu zikret, O da seni zikredecek, ne büyük bir ikram ve müjde. Unutmayın Allah'ın sizi anması, sizin onu anmanızdan daha büyük ve yücedir.

    Zikrullah dil ile olur, sonra kalbe iner yerleşir, oradan da azalara yayılır. Vücud zikir olur, o zikredeni görenin aklına Allah gelir. Zikreden zikrin anahtarı olur.

     

    Allah Resulü S.A.V. Efendimiz buyurdu ki:

     

    "İnsanlar arasında zikir anahtarları vardır. Onlarda Allah'ın zikrini gördüklerinde hemen zikrederler."(Taberani)

     

    Allah’ı öyle zikret ki seni gören her şey coşkuyla Allah’ın zikrine koşsun, O’nu zikretsin. O’na şükretsin, nankörlerden olmasın. Zikretmemek büyük nankörlüktür. Hele O’nun seni zikredeceğini bile bile.

     

    Ankebut Suresinin 45. Ayetinde şöyle buyrulmuştur: “Allah'ı zikretmek en büyük ibadettir.” Bir kulun, Yaratıcısı olan Rahman’ı zikretmesinden daha faziletli bir şey yoktur.

     

    Hocamın duası ile yazımızı sonlandıralım:

     

    Allah bizleri; aşkından, zikrinden, şükründen, muhabbetinden, Rızayı İlahisinden, Habibinin izinden, Habibinin sünnetinden, ahkâm-ı Kur’aniye’den bir an Vahid dahi ayırmasın. Kalplerimizi nurlandırsın. Hem dil ile hem kalp ile zikretmenin manevi coşkusunu yaşamayı nasip etsin.

     

    Selam ve dua ile

     

    KAYNAKLAR

    İmâm Gazali, İhyâ Ulûmi’d-Din, Üçüncü Cilt, Bedir Yayın Evi

    Rauf PEHLİVAN, Namaz Beni Neden Terk etti?

    İbn-i Kesir Tefsiri

    Bediüzzaman, İşaratü'l-İ'câz

    Bediüzzaman, Sözler

    Mehmet Ildırar, Semerkand Dergisi, 137.sayı

    Risâleonline, Makaleler

    Saadeti Ebediyye

    Kayyum-i Rabbani, Cilt 1, Madde 14 ve Cilt 2, Madde 3


  9. Fatiha Kuran in zirvesi diye duydum, herderde deva herseye ilac bir sure imis , yine kilitleri acan anahtar zaten Kuran onunla acilis yapiyor dusunursek, umarim anlamina , sefaatina ve sirlarina mazhar oluruz,

     

    Fatiha Sûresi; Kur'an-ı Kerim'in özeti niteliğinde bir sûredir. Hz. Ali Efendimiz bu mübarek sure için; "Tefsirini yazmak istesem, kırk deve yükü kitap yazmam gerekirdi" buyuarak, faziletlerini anlatmaya çalışmış.


  10. Yazan: Tolga ÇELEBİ

     

    MUKADDİME

     

    Bu calışmamızda; Fâtiha Sûresinin meâlinden yani anlamından, sûreye verilen diğer isimlerinden ve okumanın faziletlerinden bahsedeceğiz.

     

    Fâtiha Sûresi; Mekke'de, Peygamber Efendimizin S.A.V peygamberliğinin ilk zamanlarında nâzil olmuştur. Yedi ayettir. Tam olarak inen ilk sûredir. Kur'ân-ı Kerim'in önsözü, başlangıcı durumunda olduğundan; "bir yeri veya bir şeyi açan, başlatan" anlamına Fâtihatü'l-Kitab veya el-Fâtiha adı verilmiştir. (Namazı Anlayarak Kılmak, Prof. Dr. Davut Aydüz, Işık Yayınları, İstanbul, 2008.)

     

    Konusu nedeniyle, Fatiha ile Kur'an arasındaki ilişkinin, bir giriş ve kitap ilişkisi değil, bir dua ve ona cevap niteliğinde bir ilişki olduğu görülmektedir. Fatiha, kulun duası, Kur'an ise Yüce Allah'ın kuluna verdiği cevaptır. Kul, kendisine doğru yolu göstermesi için Allah'a yalvarır; Allah da duaya cevap olarak, tüm Kur'an'ı onun önüne koyar ve sanki ona şöyle der: "İşte, benden dilediğin Hidayet!" O'nu oku, anla ve ona göre yaşa.

     

    Fâtiha sûresi için Rabbimiz "Seb'ül Mesânî" buyurur. Tekrar edilen yedi mânâsına. Çünkü Fâtiha sûresi tüm namazların tüm rekatlarında tekrar edilir. Aslında namazın bir önceki rekatında okunan bir sûrenin bir sonraki rekatında okunması mekruhtur. Ama Fâtiha böyle değildir. Fatiha'yı her rekatta okuruz. Fâtiha sûresinin yedi âyeti vardır. Yedi, İslâm'da sonsuzluk ifade eder. Cennetin yedi kapısı vardır. Kâbe'nin etrafındaki tavafın sayısı yedidir. Safa ve Merve arasındaki say'in sayısı da yedidir. Yedi kat sema vardır. Allah'ın günlerinin sayısı yedidir. Bunlar hiç durmadan nasıl sürekli devam edip dururlarsa Fâtiha da hiç durmadan sürekli okunur durur. Dünyada Fatiha'nın okunmadığı hiçbir zaman yoktur; O dâima okunur da okunur. (Fâtiha Sûresinin Tefsiri ve Faziletleri, M. Günay Sıddıkoğlu, 2010.)

     

    Hazreti Ali R.A. Hazretleri, Fâtiha Sûresi için şöyle buyurmuştur: "Eğer bana Fâtiha Sûresini tefsir et deseler, 40 deve yükü kitap yazabilirim."

     

    Yine Hazreti Ali R.A. Hazretleri; "Kur'an Fâtiha Sûresi ile başlar. Fâtiha Sûresi, Besmele ile başlar. Besmele "B" harfi ile başlar. Ben "B" harfinin noktasıyım" buyurmuştur. Burada kastedilen; harfin Arapça yazılışında, altında yer alan noktadır. Bir düşünün! Hazreti Ali R.A. Hazretleri gibi büyük bir sahabi, kendisini "B" harfinin noktasına benzetiyor. Allâh'ın ilminin sonsuzluğunu çok iyi kavradığı bu sözünden anlaşılıyor.

     

    Namaz; kul ile Allâh arasında günde 5 kez gerçekleştirilen bir sohbet, bir ahitleşme ve bir miraçdır. Fâtiha' özü itibariyle kulun Allâh'a soz vermesi ve ahd ü misakta bulunmasıdır. O halde Fâtiha ve namaz arasında oldukça kuvvetli birirtubat söz konusudur ve Fâtihasız namaz düşünülemez. (Namaz Bir Tevhid Eylemi, Abdullah Yıldız, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005.)

     

    Nitekim birçok âyeti ve hadisi bir arada değerlendiren Bediüzzaman Hazretleri de özetle, nasıl insan şu koca kâinat kitabının bir küçücük misâli, bir özü ve özeti ise, bir çekirdeği ve meyvesi ise; Fatiha Sûresi de, Kur’ân-ı Azimüşşan’ın bir münevver timsalidir, nurlu bir özüdür, özetidir, nuranî bir çekirdeğidir ve meyvesidir diyor. (Sözler, Sahife 45.)

     

    Hayrı en çok olan sûre Fatiha’dır, her derde şifadır. [beyheki]

    En faziletli sûre Fatiha’dır. [Hâkim]

    Fatiha sûresi Allahü teâlânın gazabını önler. [Şir’a]

    Fatiha sûresi zehirlere şifadır. [Ebu-ş-şeyh]

     

    Dua okuması bildirilen yerlerde, Fatiha okumak daha iyidir. Fatiha sûresi, duaların en iyisini bildirmek için nazil oldu. İmam, el-Fatiha dediği zaman, herkesin sessizce okuması iyi olur, çünkü duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. Hamd etmenin en iyisi de, Fatiha okumaktır. (Berika, Sahife 137.)

     

    Enes R.A. dediki: Resulullah (SallAllah.gifu Aleyhi ve Sellem) bir yolculukta idi. Bineğinden indi, bir adam da Onun yanında indir.Resulullah (SallAllah.gifu Aleyhi ve Sellem) o adamın tarafında dönerek buyurdu ki: “Sana Kuran’ın en faziletli (suresini) haber vereyim mi?” diye sordu Adam: “Elbette” deyince. Resulullah (SallAllah.gifu Aleyhi ve Sellem) el-Hamdu lillahi Rabbil Alemin’i okudu. (Hakim, el-Müstedrek, 1/560; Nesai, Amelül-Yevm vel-Lyl, 723; İbni Hibban, Sahih, 774)

     

    FÂTİHA SÛRESİNİN MEÂLİ

     

    Bu büyük sürenin meâlini, Mahmud Usta Osmanoğlu Hazretlerinin hazırladığı, "Kur'an-ı Mecid ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi" isimli eserden sizlere aktarıyorum.

     

    1. O Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın ismiyle!

    2. Bütün hamdler (ve övgüler) tüm âlemlerin Rabbi (, yaratıcısı ve yöneticisi) olan Allâh'a mahsustur;

    3. (Dünyada mümin-kafir ayırmaksızın her bir kuluna son derece acıyan ve gerçek manada sadece Kendisi nimet vermekte olan) O Rahmân'a; (âhirette yalnız iman edenleri son derecede esirgeyecek olan hakiki nimet sahibi) O Rahîm'e!

    4. O dîn gunünün Mâliki (ve ceza gününün yegâne sahibi)ne!

    5. (O yüce Allâh'a itaat eden kullar "(Ey Rabbimiz!) Ancak Sana ibadet (ve kulluk) ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz!" (derler.)

    6. (Buna mukabil Allâh-u Te'âlâ: "Peki Benden ne tür bir yadım istiyorsunuz?" buyurunca, onlar söyle dua ederler "Bizi o dosdoğru yola hidâyet et!nokta.gif

    7. Kendilerine (ikram ve) in'âm etmiş bulunduğun o (peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin ve salih) kimselerin yoluna! (Senin tarafından) kendilerine gazap edilen (Yahudi)lerin (yoluna) degil, (doğru yoldan sapıtarak) dalâlete düşen (Hristiyan tâife)lerin(in izine) de değil!" (Kur'an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, İstanbul, 2007.)

     

    Ebû Hüreyre R.A.'dan rivayet edilen bir hadîs-i kutsîde Allâh-u Te'âlâ şöyle buyurmuştur:

     

    "Namazı(; Fâtiha'yı) Kendimle kulum arasında iki parçaya böldüm. İstediği şey kuluma verilecektir.

     

    Kul: 'Hamd âlemlerin Rabbi Allâh'a aittir!' dediğinde, Allâh-u Te'âlâ: 'Kulum Bana hamd etti!' buyur(arak memnuniyetini ifaded buyur)ur.

    Kul: 'O Rahmân; O Rahîm!' dediği zaman Allâh-u Te'âlâ: 'Kulum Bana övgüde bulundu!' buyurur.

    Kul: 'Ceza gunünün Mâliki' dediği vakit Allâh-u Te'âlâ: 'Kulum Bana tazimde bulundu!' buyurur.

    Kul: 'Ancak Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz!' deyince de Allâh-u Te'âlâ: 'İşte bu, Benimle kulum arasındadır. İstediği şey kulumundur!' buyurur.

    Kul: 'Bizi, gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) degil de, kendilerine in'âm etmiş bulunduğun kimselerin o dosdoğru yoluna hidâyet buyur!' dediğinde ise, Allâh-u Te'âlâ: 'İşte bu kuluma ait bir taleptir. İstediği şey kulumundur!' buyurur." (Müslim, Salât:11, No:395, 1/296.)

     

    HOCAMIN DİLİNDEN FÂTİHA SÛRESİ

     

    Hocam Abdûllatif Topcu Efendi Hazretleri, bir sohbetinde Fâtiha Sûresi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

     

    "Fâtihasız namaz olmaz. Allâh C.C. Hazretleri, Fatiha okurken yaptığımız dualarımızı kabul etsin. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.

     

    Allâh C.C Hazretleri 18.000 âlemin yaratıcısıdır. Bizi yaşatan, rızıklandıran Allâh’dır ve ona hamd etmeliyiz, ibadet etmeliyiz.

     

    Allâh C.C. Rahmân'dır, Rahîm’dir. Kullarına karşı çok merhametlidir.

     

    Din gününün sahibidir. Din günü ise yevm-i mahşerdir. Allâh yaşadığımız her gününde sahibidir.

     

    Kâinat her an ölüdür. Bizi yaşatan, rızıklandıran, akıl veren Allâh’dır. Allâh bütün kâinatı yönetir. Bundan bir an vazgeçse bütün kâinat yok olur.

     

    Biz yalnızca Allâh’a ibadet ederiz ve yalnız Allâh’tan isteriz. Kuvvet, kudret, saltanat ve mülk Allah’ındır.

     

    Allâh C.C. Hazretleri bizleri doğru yoldan ayırmasın. Bizleri nimetlere şükredenler arasına alsın. Gazaba uğrayanlardan ve delalete düşenlerden uzaklaştırsın. Âmin"

     

    Hocam, ellerini açarak Fâtihayı Şerif okuduktan sonra; ellerini yetişebildiği kadar vücudunun yer yerine sürerdi.

     

    Hocam “Fatihâyı Şerif şifadır. Sıkıntısı olan, derdi olan, hasta olan Fâtiha okumaya devam etsin" buyurmuştur. Özellikle sohbet ve ders yapılan günlerde, her bir müridine on adet Fâtiha Suresi okutmadan cemaati göndermezdi.

     

    MEZHEP İMAMLARINA GÖRE FÂTİHA SURESİ

     

    Fâtiha'yı her gün her müslüman en az onyedi defa farz olan beş vakit namazda okumaktadır. Kütüb-i Sitte ve Ahmed b. Hanbel'de, Ubâde b. es-Sâmit'ten rivayet edilen ''Fâtiha'yı okumayanın namazı olmaz" ve Ebu Hüreyre'den rivayet edilen "Kim kıldığı namazda Fâtiha okumazsa, onun namazı eksiktir, eksiktir, eksiktir" hadisleri namazda Fâtiha okumanın şart olduğunu göstermektedir.

     

    Cumhûr'un bu şekildeki ictihadına karşı Ebû Hanife; namazda üç kısa veya bir uzun âyet okumanın farz olduğunu, Fâtiha'nın ise vacip olduğunu söylemiştir. Cumhûr da kendi arasında namazın her rekâtında Fâtiha'yı farz (Şâfiî, Mâlik) veya yalnız bir rekâtında farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife, "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyunuz" hadisine göre amel etmiştir. (Buhâri, İman, 15; Müslim, Salât, 38, 41; Ebû Dâvûd, Salât, 132; Tirmizî, Salât, 1 10, 1 16

     

    Geçerli olan görüş Cumhûr'un görüşüdür. İmama tabi olan, Şâfiî veya Hanbeli'ye göre; imam sesli yahut sessiz de okusa Fâtiha'yı okur, Hanefi'ye göre susar, Mâliki'ye göre sesli okumada susar, sessiz okumada o da içinden okur. (Sait Kızılırmak.)

     

    Buradan da anlaşılacağı üzere, Hanefi mezhebine tabi olanlar cemaat ile namaz kılarken; imam efendi sesli de okusa, sessiz de okusa tekrar etmez ve susar.

     

    FÂTİHA SÛRESİNİN DİĞER İSİMLERİ

     

    Kur'an'ın ilk sûresi olduğu için; açış yapan, açan manasına "Fâtiha" denilmiştir. Diğer adları şunlardır:

     

    Kur'an'ın anası manasına "Ümmül Kur'ân", Ana kitap manasına "Ümmü'l-Kitâb", dinin asıllarını ihtiva eden manasına "el-Esâs", ana hatlarıyla İslâm'ı anlattığı için "el-Vâfiye" ve "el-Kâfiye" ilk defa inen yedi âyet manasına "es-Seb'u'l-Mesânî", birçok esrarı taşıdığı için "el-Kenz."

     

    "Ümmü'l Kitap" Kitabın anası ve "Fâtihatu'l Kitab" kitabın açıcısı, kitabın anahtarı sayılan bu sûre, hemen hemen Kur'ân'ın tümüne bir bakıştır. Onun içindir ki bu sûreyi anlayabilmek ve anlatabilmek için Kur'ân'ın tümünü anlamayı, Kur'ân'ın tümüne vâkıf olmayı gerektirecektir.

     

    Sûre-i Şükür: "El hamdülillah" demek, bir bakıma şükür demektir. Fâtiha suresini okuyan kimse Allah'a şükretmiş olur. Sevgili Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

     

    "el Hamdulillâhi Rabbil âlemîn dediğin zaman; Allah'a cidden şükretmiş olursun." (İbni cerir, Hâkim, Deylemî; İbni Umeyr R.A.'den)

     

    İbni Abbas R.A.'den yapılan rivâyete göre, (Peygamber Efendimiz) şöyle demiştir:

     

    'el Hamdulillâh', şükür kelimesidir. Kul; "el hamdulillâh" dediği zaman; Allah, "kulum bana şükretti" buyurur. (ed-Dürrü'l-Mensûr)

     

    Sure-i Şâfiye, Sure-i Şifâ: Fâtiha'nın her türlü maddi ve manevi hastalıklara şifa olmasından dolayı bu sureye "Sûre-i Şâfiye ve Sûre-i Şifa" da denir.

     

    Bir hadiste Peygamberimiz: "Fâtihatü'l-Kitab, Sam'dan başka her şeye şifa'dır. Sam ise, ölümdür." (Hulâi; Câbir R.A'den) buyurmuştur.

     

    Yine Peygamber Efendimiz Fâtiha ile ilgili olarak: "Fâtihatü'l-Kitab, her hastalığa karşı şifâdır." (Beyhâki, Abdülmelik bin Umeyr'den) "Fâtiha sûresinde yetmiş türlü şifa vardır" buyurmuştur.

     

    Sûre-i Rukye: Fâtiha'nın bir adı da "Sûre-i Rukye" dir. (Tedavide okunan suredir.) Çünkü ashâb-ı kİramdan bazıları; bu sûreyi yılan ve akrep tarafından ısırılmış kimselere, ağrı ve sızı duyanlara ve bir takım hastalıklara karşı okumuşlardır. (Fâtiha Sûresinin Tefsiri ve Faziletleri, M. Günay Sıddıkoğlu, 2010.)

     

    MEKKÎ VE MEDENÎ SURELER

     

    Fatiha suresi yedi âyettir ve Mekke´de nazil olmuştur. Kur´ân-ı kerimin âyetleri, nazil oldukları yer ve zamana göre "Mekkî" ve "Medenî" diye ikiye ayrılırlar. Bu konuda çeşitli görüşler bulunmakla beraber, çoğunluğun görüşüne göre, yer ve zaman itibariyle nerede ve ne zaman nazil olurlarsa olsunlar, Hicretten önce nazil olanlara "Mekkî" yani, "Mekke´de nazil olmuştur." Hicretten sonra nazil olanlara da "Medenî" yani "Medine´de nazil olmuştur." denir. Görüldüğü gibi bu ayırımda hicret olayı esas alınmıştır.

     

    Mekki ve Medeni âyetler, gerek muhteva gerekse diğer hususlarda bir kısım aynı özellikler taşırlar. Bu özellikleri bilenler, âyetin Mekki veya Medeni ol­duğunu anlarlar.

     

    Mekkî âyetler, Allah´a eş koşmaya ve putperestliğe karşı yoğun bir hücum ifadesi taşırlar. İnsanları, Allah tarafından gönderilen vahye, Peygamberin davetine ve Allah´ın hidayetine çağırırlar. İnsanları kötülüklerden sakındırıp hayra yöneltirler. İnkârı, fasıklığı, isyanı, cehaleti, huy kabalığını, kalb çirkinliğini, katı sözlülüğü ve benzeri menfî davranışları çirkin gösterirken, insanlara imanı, itaati, nizamı, ilmi, sevgiyi ve acımayı telkin ederler. Kalb ve dil temizliğini sevdirirler.

     

    Mekkî âyetler şekil bakımından kısa fakat mânâ bakımından çok vecizdirler. Kur´ân-ı kerim, edebiyatın ve her çeşit söz sanatının ileri olduğu o dönemde bütün şair ve edipleri âciz bırakmıştır. Kur"an âyetlerinin bir benzerini kimse yapamamış ve onların anlamına yakın bir mânâyı da kimse bulup ifade edememiştir. Bunu şu ana kadar kimse yapamadığı gibi bundan sonra da yapamayacaktır.

     

    Medenî âyetlere gelince: Bu âyetler, teşrii inceliklerden, hükümlerin tafsilatından, Medeni, cezai, iktisadi, siyasi hükümlerden bahsederler.

     

    Devletler hukukundan, şahsi haklardan, ibadet ve muamelattan bahisle bu hususların nasıl yerine getirileceğini beyan ederler.

     

    Medenî âyetler, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hıristiyanları İslam’a davet eder, onların batıl inançlarını reddederler. Onların, daha önce gönderilmiş olan ilahi kitaplarda yapmış oldukları tahrifatı haber verirler.

     

    Medenî âyetlerde muamelatla ilgili meseleler detaylı olarak anlatılır. Tarihte yaşamış ümmetlerin durumları beyan edilir. Bunların, Allah tarafından gönderilen Peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle başlarına gelen ilahi azaplar açıklanır. Onların başlarına gelen felaketleri ibret olarak ortaya koyar ve bu âyetler, aynı hataya düşerek aynı korkunç akıbetle karşılaşmamız için bizi uyarırlarnokta.gif. (Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 1/65-66.)

     

    FÂTİHA SÛRESİNİN FAZİLETLERİ

     

    Peygamber Efendimiz S.A.V "Fâtiha Sûresi her hastalığın şifasıdır" buyurmuşlardır. (Sûyutî, el-İtkân fi Ulûmi'l Kur'ân, Kahire, 1387, 2-137, e-Beyhakî'den.)

     

    Diğer bir hadiste: "Fâtiha Sûresi, Kûr'an'ın en büyük sûresidir" denmiştir. (Bûharî, Fezâilü'l-Kûr'an 9.)

     

    Baska bir hadiste: "Fâtiha ve Bakara Sûresinin sonu, bana Arş'ın altındaki bir hazineden verildi" buyurmuşlardır. (Zevâid, 1/159-170; Metâlib, 3/283, 300.)

     

    Enes b. Malik'den rivâyete göre Resûlullah S.A.V.kendisine söyle buyurmuştur: "Yatağına yattığında Fâtiha ve Kul HüvAllah.gifü Ehad sûrelerini okuduğun zaman, ölüm dışında kalan her şeyden emin olur, korunursun." (Zevâhid, 5/121.)

     

    Bir gün mescidde Peygamberimiz S.A.V: "Mescidden çıkmadan önce, sana Kûr'an-ı Kerim'in en büyük sûresini öğreteyim mi?" buyurarak Ebû Saîd'in elinden tuttu.

     

    Ebû Saîd, Resulullah S.A.V. Efendimiz ile ilerlerken bir yandan el ele tutumanın mutluluğu içindeydi.

     

    Bir yandan da kendisine hangi sûreyi öğreneceğini merak ediyordu. Mescidin kapısına yaklaşınca EbuSaîd şöyle sordu: "Ya ResulAllah.gif! En büyük sûreyi öğreteceğim dememiş miydiniz?" efendimiz Cevap verdi: "O sûre Elhamdu lillahi Rabbi'l âlemîn'dir. O namazlarda tekrar tekrar okunan yedi ayet ve bana verilen yüce Kûr'an'dır" buyurdu. (Buhâri, Tefsir 1; Nesâî, İftihah 26; Ebû Davud, Vitr 15.)

     

    İbb Abbâs R.A. Anlatıyor: "Cibril A.S, Peygamberimizin S.A.V. Yanında otururken yukarıdan kapi sesine benzer bir ses işitti. Başını göğe dogru kaldırdı. Cibril A.S. dedi ki: 'İşte gökten bir kapı açıldı., bu güne kadar böyle bir kapı asla açılmamıştı.' Derken oradan bir melek indi. Cibril A.S. tekrar konuştu: 'İşte Aras bir melek indi. Şimdiye kadar bu melek hiç inmemişti.' melek selam verdi ve Peygamber S.A.V. Efendimize: 'Sana verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce hiç bir peygambere verilmemişlerdi: Onlardan biri Fâtiha Sûresi, digeri de Bakara Sûresinin son iki ayeti. Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap verilecektir." dedi. (Müslim, Mûsafirin 254; Nesâî, İftihah 25.)

     

    Dua okuyacağımız zaman bir hadisi şeriften istifadeyle Fâtiha Sûresini okuyup; sonra da özetle: "Allâh'ım, iste bu şifa vesilesi Fâtiha'dır; Sen de Şâfi'sin, şifa veren yalnız Sensin. Senden baska şifa verebilecek kimse ve Senin şifandan başka da şifa yoktur. Hastalığımı gider; bu derdime deva ver. Hastalıktan hiç bir eser bırakmayacak bir şifa nasip et." diyebiliriz.

     

    Evet, en güzel dua Fâtiha'dır. Samimi bir kalple hangi hastalığa okunursa okunsun biiznillah şifa vesilesi olur. Zaten Fatiha'nın isimlerinden biri de Şâfiye'dir.

     

    Her türlü dert ve sıkıntımızın gitmesi için Fâtiha'yı okuyup, "Rabbim, iste bu sûre Kâfiyedir. Senin izin ve yardımınla her derde yetebilir. Sen Kâfisin. Okuduğum şu sûre hürmetine dert ve sıkıntılarım hususunda bana yardımcı ol." diyebiliriz. (Namazı Anlayarak Kılmak, Prof. Dr. Davut Aydüz, Işık Yayınları, İstanbul, 2008.)

     

    Yemin ederim ki, Allahü teâlâ, ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Furkan’da, o surenin benzerini indirmemiştir. O, namazlarda tekrar edilen yedi âyet olup, bana verilen Kur'an-ı azimdendir. (Tirmizi, Hadis)

     

    Tefsir-i Hanefi’de geçtiği üzere Resulullah (SallAllah.gifu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

     

    “Cebrail bana şöyle dedi: Ey Muhammed (SallAllah.gifu Aleyhi ve Sellem)! ben daha önce senin ümmetine verilecek bir azaptan korkuyordum. Fatiha-i Şerife inince, artık onlara Allah’ın azap etmeyeceği güveni geldi”

     

    Bunun üzerine Cebrail’e: “Neden?” diye sordum. Cebrail şöyle cevap verdi:

     

    -”Çünkü Allah’u Teala cehennemi günahkarlar için vaat etmiş yani onlara bununla azap vereceğini hatırlatmıştırnokta.gif Kuranda bu husus şöyle beyan edilmiştir.: ‘Ve cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir. O cehennemin yedi kapısı olup her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise cennetlerde pınar başlarındadırlar. Oraya esenlikle gidiniz denilir’ (Hicr Suresi,43)” Cebrail (a.s.) sonra şöyle devam etti:

     

    Fatiha’nın yedi ayeti vardır, kim onu okursa her ayet cehennemin kapısına bir perde yada kapak olur da böylece ümmetin cehennem üzerinden salimen geçerler.”

     

    FÂTİHA SÛRESİNDEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

     

    Cenab-ı Hak övgüye en layık olanıdır. Onun icin hem kendini övmeye ve hemde kullarının kendisini övmeleri gerektiğini bildirmektedir.

     

    Bu sûrede dua âdabı öğrenilmiştir. Duayı yapacak olan, önce Allâh'a hamd ve şükreder.

    Allâh'ın sonsuz merhametini hatırlayarak, daima rahmetinin tecellisini ister.

     

    Daima Allâh'tan baskasına ibadet edilmeyeceğinin, Ondan basından yardım istemeyeceğinin bilincini taşır. Allâh'ın verdigi nimetler üzerinde sık sık düşünüp Ona şükreder.Allâh'ın, peygamberlerinin, Salih kimselerin yolunu takip eder ve bir hayat boyu bu yolda yürümeye çalışır.

     

    Gazaba uğrayan zalimlerin, dine, Kur'an'a düşmanlık edenlerin, sapıkların yolunda yürümekten, onlar gibi hayat yaşamaktan kaçınır. Maddi manevi hastalıklarının şifası olarak Fâtiha'dan çokça istifade eder. Fatiha'yı namazdan olduğu gibi namaz dışında da çok okuyarak gönül aleminden açılımlar yaşar. (Namazı Yaşamak, Veysel Akkaya, Erkam Yayınları, İstanbul, 2012.)

     

    Günde beş vakit namaz kılan bir insan her gün kırk(40) defa: Allah’a hamd etmenin mutluluguna erer. Allah’ın lütf ve ihsan ettiği nimetleri hatırlar. Gönül ve ruh huzuruna erer. Ahireti düşünür; bu sebeble hem dünya,hemde ahiret için çalşır Mükafatını da İlahi takdire bırakır.

    Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ‘İmam ‘âmin’ deyince, siz de ‘âmin’ deyin. Zira kimin âmin’i meleklerin âmin’i ile birleşirse geçmiş günahları affedilir.” (Kütüb-ü Sitte, 8/2538.)

     

    Fatiha sûre-i celilesi, bizlere vazifelerimizi telkin ve ilham ediyor. Buyurulmuş oluyor ki:

     

    "Ey insanlar!, uyanınız, şu sonsuz kâinatın yaratıcısının büyüklüğünü düşününüz. O, ne büyük bir yaratıcıdır, ne muazzam bir besleyicidir. Bütün mahlûkatı için ne kadar rahmet ve merhameti vardır. Bütün âlemlerin müstakil sahibi ve hâkimi yalnız odur. Artık -Yarabbi! Yalnız sana ibâdet ederiz. Yalnız senden lütuf ve ihsan bekleriz- diyerek kulluğumuzu arz ederiz. Doğru yola gitmenizi muhterem kulların izlerini takibe muvaffakiyetinizi O Kerem sahibi Yaratıcıdan niyaz ediniz. Küfür ve isyan ile doğru yolu kaybetmiş, dalâlet içinde kalmış, insanlık için bir fitne, korkunç bir belâ mahiyetinde bulunmuş, dinsiz, ahlâksız, sapık kimselere uymaktan, onların iğfallerine kapılmaktan emin olmanızı da O rahmet ve ihsanı sonsuz olan kerem sahibi ve merhametli mabudunuzdan istemeye devam ediniz. Ey insan toplulukları! Sizin için bundan başka selâmet ve saadet yolu yoktur."

     

    Fatiha Sûre-i celilesi işte bizleri böyle bir uyanışa, bir yalvarış ve yakarışa ve bir yükselişe davet edip durmaktadır. (Ömer Nasuhi Bilmen)

     

    Kaynakça

     

    Namazı Anlayarak Kılmak, Prof. Dr. Davut Aydüz, Işık Yayınları, İstanbul, 2008.

    Fâtiha Sûresinin Tefsiri ve Faziletleri, M. Günay Sıddıkoğlu, 2010.

    Namaz Bir Tevhid Eylemi, Abdullah Yıldız, Pınar Yayınları, İstanbul, 2005.

    Sözler, Sahife 45. / Berika, Sahife 137.

    Hakim, el-Müstedrek, 1/560; Nesai, Amelül-Yevm vel-Lyl, 723; İbni Hibban, Sahih, 774

    Kur'an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, İstanbul, 2007.

    Müslim, Salât:11, No:395, 1/296

    Buhâri, İman, 15; Müslim, Salât, 38, 41; Ebû Dâvûd, Salât, 132; el-Müzemmil, 73/20.

    Tirmizî, Salât, 1 10, 1 16; Nesâi, İftitah, 1 23, 7; İbn Mâce, İkâme, 11, 72;

    Sait Kızılırmak.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 1/65-66.

    Sûyutî, el-İtkân fi Ulûmi'l Kur'ân, Kahire, 1387, 2-137, el-Beyhakî'den.

    Bûharî, Fezâilü'l-Kûr'an 9.

    Zevâid, 1/159-170; Metâlib, 3/283, 300. / Zevâhid, 5/121.

    Buhâri, Tefsir 1; Nesâî, İftihah 26; Ebû Davud, Vitr 15.

    Müslim, Mûsafirin 254; Nesâî, İftihah 25.

    Namazı Yaşamak, Veysel Akkaya, Erkam Yayınları, İstanbul, 2012.

    Tirmizi, Hadis.

    Kütüb-ü Sitte, 8/2538.

    Ömer Nasuhi Bilmen.

     

    Fatiha.jpg


  11. Tolga ÇELEBİ

     

    Kaybetmek için doğanlar; kaybetmeyi alışkanlık haline getirenlerdir. Kaybetmek için doğanlar; kaybetmeyi ve yenilgiyi benimseyen ve içselleştirenlerdir. Kaybedenler; kendilerinin yanında, etkileşim halinde oldukları diğer insanlara da zarar vermeye başlarlar. Sonunda kaybetmek bağımlılık haline gelir.

     

    Herkes ne yapacağını bilir, bununla birlikte yapması gerekeni yapan insan sayısı çok azdır. Çoğumuzda “atalet” denen bir huy var, yani eylemsizlik hali. Ne yapması gerektiğini biliyor ama bir türlü harekete geçemiyor. Geçmek de istemiyor. Kaybedenler atalet içinde yüzerler. Gözleri önünde birçok fırsat kaçıp gider.

     

    Hayatınızda bir şey değiştirmek istersiniz, biraz uğraşırsınız sonra olmuyor diyerek vazgeçersiniz. Ama değişememek acı verir. Bu acıyı, değişememenin acısını sırtınızda taşırsınız. Bu acıyla yaşamaya da alışırsınız. Sonunda kaybetmek için doğanlar grubunun daimi bir üyesi olursunuz.

     

    Zayıf insanlar kaybeder. Çünkü mücadele edecek güçleri yoktur. Hareket edecek güçleri yoktur. Akıntıya karşı kürek çekmeye hevesleri yoktur. Hedefe varacak yolda yürüyecek enerjileri yoktur.

     

    Bizim kültürümüzde; “bu günkü işini yarına bırakma” diye bir söz vardır. Plansız çalışan insanlar, önemli işlerini bitirmek yerine öteleyen insanlar kaybederler.

     

    Kaybedenler mazeret üretir. Her başarısızlıkları için makul ve mantıklı bir mazeretleri vardır. Şartların yetersiz olduğundan yakınırlar, ama aynı işi aynı şartlarla başka bir insan yaptığında izlemekle yetinirler. Kaybedenler şikayet eder. Her türlü aksilik için içlerinden saydırıp dururlar. Bu durum onların enerjisini düşürür, çalışma şevklerini azaltır. Kaybedenler problemler karşısında o kadar çok şikayet ederler ki, sonunda problemi çözmeyi denemek bile istemezler.

     

    Kaybedenler mağdur rolü oynar. Onarın hakkı yenmiştir, haksızlık yapılmıştır. Her türlü aksilik onları bulur. Kaybederler, çünkü hakları yenmiştir.

     

    Başarılı bir insan her türlü yükselişi motivasyon için kullanır. Kaybedenler ise şöyle der: Her çıkışın bir inişi vardır.” Kaybedenler daha başarının ilk adımlarında düşmeyi düşünür.

     

    Kaybedenlerin bir yol haritası yoktur. Kaybedenlerin “B” planı yoktur. Kaybedenlerin ve kaybetmeyi alışkanlık haline getirenlerin kendilerine güveni yoktur. Onlar ürkektirler.

     

    Başarısız insanlar, başarısızlıklarını giderecek yenilikler yapmak istemezler. Bir şeyi bilmiyorlarsa öğrenmek istemezler. Kendilerini geliştirmek için adım atmazlar. Çünkü atalet içinde yüzerler. Sonunda da başarısız olurlar. Ve yine başarısız olurlar. Onlar için cehalet mutluluktur.

     

    Kaybetmek bir alışkanlıktır. Başarısızlığın, ataletin, uyuşukluğun, çekingenliğin, tembelliğin getirdiği bir alışkanlık... Bazı insanlar kaybetmek için doğar.


  12. Tolga ÇELEBİ

    Elindeki 1 TL’lik bozuk parayı havaya fırlattım. %50 yazı gelme olasılığı, %50 tura gelme olasılığı var. Ben yazı geleceğini söyledim ve yazı geldi. Ne kadar şanslıyım. İkinci defa parayı havaya fırlattım, yine yazı veya tura gelme olasılığı şansa bağlı. Gerçekten mi?

     

    Eğer paranın hangi maddelerden yapıldığını ve net ağırlığını bilseydim. Parayı hangi hızla havaya atacağımı hesaplayabilseydim, paranın yükselirkenki hızını hesaplayabilseydim, zeminin göstereceği etkiyi hesaplayabilseydim, fizik kanunlarına göre paranın kesin olarak yazı mı yoksa tura mı geleceğini hesaplayabilirdim. Bu durumda şans yerine fizik kuralları beni başarıya götürürdü...

     

    Gelelim tesadüf kavramına. Dışarı çıktım, yolda bir arkadaşıma rastladım, onunla sohbet ederken bir araç yoldan çıkıp bize çarptı.

     

    Ya da; dışarı çıktım, yolda arkadaşımı gördüm, selam verip yoluma devam ettim. Arkamı döndüğümde bir aracın yol kenarındaki yayalara çarptığını gördüm.

     

    Ya da; dışarı çıktım, her zaman kullandığım yol yerine başka bir yoldan gittim. Sonra birden büyük bir gürültü duydum. Koşarak yola çıktığımda bir aracın yol kenarındaki yayalara çarptığını gördüm.

     

    Ne kadar çok olasılık var. Ya da hiç dışarı çıkmadım ve camdan yoldaki kazayı gördüm...

     

    Hayatta hiçbir şey tesadüfen olmaz. Her şey tam bir düzen ve plan dahilinde akıp gider. Düzenin olmadığı yerde kargaşa vardır. Ama evrene ve fizik kurallarına baktığımızda, etrafımızdaki her şeyin belirli kanunlar dahilinde hareket ettiğini görürüz. Örneğin su, iki hidrojen ve bir oksijenden oluşur. Dünyanın büyük bir kısmı sularla kaplı. Bu sistem, suyun buharlaşarak gökyüzüne çıkması ve yağmur ile tekrar yeryüzüne inmesiyle kusursuz bir şekilde çalışıyor. Yer çekimi kanunu, tam yaşayabileceğimiz şekilde ayarlanmış. Suyun ve havanın kaldırma kuvveti, bizi denizde ve havada seyahat edebilir hale getirmiş. Dünyanın güneş etrafındaki konumu, hayat bulmamıza sebep olmuş.

     

    İnsan vücudundaki organlar, dokulardan oluşur. Dokular hücrelerden oluşur. Her bir hücre, kendi içinde büyük bir fabrika gibi çalışır. Hücrenin çekirdeği DNA’mızı saklar. DNA’mız bizim hayat boyunca ihtiyacımız olan donanımı elde etmemizi sağlar.

     

    Evren; tesadüflere yer bırakmayacak kadar mükemmeldir. Evren, çok çok çok büyük, hatta büyüklük kavramından da büyük bir yaratıcının belirli kurallar ve sistemler için de yarattığı eseridir. Nereye baksanız, yaratıcının, Allah’ın yaratma sanatını görürsünüz. Bizler tesadüfen yaşamıyoruz, aldığımız her nefesin, attığımız her adımın bir anlamı var. Hayattaki her şey birbiriyle etkileşim ve iletişim halinde.

     

    Peki, tesadüf yoksa, şans var mı? Bazı insanlar, her zaman doğru zamanda doğru yerde bulunur. Her zaman şanslıdırlar. Bazı insanlar ise şanssızlığını yanında taşır. Elini attığı her şeyi batırır. Kimileri şanslıyken, kimileri şanssızlıklarla boğuşur durur.

     

    Psikolog Richard Wiseman, kendisini “şanslı” ve “şanssız” gören kişilerle yüzlerce deney ve görüşme yapmış. Bu çalışmaların sonunda; şansın aslında bir tesadüf olmadığını ortaya koyan sonuçlar elde etmiş.

     

    Deneylerde; kendini şanlı gören insanların psikolojik yapılarının, şanssızlara göre daha olumlu olduğunu gözlemlenmiş. Şanslı olduklarını düşünen insanların düşünce yapıları, ruh halleri, hayata bakışları, olaylara gösterdikleri tepkiler olumlu ve pozitifmiş. Tutkuları, hayalleri başarı üzerine kuruluymuş. Bu insanlar fırsat bulma ve ortaya çıkan fırsatları değerlendirme konusunda inanılmaz yetenekliymiş.

     

    Diğer taraftan şanssız olduğunu düşünen insanlar; başarısızlığı ve umutsuzluğu baştan kabul eden insanlardır. Hayata küskün ve kendine acıyan insanlar...

     

    Wiseman, şanssız olduğunu düşünen insanlar üzerinde deneylere devam etdi. Bu insanların bir ay boyunca şanslı bir insan gibi düşünüp davranmalarını istedi. Yeni ortamlara girmelerini, deneyimlere açık olmalarını, hayata karşı daha olumlu bir tavır benimsemelerini, daha dışa dönük, daha sosyal olmalarını, kendilerini rahat bırakmalarını ve risk almalarını istedi.

     

    Bu deneyin sonuçları çok etkili oldu. Gönüllüler şans fırsatlarının neler olduğunu ve şansın kendilerine nasıl yaklaştığını fark ettiler. Gönüllülerin %80’i kendilerini daha mutlu ve “daha şanslı insanlar” olarak nitelediler.

     

    İnsanlar düşünce kalıplarını değiştirerek, hayatını daha mutlu bir hale getirebilir. Şanslı yada şanssız olduğumuz gerçeği tamamen bizim düşüncelerimizde saklı.

     

    Olumlu düşünen insanlar, eğilir ama kırılmaz. Bir sorunla karşılaştığında yılmadan farklı bir yol arar. Çözüme ulaşacağına inanır. Düşünceleri her zaman aydınlık ve parlaktır. Olumsuzluklar, karamsarlıklar ve kötü fikirlerden uzak dururlar. Böylece kendilerinin şanslı olduğunu iddia ederler.

     

    Şanssız insanlar hayata kğüser ve çaba göstermekten vazgeçer. Çünkü zihinlerinde kendilerini kısıtlayan bir çok etken vardır. İşte birkaç örnek:

     

    • Tekrar deneyeceksin de ne olacak.
    • Ben her zaman şanssızım
    • Her işim ters gidiyor
    • Elimi neye atsam mahvediyorum.
    • Çaresizim, başka bir yol kalmadı.
    • Bu işi de berbat ettim.

    Richard Wiseman’ın araştırma sonuçlarında göre şu karara vardı: “Şans sihirli bir yetenek değildir. Şans, bir zihin durumu, düşünme ve davranma biçimidir. İnsanlar şanslı ya da şanssız doğmazlar. Duyguları, düşünceleri ve davranışlarıyla şansı da şanssızlığı da kendileri belirlerler.”

     

    Düşünce yapımızı, olaylara gösterdiğimiz tepkileri değiştirirsek, yeni bir hayata kavuşabiliriz.

     

    Evrende şansa ve tesadüfe yer yok...


  13. Tolga ÇELEBİ

    Bazı insanların hafızası, şaşırtacak derecede güçlüdür. Uzun zaman önce tanıdığı birinin ismini çabucak hatırlar, geçtiği bir yoldan tekrar geçtiğinde hemen hatırlar, eskiye ait hatıraları da hemen hatırlar. Bazı insanlar da “balık hafızalı” diye adlandırılır. Yeni biriyle tanıştıktan 10 saniye sonra ismini unutuverir. Onlarda, bu unvanı almayı fazlasıyla hak eder.

     

    Hafızamızı güçlendirebilir miyiz? Güçlendirebilirsek, nasıl yaparız? Öncelikle kendinizi eleştirmekten vazgeçin. Çünkü siz kendiniz hakkında olumlu ya da olumsuz ne düşünürseniz, bilinçaltınız bu emrinizi yerine getirecektir. Dolayısıyla; unutkan olduğunuzu veya beceriksiz olduğunuzu düşünürseniz, bilinçaltınız bunu bir emir sayarak uygulamaya başlayacaktır.

     

    Kötü bir bellek yoktur. Çünkü belleğin yaratılış amacı depolamaktır zaten. Burada önemli olan konu, dikkatsizliktir. Örneğin davetli olduğunu bir toplantıda, yeni bir katılımcı ile karşılaştınız. Karşınızdaki kişi size adını söyledi ve siz sadece dinlediniz. Bu durumda, beş saniye sonra bu ismi unutursunuz. Ama dinlemenin yanı sıra isme odaklanıp kağıda yazar gibi belleğinize yazarsanız, ismi unutmazsınız. Yani odaklanın, dinleyin ve dikkat edin.

     

    Uzmanlar ezber yeteneğinin güçlenmesi için bir formül öneriyor. Belleğinize yeteri kadar güvenin. Sonra bir şeyi hatırlamak istiyorsanız, onu başka bir fikir ile birleştirin. Bu yöntem kesinlikle işe yarar.

     

    Eğer hatırlamak istediğiniz şeyi zihninize yerleştiremezseniz, hatırlayamazsınız. Bunun içinde suçu belleğinize atmayın. Durun, dikkatle dinleyin, tekrar edin. Aslına bakarsanız, hafızanız ne kadar kuvvetli olursa olsun, siz yinede not alın. Eğer yanınızda not defteri yoksa telefonunuzun mesaj bölümüne veya not sayfası bölümüne bile konuyu hatırlatacak ufak notlar alabilirsiniz.

     

    Bir konuyla ne kadar ilgilenirseniz, o kadar iyi hatırlarsınız. Unutmak denilen şey, ilk etapta öğrenmemekten geçiyor.

     

    Bir şey ezberlemek için, başka fikirlerle birleştirin. Örneğin, Ahmet Akın bey, yeşil gözlü ve uzun boylu. Eşi Ayşe Akın ise, kahverengi gözlü ve zayıf bir vücuda sahip. Ahmet ve Ayşe’yi hatırlamak için, bir basket bol sahasında maç yaptıklarını düşünün. Uzun boylu Ahmet Akın ve zayıs eşi Ayşe Akın bir sahada basket maçı yapıyor. Zihninizde kısa bir flaş patladı ve görüntü oluştu. Bu şekilde hatırlamanız daha kolay.

     

    Hatırlayabilir miyim diye düşünmeyin. Unutkan olduğunuza da inanmayın. Çünkü başımıza gelen birçok olay, hassas bir şekilde depolanıyor. Sadece doğru şekilde kaydetmeli ve nasıl çağırmanız gerektiğini bilmelisiniz. Size kötülük yapan birini unutmazsınız. O kişiyi hatırladığınızda, içinizde nefret duygusu uyanır. Hem olayı hem de hissettiğiniz duyguyu hatırlarsınız.

    Bazı durumlarda bir ismi hatırlamak istersiniz ama bir türlü hatırlamazsınız. Bu durumda kendinizi sıkmayın, sadece rahatlayın. Stres; zihninizi daha da bulandıracaktır. Bilginin gelmesini bekleyin ve güvenin. Başka bir işle ilgilendiğinizde yani hatırlamaya çalışmaktan vazgeçtiğinizde hatırlayacaksınız... Hatırlamak için bilinçaltınıza güvenin ve aksini düşünmeyin...


  14. Tolga ÇELEBİ

    Farkında olmak, yaşamak demektir, yaşadığının farkına varmak.

    Yaşamak ise, şimdide kalmaktır. Bu da farkındalığın ta kendisidir.

     

    Sabah cep telefonunun alarmı çalıyor ve saat 7’de uyanıyorum. Hızlı bir şekilde kahvaltı yapıyorum. Kahvaltıdan sonra tıraş olup hazırlanıyorum ve dışarı çıkıp servisi bekliyorum. Servis saat 8’de beni alıyor. Trafiğin durumuna göre 8:45’de işyerine ulaşıyorum. Gün boyunca çalışıyorum ve öğle yemeği için zamanın gelmesini bekliyorum. Saat 12:30’da emeğe gidiyorum. Acele bir şekilde yemeği yiyerek arkadaşlarımla hoş beş sohbet ediyorum. Yine masama dönüp çalışmaya devam ediyorum. Yoğun bir günün ardından akşam oluyor ve eve dönüyorum. Ertesi gün yine aynı şeyler. Yoksa ben zamanın kölesi miyim?

     

    Mevlana Mesnevisinde şöyle diyor: “Sufi vakit çocuğudur; geçmişe üzülmez, geleceğe kaygılanmaz sadece içinde olduğu anı yaşar geçmiş ve gelecek bizi Allah’tan uzaklaştırır her ikisini de ateşe atıp yakın.”

     

    Zaman; bir nesnenin evrende A noktasından B noktasına geçtiği aralıktır. Örneğin elimizdeki kaşıkla çay bardağına vururuz, sonra bir daha vururuz İkisi arasındaki süre bizim için bir zamandır.

     

    At arabasıyla dünyanın etrafını dolaşmak büyük bir zaman ister. Uçakla dolaşmak daha kısa bir zaman ister. Fakat bir astronot birkaç saatte dünyanın çevresini uzaydan dolaşabiliyor. Ünlü bir bilim adamı: ‘Güzel bir kadının yanında bir saat bir dakika gibi geçer ama sıkıcı bir işle uğraşırken bir saat bir gün gibi geçer’ diyerek zamanın göreceli olduğunu anlatmaya çalışmıştır:

     

    Bir arkadaşım; hafta sonu da dahil her gün saat 7’de uyandığını söylüyordu. Aslında bu arkadaşım farkında olmadan bilinçaltına telkin yoluyla her sabah 7’de uyanması gerektiğini emrediyordu. Bilinçaltı bu düşünceyi gerçek kılmak için sorgulamadan itaat ediyor ve bu kişiyi her gün sabah 7’de uyandırmayı başarıyor...

     

    Eğer bir işin iki saatte bitireceğim derseniz, iki saatte bitirmeye çalışır ve gayret edersiniz. Ama aynı yazıyı akşama doğru bitireceğinizi düşünürseniz; inanın bana bu yazı akşama kadar bitmez. Neden? Çünkü sizin her düşüncelerinizi, espri anlayışından yoksun bilinçaltınız emir olarak algılıyor.

     

    Düşüncelerinizde zaman ve mekan sınırlaması yoktur. Çok sıkıldığınız bir anda, gözlerinizi kapatarak güzel bir tatil bölgesinde yürüyüşe çıktığını düşünebilirsiniz. Ya da hiç gitmediğimiz ama sadece resimlerini gördüğümüz bir şehirde gezdiğimiz de hayal edebiliriz. Biz düşüncelerimizde özgürüz. Burada önemli olan şer; hangi düşüncelere kendimizi iyi hissettiriyor, hangileri bizi karamsarlığa sürüklüyor.

     

    Eğer mükemmel bir hayat arkadaşı bulmanın çok uzun zaman alacağını düşürseniz, bu çok uzun sürer. Bizim için gerçek olan tek şey “şimdi”dir. Çünkü hayat “anda” yaşanır.


  15. Tolga ÇELEBİ

     

    Kuantum düşünceyle ilgili birçok kitap okudum ve seminer izledim. Bize hep aynı şeyi söylüyorlar. Mutluluğu düşle, zenginliği düşle, sağlığı düşle, aşkı düşle. Hayal kur ve hayal kur. Bunlar birçok insana saçma gelebilir. Hatta aptalca olduğunu da düşünebilirsiniz. Ama şunu bilmeniz gerekiyor, düş kurmasaydık, ilkel bir yaşam sürmeye devam ederdik.

     

    Tüm icatlar ihtiyaçtan doğar. Birisi kalkıp telefon fikrini hayal etmeseydi bu gün hala dumanla haberleşiyor olabilirdik. İnsanlar uçmayı düşlemeseydi uçak biye bir araç icat edilemezdi. Dünyayı ve evreni keşfetmek, olmayanı hayal etmekle başlar. Uzaya çıkmayı hayal etmeselerdi bu gün olduğumuz yerden gökyüzüne bakmaya devam ederdik.

     

    İcat, keşif ve benzeri her türlü yenilik, ilk önce bir düşten ve düşünceden ibaretti. Düş kuran hayatı yakalar, hayal gücü imkansızı başarmanızı sağlar.

     

    “En fazla iş başaranlar en çok hayal kuranlar olabilir.” Stephan Leacock,

     

    “Hayal gücü bilgi gücünden önemlidir.” Albert Einstein

     

    “Zihinsel aktivasyon, hızlı öğrenmenin önemli bir yoludur ve fiziksel çalışma kadar verimlidir” Prof. Dr. Nurselen Toygar

     

    Buradan; ‘boş boş hayal kuralım’ anlamını çıkartmak da doğru olmaz. Çalışmadan, sadece hayal kurarak başarılı olmak imkansızdır. Hayal gücü bize yol açar, yoldan yürümek ise eyleme bağlıdır, harekete geçmeye bağlıdır.

     

    İyimser olmak, hayata pozitif bakmak da düş kurma yeteneğimizi güçlendirecektir. Her şeyden şikayet eden insanlar, kurduğu hayallerde de kendilerine olumsuzlukları çekecektir. Çünkü hayata negatif bakanlar, hayallerinde de negatifi düşünür.


  16. KENDİNİ TANIYAN YÖNETİCİ

     

    Pror. Dr. İsmet BARUTÇUGİL’in “Yöneticinin Yönetimi” isimli kitabından faydalanarak hazırlanmıştır.

     

    Yöneticilik; her ne kadar cezp edici ve çekici görünse de, çalışanlar arasındaki dengeyi koruma, adil olma, işlerin düzenli ve planlı yürütülmesini sağlama gibi konular düşünüldüğünde oldukça zor bir iştir.

     

    Yöneticilik insanları yönetme sanatıdır. Bu sebeple “insanı” başa almak gerekiyor. İyi bir çalışan olabilirsiniz, ama çalışan olmaktan çalışanları yönetmeye geçtiğinizde, farklı bir dünyaya adım atarsınız.

     

    Bir insanın; aile hayatındaki mutluluğu, iş hayatındaki başarısı, ilişkilerindeki tavırları kendini tanımasına bağlıdır. Güçlü yönlerini, zayıf yönlerini, korku ve endişelerini tam ve doğru olarak bilmiyorsa, başarılı olması da zorlaşır.

     

    Bağlantılar Ağı

     

    Son zamanlarda “Bağlantılar Ağı” denen bir kavram ortaya çıktı. Bu ağ, ilişkilerimizi düzenleyen bir diyagram şeklinde hazırlanıyor. Sorun ve sıkıntı anında gideceğimiz kişiler, işyerindeki özel fırsatları öğreneceğimiz kişiler, sektördeki değişiklikleri öğreneceğimiz kişiler vb. Bağlantılarınızı bu şekilde düzenlerseniz, işe uyumunuz kolaylaşır ve zaman kazanırsınız.

     

    Hatta Bağlantılar Ağınızı biraz daha geniş tutup;

     

    Yeni fikirleri paylaşmak için,

    Destek almak için,

    Gülmek için,

    Rahatlamak için,

    Kariyeriniz hakkında yardım almak için,

    Üzüntünüzü paylaşmak için,

    Kişisel bir krizi çözmek için, yanına gideceğiniz insanları belirleyerek, bu ağı güncel ve canlı tutabilirsiniz.

     

    Yukarıdaki listeyi kendiniz için hazırladığınızda, bir ya da iki kişiye dayandığınızı fark ettiyseniz, bu konunun üzerine eğilmeniz gerekiyor. Profesyonel bağlantı ihtiyacını karşılayacak kişiler bulunmuyorsa, diğer bir deyişle listenizde boşluklar varsa, bu durumda bazı adımlar atmanız gerekecektir.

     

    Yöneticinin Özellikleri

     

    Yönetici; olumlu düşünmelidir, olumlu izlenimler bırakmalıdır, işlerinden ve ilişkilerinde keyif almalıdır. Sorunu çözmek yerine homurdanıp yakınan bir yönetici ile çalıştığınızı bir düşünsenize!

     

    Yönetici; yüksek bir özgüvene sahip olmalıdır. Aldığı kararları sürdürecek kadar kendine güvenmelidir. Sabırlı ve soğukkanlı olmalıdır, açık ve dürüst olmalıdır. Saygılı ve takdir edici olmalıdır. Böyle bir yönetici ile çalışmak, herkes için keyiflidir.

     

    Kişisel İdealler

     

    İdeallerimiz, yaşamımızı yönlendirmek için bir rehberdir. Başarmak istediğiniz idealleri bir yere yazın. Ben unutmam demeyin, mutlaka yazın. Daha sonra bir yıl içinde gerçekleştirmek istediğiniz amaçları, kısa vadeli, bir yıl ile beş yıl arası olanları orta vadeli, beş yıldan uzun bir sürede başarmayı hedeflediğiniz amaçları ise uzun vadeli olarak sınıflandırın. Bu amaçlar size coşku ve güç verecek.

     

    Dilerseniz bu amaçları, iş hayatı ve özel hayat olarak iki alt kategoriye bölebilirsiniz. Listenizi esnek tutun ve güncelleyin. Çünkü dün imkansız olan şey, bu gün bir fenomen haline gelebilir.

     

    Bu yazıyı okuduktan sonra hedeflerinizi, hayatınızın amaçlarını, ne yapmak istediğiniz bir kağıda yazın. Üşenmeyin hemen yazın. İsterseniz bilgisayarınızda bir dosya olarak kaydedin fark etmez. İnanın bana, bu işlemi tüm kişisel gelişim uzmanları da uyguluyor. Şimdi bu hedefleri her zaman göreceğiniz bir yere asın. Burada gerçekleştirdiğiniz her hedef için kendinizi takdir edin, kendinize küçük bir ödül verin hatta kendinizi biraz da şımartın. Şu an yaşadığınız hayat geçmişte aldığınız kararların neticesindedir. Bu gün alacağınız kararlar ise geleceğinizi şekillendirmeye başlayacak. Plan yapmadan yol çıkmayın. Strateji, belirlemeden bir hayat yaşamayın.


  17. KABULLENMEK

    Tolga ÇELEBİ

    Bir işle uğraştığınızı düşünün. Aslında o işi yapmak istemiyorsunuz. Sürekli homurdanıyorsunuz ve iş bitmek bilmiyor. Başınıza böyle bir durum gelmiştir mutlaka. “Kabullenmek” kavramı burada devreye giriyor. Kabullenmek kavramını kısaca; başımıza gelen bir olayı “durum budur ve ben gerekeni yapacağım” diyerek kabul etmemiz demektir.

    İstemeyerek yaptığımız iş; sonuçta bir iş olduğu için başarılı olmamızı gerektirir. Burada önemli olan zevk almak değil, sadece sonuca odaklanıp sıkıntılı durumu kurtarmaktır. Kabullenmek kendinizle barış ilan etmek anlamı taşır. Akşam trafiğinde aracınız bozulur ve yolda kalırsınız. Bu yetmezmiş gibi arkanızdaki araçlar sürekli kornaya basar. Siz servis bulmaya ya da kaputu açıp arızanın ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Ama bu arada sürekli şikayet eder, homurdanırsınız. Durumu kabul etmek ve kendinizi ruhsal olarak sakinleştirmek o anda aklınıza gelmez bile...

    Kabullenmek insanı olgunlaştırır. Hani bir söz vardır, “hem ağlarım, hem giderim” derler. Bu söz bana çok anlamsız geliyor. Ya gitme, ya da ağlama. Çünkü bu ikisi dışında başka bir çözüm yok.

    Bizim en zor kabullendiğimiz şey; geçmişimizdeki olaylardır. Geçmişi ne affederiz ne kabul ederiz. Böylece kalbimizde kronik bir sıkıntı, zihnimizde çözemediğimiz bir sorun olarak bizimle yaşamaya devam eder.

    Geçmişteki her olay, yaşamımızda bir tortu bırakır. Yıllar sonra bir bakarsınız, sırtınızda tonlarca yük birikmiş. Bu yükten kurtulmanın yolu, geçmişi kabullenmektir.

    Sadece geçmişi kabul etmek de bizi kurtarmaz, şimdiyi kabullenmemiz gerekir. Şikayet etmek, küfretmek bizi bir anlık rahatlatabilir, ama mevcut sorunun çözümüne kalıcı bir katkı sağlamaz.

×
×
  • Create New...