Jump to content

tolgacelebi

Üye
  • Content Count

    275
  • Joined

  • Last visited

Posts posted by tolgacelebi


  1. Bu yazıyı siz mi yazdınız??

    Fakat the secret da gecen cümlelerin hemen hemen aynısı...

     

    Merhabalar Nisan.

     

    Bildiğin gibi insanlar; bir konu hakkında yazarken, referans kaynaklar kullanır. Bende kütüphanemdeki; Joseph Murphy'nin kirabından, Rhonda Byrne'nin kitabından, Eckhart Tolle'nin kitabından, Anthony Robbins' in kitabından ve daha bir çok kitaptan bazı paragrafları referans alarak kullanıyorum. Fakat, buradaki problem dipnot ekleyemediğim için, bu kaynakları da yazamamamdan kaynaklanıyor. Dikkat çektiğin konu için teşekkürler, bir yolunu bulup sayfa sonalrına dipnot da eklemeye çalışacağım.


  2. Sayın Tolga Çelebi kardeşin geçen sefer de bir yazını okumuştum. Çok güzeldi. Bu da enfes. Ama forumdaki arkadaşlar bu konulara galiba pek ilgi duymuyor. İnsan hayatını hep düşünceleriyle kontrol ettiğini sanır. Aslında ona yön veren çoğu zaman bilinçaltı oluyor. İnsan beyin yapısında ölçeklendirilebilir hafıza ile genel geçer hafıza diyebileceğimiz bir yapı var. Ölçeklendirilebilir hafıza her an hatırlayabileceğimiz ve beyine kaydedilen düşünce ve fikirlerdir. Genel geçer hafıza ise anlık duyulan sesler yada izlenen görüntülerdir. Bunların çoğunu hafızaya almaz beyin. Bizler bunların kaybolduğunu zannederiz ama durum hiç de öyle değildir. Bu iki hafızanın altında da bilinçaltı dediğimiz bir sistem vardır. Bilinçaltı da iki farklı tür bilgiyi kodlar. Mesela size birisi bildiğin tüm yiyecekleri say dese belki 100 tane sayar ama orada durursunuz. Aksi halde hayat yaşanmaz olurdu. Ama bundan sonra size 10000 tane daha yiyeceği o söylese hepsini tanırsınız. Burada bilinçaltı mekanizmasının yeri vardır. Ama bir de işin diğer boyutu vardır. Gün içinde gördüğümüz ve çoğu zaman da rüyalarımıza konu alan anlık bilgiler. Direkt bilinçaltına gider ve onu bir daha asla hatırlayamazsın. Ama o bilgiler sürekli olarak hayatımıza yön verir. Ciddi bir yer işgal ederler. Aynen deprem mekanizması gibidir. Yerküreyi düşünce katmanı olarak algılarsak onu alttan sürekli olarak sıkıştıran bir magma yani bilinçaltı sistemi vardır. O sistem düşünce katmanında en ufak bir gedik buldu mu kendini dışarı vurur. Neler olabilir mesela? Karının seni aldattığını düşünüp hayatını ve tabi onun da hayatını zehir edebilirsin. Çabuk sinirlenen birisi olabilirsin. Depresyonlara girebilirsin. Psikologlar neden hastaların çocukluğuna inmeye çalışır zannedersiniz. Çünkü asıl problem ordadır. Derinlerde. Magmada.

     

    Çok uzatmak istemiyorum. Kısacası şunu söylemek isterim. Beyin harddisk gibidir. İnsan harama baktığı zaman o görüntü asla kaybolmaz. Bazı alimler unutkanlığı sürekli olarak harama bakmaya bağlamışlar. Nedenini bulduk sanırım. Bellekte çok ciddi yer kaplıyor ve bilinçaltını kaplayan o negatif görüntüler sürekli olarak düşünce katmanını tetikliyor. Bu sefer de zinde olunması gereken bir anda sürekli olarak dalgın olunuyor. Sürekli dalıp gitmeler. Bir de deprem olursa. İşte o zaman vay ki ne vay.

     

    Tolga Çelebi arkadaşın yazdıkları bana farklı şeyler ilham etti. Tekrar teşekkür ediyorum. Herkes gözlerini ve kulaklarını korusun arkadaşlar.

     

    Yaptığınız güzel ve anlamlı açıklama için teşekkür ederim.


  3. Evet, size katılıyorum. 5. yüzyıldan beri Uzak Doğu'da uygulanan yöntemleri, moıdern bilim daha yeni keşfetti. Örneğin insan bedenini saran ve AURA denen bir enerji tabakasının resmi, daha yeni çekilde ve tıp dünyası bu olayı kabul etmke zorunda kaldı.


  4. güzel çalışma...paylaşım için teşekkürler...

     

    Rica ederim.

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    ılışlılerde en önemlı sorun ıletısım yetersızlıgı..sonra da kımse kımseye suc bulmasın.oturup konusmdn hcıbırsey hallolmuyor ne yazık kı

     

    Evet, iletişim kendimizden başlamalıyız. Kendisi ile iletişim kuramayan bir insan, başkalarıyla nasıl iletişim kurabilir ki?


  5. Bir sonraki doğru adım

    Tolga Çelebi

    Doğduğumuz andan itibaren gerçekte kim olduğumuzu ararız. Bu arayış sırasında aileden, çevreden, arkadaşlardan, yaşadığımız şehirden etkileniriz. Büyüdükçe yetişkinleri sorgulamaya başlarız. Ardından bir özgürlük arayışı gelişir.

    Yaşamımız boyunca bağımsız olmak isteriz, bununla paralel olarak etrafımızdakileri memnun etme arzumuzu da tatmin etmeye çalışırız. Eminim birçok insan, üniversite tercihlerinde ailesinin sözünden çıkamıyor. Kendi irademizle seçim yaparak özgür olmak mı? Ailemizi memnun etmek mi?

    Kendinize bir an sorun. Mutlu musunuz? Evet derseniz gerçekten öyledir, ya da vermek istediğiniz cevap budur belki. “Mutlu olmak istiyorum” dersiniz belki, ama sorunun cevabı bu değil maalesef. Ya da diğer bir seçenek, mutlu değilsinizdir. Bazen hem evet, hem de hayır demek istersiniz.

    Mutsuzluk; sanki bir kurbanmış gibi bizi bulmuyor. Mutluluğu da, mutsuzluğu da hak edip hak etmeyeceğimize biz karar veriyoruz. Çünkü bu duyguyu biz oluşturuyoruz. O halde mutsuzluğumuzun sebebi ne? Buna başka insanların mı sebep olduğunu düşünüyorsunuz? Tam şu anda mutlu olmak için sayısız neden bulabilirsiniz. İşe bir şükür listesi oluşturarak başlayın. Benim evimde, mutfağa asılı bir tahta var. O tahtaya her gün şükredecek bir şey yazıyorum. Okudukça mutlu oluyor, yazdıkça nelere sahip olduğunu görüyorum. Her zaman da gözümün önünde duruyor. ‘En azından mutfaktayken’

    Mutluluk da, mutsuzluk da bir seçimdir. Bu seçimde sizin ellerinizin arasında. Kendimizden başka biri gibi davranarak mutlu olmak da imkansızdır. İnsanları etkilemeye çalışmak için davranışlarımızı, ses tonumuzu, hareketlerimizi değiştirebiliriz. Ama içimizden bir ses ‘yalan söylüyorsun’ diye haykıracaktır. Bu durumda kim mutlu olabilir ki?

    Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün. - MEVLANA -

    Egzersiz yapmayı ele alalım. Çoğu zaman spor yapmaktan kaçınırız ya da bazen içimizden gelmez. Televizyonun karşısına geçer ve bir paket patates cipsi alıp mutlu oluruz. Peki, bu kendinizi enerji dolu hissetmenizi sağladı mı? Hayır! Kendinizi iyi hissedebiliyor musunuz? Hayır! Biz burada bir tercih yapıyoruz. Birde egzersiz yaptıktan sonraki halinizi düşünün. Ne kadar enerji dolu ve mutlu olduğunuzu. Belki cips yemek kısa vadede sizi mutlu edebilir, o an için mutlu olursunuz. Ama uzun vade de kesinlikle üzüleceğiniz kesin...

    Mutluluğa onu arayarak, onun peşinde koşarak değil, doğru şekilde yaşayarak ulaşırsınız. Sadece bir sonraki doğru şeyi yapın. Her durumda, her dönemeçte, her kavşakta sadece bir sonraki doğru şeyi yapın. (Matthew Kelly - %100 Kendiniz Olun)

    Şu an vereceğimiz kararlar ile düşünce ve inançlarımız ile geleceğimizin her anını tasarlıyoruz. Hepimiz bir tasarımcıyız. Bu evrende tesadüf diye bir şey yok. Evrenin her noktası, Yaratıcının tasarımı ile hayat bulmuştur. Her etki bir tepkiye yol açar. Her davranışımız, bu gün ya da yarın bir sonuçla bize geri döner. Sonuç ‘kendim ettim, kendim buldum.’ Bu günden on yıl sonra nerede olmak istiyorsanız, neyi düşlüyorsanız; her an bir sonraki doğru adımı o yöne doğru atmanız gerekmektedir.

    Mutluluğa sahip insanlar, sahip olmakla yetinmeyip, etraflarına bu enerji ve duyguyu saçarlar. Tam tersi hayata önyargılı, kötümser bakan insanlar ise sizi dibe doğru çekerler. Sorunlar düşünerek, konuşarak, homurdanarak aşılamaz. Ortada bir sorun varsa çözmek için eyleme geçmek, hareket etmek gereklidir.

    Her an, her şeyi değiştirmeye yetecek şansımız var. Buna inanmamız yeterli. Olgunlaşmak, aydınlanmak, kemale ermek ve kendimizin en iyi haline ulaşmak için, tam şu anda neler yapabileceğiniz bir düşünün. Her gün 24 altın saatimiz var. Günümün çoğu iş yerinde geçir dediğinizi duyar gibiyim. İşyeri de kişisel gelişiminiz için büyük bir fırsat. İnsan ilişkilerlinizi yönetebilir ve bir iletişim sihirbazı olabilirsiniz. Hedefleriniz sizi motive eder, hırslanır, çalışırsınız. Ya da evde olduğumuzu varsayalım. Kitap okumak, seminerlere katılmak için sınırsız vaktiniz var. Nerede olursak olalım, mükemmele ulaşmak ve değişmek için bir fırsat yaratabiliriz. Bunu içte isteyelim yeter.

    Günler, haftalar, aylar yönetilebilir. Her an geriye dönüp kat ettiğiniz mesafeyi görebilir ve kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Mutluluğun kaynağı sizsiniz. Zamanı ve en küçük birim olan ‘AN’ kavramını yönetmek sizin elinizde. Zamanı ya akıllıca kullanır, ya da aptalca harcarız.

    Geleceğimizi burada ve şu anda yaptıklarımız belirliyor. Bazen hayal kırıklığına uğrarız, şaşırırız, kafamız karışır, dikkatimiz dağılır. Bu anlarda umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmamamız gerekiyor. En buhranlı anlarımızda yaptığımız şeyler, aldığımız kararlar belki hayati bir dönemeci kaçırmamıza neden olabilir. Her zaman bir sonraki şeyi doğru yapın. Bir adım diğerine götürür. Peş peşe adımlar atarsınız.

    Öğrenilen, kazanılan, başarılan her şey andan alınır.

     

    tolgacelebi

    305_d_d.jpg


  6. HAYATIN YASASI

    Tolga ÇELEBİ

    Bilinçaltınıza hangi fikirleri, inançları, düşünceleri yazarsanız; karşınıza çıkacak olaylar şartlar da bu yönde gelişir. Özetle, içeri ne yazarsanız, dışarı da o gözükür diyebiliriz. Hayatın iki yönü var. Biri yaşadığımız, gördüğümüz, fiziksel, nesnel hayat. Diğeri de; öznel yani zihnimizin içinde yaşadığımız hayat.

    Bilinçaltımız bizimle asla tartışmaz. Ne yazarsak, ona göre davranır. Bizler hayat kitabımıza sürekli bir şeyler yazıyoruz, inançlar ekiyoruz. Daha sonra da bu inançlara göre bir yaşam sürüyoruz. Kah mutlu oluyoruz, kah hüzünleniyoruz. Okuduğum bir kitapta şöyle yazıyordu: “Geleceği tahmin etmenin en kesin yolu, onu tasarlamaktır.” Ne kadar doğru bir söz. Bizler isteyerek ya da istemeyerek bilinçaltımıza sürekli kalıplar, dogmalar, fikirler yazıyoruz.

    Dünyayı döndüren güç bilinçaltıdır. - W.JAMES -

    Şu durumda insanlık ailesinin iyileşmesinin temelinde, bilinçaltımızı sürekli olumlu düşüncelerle beslemek yatıyor. Mutlu sonu, sorunlarınızın çözüldüğünü hayal edin, başarının heyecanını hissedin; bilinçaltınız hayal ettiklerinizi kabul edecek ve bunları gerçek kılmaya çalışacak. Düşüncelerinizi nereye koyduğunuza dikkat edin.

    Hayatın yasası, inanç yasasıdır. İnanç, zihninizdeki düşüncedir. Size zarar verecek ya da sizi incitecek şeylere inanmayın. Bilinçaltınızın sizi iyileştirme, güçlendirme, zenginleştirme ve size ilham verme gücüne inanın. İnanmanız halinde gerçekleşir. (J.Murphy)

    Dilekler, ruhun içten arzusudur. Arzular ise duadır. Sakin bir şekilde ne istediğinizi düşünün. Bu andan itibaren gerçekleştiği anı imgeleyin, gözünüzde canlandırın. Siz iyi bir tasarımcısınız. Zihnimizden günlük 60.000 tane düşünce geçiyor. Bunun büyüklüğünü bir düşünsenize. Demek ki zihnimiz tam anlamıyla bir stüdyo. Bizler bu gizli stüdyonun yardımıyla başarı ve mutluluk inşa edebiliriz.

    Çıplak gözle sadece dış dünya da var olanı görebilirsiniz. Zihninizde canlandırdığınız bir resim ise sizin için bir umuttur, yani görmediğinizin ifadesidir. Burada unutulmaması gereken bir şey var. Kuantum fizikçileri, düşüncelerin belli bir frekansta enerji yaydığını kanıtladı. Bu durumda bizim göremediğimiz ve düşünce dediğimiz kavramın bir frekansı var, yani bir enerji. Bu durumda fikir ve düşünce gerçektir, zihninizdeki imgenize sadık kalırsanız, nesnel dünyada da kendini gösterebilir.

    Düşünme süreci zihninizde bir takım etkiler oluşturur. Bu etkiler de karşınıza çıkacaktır. Tıpkı bir mimarın ortada olmayan bir binayı tasarlayıp zihninde canlandırması gibi. Daha sonra bu imge kağıda dökülür ve proje başlar.

    Eğer bilinçaltının gücünü kullanmazsanız, kendinizi çok dar bir alana hapsedersiniz. Daha güzel ve yaşanılır bir hayat için tüm amaçlar ve ilhamlar bilinçaltından doğar.

    Bilinçli olarak kabul ettiğiniz ve doğru olduğunu hissettiğiniz her düşünce kalıbı zihninizde, bedeninizde ve ilişkilerinizde kendini gösterecektir. İyi şeyler düşün ve hayatın keyfini sürün.

     

    tolgacelebi

    • Like 1

  7. HAYATIMDA BİR TERSLİK VAR

    Tolga ÇELEBİ

    Merhaba dostlar. Daha önce ‘Hayatımda bir terslik var’ dediğiniz oldu mu? Muhtemelen bu hepimizin başına gelmiştir. Aslında bunu söylerken, “Ben bu değilim. Bu olmak istediğim kişi değil. Kendim gibi hissetmiyorum. Kendimle rahat değilim.” Demek istiyoruz. İşte bu anların çok değerli olduğunu düşünüyorum. Bazen hayat bizi öyle bir hale getirir ki, günlerimiz tekdüze ve sıradan geçer. İşte tam bu anda “bir terslik var” derseniz, uyanışın ilk adımını atarsınız. Sakın uykuya geri dönmeyin.

    Bu iş hayatınızda başınıza gelebilir. Her gün aynı şeyleri yaşıyorum diyebilirsiniz. Sabah 09:00, akşam 18:00 mesai. Evlilik hayatınızda da başınıza gelebilir. Her akşam ve her sabah aynı hayatı yaşıyorum diyebilirsiniz. Arkadaşlarınız ile olan ilişkinizde de ‘terslik olduğunu’ hissedebilirsiniz.

    Siz bu duyguyu hissetmeye başladığınızda, etrafınızdaki insanlar, şöyle diyebilir: “Çok fazla düşünüyorsun. Sadece biraz daha eğlenmen gerek.” Bir arkadaşınızı ararsınız ve eğlenmeye bir yere gidersiniz. Ama ertesi sabah uyandığınızda hala bir terslik olduğunu hissetmeye devam edersiniz.

    Ya da kendinizi işinize verirsiniz. Çılgınlar gibi çalışır, dağıtırsınız. Evet, bir süre aklınız dağılır ama sonra yine gerçekle yüzleşirsiniz. Yeni bir eve taşınırsınız, ama daha geniş ve aydınlık yeni eviniz, sorun içinizde olduğu için sizi rahatlatamaz. Tatile çıkarsınız, geri döndüğünüzde her şey eskisi gibi olur.

    Gerçek şu ki, bir terslik hissettiğinizde, keşfettiğiniz bu duyguya yoğunlaşmak daha mantıklıdır. Muhtemelen benliğinizde, bir değişim yaşıyorsunuz ve kendinizin yeni haline alışamıyorsunuz. Gerçekte ne olduğunuzu keşfetmeye çalışıyorsunuz. Bir uçurumun kenarında sallanır gibi hissedebilirsiniz. Kendinize söylediğiniz tüm beyaz yalanlar yıkılmak üzeredir.

    Bir insanın kendisi olması demek, tüm mükemmel yönleriyle beraber, kusurlarını da kabul etmesi demektir. Bizi mükemmel kılan şey kusurlarımızı kabul etmektir. Neden? Çünkü kimse mükemmel değil. Ben bu düşünceye katlanamıyordum. Zayıf yanlarım bana acı çektiriyordu. Kendimi, kendim olarak kabul etmekte zorlandım bir dönem. Sonra anladım ki, iyi yönlerim kadar, kursularım da kişiliğimin bir parçası.

    Ama bu “yan gel yat, kendini iyileştirmek için bir çaba harcama” anlamına gelmiyor. Kusurları kabul etmek, onları düzeltmek ya da düzeltmeye çalışmak şartıyla kabul etmektir.

    Bazı insanlar kabadır, bazıları anlayışsız, bazıları samimiyetsiz. Ama biz bunların hiç birini kabul etmeyiz. Biz kabul etmeyiz ama, benliğimiz bu yalanın farkındadır. Sonuç: ‘Hayatımda bir terslik var’

    Gerçek; hayatımıza akmaya devam ediyor. Bilgelik ise hayatımıza akan bu gerçeklik pınarından kana kana içmek ve susuzluğu gidermekten geçiyor. Erdemli insanlar, iyi yönlerinin yanında kusurlarını da kabul ederler. Bununla da kalmaz yok edebilirlerse, bu kusurlarından kurtulmaya çalışırlar.

    İçsel şüphe, güvensizlik, yetersizlik gibi duygular sonunda bizi ‘kendinden nefret etme’ aşamasına getirir. Bilinçli olarak ya da farkında olmadan bu duygular ile boğuşuruz. Çıkmak için anahtar cümle: “Sadece kendiniz olun. Ne derlerse desinler, kendiniz olun.”

    Asla “ben böyleyim ne yapayım” demeyin. “Ben buyum ve böyleyim” diyerek kendinize güvenin. Çünkü kendiniz olarak kendinize zarar veremezsiniz.

    tolgacelebi


  8. AŞIĞIM SANA, GÜZEL AYASOFYA

    Tolga ÇELEBİ

    Bu yazımda sizlere, hayran olduğum ve gittiğimde gözlerimin içinin parladığı bir yerden bahsetmek istiyorum.

    Henüz küçük bir çocukken; tarihe aşırı derecede ilgi duyan babam, beni ve kardeşimi Ayasofya Müzesine götürdü. İçeri ilk girdiğimde, “vay be, burada acayip saklambaç oynanır” diye düşünmüştüm. Hatta kardeşimle ufak bir saklambaç oyunu provası da yaptık. O yaşlarda bu güzel ve yaşlı mabedin anlamını kavrayamadım belki, ama bu gün içimde büyük bir aşk var.

    Size Ayasofya’nın teknik bilgilerinden, kubbe çapından, ya da mimari yapısından çok fazla bahsetmek istemiyorum. Size, o yapının ruhundan, içinde barındırdığı büyük hoşgörüden ve taşıdığı anlamdan bahsetmek istiyorum.

    Ayasofya, Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbul'un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiştir.

    Bu yapı 916 yıl boyunca Ortodoks dünyasının merkezi olmuş, 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fetih etmesinden sonra, 481 yıl boyunca cami olarak kullanılmıştır. Günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Bir dönem İstanbul’u çan sesleriyle inleten Ayasofya, fetihten sonra bu defa ezan sesleri ile İstanbul’u inletmiştir. Bu gün ise büyük bir suskunluk içinde İstanbul’u dinliyor.

    Geçtiğimiz Pazar Ayasofya’ya gittiğim ve alt katta, sessiz bir köşeye geçip gözlerimi kapattım, 1473 yaşındaki mabedin anlattıklarını dinledim. Önce yapılışını anlattı bana. 10.000 işçinin 5 yıl gibi kısa bir sürede nasıl inşaatı tamamladığını anlattı. Mozaiklerle, sütunlarla gelinlik bir kız gibi süslendiğini anlattı.

    Sonra Ortodoks dünyasının en merkezi görevini üstlendiğinden ve içinde yapılan görkemli ayinlerden bahsetti uzun uzun.

    Ama hayat Ayasofya için her zaman güllük gülistanlık değildi. Büyük depremler, yangınlar ve istilalar çok yıprattı yaşlı mabedi. En büyük yarayı da; Latinlerin İstanbul’u ele geçirmesi sırasında aldı. Haçlıların verdiği acıları hissetti yaşlı vücudunda. Yıprandı, kırıldı, incindi.

    Yıllar sonra birden top seslerini duydu. Bulunduğu tepeden bir baktı ki, 1.000 yıllık yaşlı Bizans gitmiş, yerine 24 yaşında genç bir Fatih gelmiş. Yeni bir dönem başladı O’nun için. Genç Fatih, çok sevdi bu yaşlı mabedi. Değil yağmalamak, ufacık bir zarar gelsin istemedi.

    Ayasofya’yı dinlemeye devam ettim. O’da. İçindeki mozaiklerin büyük bir özenle nasıl korunduğunu anlattı, çok ince bir sıvayla nasıl örtüldüğünü, nasıl muhafaza edildiğini anlattı. Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak bir hoşgörüyü barındırıyor kalbinde...

    Ortodoks dünyasının liderliğini yaptıktan sonra, uzun uzun yıllar, İslam dünyasının en gözde merkezi oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun en özel günlerinde, mevlütler okundu burada, bayramlar da insanlar birbirini kucakladı. Her köşesinde bir mutluluk, her köşesinde bir hoşgörünün izi var. Birbirinden farklı iki inanç Ayasofya’nın muhteşem kubbesi altında karşılaştı.

    Bu gün ise; yaşadığı onca şeyden sonra derin bir sessizlik içinde. İstanbul’un en güzel tepesine yerleştirilen bu nadide mabed, Marmara denizinden gelen gemileri selamlıyor bütün ihtişamıyla. Gök kubbenin altındaki kubbesinde, apayrı bir dünya barındırıyor Ayasofya.


  9. İÇİMİZDEKİ BİLGELİK

    Tolga ÇELEBİ

     

    Varlığımızın merkezindeki derinlikte sonsuz bir sevgi, sevinç, huzur ve bilgelik vardır. Bu her birimiz için geçerlidir. Ancak içimizdeki bu hazinelerle ne sıklıkta temasa geçiyoruz? Bunu günde bir kere mi yapıyoruz? Arada sırada mı? Yoksa içimizdeki bu hazinelerden bütünüyle habersiz miyiz? (Louise L.Hay – Düşüncenin İyileştirici Gücü)

     

    İnsanoğlu, fiziksel ve biyolojik birçok mükemmellikle birlikte yaratılmıştır. Bedenindeki kusursuz uyum, organların çalışması, birbirini tamamlayan birçok sistemin bir arada bulunması insanı yaratılanların en üstünü kılmaktadır. Aslında insanı kusursuz kılan tek şey, biyolojik olarak mükemmel tasarlanmış olması değildir. Bundan daha da şaşırtıcı olan şey, henüz sınırlarını keşfedemediğimiz bir ruhsal yapı ile donatılmış olmasıdır. Her birimiz birçok duygu, his ve düşünce ile donatılmışız.

     

    Derler ya her Adem, bir alem. Sanki bu koskoca kainat, küçültülmüş ve bizim içimizde yeniden var olmuş. Şu an gözlerinizi kapatın ve o kısmınızla temasa geçin. Merkezinize gitmek, sadece bir nefes ötede. İhtiyacınız olan tek şey, odaklanmak.

     

    İçinizdeki sevinci hissedin, yaşama sevincini. Sonra huzuru hissedin, sevgiyi hissedin, sevginin sizi saran sıcaklığını hissedin. Ardından içinizdeki sonsuz bilgeliğe gidin. İnanın bana insanoğlunun yaratıldığı günden bu güne kadar yaşadığı her evre bizim genetik kodlarımızda gizli. Bu bilgeliğe hepimiz sahibiz. Binlerce yılın bilgeliğini paylaşıyoruz.

     

    Tasavvufta; vücut ruhun bineği olarak nitelendirilir. Yani ruh kutsal bir varlıktır ve manevi alemdedir. Ama hedefine ulaşması, yaradılış gayesini yerine getirmesi için bir bedene ihtiyaç duyar. Beden ise bu dünyadadır. İnsan doğum ile dünyaya geldiğinde; manevi dünyada ki Ruh ile yaşadığımız fiziksel dünyadaki beden bir araya gelir. Bizim bedenimizde, hem dünyanın, bu fiziksel alemin tüm elementleri varken, ruhumuzda da kavrayamadığımız manevi alemin izleri var. Bunların dışında bir de akıl var. Akıl; ruhun veziri, bedenin hocasıdır.

     

    Bu hazineler, ruhani bağınızın bir parçasıdır ve esenliğiniz için hayatidir. Vücut, akıl ve ruh – tüm üç düzeyde dengede olmamız gerekir. Sağlıklı bir vücut, mutlu bir akıl, güçlü ruhsal bağlar; tümü genel dengemiz ve uyumumuz için gereklidir.

     

    Kişinin kendini tanıması, hayatı anlamasına rehberlik eder. Hayat ile bir olmayı hissettikçe, öfke, nefret, önyargı gibi duygulardan vazgeçebiliriz. Biz inanılmaz bir sevinç ve dingin bir huzurla doluyuz.

     

    Bu gün, yarın içi hazırlanıyoruz. Nasıl mı? Düşüncelerimiz, konuştuğumuz kelimeler, kabul ettiğimiz inançlar yarınlarımızı şekillendiriyor.

     

    Yaşadığımız en acı dolu anlar, bize gelişim için en büyü fırsatları sunan anlardır. Bu anlar, daha büyük bir öz saygı ve öz sevgiye ulaşmamız için fırsat olur. Bizler bu evrende hızlandırılmış bir “Kişisel Gelişim Seminerindeyiz.”

    Artık daha önce olmadığı kadar kendinize sevgi, saygı ve sabır dolu olmanın zamanı. Bizler olağan üstü bir evrende, mükemmel bir varlık olma potansiyelimize doğru gelişmek ve değişmek için çabalamalıyız. Hayat bir öğrenme sürecidir. Bizler, burada öğrenmek, gelişmek için varız.


  10. İş Hayatında Olumlamalar

     

    Kendinizi iş yerinizde saplanmış mı hissediyorsunuz? Oraya çakılı kaldığınızı ve içinizin her an daraldığını mı hissediyorsunuz? İş yerinizden nefret mi ediyorsunuz? Sadece hayatınızı devam ettirmek için mi çalışıyorsunuz? İş yerinizde hoşlanmadığınız biri mi var? Bu tür düşüncelerden kurtulmanın yolu, olumlamadan geçmektedir. Peki, nasıl yapacağız?

     

    Bir düşününün, hepimiz günümüzün büyük bir kısmını işyerinde geçiriyoruz. Bu vakte; gidiş, geliş yol süresini de eklersek, ailemizden daha fazla zamanı, iş hayatımıza ayırıyoruz. Hal böyle iken; birde çalıştığımız ortamdan nefret ediyorsak, hayat bizim için çekilmez hale gelecektir.

     

    Örneğin; sevmediğiniz bir insanla çalışıyorsanız, o kişi her aklınıza geldiğinde şartlanmış olarak öfke duygusu hissedeceksiniz. Size kahve ısmarlasa biel, o kahveyi içerken, içinizden “ne gıcık birisi” diyeceksiniz. Çünkü o kişi ile, öfkeyi birbirine bağlamışsınız. Bu kalıcı paterni değiştirmek sizin elinizde. Bilinçaltı telkine açıktır, olumlama cümleleri ile kendinizi yeniden programlayabilirsiniz.

     

    Bu kelimeyi sık sık tekrar edin: “İş yerindeki herkesle harika bir ilişkim var. Buna ......... da dahil” O kişiyi her anımsadığınızda bunu düşünün. Durumun nasıl değiştiğine siz bile şaşıracaksınız.

     

    Birkaç olumlama cümlesi daha:

     

    Her gün bu işe gitmek benim için bir keyif.

    Bulunduğum yer havadar, coşku dolu, harika bir yer.

    İyi para kazanıyorum.

    Çalıştığım iş yerini her zaman severim.

    Her zaman, takdir edilirim.

    Her zaman, harika patronlarım olur.

    Çalışmak benim için kolay ve eğlencelidir.

    Yaptığım her işten zevk alırım.

    Her zaman, en nazik müşterileri çekerim.

    İstediğim zaman iş bulurum.

    Herkes için yeterince var, benim içinde.

    İş yerimde mutluyum.

    Bu iş için gerçekten minnettarım.

     

    Hayatınızda olumlu sonuçlar görebilmeniz için, bilincinizi şu an değiştirmelisiniz. Bilinç değişikliği gerçekleşene kadar, bu düşünceyi tekrar etmeye devam edin.

     

    Hiçbir şeklide bilinçaltınıza olumsuz telkinler yüklemeyin, kötü fikirleri kendinizden uzaklaştırın. Berrak ve gökyüzü gibi masmavi bir bilinçaltı için, negatif düşüncelerden uzak durun.

     

    Bir iş bulmanın zor olduğunu düşünmeyin. İhtiyacınız olsan sadece bir iş. Sahip olacağınız berrak bir bilinç, başarıya giden yolu sizin için açacaktır. İnsanların çoğu korkuya kapılır. Ekonomik kriz, işler çok kötü, batıyorum gibi cümleler kurarlar. Bilinçaltınıza yüklediğinize ve kabul eftiğiniz şey, sizin için gerçeklik olur.

    Unutmayın ki, çalışma hayatınızın nasıl olmasını istediğinize karar veren, sizsiniz. Bunu başarmak için olumlu şeyler düşünün. Bu ifadeleri sok sık tekrarlayın. İstediğiniz çalışma hayatına sahip olabilirsiniz.

     

    Tolga Çelebi


  11. SADE HAYAT

    Tolga ÇELEBİ

    Hayatımızı olayların kontrol ettiğine, bu gün kim olduğumuzu çevrenin saptadığına öyle de kolay inanıyoruz ki! Oysa bundan büyük bir yalan olamaz. Bizi biçimlendiren, hayatımızdaki olaylar değil, o olayların ne anlama geldiğine inandığımızdır. (Anthony Robbins)

    İnançlarımızın bir anda bizi hasta da, iyi de edebileceğini anlamamız gerekmektedir. İnançlarımız hayatımızın her alanını olumlu ya da olumsuz olarak etkiler. Bir inancı bir defa kabul edip benimsediğimiz zaman, sinir sistemimize tartışılmaz emirler biçiminde iletilir. Bir şeye kesin olarak inandığınız sürece, beyniniz otomatik pilotta çalışır, çevreden gelen girdileri süzer, o inancı destekleyecek referanslar arar.

    Kişi zengin olsun, yoksul olsun hastalığı iyileştiren de, mutsuzluğu mutlu kılan da zihindir. - EDMUND SPENSER -

    Kaizen; Japonca’da sürekli iyileştirme anlamına gelir. Japonya’da insanlar, hayatlarının her alanında, küçük basit iyileştirmeler yapma peşindeler. Her gün yapılan ufacık düzeltmeler; kolay hayal edilemeyecek düzeyde bir bileşik etki yaratmaya başlayacaktır.

    Bizim kültürümüzde de; kişinin iki gününün birbiriyle aynı geçmesi, o kişinin zararda olduğuna işaret etmektedir. Bu yüzden standartlarımızı yükseltmek için kendimize her gün küçük artılar katmalıyız.

    Çoğu insanlar, kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmezler, çünkü sürekli olarak işlerini kaybetmekten, ellerindeki parayı kaybetmekten, eşlerini kaybetmekten, sağlıklarını kaybetmekten falan korkarlar. Hayattaki en gerçek güvenlik duygusu, her gün kendinizi bir yönde iyileştirdiğinizi bilmekten, kim olduğunuzun kalibresini yükselttiğinizi, şirketiniz için, dostlarınız ve aileniz için değerli olduğunuzu bilmekten gelir. Bir konu hakkında “emin olmak” siz güç getirir.

    Dışarıda mucize arama, mucize sensin. Önce kendine inan, diğerlerinin önemi yok.

    Unutmamamız gerekir ki, biz hayatta neye odaklanırsak onu elde ederiz. Eğer hep istemediğimiz şeylere odaklanırsak, onlar daha sıklaşmaya başlar. Değişiklik yaratmanın ilk adımı, neyi istediğinize karar vermektir ki, belli bir şeye doğru ilerleyebilirsiniz. Kısacası: “Ben ne istiyorum? Beni ne engelliyor?”

    Ne düşünürsek oyuz. Biz her neysek, düşüncelerimizden doğar. Düşüncelerimizle biz, dünyamızı yaparız. - BUDA -

    Eğer vücudunuzu sürekli olarak zayıf biçimde kullanırsanız, hep omuzlarınız sarkık durur, yorgunmuş gibi yürürseniz, gerçekten kendinizi yorgun hissetmeye başlasınız. Başka nasıl olabilir ki? Duygularınızın lideri vücudunuzdur. Şu anda nasıl oturduğunuza bir bakın. Hemen dikleşin, oturmayı sürdürürken ve bu ilkeleri öğrenirken vücudunuza daha çok enerji yayın.

    Kişi kendini nasıl hissediyorsa, iyi hissetmeye devam etmesi çok kolaydır. Ama hayatta esas kilit, iyi hissetmiyorken iyi hissetmeye başlamak hatta iyi hissetmek istemiyorken iyi hissetmeye başlamaktır.

    İnsan neye odaklanırsa oraya gider. Korkunuza karşı koyar, inancınızı sürdürür, gitmek istediğiniz yere odaklanırsanız hareketleriniz sizi o yere götürür., eğer kurtulmak mümkünse kurtulabilirsiniz. Ama korktuğunuz şeye odaklandığınız zaman hiç kurtuluş umudunuz olmaz.

    tolgacelebi


  12. SINIRSIZ GÜÇ: BİLİNÇALTI

    Tolga ÇELEBİ

     

    Bilinçaltı hiç uyumaz, yorulmaz ve dinlenmez. Her zaman iş başındadır. Sizinle tartışmaz Hangi düşünce fikir, inançları yazarsanız, nesnel olarak da onları yaşarsınız. Diğer bir deyişle içeri ne yazarsanız, dışarıda onu alırsınız.

     

    Bilinçaltı, ona ilettiğiniz her şeyi gerçek kılmaya çalışacaktır. Bu nedenle ona doğru fikirleri iletmeniz gerekir.

     

    Eski zamanlarda, Hermes Trismegistus dünyanın en büyük, en güçlü büyücüsü olarak tanınıyordu. Ölümünden yüzyıllar sonra mezarı açıldığında, eskilerin bilgeliğiyle ilgilenenler merak ve umutla bekliyorlardı. Yüzyılların en büyük sırrının bu mezarda bulunacağı söyleniyordu. Öyleydi de. Sır şuydu: “İçte neyse, dışta o. Üstte neyse, atta o.” (Joseph Murphy)

     

    Diğer bir değişle; iç dünyanızda, bilinçaltınızda ne varsa, dışarıda da yani nesnel dünyada da karşınıza o çıkacaktır. Bu yüzden hayat prensibinin içinize ritmik ve uyumlu bir biçimde akmasına izin verin. Olumsuz ve kötü şeyler düşünürseniz, bu düşüncelerin etkisi sizin için yıkıcı olur. Olumsuz doğaya sahip bu duygular sık sık ülser, kalp sorunları, gerginlik ve anksiyete gibi sorunlar doğurur. Etrafınıza bir bakın, gergin ve sinirli bir yapıya sahip insanların sürekli mideleri ağrır, boyun kasları gerilir ve yaşamdan zevk alamazlar.

     

    Benimsediğimiz olumsuz fikirlerle kendimizi incitiriz. Öfke, korku,, kıskançlık, kin duyarak kendinizi kaç defa yaraladınız. Bunlar bilinçaltınıza giren zehirlerdir. Bilinçaltınıza hayat dolu düşünceler iletin.

     

    Hani derler ya, kalbini bozma, kalbini karartma, benim kalbim temiz. Neden bu kelimeleri kullanırız? Tasavvuf ile ilgilenen insanlar, kalbini kötü huylardan temizlemek için yıllarca nefislerini terbiye ederlermiş. Örneğin Yunus gibi Mevlana büyük tasavvuf alimleri, “Allah’ım kalbimizi sabit kıl” diye dua ederlermiş. Onların içinde sevgi en saf, en salt haliyle bulunuyordu ve tarihe geçtiler. Hal böyleyken, kalbinde sürekli kıskançlık, kin, öfke, hased gibi kötü huylar bulunduran insanların, iç huzurları olmadığı gibi, başkalarına da huzur vermezler.

     

    Benimsediğimiz düşünce kalıplarına dikkat etmeliyiz. Aksi takdirde, kıskanç, fesat, öfkeli bir insan olmaktan kendimizi kurtaramayız. Bu göz göre göre uçuruma yuvarlanmak gibi bir şey olur. Öfke insanın yaradılışında vardır. Bu duyguyu yok etmek mümkün değildir. Yapabileceğimiz en iyi şey, öfkeyi kontrol altına alabilmektir. Hırslı olmak ta aşırıya gidildiğinde zarar verir. Ama optimum uygulandığında, insanı sürekli motive eden bir unsurdur.

     

    İyi düşünürseniz iyi şeyler, kötü düşünürseniz kötü şeyler olur. Gün boyunca ne düşünürseniz o olursunuz. Neye inanırsanız, onu yaşarsınız. Düşüncelerimizin yansımasını yaşıyoruz.

     

    İnsanlar hasta olduğunda; onların iyileşmesine vesile olan şey, genelde ilaçlar olarak bilinirdi. Bu günkü araştırmalar gösteriyor ki, iyileşme bilinçaltında başlıyor. Doktorlar bir noktaya kadar tedaviyi sürdürüp, daha sonra beklemeye başlıyorlar. Tam o anda, bilinçaltı devreye giriyor. Binlerce yılın bilgeliğini, sizin ektiğiniz düşünce tohumlarıyla birleştiriyor. İlaçlarla hastalığa çare aramak ile birlikte; bilinçaltının iyileştirici gücüne biraz güvenmek de yerinde olacaktır.

     

    Bilinçaltınız sizinler önseziler, dürtüler, sezgiler, tutkular ve fikirler aracılığıyla konuşur. Size her zaman yükselmenizi, sınırı aşmanızı, gelişmenizi, ilerlemenizi, macera yaşamanızı ve yol kat etmenizi söyler. Sevme dürtüsü, başkalarının hayatını kurtarma isteği, bilinçaltının derinliklerinden gelir.

     

    Siz düşüncelerinizin toplamısınız. Olumsuz düşünce ve imgeleri benimsemekten kaçınabilirsiniz. Karanlıktan kurtulmanın yolu ışıktır; soğuğun üstesinden gelmenin yolu, sıcaktır olumsuz düşüncenin üstesinden gelmenin yolu da bunun yerine iyi düşünceyi koymaktır. İyiyi beyan ederseniz, kötüler ortadan kaybolacaktır.

     

    tolgacelebi


  13. Hayatın pin kodu...telefon kodu veya irsaliye kodu :rofl: bunların hepsi de tamamen kafa karıştırıp garantili başarısız olmak içindir...Kodu çözmekle uğraşacağına git iş ara :rofl: :rofl:

     

    Merhabaar, yorumunuz için teşekkür ederim. Dediğiniz kısmen doğru. İş aramadan iş bulunmaz. Ama iş arayıpta "kesin iş bulamam" diyerek te iş bulunmaz. Burada önemli olan, bizim düşüncelerimizin neye hizmet ettiği. İnsanlar kendine kısıtlayıcı engeller koyarak hayatına aşılmaz duvarlar inşaa ediyor.

     

    Burada anlatmak istediğin konu, zihin yapısının değiştirilmesi. İnsanların pozitif düşünerek, berrak bir zihinle hayatını yaşaması. Sürekli homurdanmak, neden her şey beni bulur diye düşünmek insanı bir süre sonra çaresizliğe umutsuzluğa ityer. Bir süre sonra acılarıun çocuğu rolünü oynamaya başlarız.


  14. KARAR ANI !...

    Tolga ÇELEBİ

    Öyle anlar gelir ki; doğru kararı vermek, sırat köprüsünden geçmek kadar güç olur. Bizler öyle ciddi kararlar veririz ki; hayatımızın akışı tamamen değişir. Karar vermek; hayatımızı değiştirmek için kullandığımız bir güçtür, bununla birlikte zor anlarda doğru kararı vermek gerçekten de çok güçtür...

    Bizler, yani insanlık ailesinin her bir ferdi; yeni bir karar verdiğimizde, yeni bir sebebin yaratılmasına, vesile oluruz. Buna karşılık bir etkinin doğmasına ve zincirleme olarak birçok olayın başlamasına sebep oluruz. Fakat alınan her karar geleceğimizi etkilemez. Bunun olması için eyleme geçmek gereklidir. Yani alınan her kararın ardından eyleme geçmeliyiz. Örneğin işyerini büyütmeye karar veren bir girişimci; bu kararı için eyleme geçmezse, bu hayal olmaktan öteye geçemez.

    Kişisel gelişim uzmanlarına göre, başarılı insanlar kararlarını çabucak verebilmektedir. Çünkü değer sistemleri, vizyonları, inançları kafalarında nettir. Kararlarını değiştirme konusunda ise bu insanlar ya çok yavaş davranmak ta, ya da hiç değiştirmemektedirler. Buna karşılık başarısızlıklara uğrayan insanlar, yavaş karar vermekte ve sık sık değiştirmektedirler.

    Karar verdik, eyleme geçtik, peki ya bundan sonra!... İşte bundan sonra kendimizi bu karara adamalıyız, sebat etmeliyiz. Şartları sık sık gözden geçirip, yolun neresinde olduğumuzu düşünmeliyiz. Bu kararın hayatımıza getireceği heyecanı, değişikliği, enerjiyi izlemeliyiz.

    “Hayat cesur bir tecrübedir, ya da hiçbir şey değildir.” - HELEN KELLER -

    Zamanın başlangıcından önce, siz henüz bir hayalken, amacınız çoktan belirlenmişti. Bir amaç için yaratılmış olan siz, kendinizin en iyisi olmak için şu anda buradasınız. Ebeveynlerimizin, arkadaşlarımızın, kardeşlerimizin veya meslektaşlarımızın kötü bir taklidi değil, tam anlamıyla, yüzde yüz kendiniz olmak için. (Matthew Kelly - %100 Kendiniz Olun)

    İnsanların davranışlarının gerisinde ortak bir güç vardır. Bu güç hayatımızın her yönünü etkiliyor; ilişkilerimize de, mali konularımıza da, vücutlarımıza da, beyinlerimize de ulaşıyor. Sizi şu an da bile kontrol etmekte olan o güç ACI ve ZEVK’tir. İnsanlar yaptığı her şeyi, ya acıdan kurutulma ihtiyacından ötürü, ya da zevke yani mutluluğa kavuşma arzusundan ötürü yaparlar.

    İnsanlar sık sık hayatlarında gerçekleştirmek istedikleri değişikliklerden söz ederler. Ama bu söylediklerini yapmazlar. Eyleme geçmeleri gerektiğini bildikleri için de kendilerine kızar, öfkelenirler, ama bir türlü eyleme geçmezler. Benliğinizin bir düzeyinde şimdi eyleme geçmenin, ertelemekten daha fazla acı vereceğini biliyorsunuz. Ama bazen de bir şeyi öyle çok ertelersiniz ki, birden bire üzerinizde onu yapmanın baskısını hissedersiniz, yapayım da bitsin dersiniz. Bu size hiç oldu mu? Nedeni nedir peki? Acıyla zevki bağladığınız şeyi değiştirdiniz. Birden bire eyleme geçmemek, ertelemekten daha acılı oldu.

    Sizi hayallerinizin erkeğine ya da kadınına yaklaşmaktan alı koyan şey nedir? Yıllardır planladığız o işi kurmaya başlamanızı engelleyen nedir? Bütün bu eylemlerin size yararı olacağını, hayatınıza kesinlikle zevk ve mutluluk getirebileceğini bildiğiniz halde, eyleme geçmeyi başaramıyorsunuz, çünkü o an için gerekeni yapmaya daha çok acı bağlıyor, fırsatı kaçırmaya daha az acı bağlıyorsunuz. Yeni bir iş kurup batabilirsiniz, bu durum da hiç denememek daha iyi değil mi? Çoğu kişi için, kaybetme korkusu, kazanma arzusundan çok daha büyüktür. (Anthony Robbins – İçindeki Devi Uyandır)

    Neyin acı, neyin mutluluk olduğu hepimize göre farklıdır. Klasik müzik dinlemek bir insanı mutlu ederken, diğer bir insan için acı olabilir. Spor yapmak da bir-çok insan için acıyı ve yorgunluğu çağrıştırıyor, ama spor yapmayı hayat prensibi haline getiren insanlar için bu durum tam tersi. Ama iyi bir haberim var; neyi acıya bağlayıp, neyi mutluluğa bağlayacağımız tamamen bizim elimizde. Herhangi bir davranışı ya da duyguyu büyük bir acı ile bağdaştırırsak, ne pahasına olursa olsun o davranıştan kaçınıyoruz. Bunu kullanarak acı ve zevk gücünü istediğimiz gibi kullanabiliriz.

    Eğer bir dış etken sizi üzerse, duyduğumuz acı o şeyin kendisinden değil, sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur, onu da her an ortadan kaldırma gücünüz vardır.

    - MARCUS AURELIUS -

    Neyi acıya, neyi zevke bağladığımızı değiştirerek, davranışlarımız da kısa zamanda değiştirebiliriz. Örneğin sigara kullanan bir insan, zevki sigaranın dumanına bağlamıştır. Sigarayı bırakmanın büyük acı getireceğine inanmaktadır.

    Kendi eylemlerimize bilinçli olarak karar vermek bize kalmıştır, çünkü kendi düşüncelerimizi kendimiz yönlendirmezsek, bizi kendi istedikleri gibi davranmak üzere şartlandıranların etkisine gireriz. Hayatımızın kontrolünü kendi elimize almak istiyorsak, kendi zihnimizde reklam yapmayı öğrenmek zorundayız. Nasıl mı? Yapmamak istediğiniz davranışlara acıyı öyle yoğun bir dozda bağlamalıyız ki, bir daha o davranışları düşünmek bile istemeyelim. Sizin de hiçbir zaman, asla yapmayacağınız bir takım şeyler yok mu? Onlara bağladığınız duyguları düşünün. Kaçınmak istediğiniz davranışlara da aynı duyguları bağlarsanız, onları da bir daha yapamazsınız. Çoğu insan sadece, değişmenin acısı değişim için gereken acıdan daha büyük hale geldiği zaman değişir.

     

    tolgacelebi


  15. Bu yazıları ben başka isimler altında da belirli pasajlar şeklinde okumuştum paylaşım için teşekkürler..

     

    Merhabalar, adım Tolga. Bu yazıları ben yazıyorum. Bu forum sitesi dikkatimi çekti. Güzel bir paylaşım alanı. Bu yüzden bazı notlarımı burada paylaşmak istedim. Selamlar.

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    cok guzel bır yazı fakat sureklı pozıtıf kalmakta bıraz guc

     

    Merhabalar; zihnimizde 'pozitif kalmak güç' şeklinde bir düşünce yerleştirirsek, bu düşünce bir inanç olur. İnançtan kurtulmak da çok güç bir hal alır. Bu yüzden, başımıza gelen her olaya pozitif bakmayı bir alışkanlık haline getirmliyiz. Ben bu konuda, oldukça iyiyim. İyi olduğumu düşünmemin sebibini de söyleyebilirim. Eşim artık bana 'Pollyanna' demeye başladı. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilmiyorum. Sadece zihnimden karanlık düşünceleri ve tüm korkuları arındırmaya çalışıyorum. Memnun oldum, selamlar.

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Güzel bir yazı. Bu enerji mevzusuna inanmayan yoktur zaten. Mesela adamın biri evde dururken aslında hergün fiskosun üzerinde duran bir çiçeğe daha da dikkat kesiliyor ve aklına benzer çiçeğe yıllar önce sahip olan halası geliyor. Ne alaka diyor. Halbuki o çiçek hergün orada ve ilk defa o gün aklına halası geldi. Yaklaşık 10 dk sonra ise gerçekten halası geliyor ve adam korkuyor elbette. Ne oldu acaba? Erdim mi ben diyor. Halbuki işin aslı şudur. Hala evden çıktığında yaydığı bir enerji vardır. Bu enerji muhtemelen herkese ulaşır ama aynı cep telefonu numarası gibi hedef kişiye ulaşır. O enerjiyi alan adam bir anda halasını düşünmeye başlıyor. Aslında çiçek bahane. Masa örtüsüne baksa da benzer şeyleri anımsayacaktı. Enerji kafasında halasını canlandırıyor. O da gayr-i ihtiyari onu düşünmeye başlıyor. Sonra erdim zannediyor. Herşey enerjidir demek kimilerine abartılı gelebilir ama değildir.

     

    Hatta dejavu meselesinde de aynı mantık vardır. Bu tip olaylar enerjisi yüksek insanlara daha sık olmaktadır.

     

    Evet, size katılıyorum. Bu güzel eklemeniz için de teşekkür ederim.


  16. Eflatun’a sormuşlar: İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir? Eflatun tek tek sıralamış:

    • Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler.
    • Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
    • Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar.
    • Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.

    “Peki sen ne öneriyorsun?” Bilge yine sıralamış:

    • Kimseye kendinizi “sevdirmeye” kalkmayın!
    • Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi “sevilmeye” bırakmaktır.
    • Önemli olan; hayatta, “en çok şey’e sahip olmak” değil, “en az şey”e ihtiyaç duymaktır.

    Eflatun binlerce yıl öncesinden bize sesleniyor. Sesi çok uzaklardan ve derinden geliyor. Bu sözler; M.Ö 347 yılından bu güne ışık tutuyor.

     

    Yukarıdaki konu ile ilgili olarak; ünlü kişisel gelişimci Mümin Sekman; insanoğlunun üç hayatı olduğunu söylüyor, bunlar:

    • Yaşamak istediğimiz bir hayat; ideallerimiz, tutkularımız, isteklerimiz, hedeflerimiz.

    • Birde yaşadığımız hayat var; şu an yaptığımız işler, yaşadığımız yer, arkadaşlarımız, ortamımız.

    • Birde yaşamamız istenen hayat var; ailemizin, eşimizin, dostlarımızın bizim hakkımızdaki düşünceleri, ya da bize layık gördükleri hayat.

    Bu üç hayatı birbirine karıştırıp, “ortaya karışık bir hayat” çıkartıyoruz. İnsanlar, başarısız oldukları alanlarda değişiklik yapmak istiyor. Kendine biçilen vazifeden sıkılıp, sıçramak istiyor fakat bir türlü harekete geçemiyor. Bu durumun tek bir açıklaması var: Atalet yani eylemsizlik hali. Sebebini bile bile bir şeyi değiştirememek, harekete geçememek... Unutulmaması gereken bir gerçek var, insan inandığına denktir, yapabileceğini düşündüğü kadardır.

     

    Bir insan bir işi yaparken başarısız oluyor. Tekrar deniyor ve yine başarısız oluyor. Bundan sonra, nasıl olsa başaramayacağım diyerek denemekten vazgeçiyor.

     

    Bu tip insanlar kaybetmekten korktukları için hayatlarında hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmazlar. Artık çaresizliği öğrenmiş ve benimsemişlerdir. Gelecekte ise kendilerine olan güvenlerini tamamen kaybederler.

     

    İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkar.

    İnsanlar sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.

    Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten çekindiği için.

    Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten ürktüğü için.

    Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bil­mediği için.

    Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.

    Ve ölmekten korkuyor, dolu dolu yaşamadığı için.”

    - SHAKESPEARE -

     

    Acaba çocuklarımızın başarısız olmasında: "Sen bunu yapamazsın.'', "Bunu başaramazsın." , "Sen kim onu yapmak kim." , "Zaten sen bundan fazla ileri gidemezsin." gibi sözlerimiz etkili olmamış mıdır, dersiniz.

     

    Olumsuz düşünen insanları duymayın. Bu şekilde düşünen insanlara kulaklarınızı tıkayın, sağır olun. Çünkü bu gibi insanlar sizin ümitlerinizi, hayallerinizi, gelebilecek başarılarınızı, kısaca geleceğinizi çalarlar. Bu gibi sözler ailede, okulda, işyerinde, hayatın her alanında bizim davranışlarımızı kısıtlar. (Mehdi Baran – PDR Uzman)

     

    Amacımız, imkansızı mümkün, mümkünü kolay, kolayı da zarif ve zevkli

    yapmanın yollarını bulmaktır.

    - DR. FELDENKRAIS -

     

    Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili olarak hayvanlar üzerinde yapılmış bazı ilginç deneyleri sizlerle paylaşmak isterim.

     

    Köpekbalığı Deneyi

     

    Bir köpek balığı aç halde akvaryuma konulur. Daha sonra akvaryumun cam ile ayrılan bir bölümüne küçük balıklar konur. Köpek balığı aç olduğu için hemen küçük balıklarla saldırır. Ama cama çarpar. Sonra bir daha dener, yine kafasını cama çarpar. Yaklaşık 48 saat sonra köpek balığı küçük balıkları yemek için uğraşmayı bırakır. Çünkü ne yaparsa yapsın o küçük balığı yiyemeyeceğine inanmıştır.

     

    Deneyin ikinci aşamasında bilim adamları aradaki cam bölmeyi çıkartır. Tam bu esnada çok enteresan bir şey olur. Köpek balığı günlerdir aç olmasına rağmen, hiçbir engel olmadığı halde küçük balığı yemek için hiçbir şey yapmamaktadır. İşte bu durum öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırılır.

     

    Öğrenilmiş çaresizlik, bir canlının defalarca denediği halde istediği sonucu alamaması durumunda, bir sonraki denemesinde başarısız olacağını beklemesinden dolayı, deneme cesaretini kaybedip hiçbir şey yapmaması halidir.

     

    Öğrenilmiş çaresizlik:

    • Zihne takılan bir kelepçedir.
    • Bir daha deneme cesaretini kaybetmektir.
    • Sürekli başarısızlık korkusuyla hareket etmektir.
    • Kendine olan güvenini kaybetmektir.

    Başarısız olmayı öğrenenler, öğrenmekle kalmaz, başarısızlık üreten zihniyetlerini çevrelerindekinin beyinlerine de yükleyerek, onları da başarısızlığa sürüklerler. (Mümin Sekman – Her Şey Seninle Başlar)

     

    Zıplayan Pireler Deneyi

     

    Bilim adamları, pirelerin 50cm zıpladığını tespit eder. Daha sonra bu pireleri bir cam fanusun içine koyarlar ve 30cm mesafe bırakıp üzerini cam bir kapak ile kapatırlar.

     

    Fanus altından hafifçe ısıtılır. Pireler ısındıkça zıplayıp çıkmaya çalışırlar. Ama zıpladıkça kapağa çarparlar. Bir süre sonra pireler kapağa çarpmamak için 29cm zıplamaya başlar.

     

    Fanusun üzerindeki kapak açıldığında, pireler yine 29cm zıplamaya devam ederler. 50cm zıplayabilen pireler, denemekten vazgeçmişler ve 29cm zıplamayı öğrenmişlerdir. Yani çaresizliği öğrenmişlerdir.

     

    Dışarıdaki engelleri aşabilmemiz için, önce zihnimizin içindeki engelleri aşmamız gerekir. Bu kolay bir iş değil, çünkü göremediğimiz bir engelle karşı karşıyayız. Örneğin cam kapak pireleri engelledi, o bir dış engeldi. Aynı şekilde köpek balığının da bir dış engeli vardı, küçük balığa ulaşamadı. Ama bu engeller kalktıktan sonra, iç engel aşılmadığı için sonuç yine başarısızlıkla sonuçlandı...

     

    Zihninizdeki Haritayı Güncellemek

     

    Dil psikolojisiyle ilgilenenler dış dünyayı arazi, iç dünyamızı ise haritaya benzetirler. Hayat, insanlar ve başarı hakkındaki tüm düşüncelerimiz birer haritadır. Biz hayat arazisinde zihinsel haritalarımızla yol alırız.

     

    Şartlar, arazi değiştiği halde köpek balığının fikri (harita) değişmedi. Eğer iç inançlarımız, dış gerçeklere uymuyorsa düşüncelerimizin son kullanma tarihi geçmiş demektir.

     

    Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah şartlar yeniden oluşur. Dün olmayan bu gün olabilir hale gelir. Her gün ihtimallere yoklama çekmek gerekir. Bildiklerinizin son kullanma tarihine, en az marketten aldığınız süt kadar dikkat edin lütfen. (Mümin Sekman – Her Şey Seninle Başlar)

     

    Başarı, içinizdeki inançla, çevredeki şartların olgunlaştığı anın kesişmesi durumunda elde edilir. Öncelikle inanın, başaracağınıza inanın, içinizdeki engelleri ayağınızın altına alın, sonra da haritanızı gözden geçirin, şartlara bakın, imkanları zorlayın. Bu durumda başaramayacağınız hiçbir şey olamaz.

     

    Eğer istediğiniz sonucu elde edemezseniz düzeltip tekrar deneyin. Ama asla denemekten vazgeçmeyin. Başarısızlık, istediğiniz sonuca ulaşamamaktır. O halde sonuca ulaşana kadar deneyin. Denerseniz, ya başarılı olursunuz, ya da istediğiniz sonuca ulaşamazsınız. Ama denemezseniz kesinlikle kaybedersiniz.

     

    Kimse kaybetmek için doğmuyor, kimse başarısızlık kavramını doğuştan yanında getirmiyor. Çaresizlik ve karamsarlığı dünyada, yaşamımızda öğreniyoruz. Asla şikayet etmeyin, homurdanmayın. Şikayet etmek, söylenmek, homurdanmak hem sizin hem de etrafınızdaki insanların enerjisini düşürür, inançlarını yıkar.

     

    Arabesk hayatlar yaşamamak için, çaresizliği, karamsarlığı, acıların çocuğu olmayı bırakıp, hedeflerimiz için; yol bulmayı, yol yoksa yeni bir yol açmayı prensip haline getirmemiz dileğiyle.

     

    Tolga Çelebi...

    02b.jpg


  17. BİLİNÇ VE BİLİNÇALTI

    Tolga ÇELEBİ

    Hepimizin içinde; doğduğumuz andan itibaren var olan büyük bir güç var. Bu güce kavuşmak için sadece zihin gözümüzü açmamız gerekiyor. Bu büyük hazine sayesinde kendi içimizde güzel, keyifli, bereketli ve mutlu bir hayat yaşayabiliriz. Birçok insan; bu güçten ya da nasıl harekete geçireceğinden habersiz olduğu için kendi potansiyelini kullanamaz.

    Bilinçaltınızın faaliyeti karşısında yetenek kazanmadan önce, onun prensiplerini anlamalısınız. Kimya, fizik ve matematiğin prensipleri işleyiş bakımından bilinçaltının faaliyetlerinden farklı değildir. Kimyasal ve fiziksel güçleri kullanmak isterseniz, bu alandaki prensipleri öğrenmeniz gerekir. Bilinçaltının gücünü kullanmak istiyorsanız, onun da prensiplerini öğrenmelisiniz.

    Örneğin ısınan madde genleşir. Bu; her yerde, her zaman her koşulda geçerlidir. Isıttığınız bir parça çelik genleşir, bu çeliğin Çin’de, İngiltere’de, Hindistan’da olması önemli değildir.

    Bilinçaltınız bir prensiptir. Yaşadığınız deneyimler, olaylar, içinde bulunduğunuz koşullar ve eylemler düşüncelerinize tepki olarak bilinçaltınız tarafından üretilir.

    Zihninizi bir bahçe olarak düşünün, kendinizi de bahçıvan. Farkında olmadan, gün boyunca bilinçaltımıza tohumlar ekiyoruz. Bilinçaltı ise bu tohumların filizlenip büyüyeceği verimli bir toprak parçası gibidir. Gül ekerseniz, gül toplarsınız, kaktüs ekerseniz de kaktüs toplarsınız. Şimdi, huzur, mutluluk, sevgi başarı tohumları ekin. Yani bu kavramlar üzerinde düşünün, tüm benliğinizle kabul edin. İnanın bana muhteşem bir ekin biçeceksiniz. Sizler; İç dünyanız ile dış dünyanızı şekillendiriyorsunuz.

    Yaşamınızdaki olayları değiştirmek için, önce nedenini değiştirin. Diğer bir deyişle düşüncelerinizi değiştirin. Hayatınızdaki kafa karışıklıklarından, uyumsuzluklardan, sınırlamalardan kurtulmak için nedeni ortadan kaldırın. Bu neden; bilinçaltınızda teşvik ettiğiniz düşünce ve imgelerdir. Neden değişirse, sonuçta değişir.

    Bilinç geminin kaptanı gibidir, gemiyi yönetir. Gemide görevli tüm personele emirler gönderir. Geminin nereye gittiğini kazan dairesindekiler ya da güvertedeki mürettebat bilmez, onlar sadece komutları uygular. Eğer kaptan hatalı bir karar verirse; gemi karaya oturur.

    Kaptan gemisinin efendisidir, istekleri yerine getirilir. Aynı şekilde bilincinizde geminizin yani bedeninizin efendisidir. Bilinçaltınız, ona bilinçaltınızın inandıklarını ve doğru kabul ettiklerini esas alarak verdiğiniz emirlere uyar. Emirleri sorgulamaz.

    Eğer kendinize sürekli, “buna param yetmez” diyorsanız, bilinçaltınız sözünüzü dinler. Siz “gücüm yok, yapamam” demeye devam ettikçe, bilinçaltınızın emirlerinize uyacağından emin olabilirsiniz. Hayatınız boyunca bütün bunların yoksulluğunu çeker ve koşulların bunu gerektirdiğine inanırsınız. Halbuki bu koşulları sizler meydana getirdiniz.

    Bilinciniz neyin doğru olduğunu varsayar, neyin doğru olduğuna inanırsa, bilinçaltınız onu doğru kabul eder ve gerçek kılmaya çalışır. İyi şansa, ilahi yol göstericiliğe, dığru eyleme ve hayatın nimetlerine inanın - JOSEPH MURPHY -

    ZİHİN NASIL ÇALIŞIR

    Zihniniz en değerli varlığınızdır, hazine sandığınızdır ve her zaman sizinle birliktedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, zihnin iki aşaması vardır: Bilinç ve bilinçaltı. Bilincinizle düşünürsünüz; alışkanlık haline getirerek düşündüğünüz her şey, daha sonra düşüncelerinizin doğasına bağlı olarak bilinçaltına geçer.

    Hatırlanması gereken en önemli nokta şudur: Bilinçaltı bir fikri kabul ettiğinde, bunu yerine getirmeye başlar. Bilinçaltı yasasının iyi ve kötü fikirler için aynı şekilde işlemesi, şaşırtıcı ve hassas bir gerçektir. Bu yasa olumsuz bir biçimde uygulandığında; başarısızlığın, hayal kırıklığının ve mutsuzluğun nedenidir. Alışılmış düşünce biçimimiz yapıcı olduğunda ise son derece başarılı ve zengin olursunuz.

    BİLİNÇ VE BİLİNÇALTI ARASINDAKİ FARKLAR

    Bilinç ve bilinçaltınızın iki zihin olmadığını unutmayın, onlar bir zihinde iki faaliyet alanıdır. Bilinciniz akıl yürüten zihindir. Zihnin seçim yapma safhasıdır. Örneğin, kitaplarınızı, evinizi, eşinizi seçersiniz. Bütün kararlarınızı bilincinizle verirsiniz. Öte yandan hiçbir bilinçli seçim yapmazsınız da, kalbiniz otomatik olarak çalışmaya devam ederi; sindirim, dolaşım ve solunum gibi hayati fonksiyonlarınız sürer. Bunları bilinçaltınız bilinçli kontrolünüzden bağımsız süreçler aracılığıyla gerçekleştirir.

    Bilinçaltınız kendisine iletilenleri ya da bilinçli olarak inandıklarınızı kabul eder. Bilincinizin yaptığı gibi bir şeyleri muhakeme etmez ve sizinle tartışmaz. Olumlu yada olumsuz yıkıcı düşünceleri ayırt etmeden kabul eder. Bilinçaltınız, düşüncelerinizi ya da telkinlerinizim doğasına göre tepki verir.

    Bilinçaltı telkinlere açıktır, karşılaştırma yapamaz, yorum yapamaz, sadece kendisine verilenleri alır.

    Telkin çok güçlüdür. Bir o yana, bir bu yana sallanan bir gemide olduğunuzu hayal edin. Son derece korkmuş gözüken yolculardan birisine yaklaşıyor ve şöyle diyorsunuz: “Pekiyi görünmüyorsun. Suratın yemyeşil olmuş. Herhalde deniz tuttu seni. Kamarana kadar sana yardımcı olmamı ister misin?”

    Yolcunun yüzü bembeyaz olur. Deniz tutması konusundaki telkininiz onun kendi korku ve sezgileriyle birleşir. Kendisine yardımcı olmanızı ister. Kendisinin de kabul ettiği olumsuz telkin gerçek olur.

    Deniz tutması konusundaki telkininizi, bir gemiciye yapmaya çalışsanız; gemici, ruh haline bağlı olarak bu kötü şakanıza gülüp geçer. Aynı telkin onda korku ya da endişeye değil, kendine güveni ortaya çıkartır. Çünkü gemici deniz tutmasından korkmuyordu. Buna dair bağışıklığı olduğu konusunda kendini ikna etmişti; bu yüzden olumsuz telkinin onda korku yaratma gücü yoktu. Öte yandan yolcu zaten deniz tutmasından endişeleniyordu. Bu yüzden telkininiz onun üzerinde gücünü gösterdi.

    KORKULARDAN KURTULMANIN YOLU

    Korku kendi kendimize oluşturduğumuz bir telkindir. Kendimizi korkmamız yönünde düşüncelere sevk ederiz. Bilinçaltımız da bize bu korkuyu yaşatır. Örneğin kalabalık önünde konuşmaktan korktuğunu söyleyen bir kişide böyle bir inanç oluşmuştur. Bu inancı oluşturan kendisi, inanan kendisi ve sonunda bu korkuyu yaşayan yine kendisidir.

    Kalabalık önünde konuşmadan önce; “Beni hiç beğenmeyecekler, başarısız olacağım, yapamayacağım, hiç şansım yok” şeklinde kendine telkin veren bir insanın ruh hali ve bedeni nasıl karşılık verir, bir düşünün!

    Bundan kurtulmak için, rahat ve sessiz bir ortamda koltuğa oturun, bedeninizi gevşetin, gözlerinizi kapatın. Zihninizi ve bedeninizi olabildiğince durağanlaştırın. Kendi kendinize şöyle diyin: “Ben başarılı bir konuşmacıyım, kendime güveniyorum, soğukkanlıyım, insanlar beni tebrik ediyorlar.” Beş, on dakika bu olumlu telkinlere devam edin. Özellikle de uyumadan önce başarılı bir konuşma yaptığınızı ve insanların sizi tebrik ettiğini düşünün. Telkin, kendimizi disipline sokmak ve kontrol etmek için bir araç olarak kullanılabilir.

    İyi şeyler düşünürseniz iyi şeyler olur. Kötü şeyler düşünürseniz kötü şeyler olur. Bütün gün ne düşünürseniz o olursunuz. Seçme gücüne sahipsiniz. Keyifli, cana yakın, sevimli olmayı seçin, dünya buna göre tepki verecektir.

    Bilinçaltı size ilham verir, yol gösterir, hafıza deponuzdan istediğiniz bilgileri hazırlar ve kullanımınıza sunar. Kalp atışlarınızı, kan dolaşımınızı nefes alıp verişinizi, kısacası tüm bedeninizin hayati fonksiyonlarını kontrol eder. Bilinçaltı hiç uyumaz, hiç dinlenmez. Her zaman iş başındadır. Ve her şeyden önemlisi bu güç sizin emrinize verilmiştir.


  18. HAYATI ISKALAMAYIN

    Tolga ÇELEBİ

    Dart oynarken elinizdeki okları bir bir hedefe atarsınız. Oka siz yön verirsiniz. Gideceği mesafeyi ölçer, hangi kuvvetle oku atacağınıza siz karar verirsiniz. Sonuçta ya hedefi vurur, ya da ıskalarsınız. Hedefi vurmak sizi mutlu eder, kazanırsınız, ya ıskalamak. O zaman pek önemsemez ve okları alır yeniden tahtaya fırlatırsınız. Peki, hayat böyle mi? Hayatı ıskalarsanız ne yapacaksınız? Elinizde kaç tane ok var? Ne kadar ıskalama şansınız var? Unutmayın, hayatın silgisi yoktur. Hayatın size karşı bir torpili de yok.

    Bizim kültürümüzde iki günü aynı geçen bir insan için “zarar” ettiği söylenir. Yani dün ile bu gün arasında hiçbir fark yok ise, iki günümüz birbirinin aynısı ise biz zarardayız. Bu neden söylenmiş olabilir? Sanırım kendimize her gün ama her gün küçük küçük artılar katmamız gerekiyor...

    İhtiyacımız olan her şey mükemmel zamanlama ile, mükemmel bir sıralama ile bize geliyor. Biz Hayat dolu, sağlıklı ve başarılı olmaya inandığımız sürece dünyamızda ki her şey iyi gidecektir.

    Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Bana ne kadar şanssız olduğundan bahsetti. Hatta biraz daha abartıp, “denize ayağımı atsam, deniz kuruyacak” gibi bir karamsar kelime kullandı. Çok şaşırdım. Bir insanı böyle bir düşüncenin içine ne itebilir? Arkadaşımın bu fikri kafasından atması için onunla konuşmaya başladım. Bilinçaltımız telkine açıktır. Çünkü bilinçaltı sizin daha önceden kabul ettiğiniz düşünce kalıplarını, uygun zaman geldiğinde pişirip tekrar önünüze koyar. Bu kısır döngüden kurtulmak için bastırdığımız ve karanlıklara itmeye çalıştığımız duyguları gün yüzüne çıkartıp tamamen yok etmemiz gerekiyor.

    Arkadaşıma her gün aşağıdaki cümleleri tekrar etmesini söyledim. Hatta bunları buzdolabının üzerine yapıştırmasını da istedim. Bu cümleler onun kişisel yasaları olacak:

    • Hayatım sevinç ve mutlulukla dolu.
    • Her şeye rağmen buradayım ve olduğum yerde çok mutluyum
    • Seviyorum ve bir çok dostum tarafından seviliyorum.
    • Elimi attığım her yerde başarılı oluyorum.
    • Hayattan korkmuyorum, onu ıskalamaktan korkuyorum.
    • Ben güçlüyüm, ve benim dünyamda her şey iyidir.
    • Her gün sevginin başka bir yolunu keşfediyorum.
    • Akıllıyım, yetenekliyim ve yeteneklerimi arttırıyorum.
    • Her zaman güvendeyim.
    • Ben hayatla uyum içindeyim.

    Sonuç olarak; arkadaşım yukarıdaki düşünce kalıplarını hayatına soktu. Şu an geçmişteki düşünce kalıplarını, bunlar ile değiştirmeye çalışıyor. Artık eskisi kadar karamsar değil...

    Toprak ile uğraşanlar bilirler. Toprağa emek vermezseniz, verim alamazsınız.

    Katı, verimsiz ve çorak bir toprak parçasını ele alıp, zengin ve verimli bir toprağa dönüştürebilirsiniz. İşe zararlı otları sökerek başlayabilirsiniz, taşları ve kaya parçalarını temizleyin. Toprağı güzelce çapalayıp havalandırın ve doğanın kusursuz hediyesi olan tohumları toprağın kalbine saçın. Düzenli olarak sulayın, yakında hasatı toplayabilirsiniz.

    Zihinde böyledir. Yıkıcı düşünceler ve kalıplarla dolu bir zihin, hiçbir şekilde verimli olamaz. Düşüncelerinizi hayatınıza zenginlik katacak şekilde değiştirin, zararlı otları yani kötü düşünceleri kökünden söküp atın. Olumsuz, korku ve nefret getiren her şeyi kendinizden uzaklaştırın. Sonunda zihninizi ve ruhunuzu iyileştirebilirsiniz. Ne ekerseniz, onu biçersiniz...

    Mülk suresi ikinci ayette: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır”

    buyrulmaktadır. Burada dikkatinizi çeken bir şey var mı? Neden önce ölümü, sonra hayatı yaratan denmektedir. Oysaki insanlar önce doğar, sonra ölür. Biraz araştırdım ve şu açıklamalara ulaştım:

    Bir başak önce sararır, oysa sararmak ölmek kurumak demektir. Sonra başağı keserler, kesmek öldürmektir. Tanelerini ayırırlar ve un elde etmek için ezerler. Ezmek de öldürmektir. Sonra undan ekmek yapıp ateşte pişirirler. Yakmak öldürmektir. Masamıza gelen ekmeği ısırıp çiğneriz, buda öldürmektir. Özetle insanın yaşaması için bir başak tanesi defalarca ölüyor. Et yememiz için, tavuk veya balık yememiz için bu hayvanların ya da bitkilerin ölmesi gerekiyor. İnsan ırkının yaşaması için bu dünyadaki her şey onun emrine verilmiştir. Bizim haricimizdeki canlıların ölümü, bizim hayatımız devam ettirmemiz sebep oluyor. Kısacası bu koca kainat bizim emrimize verilmiştir. Onarın ölümü bizim için hayattır...

    İnsan böyle değerli bir varlık. Her birimiz bir amaç için yaratılan üstün varlıklarız. Hepimizin hayatının bir anlamı var, yaşadığımız hayatlar kutsaldır. Bu yüzden hayatı ıskalamayın...

    Biz sevginin merkeziyiz, yaradılışımızın temelinde sevgi var. Sevgi ile görüp, sevgi ile yaşıyoruz. Her insan bana ait parçanın bir aynası. Hiçbir bebek, kız veya erkek olsun fark etmez; dünyaya cinayet işlemek için gelmiyor. Kargaşa çıkarmak içinde gelmiyor. Nefret tohumları ekmek içinde gelmiyor. Peki, insanları bu hale getiren şey ne?

    İş Hayatı

    İşinizi seviyor musunuz? Yoksa nefret ettiğiniz bir işte mi çalışıyorsunuz? Sadece geçiminizi sağlamak için mi çalışıyorsunuz? İşe gitmek size işkence gibi mi geliyor? Eğer böyle düşüncelere sahipseniz, bunları olumluları ile değiştirmenin vakti geldi.

    Vaktimizin büyük bir kısmını işyerinde geçiriyoruz. Hatta gün içinde ailelerimizden çok iş arkadaşlarımız ile zaman geçiriyoruz. Bu durumda kişinin işyeri hakkında ürettiği olumsuz düşünceler, hayatını çekilmez hale getirecektir.

    İşyerinizdeki bir çalışandan hoşlanmıyor musunuz? Kendinize şöyşl telkin verin: “İşyerindeki herkesle harika bir ilişkim var. Buna ...... da dahil.” O kişiyi her anımsadığınızda bu ifadeyi tekrar edin. Eğer bir insana kafayı takarsanız, size su verse de ondan nefret edersiniz, yemek getirse de ondan nefret edersiniz.Adeta o kişinin yaptığı her davranış size rahatsızlık verir. Bu durum öyle bir hal alır ki, varlığına bile dayanamazsınız. Şimdi, bu düşünce yapısından kurtulmanın tam vakti.

    Ne düşünürseniz onu yaşarsınız. Kime nasıl davranacağınızı düşünceleriniz belirliyor. Rekabet içinde olduğun bir insana olumsuz yönde odaklanırsanız, enerjinizin çoğunu o kişi düşünerek geçirirsiniz. Bu durumda ideallerini, hayalleriniz sizden uzaklaşır. Bu da rakip olduğunuz kişinin işine yarar.

    İşyerinde başarılı olmaya odaklanın, hatta müdürünüzden terfi aldığınız anı düşünün. Bunu düşünmek sizi o güne şartlayacaktır. Tüm çalışmalarınız o güne endekslenecektir. İnsanlar kazanç etmenin yanında başarılı olmak ve tatmin olmak içinde çalışırlar. Size yaptıklarınızla guru duyun. İşyerinde çalışan büyük bir makinenin içinde, devamlılığı sağlayan bir çarksınız. Siz orada bir bütünsünüz.

    Eğer şu an yaptığınız işten nefret ediyorsanız, bu nefret duygusunu beraberinizde götüreceksiniz. Eğer bir hoşnutsuzluk dünyasında yaşıyorsanız, nereye giderseniz gidin o karşınıza çıkacaktır. Aşağıdaki cümlelere odaklanmaya çalışın:

    • Çalıştığım iş yerini her zaman severim.
    • Yaptığım her işten zevk alırım
    • Her şey yolunda
    • Nerede olursam olayım, ya da ne olursa olsun her zaman başarılı olurum.
    • Patronu ve iş arkadaşlarımla saygıya dayalı bir atmosferde iyi geçinirim.
    • İş yerimde bulunmak bir kefiytir.
    • Herkes için yeterince iş var, benim için de.

    Eğer iş yerinden kovulduysanız lütfen kötü duygularınızdan olabildiğince çabuk kurtulun. Kötü düşünceler, güzel şeyler getirmez. “Benim için daha iyi olan şeye gidiyorum” şeklinde düşünün. Ardından yeni bir iş kazanmak için olumlu ifadeler kullanın. Hayat size ne verirse, en iyi şekilde kullanmak için çalışın.

    Atılım yapmaktan korkmayın. Korku beynimizin ürettiği bir şeydir. İnsanın bir şeyden korkması aslında kendinden korkmasıdır. Gereksiz yere ürettiğiniz korkularla hayatınızı çekilmez hale getirmeyin. Birçok insan ekonomik krizden korkar. Battım, batıyorum, batıcam derken gerçekten iflas eder. Korkuları, olumsuz düşünceleri birden gerçek olur.


  19. İnsan ilişkileri, insanlık tarihi ile yaşıt bir konudur. İlk insanın yaratıldığı andan itibaren, toplumda sevgi odağı olmayı başarmış, saygı gören insanlar da var olmuş, nefret odağı olan ve sevgiden yoksun yaşayan insanlarda var olmuştur.

     

    Kur’an da Hazreti Adem’in iki oğlundan bahsedilir. Bende bu kıssayı kısaca paylaşmak istiyorum. Hz. Adem’in oğullarından birinin ismi Habil, diğeri ise Kabil’dir. Habil son derece yumuşak huylu, ılımlı ve toprakla uğraşan biridir. Kabil ise avcılık yapan güçlü kuvvetli birisidir. Gün gelir ve bu iki kardeşin arası bozulur. Daha doğrusu Kabil tarafından tek taraflı bozulur. Çünkü Kabil kardeşini sürekli kıskanmakta ve onun evleneceği kız ile evlenmek istemektedir.

     

    Günler günleri kovalar, Kabil artık içindeki nefreti kontrol edememektedir. Üstelik kalbi sevgi ile dolu olan Habil’in adağı kabul edilmiş, Kabil’in adağı ise kalbinde bulunan kötü duygulardan ötürü kabul görmemiştir. İki kardeş ormanda gezerlerken tartışma başlar ve yerden bir taş alan Kabil kardeşi Habil’in başına vurarak onu öldürür. İşte bu olay ilk cinayet olarak insanlık tarihine geçer. İlk cinayet, ilk iletişimsizlik, ilk kıskançlık... Habil anne ve babasının yüzüne bakamayacağını düşünerek o bölgeden uzaklaşır ve yalnız bir hayat sürmeye başlar...

     

    Bu kıssa da tüm insanlık ailesi için alınacak dersler var. İnsanın içindeki kin ve nefret duygusu, sevgi ve hoşgörü duygusuna galip gelirse sonuç yukarıda anlatıldığı gibi oluyor. Kendimle iyi bir ilişki yürütmezsem, bir başkasıyla basıl iyi bir ilişki yürütebilirim?

     

    Zihnimizde barışı ve uyumu yarattığımızda ve olumlu şeyler düşündüğümüzde, kendimize olumlu deneyimleri ve bizimle aynı düşüncede insanları çekeriz. Tersine hata bulmaya, suçlamaya, kurban anlayışına saplandığımızda, hayatımız hayal kırıklıkları ve başarısızlıklarla dolu olur ve bizimle aynı düşüncede insanları çekeriz.Esas olarak söylediğim şey, kendimize ve hayata ilişkin inandığımız şeyin bizim için gerçek olmasıdır. (Louise L. Hay - Düşüncenin İyileştirici Gücü)

     

    Düşünceler Değiştirilebilir

     

    Sorun ne olursa olsun, yaladıklarımız düşüncelerimizin dışa vurumudur. Örneğin “ben kötü bir insanım” diyen bir düşünceye sahip olursanız; bu düşünce, sizi esir alan bir kendinden nefret etme duygusu yaratacaktır. Eğer bu düşünceye sahip olmazsanız, o duyguya da sahip olmazsınız. Düşünceler değiştirilebilir. Bilinçli olarak, “Ben harikayım” gibi yeni bir düşünce seçin. Düşünceyi değiştirdiğiniz de, duygu da değişecektir. Dikkat edin düşündüğümüz her düşünce, geleceğimizi şekillendirir.

     

    Sahip olduğumuz tek şey şu andır. Şu an düşünmeyi ve inanmayı seçtiğimiz ve dile getirdiğimiz her şey; yarının, önümüzdeki haftanın, önümüzdeki ayın, önümüzdeki yılın ve diğer anların deneyimlerini biçimlendirmektedir. Düşüncelerimiz ve inançlarımıza şu an odaklandığımızda ve bu düşünceleri ve inançları özel bir arkadaş için hediye beğenirken gösterdiğimiz özenle seçtiğimizde, hayatlarımızda kendi seçimlerimizden oluşan bir yön belirleme gücüne ulaşırız. Eğer geçmişe odaklanırsak, şu an için harcayabileceğimiz enerjiye sahip olamayız. Eğer gelecekte yaşarsak bir hayal dünyasında yaşarız. Tek gerçek şu andır.

     

    Bedenen ve Ruhen Yaralanmak

     

    Geçmişte yaşanan üzüntüleri devam ettirdiğimizde, bundan yine bizler acı çekeriz. Derler ya “zaman en iyi ilaçtır” diye. Geçmişte size yaşatılan bir üzüntüyü, sürekli canlı tutmaya çalışmak, sizi üzmekten başka bir şey getirmez. Ayrıca bu üzüntüyü yaşatan insana karşı içinizdeki kin tazeliğini korur. Affetmek bir erdemdir. Bu duyguyu terk edersek, yerine nefret, kin, intikam gibi kötü duygular geçer.

     

    Yaşamımızda karşılaştığımız her kötülük için, kendimizi yada başkalarını suçlamak durumu iyileştirmez; yalnızca bizi güçsüz bırakır. Suçlamak her zaman çaresizce bir harekettir.

     

    Affetmek, bize acı veren kimliğimizden kurtulmaktır. Koşulsuz bir affedicilik ile hataları affedin. Siz affettikçe kendinizle beraberi gezegenin iyileşmesine de yardımcı olacaksınız. Size bir “Acı Testi” yapmayı öneriyorum. Nasıl olduğunu ise aşağıda anlatacağım:

     

    Bir yeriniz yaralandığında, canınız yanar. Bir süre sonra bu yara metabolizmamızın mükemmel ve kusursuzluğunun bir örneği olarak kapanmaya ve kabuk bağlamaya başlar. Ama hala dokunduğunuzda azda olsa bir acı hissedersiniz.

     

    Biraz daha zaman geçer, yara tamamen kapanır. Artık dokunsanız bile hiçbir şey hissetmezsiniz, hatta o yarayı unutursunuz.

     

    Bunun fiziksel yaralanmanın aynısını birde duygusal açıdan inceleyelim. Sevdiğiniz bir dostunuzun sizi üzdüğünü ve acı çektirdiğini düşünelim. Zaman zaman herkesin başına gelebilecek bir olay. Bu manevi yaralanma ilk başlarda sizi çileden çıkartır, ruhunuzu acıtır ve sizi fazlasıyla incitir. Bazen o kişiye öfke duyarsınız, bazen neden bunu yaptı diye düşünürsünüz. Zaman geçer, geçer, geçer. Sonra içinizdeki acıda anlamını yitirmeye ve yok olmaya başlar.

     

    Eğer sizi üzen kişiyi gerçekten affettiyseniz, bu olayı hatırladığınız da kapanan yaraya dokunmak gibi, hiçbir şey hissetmemeniz gereklidir. Eğer hala bu arkadaşınız hakkında kötü duygular besliyorsanız, yara hala kapanmamış demektir.

     

    Bu testi uygulayın, ne kadar affedici olduğunuz, ya da yaraları taze tutmak konusunda ne kadar yetenekli olduğunuzu bir görün. Ne olursa olsuni başa çıkabilecek donanıma sahipsiniz.

     

    Televizyon hayatlar

     

    Bir televizyonun önünde oturacak yaşa geldiğimiz andan itibaren, çoğunlukla sağlığımız ve mutluluğumuz için zararlı olan ürünlerin satış reklamlarıyla bombardımana tutuluyoruz. Özellikle çocukların izlediği bir televizyon kanalında yada çocukların çoğunlukla izlediği saatlerde; şekerli içecekler, pastalar, çikolatalar ve pek çok oyuncak reklamı yayınlanıyor. Bu tip reklamlar, doyumsuzluk ve aç gözlülük duygularımızı abartıyor.

     

    Çocuklar eğilim olarak, kendisine faydalı şeylerden uzak durarak, damak tatlarına güzel gelen yiyecekleri seviyorlar. Televizyon ise bu olayı daha içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Çocukların, televizyon karşısında oturarak ve şiddet içerikli sahneler izleyerek yüzlerce saat geçirmesine izin veriyoruz. Sonra da okular da şiddet olaylarından yakınıyoruz. Gençler gördüğü şeyi istiyor. Silah görüyorsa, silah istiyor. Bıçak görüyorsa da bıçak istiyor. Ben size hiç televizyon izlemeyelim demiyorum. Sadece televizyon karşısındaki, zamanımızı daha kaliteli bir şekilde geçirmemiz.

     

    İnsanlara; kendinize nasıl davranılması gerektiğini yine sizler söylersiniz. Sizlerin hareketleri davranışları, diğer insanların size karşı nasıl davranacağını belirler. Saygı istiyorsanız, saygı gösterin. Sevilmek istiyorsanız, sevmeye başlayın.

     

    Yıkıcı eleştirir faydasız bir eylemdir, çünkü hiçbir zaman olumlu şeyler doğurmaz. Kendinize karşı acımasız ve hırçın davranmayın. Başka insanlara karşıda yıkıcı eleştiriler yöneltmeyin. Diğer insanlarda bulduğumuz hatalar, genellikle kendimizde hoşlanmadığımız şeylerin izdüşümüdür.

     

     

    Sağlıklı İlişkiler

     

    Bazen kendimizi diğer ilişkilere o kadar çok adarız ki; kendimizle kurduğumuz ilişkileri bir kenara atarız.

     

    “İki kişinin bir araya geldiği herhangi bir ilişkide, nihai sonuç iki yarım kişidir.”

    - DR. WAYNE DYER -

     

    Başarısız ilişkileri çeken insanlar, muhtaç insanlardır. Eğer diğer kişinin hayatınızı onarmasını ya da daha iyi yarı olmasını beklerseniz, kendinizi başarısızlığa hazırlıyorsunuz demektir. Bir ilişkiye girmeden önce olduğunuz kişi ile gerçekten mutlu olmak isterseniz. Mutlu olmak için bir ilişkiye bile ihtiyaç duymayacak kadar mutlu olmak istersiniz.

     

    Kendini sevmeyen bir insan ile ilişkiniz var ise, o kişiyi memnun etmek gerçekten imkansızdır. Endişeli, ümitleri suya düşmüş, kıskanç, kendisinden nefret eden, ya da gücenmiş bir kişi için asla “yeterince iyi” olamayacaksınız. Sunduğumuz sevgiyi nasıl kabul edeceğine dair hiçbir fikri olmayan partnerler için yeterince iyi olmak üzere çoğunlukla kendimizi harap ediyoruz. Çektiğimiz şey her zaman sahip olduğumuz nitelikler ya da kendimize ve ilişkilerimize dair taşıdığımız inançlardır. Diğerlerinin bizim için hissettikleri ise kendi sınırlı yaşam algılarıdır. Hayatın bizi her zaman koşulsuz sevdiğine inanmamız gerekiyor.

     

    Kıskanç insanlar endişelidir. Kendilerine değer vermez, değerli olduklarına inanmazlar. Kıskançlık gerçekten şunu söylemektir: “yeterince iyi değilim, sevilmeyi hak etmiyorum, bu nedenle partnerim beni aldatacak ve bir başkası için terk edecek.” Bu öfke ve suçlama yaratır.

     

    Hayatınız birleştirecek bir şey, mükemmel bir hayat arkadaşı arıyorsanız, istediğiniz özellikleri bir kağıda yazın. “Uzun boylu, esmer, yakışıklı ya da güzel sarışın sevimli” niteliklerinin ötesine geçin. Karşınıza bir insan çıktığında karar ağacı yağın. Bir kağıdı ikiye bölün, sol tarafına bu insanın iyi ve beğendiğiniz özelliklerini yazın ve puan verin. Sağ tarafa ise hoşunuza gitmeyen özellikleri yazın ve puan verin. Sizin için önemli olan konulara ağırlıklı olarak yüksek puan verin. Daha az önemli olan özelliklere ise daha düşük puanlar verin. İki tarafı topladığınızda sonuca göre hareket edin. Bu yöntem işinize yarayabilir.

     

    Tolga Çelebi...

    305_d_d.jpg


  20. HAYATIN PİN KODU

    Tolga ÇELEBİ

     

    Hayatımızın bir aşamasında, hepimizin içinde arzu ettiğimiz ve hak ettiğimiz hayatın kalitesiyle ilgili bir vizyon mutlaka belirmiştir. Ama çoğumuz için bu rüyalar gündelik koşuşturmanın ve kaygıların arasında öyle sislenmiştir ki; artık onlara ulaşabilmek için çaba göstermeyi bile kesmişizdir. Pek çok insan için, rüya artık silinmiştir ve onunla birlikte kendi kaderimizi biçimlendirme irademiz de yok olmuştur.

     

    Yüz binlerin önüne geçmeniz için size bir pin kodu. İçinizdeki ceza evinden kurtulun. “Ben ceza evinde yaşamıyorum” dediğinizi duyar gibiyim. O halde size birkaç soru sormak istiyorum. Bir an durup düşünün;

    Ben neredeyim ve tam şu an ne yapıyorum?

    Ne düşünüyorum?

    Hangi olaya, hangi tepkileri veriyorum?

    Kime nasıl davranıyorum?

    Kimlerden hoşlanıyorum, kimlerden nefret ediyorum?

    Neleri yapmaktan mutlu oluyorum, nelerden nefret ediyorum?

    Mutlu muyum, yoksa mutluluğumu oynuyorum?

    Dürüst müyüm, yoksa dürüstlüğü mü oynuyorum?

     

    Hayatın en önemli nedenlerinden biri, yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı öğrenmektir. Unutmamamız gereken bir şey var: Hayat vicdandır. Eminim yukarıdaki soruların bir kısmının cevabını hiç düşünmediniz. Zaten düşünmenize de gerek yok. Çünkü davranışlarımızın büyük çoğunluğu, alışkanlık haline geliyor. Bu alışkanlıkları ise bilinçaltı depolayıp yönetiyor. Diğer bir değişle olaylara karşı verdiğimiz tepkiler; bilinçli olarak değil, bilinçaltımızdan gelen sinyaller neticesinde gerçekleşiyor. Bu durumda robottan bir farkımız kalmıyor. (Kişisel Gelişim Uzmanı Hakan Bozkurt'a teşekkürler.)

     

    Bu kısır döngüden kurtulmak için farkındalık ile yaşamalıyız. Yaşam kalitenizin artması için, farkındalık seviyenizin en üst düzeyde olması gerekiyor. Yaşadığınız her anın farkına varmak önceleri imkansız gibi görünse de, bunu sürekli yapmaya çalışırsanız; başarılı olacaksınız.

     

    İnsanoğlunun davranışları sürekli tekrarlandığında, bilinçaltına kaydediliyor. Bunu bir örnekle açıklayalım İlk defa araba kullandığımızda vites, direksiyon, ayna derken arabayı stop ettiririz. Sonra tekrar kontak, tekrar gaz, fren pedalları vs. Ama bunu sürekli yaptığımızda artık arabayı biz değil bilinçaltımız kullanmaya başlar. Her şey otomatikleşir. Ayaklarınız gaz ve fren pedallarına kendiliğinden gider. Bu anlattığım olay tüm hayatımız için geçerlidir.

     

    Bir olay karşısında gösterdiğimiz davranış, bilinçaltımıza kaydedilir. Aynı olay tekrarlandığında siz düşünmeden bilinçaltı devreye girer ve daha önce kaydettiği tepkiyi gösterir. Böylece karşımıza çıkan olay ile gösterdiğimiz davranış arasında bir otoban kurulur. Buna patern deniyor. Bu davranış ve tepkiler de alışkanlık olur. Alışkanlık ise bizim yaşam tarzımız olur. Hayatınızın kontrolünü kendi elinize alın! Esas olarak, eğer hayatlarımızı kendimiz yönetmek istiyorsak, sürekli eylemlerimizin kontrolünü elimize almak zorundayız.

     

    Geçmişteki şartlanmamızın, bu günümüzü ve yarınımızı kontrol etmesine izin vermek zorunda değiliz.

     

    Hayattan gerçek anlamda zevk almak için, mutluluğu alışkanlık haline getirmeliyiz, farkındalık kavramını alışkanlık haline getirmeliyiz.

     

    İnsanların bir kısmı güven ve inançla doludur. Her alanda başarılı olmayı hedeflerler, risk alırlar, inisiyatif kullanırlar. Bu tip insanlar başarılı olmak için doğmuştur. Diğer bir kısmı ise, korku, endişe ve kuşku ile doludur. Hayatın her alanında çekingen ve alıngan davranırlar. Böyle insanların başarılı olmaları da çok zordur, pek fazla ilerleyemezler. Bunun sebebi nedir?

     

    Hayatınızın ilk günlerinden itibaren size aşılanan inanç ve eğilimlerin hala sizinle olduğunu ve hayatınızı yönlendirip etkileme gücüne sahip olduğunu öğrendiğinizde şaşırabilirsiniz. Hepimizin çocukluktan gelen ve uzun süre önce unuttuğumuz inanç ve fikirleri vardır. Bunlar bilinçaltına ait karanlık odanın derinliklerinde saklıdır. Bunu bilmek neden düşüncelerimizi sağlıklı bir biçimde değerlendirme zamanının geldiğini gösterecektir. Geçmişte, hayatınızda hangi düşünceler hakimse, bu gününüzde öyle şekillenmiştir. Acıyla da yoğrulmuş olabilirsiniz, mutlulukla da. Önemli olan ne düşündüğünüzdür. Dünkü düşüncelerimiz, bu günümüzü tasarlıyor.

     

    Bir an düşünün. On yıl önce neredeydiniz? Nasıl biriydiniz? Arkadaşlarınız kimdi? Umutlarınız, rüyalarınız neydi? Biri size "On yıl sonra nerede olacaksın?" diye sorsa ne derdiniz onlara? O sırada ön gördüğünüz yere vardınız mı? On yıl ne çabuk geçebiliyor değil mi?

    Daha da önemlisi belki de kendimize şu soruları sormamız gerekebilir. Ömrümün bundan sonraki on yılını nasıl yaşayacağım? İstediğim yarını yaşayabilmek için, bu gün nasıl yaşamalıyım? Bundan böyle neyi temsil edeceğim? Nihai kaderimi biçimlendirmek için ben bu gün hangi adımları atmalıyım? Benim için bir sonraki doğru adım ne?

     

    Farklı eylemler farklı sonuçlar getirir. Neden? Çünkü her eylem harekete geçirilmiş bir sebeptir, onun etkisi daha önceki etkilere katılır ve bizi belli bir yöne doğru iletir. Her yön bir nihai hedefe gitmektedir - ve işte o bizim kaderimizdir. (A.Robbins - Sınırsız Güç)

     

    Yaşamın mükemmelliğini tüm hücrelerinizde hissedin ve bu büyük düzeni tasarlayan Yaratıcıya minnet duygusu besleyin. Düşünün, şükredin.

     

    Ülkemizde insanlar, kendine biçilen rolü oynuyor. İnsanların çoğu bitirdiği okuldan, bölümünden, yaptığı işten, mesleğinden memnun değil. Her sabah uyan işe git, çalış, eve gel, yemek ye, televizyon izle ve uyu. Ertesi gün aynı şeyleri bir daha tekrarla. Bize böyle yaşamayı kim öğretti. Yoksa bu tarzına biz mi şartlandık? Genlerimizde bu mu yazılı? Hayat bizim için bunlardan mı ibaret? Yoksa hayal mi kuramıyoruz? Hayal kurmak düşünmek, düşünmek istemek, istemek çalışmaktır, fırsat kollamaktır ve elde etmektir.

     

    Kişi, kendinin en iyi hali olmaya çalışmalıdır. Bir firmayı, bir toplumu, bir ülkeyi yada dünyayı değiştirmek, kendinizi değiştirmekle ilgili o basit adımı atmakla başlar. O halde; kendimden ne bekliyorum?

     

    Dünya gelirinin %80’i, nüfusun %20’sine dağılmış durumda. Gelirin %20’lik payı ise kalan insanların %80’ine dağılıyor. İnanın bana; tüm gelir 6 milyar insana eşit dağılsaydı, bir süre sonra zengin yine zengin, fakir yine fakir olurdu. Çünkü insanlar alışkanlıklarından ve kalıplaşmış düşüncelerinden vazgeçemiyor. Çünkü insanlar bilinçaltının gücünün farkında değil. Her birimizin genlerinde binlerce yılın bilgeliği var. Evrensel ortak bire zihni kullanıyoruz. İnsanlık ailesinde nesilden nesile aktarılan bilgiler, deneyimler var. Düşünün, hissedin ve isteyin. Evren herkese adil davranıyor.

    Çekim yasası, hayatınızı daha güzel geçirmenizi sağlar. Peki bu nasıl olacak? Öncelikle şunu açıklama istiyorum; bu yasanın bilime, ilime, dine, fizik kanunlarına aykırı bir yönü yok. Bilakis evrenle iç içe olan bir yasa. Bu gün maddeler arasındaki çekim kuvveti olmasaydı, ortada ne evren olurdu nede kainat. Bu yasa size, pozitif düşünmenizi, zararlı ve kendinizi kötü hissettirecek düşünce ve hareketlerden uzak durmanızı, istediğiniz şeye sahip olmak için ona odaklanmanızı, gerçekten istememizi önermektedir.

     

    Çekim yasası tüm kadim ve eski kültürlerde de uygulanmıştır. İlahi dinlere baktığımızda da insanların düşünmesi, etrafını gözlemleyip kainatı anlaması, anlamaya çalışması öğütlenmektedir.

     

    Kötü ve istemediğimiz bir olayın olma olasılığından bahsedince ya da bunu düşününce hemen rahatsız oluruz ve “Şeytan kulağına kurşun, ağzından yel alsın!” diyerek korkarız. Neden böyle davranıyoruz? Çünkü düşüncelerimizin gerçek olabileceğini az veya çok hissederiz de ondan. Biz istesek de istemesek de, anlasak da anlamasak da Çekim Yasası zaten hayatımızın içinde.

     

    İşte size hayatınızdan çıkartmanız gereken bazı kelimeler.

     

    Bu devirde para kazanmak çok zor

    Terk edilmek istemiyorum

    Bu sınavdan kesin kalacağım

    Borçlanmaktan kurtulamıyorum

    Hayallerime kavuşmam imkansız.

    Her işim aksi gidiyor.

    Ben doğuştan şanssızım.

    Hayat bana karşı çok adaletsiz.

    Bu işi berbat etmekten kokuyorum.

     

    Kendi iyiliğiniz için, yukarıda yazılanları ve sizi olumsuz düşüncelere sevk edecek cümleleri hayatınızdan çıkartın. Neye inanırsanız, onu yaşarsınız. Size bir tavsiye, problemli insanlardan uzak durun. Bu tip insanlar kendi enerjilerini negatife çevirdikleri gibi, size de karamsarlık yansıtırlar. Bu tip insanlara “sevgiler, saygılar” diyerek tebessüm edin ve yanlarından uzaklaşın.

     

    Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır. (Eflatun)

     

     

    Evrene gönderdiğiniz düşünce frekansı ile bir elma isteseniz de, bir araba isteseniz de fark yoktur. Her iki isteğinizde aynı ve eşit değerdedir. Çünkü Allah için kolay veya zor diye bir şey yoktur. Zor veya kolay kavramı dünyamız için geçerlidir. Fiziksel dünyamızda; istediğiniz elmanın size gelmesi ile arabanın size gelmesi arasında şartların sağlanması bakımından fark vardır. Evren ilmek ilmek ördüğü ağlarla isteğiniz ulaştırmak için çalışmaya başlar. Burada yapmanız gereken şey ipuçlarını takip etmek ve odaklanmaktır.

    Güzel bakan, güzel görür.

    Güzel gören, güzel düşünür.

    Güzel düşünen, hayatından lezzet alır

    • Like 1

  21. EVRENDEKİ HER ŞEY ENERJİDİR

    Tolga ÇELEBİ

     

    Bildiğiniz gibi; bize okul hayatımız boyunca öğretilen şey; "maddenin yapı taşı atomdur" cümlesiydi. Evet bu kesinlikle doğru. Fakat bilim sınır tanımıyor ve asla elindekiyle yetinmiyor.

     

    Madde atomlardan oluşur. Peki, atom neyden oluşuyor? Cevaplarınızı duyar gibiyim. Nötronlar, protonlar, çekirdek. Peki çekirdeğin içinde ne var? İşte bu sorunun cevabı insanları çok şaşırttı. Çekirdeğin içinde "Kuark" denen enerjiler var. Bu enerjiler ise sürekli titreşim halinde ve belirli frekanslar halinde sinyaller gönderiyor.

     

    Aslında madde olarak gördüğümüz katı cisimler tamamıyla enerjiden oluşuyor.

     

    Evet, evet biz aslında enerji denizinde yüzüyoruz....

    Evrende her şey enerjidir ve her enerji kendisine benzeyen diğer enerjileri çeker.

     

    Çekim yasası evrenin en temel yasalarından biridir. Evrende makro düzeyde gezegenler, yıldızlar birbirini çeker, mikro düzeyde ise bir atomun yapısında atomun çekirdeği elektronlara çok hassas bir çekim gücü uygular ve çekim gücü sayesinde atom dağılmadan var olabilir. Evrenin her biriminde çekim gücü vardır ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu yasa olmasaydı evren var olmazdı.

     

    Kuantum fizikçileri evrendeki her şey enerjiden oluştuğunu kanıtladı. Maddenin en küçük birimi enerjidir. Peki, çekim yasasının bu enerji kavramı ile ilişkisi ne? Şimdi onu açıklayalım. İnsan beyni bir gün içinde 60.000 tane düşünce üretebilmektedir. Bu düşüncelerin hepsi bir frekansa sahiptir. Yani diğer bir deyişle düşüncelerimiz somutlaşır. İstediğimiz cisim enerjiden oluşur ve bir frekans yayar; düşüncelerimiz de bir frekans yayar. Bu iki frekans mutlaka evrende birbirini çekecektir.

     

    Çekim yasası; “benzer, benzeri çeker” şeklindeki sloganı her şeyi özetliyor. İnsan dev bir mıknatıs gibidir. Düşüncelerimiz ile evrene sürekli mesaj gönderiyoruz. Bu düşünceler belirli bir frekansta enerjiye dönüşüyor. Bu frekans gidip kendine en çok benzeyen frekans ile örtüşüyor. Böylece düşündüğümüz şey her ne ise bize doğru yaklaşıyor. Örneğin, araba sahibi olmak istiyoruz. İstediğimiz bu arabanın yaydığı bir frekans var. Bizim düşüncelerimizin de belli bir frekansı var. İşte bu iki frekans evrende birbiri ile buluşuyor. Sorun şu ki; insanların birçoğu istemediği şeyleri düşünür! Sonra da neden bütün olumsuzlukların tekrar tekrar başlarına geldiğini merak ederler.

     

    Çekim yasası sizin bir şeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece odaklandığını düşüncelerinize cevap verir. Eğer kendinizi kötü hissediyorsanız, yolladığınız sinyal budur: “Kendimi çok kötü hissediyorum.” Bu durumda ruh haliniz tamamen kötü bir hale bürünecektir. Çekim yasası: “Neyi düşünür ya da odaklanırsan, onu alırsın” der. Eğer bir şeyden hoşlanmıyorsan ve sürekli yakınıyorsan; yakındığını sana daha çok yaklaştırır. Yada olaylara karşı pozitif bir bakışımız açımız var ise; pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekebiliriz. En çok hasta olanlar, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahsedenler ise bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde. Peki, siz şu an neyi kendinize doğru çekiyorsunuz?

    Ne ekerseniz, onu biçersiniz. Düşüncelerini değiştirsen, hayatını da değiştirirsin. Düşüncelerini değiştirirsen, bakış açını değiştirirsin. Sahip olduğun bakış açısı, yaşam kaliteni belirler. Dünkü düşüncelerimiz ile bugünü inşa ettik, bugünkü düşüncelerimiz ile yarını inşa ediyoruz. İstediğinizin peşinden koşmaya değil, onu hayatınıza çekmeye odaklanın. Gelecekte araba sahibi olmak istiyorum dersen, o araba hep gelecekte kalır. Yürekten gerçekten yürekten istediğiniz her şey gerçekleşir.

     

     

    Çekim yasası mesleğimizi, dinimizi, rengimizi tanımaz; yaydığımız frekansa bakar. Bizim yaydığımız frekans, düşüncelerimizle oluşur. Olumlu düşünen insanların frekansı daha yüksek, olumsuz düşünenlerin daha düşüktür. Frekansımız, duygularımızla da oluşur. Mutlu, hayata olumlu bakan insanların enerjileri yüksekken; mutsuz, depresif, içine kapanık, kıskanç, kindar bir insanın enerjisi daha düşük olur.

     

    Yaşam Enerjimizi Artırmanın Yolları

     

    Huzurlu, keyifli, mutlu, coşkulu bir hayat yaşamak için; yaşam enerjimize sahip çıkmayı ve mükemmel kullanmayı öğrenmeliyiz.

     

    Bazı günler sabah uyandığımızda içimiz kıpır kıpırdır ve coşku doludur. Aslında bunun olmasını sağlayacak herhangi bir sebepte yoktur. Ama biz çok mutluyuzdur. Böyle günlerde işyerindeki sıkıntı, trafik, yada herhangi bir tartışma bizi yıldıramaz, sinirlendiremez, üzemez, dertlendiremez. Böyle başladığımız günlerde kendimizi adeta Süpermen gibi hissederiz. Güzel olaylar neşemize neşe katarken, sıkıntılı olayları optimum şekilde egale ederiz.

     

    İçimizdeki bu güç, hissettiğimiz sevinç ve duygu yoğunluğu; yaşam enerjisinin ta kendisidir.

     

    “Bugün çok enerji doluyum.”

    “Kendimi çok enerjik hissediyorum.”

    “Bugün bomba gibiyim.”

     

    Hepimiz yukarıdaki kelimeleri kullanmışsınızdır. Peki nedir bu hissettiğimiz enerji? Nereden geldi? İçimize nasıl girdi? Neden kendimizi hep böyle hissetmiyoruz?

     

    Türkçe Ki, Çince Chi, Sanskritce'de Prana, Parapsikoloji alanında ise Psi enerjisi olarak adlandırılan bu enerji, fiziksel bedenin çok ötesinde bir enerjidir. Fizik kanunlarıyla açıklanamayan, tanımlanamayan bu enerjinin beyne bağlı bir enerji değil, bütünsel varlığımıza ait bir enerji olduğu ve yayıldığı iddia edilmektedir. Bu enerjinin fiziksel duyularımızla algılanmamasına rağmen bir duyu-üstü yeteneğimizle varlığının hissedildiği söylenir. Bu fiziksel olmayan enerji zihin tarafından yoğunlaştırılıp, yönlendirilebilir.

     

    Etrafımızdaki insanlardan o günkü duruşlarından bu enerjiye ne kadar sahip olduklarını anlayabiliriz. Kişiler vardır bazı günler ışık saçar, o zaman bu insanlar yaşam sevinci ile doludurlar. Böyle insanlara çekilmemiz, yakın olmak isteyişimiz bundandır.

     

    Hayat Enerjisini Nasıl Açıklayabiliyoruz?

     

    Öncelikle yaşayan her varlıkta bu enerji mevcuttur. Gün içinde bu enerjiyi pek çok şekilde kullanırız, tüketiriz. Ama sistem içinde yaptıklarımızla tekrar bu enerji ile dolarız yani bir anlamda kendimizi sürekli şarj ederiz. İhtiyacımız olan bu enerjinin büyük bir kısmını, bunu matematikleştirecek olursak yüzde 70 kadarını uyuduğumuz sırada alırız. Bu sebeple iyi, kaliteli bir uyku hayat enerjisi ile dolmamız için önemlidir. Gün içinde yaptığımız eylemlere bağlı olarak da yaşam enerjisi ile dolmamız mümkündür. Anda kalarak, coşku ve istekle yaptığımız her şey bizi yaşam enerjisi ile şarj eder. Ki enerjisi soluma refleksi ile bedene girer. Ama bu size bu enerjinin havanın içinde olduğunu düşündürmesin çünkü havanın içinde değildir.

     

    Ki enerjisi bir tür etherik enerjidir. Aynı zamanda bu enerjiyi elektronun yapı taşlarının, uzayın ve atmosferin kısacası evrenin her köşesinde bulabiliriz.

     

    Enerji türleri ele alındığında ve incelendiğinde, fizikçiler ultraviyole ışığının enerjisini şu anki imkanlarla açıklayamamaktadırlar. Bu sebeple bunun ötesindeki bir alanda oluşan, titreşen bu enerjiyi yani etherik enerjiyi ancak metafizik ile açıklayabiliyoruz. Bu enerjiyi şu anki bilincimizle fiziksel anlamda üretmemiz mümkün değil.

     

    Fizik ötesi olan bu enerji ile nasıl doluyoruz, bir bakalım.

     

    Bu enerjinin ana kanalı nefestir. Aldığımız doğru nefeslerle her an kendimizi bilinçli bir şekilde Ki enerjisi ile doldurmamız mümkündür. Bedene burun yolu ile alınarak giren Ki, önce bir baston gibi yukarı sonra da iki kanaldan omuriliklerimizden geçerek birinci çakramıza gelir. Bu sebeple birinci çakramızın (kök çakra) hep açık olması, mıknatıs gibi bu enerjiyi çekmesi önemlidir.

     

    Yaşam gücü enerjisinin bedende çakralar adı verilen bir dizi enerji merkezi boyunca hareket ederler. Çakralar huni gibidir ve evrendeki sonsuz enerjiyi emerek bedenimize yansıtır. Hepimiz kuyruk sokumundan kafanın tepesine kadar 7 enerji merkezine sahibizdir. Çakralar gözle görülmeyen güçlü elektrik alanlarıdır.

     

    Çakralardan biri ya da daha fazlası tıkanmışsa veya dönüşü yavaşlamışsa yaşam enerjisinin dolamayacağı söylenir. Bunun sonucunda da hastalıklar ve yaşlılık ortaya çıkar. Bu sebeple çakralarımızın açık ve hızlı dönüşü yaşam enerjimizi iyi kullanabilmemizin şartlarından biridir.

     

    Hayat Enerjisini Nasıl Kullanıyoruz?

     

    Bu enerjiye sahip olduğumuz sırada sıkıntı, dert bizim için anlamını yitirir. Her şeyi yapabilecek güçte ve heveste oluruz.

     

    Hayat enerjisini her an kullanırız, sabahtan akşama kadar düşünürken bile bu enerjiden tüketiriz.

     

    Hayat enerjisi az olan insan üşenen, keyifsiz, isteksiz dolayısıyla tembel insan olur. En basit olaylar, eylemler bile bu kişiler için aşılamaz, halledilemez dertler olarak algılanır. Kişiler hayat enerjisini iyi kullanamaz, kendilerini şarj edemez noktasına geldiklerinde depresyona girerler.

     

    Hayat enerjimizi hızlı tüketen bazı dikkat etmemiz gereken durumlar vardır. Bunları sanki yaşam enerjimizi çalan kaçaklar olarak düşünebilirsiniz. Örneğin; öfke, nefret, çok konuşmak, negatif şeyler düşünmek, kapris gibi davranışlar enerjimizi fazlasıyla tüketmemize neden olur. (Saba Deniz - Yaşam Koçu)

    Öyleyse hayatımızın coşkulu, huzurlu, keyifli akışı için yaşam enerjimize sahip çıkmayı ve iyi kullanmayı öğrenmeliyiz.

     

    Evren; modern bilimin “Big Bang” şeklinde açıkladığı Büyük Patlama ile meydana gelmiştir. Kur’an da ise Yüce Yaratıcı bu olayı “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, “ol” dememizdir. O da hemen oluverir.” Ayeti ile bizlere bildirmektedir. Bu durumda insan; enerji temelinde yaratılan bir evrende, en küçük yapı taşı enerji olan ve her an enerji ile dolup yenilenen bir canlıdır.

     

    Yaşam enerjinizi kaybetmemeniz dileğiyle, hoşçakalın.

    law-of-attraction-3.jpg

    • Like 2

  22. ÇEKİM YASASI (NAM-I DİĞER SECRET)

    Tolga ÇELEBİ

     

    Çekim yasası dediğimiz konu her ne kadar Rondie Bryne tarafından yazılan Secret isimli kitap ile gündeme geldi gibi gözükse de, aslında kişisel gelişim uzmanları uzun yıllardır bu konu ile ilgilenmekteydi.

     

    Hiç; "aklıma gelen başıma geldi" dediğiniz oldu mu? Ya da "böyle olacağını biliyordum", "zaten her şey beni bulur, "neden bu kadar şanssızım", "bende tam seni düşünüyordum" dediğiniz oldu mu? Yada yaptığınız her hareketin, davranışlarınızın size mutlaka bir dönüşü olacağını düşündünüz mü?

     

    Yazdıklarımı okuduktan sonra, yukarıdaki cümlelerde başınıza gelen olayları nasıl kendinizin çektiğini anlayacaksınız.

     

    Bu soruların cevaplarını biliyor musunuz?

     

    Neden bir insan üzgünken, diğeri mutludur? Neden bir insan zenginliğin sefasını sürerken, diğeri yoksul ve hüzünlüdür? Neden bir insan korkak ve endişeliyken, diğeri güven ve inanç doludur? Neden bir insanın güzel, lüks bir evi varken diğeri, derme çatma bir yerde yaşamak zorundadır?

     

    Neden bir konuşmacı ilgi çekici ve popülerken, diğeri sıradan ve sönüktür? Neden bir insan işlinde ve mesleğinde bir dehayken, diğeri hayatı boyunca hiç bir şey yapmadan ya da başarmadan düşe kalka yürümeye çalışır?

     

    Neden bir insan amansız olduğu söylenen bir hastalıktan kurtulurken, diğeri iyileşemez? Neden bir insan mutlu bir evlilik sürerken, diğeri evliliğine mutsuzluk ve hayal kırıklığı yaşıyor? (Joseph MURHY, The Power Of Your Subconscious Mind, 2009)

     

    Çekim Yasası Nedir?

     

    Çekim yasası özet olarak; “Evren bir katalogdur, düşünün ve sahip olun" demektedir. Bu açıklama birçok insan tarafından kuşku ile karşılandı. İnsanlar bu tanım yüzünden yasaya ön yargı ile yaklaştılar. Fakat “ön yargı değil, son yargı” önemlidir. Biraz sabır gösterip ipuçlarını takip ettiğiniz zaman yasanın tıkır tıkır işlediğini göreceksiniz.

     

    Bir düşünün, çocukluğunuzdan itibaren nasıl hayaller kurdunuz. İyi bir okul, sağlam dostluklar, güzel bir iş, mükemmel bir eş. Evet, herkesin böyle hayalleri vardır. Siz bu hayalleri düşünüp, tam bir inançla olacağına inanırsanız, beyniniz ve bilinçaltınız gerçekleşmesi için kusursuz bir şekilde çalışmaya başlayacaktır.

     

    Unutmayın, düşünceler bilinçaltına ekilen bir tohum gibidir. Düzenli olarak o tohumlara bakar ve sularsanız, düşüncenizdeki kavramların gerçekleşmesine katkı sağlarsınız. Sürekli kötü şeyler düşünen, başarısızlıklara odaklanan insanlar, düşündükleri şeye kavuşur. Eğer bir işe “başaramam, bitiremem, kesin bir hata olacak” diye düşünerek başlarsanız; zaten bilinçaltınıza negatif sinyaller göndermiş olursunuz. Bedeniniz o işi yapmak istemez. Tersi durumda ise kendine güvenen ve pozitif düşünen herkes hayata 1-0 önde başlar.

     

    Bir şeyi yapabileceğinizi ya da yapamayacağınızı söylediğinizde; her iki durumda da haklı olduğunuzu unutmayın. Her iki inanç da büyük güce sahiptir. Sorun hangi tür inançlara sahip olmak sizin için en iyidir ve bunlar nasıl geliştirilir? sorunudur.

     

    Hayatınızdaki her şeyi bir anda ve tamamıyla değiştirecek tek güç, düşünce gücüdür. Siz bir şeyi başarmaya karar verdiğiniz anda, beyniniz o amaca ulaşmak için “neyi, nasıl kullanacağını”, “neyden, nasıl yararlanacağını”, “neyin işe yarayıp, neyin işe yaramayacağını” araştırmaya başlar.

     

    Unutmayın; “hayatınızın kalitesi, konuşmanızın kalitesi kadardır. Konuşmanızın kalitesi ise düşündüklerinizin kalitesi kadardır.”

     

    Hepimiz sınırsız bir güç ile birlikte yaşıyoruz. Tüm dünya, aynı fizik kurallarına bağlı. Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın, hangi ülkede olursanız olun çekim yasası sizinle birlikte. Çekim yasası kişilere bağlı çalışmaz, değer yargıları yoktur, neyin iyi yada neyin kötü olduğu ile ilgilenmez. Yasa düşündüğünüzü çekersiniz demektedir. Bu yüzden düşünce yapımızı hep iyiyi, güzeli düşünecek şekilde yapılandırmalıyız.

     

    İnsanoğlu vaktinin büyük bir kısmını düşünerek geçiriyor. Araştırmacılar günde 60.000 farklı düşünce üretebileceğimizi söylüyor. Biriyle konuşurken, televizyon izlerken, gazete olurken, ya da müzik dinlerken sürekli düşünüyoruz. Geçmişteki anılarımızı düşünüyoruz, geleceğe dair planlar yapıyoruz. Düşünmediğimiz bir an bile yok Hatta bilinçaltımız, uykuya dalmadan önce düşündüklerimiz üzerinde çalışmaya devam eder. En çok düşündüğünüz şey karşınıza çıkacaktır. Unutmayın yaşamınızdaki her koşul değişebilir.

     

    “Birçok insan düşüncelerin frekansı olduğunu anlamıyor; oysa düşünceler ölçülebilirler. İşte bu yüzden, bir şeyi defalarca, defalarca ve defalarca düşünürseniz, örneğin; beğendiğiniz marka otomobile sahip olmayı, ihtiyaç duyduğunuz parayı kazanmayı, kendi şirketinizi kurmayı, ruh eşinizi bulmayı... Ve dilediğiniz zihninizde canlandırmanız gerekli frekansı tutarlı bir biçimde yaymaya başlarsınız.”

    - JOHN ASSARAF -

     

    Bilinçaltınıza paranın zor kazanılacağına dair bir inanç yerleştirdiyseniz, gerçekten zor para kazanırsınız. Parasal sıkıntılar yaşıyorsanız bilin ki; bilinçaltınızda paranın kolay kazanılmadığına dair düşünceler hakim olduğu içindir. Böyle bir durumda karşınıza çıkan fırsatları paraya çevirmek için çok fazla çaba göstermeniz gerekecektir. Para kirli ya da kötü bir şey değildir, ama siz böyle düşünürseniz...

     

    Bir araba mı istiyorsunuz? O arabaya ulaşmanın binlerce yolu var. Mükemmel bir insanla mı tanışmak istiyorsunuz, karşınıza çıkması için binlerce yol var. Para mı istiyorsunuz, kazanmak için binlerce yol var. Bu saydıklarıma sahip olanlar nasıl başardı? Onların bir günü 24 yerine 30 saati mi yaşadılar? Başarılı insanlar bir ayı 30 gün değil 40 gün mü yaşadılar. Tabiî ki hayır. Evrenin fizik kuralları var, bu kurallar herkes için eşit çalışıyor. Hepimiz eşitiz, evren herkese adil davranıyor. O halde neden ben başaramıyorum diye düşünmeyin, enerjinizi bu konuyu düşünerek harcamayın.Ne istediğinizin önemi yok, hedefin büyüklüğü önemli değil. Nelere sahip olmadığınızı değil, nelere sahip olmak istediğinizi düşünün. Bırakın evren sizin için çalışmaya başlasın.

     

    Düşünüyorum, öyleyse varım.

    (Descartes)

     

    Hayat geçmişte değil, gelecekte değil “an” da yaşanır. Tam olarak şu an da yaşanır. Seçeceğiniz yol bir sonraki adımınızı belirler ve bir yola girersiniz. Sizin yaptığınız seçimler hayatınızı şekillendirir. Fikirlerinize tutunun.

     

    Diyelim ki hayatınızla ilgili bir seçim yapmanız gerekiyor. Bir tercih yaparsınız ve o yola girersiniz. Sonra bir tercih daha yaparsınız ve bir tercih daha. İnsanlar seçimlerini yaşar, seçimler ise düşüncelerle belirlenir. Gece boyunca 200 kilometre yol gitmeniz gerekiyor ama farlar sadece 20 metre önünüzü aydınlatıyor. Bu durumda 200 kilometre yolu nasıl gideceksiniz? Cevap çok basit sizin 20 metre önünüzü aydınlatan farınız, 200 kilometre boyunca yanarsa yolculuk tamamlanmış olur. Hayatta böyledir. Düşüncelerimiz neticesinde yaptığımız seçimler yolumuzu aydınlatır. Shakespeare: "Hiçbir şey iyi veya kötü değildir, bir şeyi iyi veya kötü yapan düşüncedir" demiştir.

     

    Burada yazdıklarımız yanlış anlaşılmasın. Yaratmak Allah’a mahsustur. İnsan münferit olarak hiçbir şey yaratamaz. Allah insana cüzi bir irade vermiştir, karar verme yeteneği vermiştir, akıl vermiştir, muhakeme yeteneği vermiştir, hedef seçme yeteneği vermiştir, irade vermiştir, mantık vermiştir, kararlılık vermiştir,. Siz tüm bu özellikleri kullanarak, düşünüp karar verir ve hedefinizi doğru seçerseniz; hayatınız daha mükemmel hale gelecektir.

     

    Bu yazıyı okuduktan sonra hedeflerinizi, hayatınızın amaçlarını, ne yapmak istediğiniz bir kağıda yazın. Üşenmeyin hemen yazın. İsterseniz bilgisayarınızda bir dosya olarak kaydedin fark etmez. İnanın bana, bu işlemi tüm kişisel gelişim uzmanları da uyguluyor. Şimdi bu hedefleri her zaman göreceğiniz bir yere asın. Burada gerçekleştirdiğiniz her hedef için kendinizi takdir edin, kendinize küçük bir ödül verin hatta kendinizi biraz da şımartın. Şu an yaşadığınız hayat geçmişte aldığınız kararların neticesindedir. Bu gün alacağınız kararlar ise geleceğinizi şekillendirmeye başlayacak. Plan yapmadan yol çıkmayın. Strateji, belirlemeden bodoslama bir hayat yaşamayın. Düşünün, isteyin, hedefler belirleyin.

     

    Bazı insanlar, paratoner gibi olduğunu ve tüm aksiliklerin, kötü olayların kendilerini bulduğunu söyler. Böyle bir şeyin olması imkansız, bir o kadar da anlamsız. Hatta hayatın anlamına ve bütünlüğüne ters. Neden tüm insanlar mutluyken bazıları her türlü aksilikle, tersliklerle baş başa kalsın J Bu düşünce yapısındaki insanlar, kendi kendilerini zor durumda bırakıyorlar. Yapmaları gereken tek şey; hayatın her alanında olumlama yapmak. (Olumlama cümlelerini başka bir sayfa da detaylı olarak açıklayacağım.)

     

    Kötü olaylarla karşılaştığınızda hemen ümitsizliğe kapılmayın. Unutmayın, çözüm, sorunun içinde gizli. Hayatımızda her şey her zaman yolunda gitmeyebilir. Gün içinde gerek işyerinde, gerek ilişkilerimizde bazı sorunlar ile karşılaşabiliriz. Bu sorun nasıl hayatımıza bizim vesilemizle girdiyse ve gelip bizi bulduysa; yine bizim sayemizde ve bizim bulduğumuz yöntemle çözülecek ve hayatımızdan çıkacaktır. Madem ki bu sıkıntı bizi buldu, onu bir defa hayatımıza çektik; çözümünü de biz bulacağız. Size tavsiyem, sorunlar karşısında homurdanmayın ve şikayet etmeyin. Şikayet etmek hiç bir sorunu çözmez, aksine motivasyonunuzu bozar.

     

    Size burada anlatacaklarım; motivasyon vermek için yada tüm gününüzü pembe hayaller kurarak geçirmenizi önermek için değildir. Şunu bilmemiz gerekiyor; hayatta bir bedel ödemeden hiçbir şeye sahip olamayız. Çalışmadan başaramayız, karşımıza çıkan fırsatları iterek başarılı olamayız, camdan bakıp onu istiyorum, bunu istiyorum diyerek de başarılı olamayız. Secret bir hayat disiplinidir, bir yaşam tarzıdır. Kişinin düşüncelerini yöneterek hayatını mükemmel hale getirmesidir. Secret bize düşünmenin, istemenin arzulamanın önemini anlatıyor. Tüm icatlar, bilimsel buluşlar düşünceden, hayalden, arzudan doğmadı mı? Ne düşünürsek oyuz. Biz her neysek

    düşüncelerimizden doğar. Bu durumda keyifli şeyler düşünmek, insana mutluluk verir. Olumsuz düşünceler ise bizi strese sokar, metabolizmamızı bozar, organik olarak bedenimizi yaralar.

     

    Düşüncelerimizle biz dünyamızı yaparız. - Buda -

     

    Günlük hayatımızın bir parçası olarak dilekte bulunmayalı ne kadar zaman oldu? Acil durumlarda, tehlike ve sıkıntı anında, hastalıkta, ölüm kapıyı çaldığında, dualar dilimizden dökülmeye başlar. Dualar tabi ki sıkıntı anında işe yarar, imdadımıza yetişir. Ancak onu yaşamımızın vazgeçilmez ve faydalı bir unsuru haline getirmeliyiz. Neden sıkıntı anını bekliyoruz? Dileklerimiz; yürekten istediğimiz sürece karşılık bulur. Tek yapmamız gereken şey; elde etmek istediğimiz güzelliklerle zihinsel ve bütünsel olarak birleşmektir.

     

    Benzer benzeri çeker. Kötü düşünceler, kötü olayları, güzel ve pozitif düşünceler ise güzel olayları çeker. Ne yaparsanız yapın olumlu düşünün. Olumlu düşüncenin gücü, olumsuz, negatif bir düşünceden 100 kat daha fazladır. Hayatın güzel olduğuna inanın, hayattan zevk almaya bakın. İnsanoğlu sürekli bir şeyler düşünüyor. Siz bolluk, refah, mutluluk, sağlık, huzur kavramlarını düşünün. Her şeyden önemlisi sevgiyi hayatınızın amacı haline getirin.

     

    Mutlu olmanın yolu, mutlu etmekten geçer. Evrende; almak için vermek, vermek için sevmek gereklidir.

     

    Pozitif düşün, güzel yaşa.

     

     

    Tolga ÇELEBİ

    bilinc.jpg

×
×
  • Create New...