Jump to content

tolgacelebi

Üye
  • Content Count

    275
  • Joined

  • Last visited

Posts posted by tolgacelebi


  1. Aslına bakarsanız bu gün çoğu insan "ihtiyar" kavramını; ölümü bekleyen yaşlı kimseler için kullanılıyor. Ama bizim kültürümüzde ihtriyar kelimesi pir yani tecrübe sahibi, bilgi sahibi insanlara verilen bir sıfattır.


  2. Klasik koşullanma yoluyla öğrenmeyi sağlamak için, yapılan bir davranışa neden olan uyarıcının bilinmesi gerekir. Oysa insan davranışlarına neden olan uyarıcıları her zaman tahmin etmek mümkün değildir. İnsanlar çevrelerinde bulunan çeşitli nesnelerle etkileşim kurarak farklı davranışlarda bulunurlar.

     

    Thorndike'ın çalışmalarından hareket eden Skinner, organizmanın davranışlarını uyarıcılara karşı gösterilen otomatik bir tepki olmaktan çok kasıtlı olarak yapılan hareketler olarak kabul etmektedir. İnsanların karmaşık uyarıcı durumlarla karşılaştıklarında gösterdikleri davranışlara operant (edim) adı veren Skinner, bu operantların, onları izleyen sonuçlardan etkilendiğini ileri sürmektedir.

     

    Organizmayı olumlu bir sonuca ***üren davranışlar kalıcı olur. Diğer bir deyişle, insanlar davranışları sonucu olumlu bir durumla karşılaştıklarında, o davranışın tekrarlanma olasılığı artar. Davranıştan sonra gelen bu olumlu sonuçlara pekiştirme denir. Skinner'in çalışması Operant Koşullanma olarak bilinmektedir

     

    Edimsel davranış: Bilinen bir uyarıcı tarafından oluşturulmaz; organizma tarafından ortaya konur ve sonuçları tarafından kontrol edilir.

     

    · Klasik koşullanmada önce uyaran vardır ve organizma ona tepki gösterir. (U-T)

     

    · Edimsel davranışta önce tepki yapılır sonra tepkinin doğurduğu uyarıcı gelir. (T-U)

     

    Davranış sonucunda organizmanın hoşuna giden bir durum ortaya çıkar. Örneğin yeni aldığınız bir kazağı giydiğiniz zaman arkadaşlarınız "Kazağın çok güzel, sana çok yakışmış" derse, o kazağı giyme davranışınız devam eder. Davranışın sonucunda organizmanın hoşuna gitmeyen bir durum ortaya çıkar. Yeni kazağınızı giydiğiniz gün değer verdiğiniz bir arkadaşınız size yakışmadığını söylerse, o kazağı giymek istemezsiniz.

     

    Skinner'e göre bir davranışın sonucu, organizma için hoşa giden, olumlu bir durum yaratıyorsa, o davranışın tekrar ortaya çıkma olasılığı artar. Davranışın arkasından olumlu uyarıcı verilerek yapılan koşullamaya edimsel koşullama denir.

     

    Bu tür koşullamada, davranışı izleyen ve organizma üzerinde hoşa gidici bir etki yaratarak, davranışın (edimin) ortaya çıkma olasılığını artıran uyarıcılara pekiştireç denir. Diğer bir deyişle pekiştirilen davranış öğrenilir. Bir davranışın arkasından gelen ve organizma için hoşa gitmeyen bir durum yaratan uyarıcılar ise cezadır. Ceza davranışı zayıflatır ya da belli bir süre için durdurur.

     

    Pekiştireçler olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bir davranış, organizmanın hoşuna gidecek bir uyarıcının doğrudan verilmesi ile pekiştiriliyorsa, buna olumlu pekiştirme denir. Sınıfta bir soruyu doğru cevaplandıran öğrenciye yaşına göre, aferin denmesi, başının okşanması, (+) puan verilmesi, gülümsenerek onaylanması birer olumlu pekiştirmedir. Organizma hoş olmayan bir durumdan kurtarılarak da davranış pekiştirilebilir. Bu tür pekiştirmeye olumsuz pekiştirme denir.

     

    Bir öğrenci evindeki aile kavgalarından, sorunlarından kaçmak için okula geliyorsa, okul bu öğrenci için olumsuz pekiştireçtir. Çünkü öğrenci okula gelerek kendisine acı veren sorunlardan kurtulmakta ve rahat etmektedir. Hem olumlu hem de olumsuz pekiştirme organizmanın hoşuna giden bir etki yaratır ve davranışın tekrar ortaya çıkma olasılığını artırır. Pekiştireçler yoluyla birey istendik ve istenmedik davranışlar öğrenebilir. Bu nedenle pekiştireçler çok dikkatli kullanılmalı ve doğru davranışlar pekiştirilmelidir.

     

    Yapılan bir davranışın sonucunda, organizma için olumsuz bir durum yaratan uyarıcılara ceza denir. Ceza da pekiştireç gibi iki türlüdür. Birinci tip cezada davranışın arkasından olumsuz uyarıcı doğrudan doğruya verilir. Çocuğun yaptığı bir davranış nedeniyle dövülmesi, azarlanması... İkinci tür cezada ise ortamda bulunan olumlu bir uyarıcı ortamdan çekilerek, organizma için olumsuz bir durum yaratılır. Teneffüse çıkmayı yasaklama, arkadaşlarından ayırma...

     

    Pekiştireç davranışı güçlendirirken, ceza zayıflatır ya da belli bir süre için durdurur. Ceza davranışı kısa zamanda durdurduğu ve uygulaması kolay olduğu için öğretmenler ve ebeveynler tarafından sıkça kullanılmaktadır. Ceza, istenmedik davranışların bastırılmasında etkili olabilir. Ancak davranış değişikliğine neden olmaz. Diğer bir deyişle istenmedik bir davranışı istendik yönde değiştirmez.

     

    Cezanın diğer bir olumsuz yönü ise saldırgan davranışlara neden olmasıdır. Olumsuz pekiştirme ile ceza, çoğu zaman karıştırılmakta birinin yerine kullanılmaktadır. Oysa, olumsuz pekiştirmede, olumsuz pekiştireçler ortamdan çıkartılırken, cezada olumsuz pekiştireçler ortama konur. Olumsuz pekiştirmede, davranışın tekrar edilme olasılığı artarken, ceza, davranışı durdurur.

    -ALINTI-


  3. RENKLERDEN NEDEN ETKİLENİRİZ...

    Renklerin insan davranışını ve psikolojisini önemli ölçüde etkilediği bugün kesinleşmiştir. Kanada'da bir okulda yapılan deneyde, odaların renk ve ışık düzenlerinin değiştirilmesi ile bazı öğrencilerin zeka düzeylerinin ve disiplin sorunlarının olumlu biçimde etkilendiği tespit edilmiştir. Ancak insan gözünün ışık ve rengi algılayan ağ tabakasının görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler yarattığını renkbilimciler henüz açıklayamıyor.

    Aslında gözümüze gelen görüntü iki çeşit görme hücresi aracılığı ile taranır. Silindir veya çomak şeklinde olanlar ışığı, koni şeklinde olanlar ise rengi algılar. Gözümüzde 7 milyon konik ve 100 milyon kadar silindirik hücre vardır.

    Renge duyarlı konik hücreler ağ tabakasının ortasında, ışığa duyarlı silindirik hücreler ise kenarında daha yoğundur. Bu nedenle gece gökyüzünde gözümüzün kenarından gördüğümüz bir yıldızı, ona doğrudan bakınca göremeyiz. Çünkü burada ışığa hassas silindirik hücreler daha az olduğundan görüntü kaybolur. Aynı şekilde gözümüzün kenarıyla baktığımız şekillerde renkler kaybolur.

    Yapılan deneylerde, pembe renge bakan kişilerin rahatladıkları, kırmızı, turuncu ve sarı gibi sıcak renklere bakanlarda tansiyonun yükseldiği, nabzın ve solunumun hızlandığı, terlemenin çoğaldığı, mavi rengin ise tam tersi etki yarattığı belirlenmiştir.

    Araştırmalar insanların en çok mavi rengi sevdiklerini, bunu kırmızı ve yeşilin takip ettiğini göstermektedir. Erkekler yeşil, deniz mavisi, turuncu ve koyu mor renkleri tercih ederken, kadınlar firuze yeşili, açık mavi, pembe gibi açık-uçuk renkleri, çocuklar ise mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve turuncu gibi canlı renkleri daha çok sevmektedirler.

    Bir binada sarı renge boyanmış bir tavan, odayı daha yüksek, sarı renkli duvarlar ise daha geniş gösterir. Kliniklerin sıcak renklere boyanması, beyaz rengin hastalarda yarattığı hüzün duygusunu azaltır. Ayaküstü hazır yiyecek satan dükkanların duvarları iştah açtıran portakal rengine boyanırken yarış arabalarında kırmızı veya turuncu-sarı renkler tercih edilir. Aslında bir renk olmayan, daha doğrusu renksizlik olan siyah da makam araçlarının klasik rengidir.

    Kırmızı renk kan rengidir, asırlar boyu tehlikenin ve tahribatın simgesi olmuştur. Trafik ışıklarında 'dur' sinyali olarak kullanılmasının nedeni de budur. Ameliyathanelerde, bulaşan kan rengini belli etmeyeceği için mantıken kırmızı giysi kullanılması gerekirken, teskin edici mavi ve yeşil renkler tercih edilir.

    KAHVERENGİ

    Cansas Üniversitesi sanat müzesinde bir araştırma için halının altını elektronik bir sistemle donatmışlar, duvar rengini beyaz ve kahverengi olarak değişebilir yapmışlar. Arka fon beyaz kullanıldığında, insanlar müzede yavaş hareket etmiş, daha uzun süre kalıp, daha fazla alanda dolaşmışlar. Arka fon kahverengiye döndüğünde ise, insanlar müzede çok daha hızlı hareket edip, daha az alanda dolaşmış ve müzeyi çok daha kısa sürede terketmişler. O yüzden dünyadaki fast-food restorantların hepsinin sandalyeleri ve masaları Kahverengi, duvar boyaları ise kahverengi-şampanya-pembe karışımıdır. Hiç bir fast-foodcunun duvarını beyaz göremezsiniz.

    Londra'daki Mc Donalds'tan, Amerika'dakine kadar duvar resimlerinin hep kahverengi olduğunu görürsünüz. "Çabuk yiyin! Çabuk gidin!"

    Büronuzda kahverengi mobilyalar kullanmayın! (Çalışanlar uzun kalsın istiyorsanız). Kahverengi aynı zamanda teklifsiz, rahat bir renk olarak kabul edilir. Gazetecilere tavsiye edilecek bir renktir. Karşınızdakinin kendisini resmiyetten uzak daha rahat hissetmesini ve açılmasını sağlar. Örneğin tüm ünlüleri rahatlıkla konuşturmasıyla tanınan, ünlü televizyoncu Larry King, televizyonda her seferinde kahverengi kravatlar ve ceketler giyer.

    40'lı yıllardan bu yana Avustralya'da kahverengi üç parça takım elbise üretilmiyor. Batılılar, "You blend in people" diyorlar. Kahverengi toprak rengidir ve diğer insanların arasında kaybolup gidersiniz. İş görüşmelerinde, profesyonel toplantılarda sakın kahverengi giymeyin.

    KIRMIZI

    Kırmızı iştahı açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının hepsinin logosunun kırmızı olduğunu hayretle farkedeceksiniz; Coca Cola, Pizza Hut, TGI Frıday's, Mc Donald's, Ülker, Burger King, Lay's,... bu listeyi binlere çıkarabilirsiniz.

    Kırmızı tansiyonu yükseltir ve kan akışını hızlandırır. O yüzden gençliğe hitap ürünler de logo ve ürünlerinde kırmızıyı tercih ederler. Levi's, Le coq Sportif, The Little Big, Nike, Puma sizin ve sizin ekleyeceğiniz yüzlercesi. Spor arabalarda da ateş, adrenalin gençlik simgesi kırmızı tercih edilir.

    Ford erkekler için ürettiği Mustang'i, içinde sarı tonlar olan bir kırmızıyla satarken, kadınların tercih ettiği Probe'ta mavi ton kullandığı bir kırmızıyı kullanıyor. Çünkü kendine süveter alan kadınların en az yarısının maviyi tercih ettiği biliniyor.

    İnsanlar kırmızı fonlu mekânlarda zaman kavramını kaybetmeye başlıyorlar ve uykusuzluk yaratabiliyor. Bu yüzden tüm gece kulübü, bar türü yerlerde kırmızı fonlar kullanılır. Zamanı unutun! İştahınız açılsın daha çok için! Uykusuz kalın!

    Kırmızı doğa içinde en dikkat çekici renklerden birisi olmasına rağmen, yakından kolaylıkla farkedilebilirken, uzaktan daha zor ayırdedilmektedir. O yüzden batıda gökdelenlerin ve yüksek noktaların üzerindeki uçaklar için konulan uyarı ışıkları maviye çevirmişken bu bilgiden yoksun biz, hala ısrarla kırmızı işaret ışıkları kullanmaktayız. Oysa kırmızı uzaktan dikkati çekmez.

    Polis otolarının üzerindeki ışıkların yarısı mavi, yarısı kırmızıdır. Bunun nedeni de lambanın kırmızı sayesinde yakından, mavi sayesinde de uzaktan farkedilebilmesidir.

    YEŞİL

    Kasaplar, dükkânlarında kırmızıyı kullanırken, yeşili hiç kullanmazlar. Yeşil vejeteryanlığı temsil eder. Yeşil belki de doğanın kendisidir. Yeşil güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih ettikleri iki renkten birisidir. Yatak odası için de rahatlatıcı bir renktir. Yaratıcılığı körükler.

    Batıda büyük otellerin mutfaklarında, duvar renginin ahçıların yaratıcılığını artırmak için yeşile boyanmaktadır. Hastaneler de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih ederler. Çünkü rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı en çok hatırlatan renktir. Yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan yerlerde de yeşil en tercih edilen renktir.

    Renklerin gözdeki kimi sinir hücrelerini kısa süreli öldürdüğünü gözlemişler.(Burada öldürmeden kastedilen yok etme değil, kısa süreli devre dışı bırakma). Renkler, bakıldığında bu iki tür hücreden birini öldürüyorlar. Kimi renklerin ise bu iki tür hücreyi birden öldürdüğü görülmüş. Yeşil bunlardan bir tanesi. Yeşil uzun süreli bakıldığında gözdeki iki hücreyi birden öldürüyor ve başka tarafa baktığınızda diğer renkleri algılama şansınız yok oluyor. O yüzden yeşil rengin araba göstergelerinde pek kullanılması tavsiye edilmez.(VW Polo, Renault Broadway yeşil göstergelere birer örnek olabilir.) Gece göstergeye baktıktan hemen sonra gözünüzü yola çevirdiğinizde kısa bir süre farklı renkleri algılayamazsınız. Karşıdan gelen farların geçtikten sonra bir süre görmeyle ilgili zorluk çekmemiz de buna bağlanabilir. Bir bilimsel araştırmaya göre insan gözünün mavi ile yeşile uzun süre bakamadığı sonucu ortaya çıkmıştır.

    SİYAH

    Siyah, gücü ve tutkuyu temsil eder. Hırsın da bir ifadesidir. İş görüşmelerinde sorarlar: "Şirketimiz işe başladığınızda size bir araba verecek, ne rengi tercih edersiniz?" 'Siyah' cevabını verirseniz şirket hırslı yükselmeyi isteyen bir eleman geliyor diye düşünür.

    Bizde ve batıda siyah matemi simgelerken, Japonya'da mutluluğun simgesidir. Fonda kullanıldığında karamsarlığı çağrıştırır. Işığı yok eder. Siyah konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan bir odaya girer ve öyle düşünürmüş.

    MAVİ

    Sigmund Freud Maviyi okyanussal, sakin diye niteler. Faber Birren ise tansiyonu düşürdüğünü söyler. Araplar ise mavi taşların, firuzenin kanın akışını yavaşlattığına inanırlar. Nazar boncuğu o yüzden mavi taşlıdır. Sakinleştirici bir renktir, Batı'da bu sakinleştirici etkisi yüzünden intiharları azaltmak için köprü korkuluklarını maviye boyarlar.

    Amerika'da bir ilkokulun duvarlarını beyaz ve portakal renginden, maviye çevirmişler, çocukların notlarının yükseldiğini ve yaramazlıklarının azaldığını tespit etmişler. Mavi ve özelikle lacivert kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. O yüzden dünyadaki firmaların yarısından fazlası logolarında maviyi kullanırlar.

    Hilton, amblemini sonradan lâciverde çevirirken, insanların kafasında daha büyük bir kuruluş imajı oluşturacağını biliyordu. Aynı şekilde Bili Clinton Büyük Jüri'ye ifade vermesinden önce mavi kravat takarak daha inandırıcı olacağı yönünde danışmanlarınca uyarılmıştır.

    Bankaların logolarında ve imaj oluşturmada en çok kullandıkları iki renk mavi ve yeşildir. Maviyle büyüklüklerini, yeşille güvenilirliklerini vurgularlar. Yeşil ve mavi sağlamlığın habercisidir.

    Mavi, yeme içgüdüsünü azaltan bir renk. O yüzden bu fast-food zincirleri içeride mavi hiçbir şey kullanmazlar. Tüm diyet ürünler mavi yazı ve logo kullanırlar. Süt ve süt ürünleri de sağlıklı şişmanlatıcı olmadıklarını anlatmak için maviyi ve yeşili tercih ederler.

    Marie Clarie dergisi de yaptığı bir araştırmada ilginç bir şekilde mavi basılan kapaklarının en çok satan sayılar olduğunu tespit etmiş. Mavinin en önemli özelliklerinden birisi de çok uzaklardan farkedilebilmesidir.

    PORTAKAL RENGİ

    Portakal rengi, çabuk dikkat çeker. Eğer bir ürün ve markada ise bu ürün herkes için imajını verirsiniz. İnsanlar o kapıdan içeri rahat girebileceklerini hissederler. Portakal rengi bulunduğu grubu sayıca çok gösterir.

    1974 dünya kupasında Hollanda milli takımının başında olan Ernst Happell "Bu turuncu formalarla biz sahada rakip takımdan daha fazla sayıda görünüyoruz" demişti. Gerçekten de bayraklarında turuncu renk olmamasına rağmen, kraliyet rengi olduğu için hep portakal rengi formalarıyla sahaya çıkarlar ve televizyon görüntülerinde daha kalabalık görünürler.

    GRİ

    Gri, gözün en rahat ayırdığı algıladığı renklerden biridir. Diplomatik ve ağır bir renktir ama hareketsizliği, yavaşlığı ve ciddiyeti temsil eder. Silahlı Kuvvetlerde her yeri griye boyarız. Kapılar, kaloriferler; Devlette de her şey gridir. Puslu belirsiz bir hava gibi yaratıcılığı öldürdüğü öne sürülür.

    BRONZ

    Bronz, genelinde negatif bir etki yaratır. Tepki almak istediğinizde işe yarar, içki reklamlarında belki biraz da içki rengi ile benzeşmesinden kullanılır. Kimi bankaların yazı karakterlerinde altın-bronz karışımı bir şekil ve rengi kullandığını görürsünüz. Daha çok altın ve parayı çağrıştırır çünkü.

    MOR

    Mor, nevrotik duyguları açığa çıkardığı, insanları bilinç altında korkuttuğu tespit edilen bir renk. Birçok intihar vakasında insanların tüm eşyalarının mor olduğu gözlenmiştir.

    PEMBE

    Pembe giyenlere, hizmetlerinden dolayı ödeme yaparken kendimizi daha rahat hissettiğimizi tespit etmişler. İngiltere'de Boots ve Marks & Spencer (orada gıda da satıyor) mağazalarında tüm tezgahtarlar pembe gömlek giymektedirler.

    Bir grup deneğe çeşitli renklerdeki kurabiye kutularını gösterip, "Sizce en iyi kurabiyeler hangisinde?" sorusu sorulduğunda çoğunluğun pembe kutuda en lezzetli kurabiyelerin olduğunu düşündükleri görülmüş. O yüzden çikolata ve kurabiye kutuları pembe-eflatun arası bir renkte seçilir.

    SARI

    Sarı geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden tüm dünyada taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğunu bilsinler diye. Araba kiralama firmaları logolarında hep sarıyı kullanırlar.

    O yüzden dünyada hiçbir banka ambleminde, bildiğimiz sarıyı kullanmaz. (Portakal ve bronz ya da bakır kimi zaman yer alabilir.) Paranın geçici değil, kalıcı olmasını isterler. "Parayı yatırın ve unutun lütfen" demenin bir yoludur bu. Ülkemizde (belkide tüm dünyada) sarı rengi kullanan tek banka Vakıfbank'tır.

    Sembolizmde sarı; geçiciliği, ölümü hatırlatır. sarı odalarda çocukların daha çok ağladığı, büyüklerin daha sinirli oldukları tespit edilmiş. İlginçtir bir çok hayvan öfkesini göstermek için kırmızıdan çok sarıyı kullanır. Sinirlendiklerinde renkleri sarıya dönüşür. En az pigmentle yaratılan renk olduğu için tabiatta en çok rastlanan renklerden biridir.

    BEYAZ

    Beyaz istikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Beyaz elbiseler sizin temiz olduğunuz imajını verir. İş görüşmelerinde beyaz giymeniz "yavaş ama kalıcı, devamlı bir personel" izlenimi verecektir

    -ALINTI-


  4. Sevdiğiniz insana kendinizi ifade etmekte güçlük yaşıyorsanız, merak etmeyin yalnız değilsiniz! Yanlış anlaşılmak ya da kaybetme korkusu çiftler arasında iletişim kazaları yaşanmasına neden olabiliyor… Kadınlar son yüzyılda erkeksi özellikler ve davranışlar sergiliyor. Erkekler ise dişi… Kadın olmaktan öylesine korkuyoruz ki… Ruhumuzun derinliklerinde bir dişi var aslında. Ama onun etrafını kalın bir kabukla sarıp erkeksi, savaşçı, mücadeleci, koruyucu, müdahaleci, duyguları bastıran, güvenmeyen, analitik davranan insanlar halini alıyoruz. Sosyal hayatta, hatta sevdiğimiz erkekle ilişkimizde bile liderlik etmeye, kontrolcü davranmaya çalışıyoruz. Erkek ise ruhunda saklı özellikleri bırakıp daha dişi, sorumluluk almayan, sırtını parasal anlamda kadınına yaslayan, bencil, kimi zaman kadınının elindeki bir poşeti bile taşımaktan uzak, hatta kadını duygusal anlamda doyurmayı bile tam olarak bilmeyen bir hale dönüşüyor. Bu da iletişimimizi fena halde olumsuz etkiliyor. Konuşarak anlaşacağımızı sanıyoruz, öyle değil mi?

     

    Neden olmasın? Ama kadın dişi, erkek ise erkek gibi konuşabilirse, sonuç güzel olur. Aksi takdirde, son dönemlerde çok fazla rastladığımız gibi, ilişkileri kemiren, duygusal bir kısır döngünün içinde buluveririz kendimizi.

    KADINLAR NEDEN KORKAR?

     

    Bilinçaltında en derin olanı kaybetme korkusudur. Çünkü kadının ilk içgüdüsü doğurganlıktır. Yeni nesli yetiştirmektir. Taş devrinden itibaren biriktirdiğimiz duygusal mirasımızda çalışmak yoktu. Kariyer yoktu. Çocuk doğurduğumuzda, erkeğimizin eline bakıyor, onun avcılık ve koruma yeteneklerine güvenmek zorunda kalıyorduk. Elbette en büyük endişemiz, terk edilmek, çocukla ortada kalmak, yalnız kalmak ya da tercih edilmemek gibi sorunlardan oluşuyordu.

    Peki ya erkekler neden korkar? Onların da yetersiz ve başarısız olmaktan ödleri kopuyor. Kaynağı penis. Bunu iki alanda kendilerini kanıtlamaya çalışarak örtbas ediyorlar: Cinsellik ve para konusunda. Yani erkeğin gücü ya birlikte olduğu kadınlardan gelecek ya da işindeki başarısından. Bu durumda kadının duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarını hatırlayamıyorlar. Çünkü bizler toplum olarak erkekleri böyle yetiştiriyoruz. Duygularını bastırmalarını bekliyoruz.

    Bu da çiftlerin birbiriyle hatalı iletişim kurmalarına sebep oluyor. Kadınlar saldırgan, erkekler ilgisiz. Kadınlar duygusaldır. Ve duygularını paylaşmayı severler. Özellikle de sevdikleri erkekle… Mesela, ilgisizlik hissediyorlarsa, bunu muhakkak söylemeleri lazım. Yoksa içleri rahat etmez. Bunun çok tehlikeli olduğunu söylediğimiz zaman, “Ne yani sorunlarımızı da mı paylaşmayalım? Çok saçma. O zaman kendimi ifade etmemiş olurum” diyorlar. İfade etmenin de bir yöntemi olmalı. Çünkü kadın erkeğini kaybetmekten korkuyor. İçin için “Acaba başkası mı var?“, “Artık beni sevmiyor mu?” diye düşünmeye başlıyor.

    YETERSİZLİK HİSSİ ACI VERİR

     

    Sevdiği erkeği çağırır ve ona ’paylaşmak’ adı altında şikayetlerini iletir. Sonuç alacağını umar. İçindekileri söylemiştir ya, dürüstlük göstermiştir. Artık erkeğinin ona daha fazla ilgi göstermesini bekler. Oysa erkek, kadının duygularını anlamayamaz. Çünkü o bilinçaltındaki yetersizlik korkusu ile boğuşmaya başlamıştır. Kadınını mutlu etmeye yetmiyordur. Başarısızdır. Söylenenleri tam olarak duymaz. Sadece ruhunda saklı duyguları açığa çıkmıştır. Suçluluk hisseder. O da tek bir şeye sebep olur. O kadınla artık sevişme isteği azalır. Çünkü yaralanmıştır. İlgisi daha da söner ve uzaklaşır. Kadın da haklıyken haksız duruma düşer.

     

    Bir kadının, sevdiği adama kendini yetersiz hissettirmesi, erkeğin canını çok acıtır. Eğer erkek kadına “Sevgilim artık seninle sevişmek içimden gelmiyor çünkü çok şişmanladın,” dese ne hissederdiniz? Erkeğe de yetersizlik ve suçluluk hissettirilmesi, benzer şekilde yaralar. Acı çektirir. İlgisizliğini daha da artırır. Onları bu şekilde kontrol edemeyiz. Doğru olan, ders verir gibi olmadan, sadece olumlu şekilde konuşarak erkeği teşvik etmektir. Örneğin “Son zamanlarda benimle ilgilenmiyorsun,” demek yerine “Birtanem, geçenlerde seninle sohbet ederken bana nasıl da güzel ilgi göstermiştin. Öyle hoşuma gitti ki… Ara sıra böyle güzel sohbetlerimizi tekrarlayalım, olur mu? Sana bazen çok ihtiyacım oluyor,” demeniz daha doğru olacaktır. Sevdiğinizin güzel davranışlarını takdir ederek teşvik verin. Olumlu cümlelerle konuşun. Ne istemediğiniz değil, neyi beğendiğinizi söylemeye çalışın. Bunları da yapamazsanız, çok güvendiğiniz ve ona yakın bir erkek arkadaşından, sizin adınıza konuşması için rica edin. Onlar birbirini daha iyi ve önyargısız anlayacaktır.

     

    Yazan : Seda Diker

    Kaynak : Sabah Gazetesi


  5. Mahcup biri misiniz?

    Bir ortamda gözler sizin üzerinize çevrildiğinde, kalbiniz hızlı çarpıyor ya da soluğunuz daralıyorsa, psikolog Battler’ın tavsiyelerine bir göz atın. Araştırmalara göre, her geçen yıl özellikle kadınlar daha çok utangaçlık problemi yaşıyor. Tanımadığınız ya da yeni tanıştığınız insanlara karşı utangaç mısınız? Bu soruya cevabınız “Evet” ise, telaşa gerek yok. Çünkü siz tamamen normal birisiniz.

    Yüzünüz mü kızarıyor?

    Eğer yeni iş ortamında, ayağa kalkıp kendinizi tanıtmanız istendiğinde, yüzünüz kızarıyor, sesiniz titriyorsa, kalabalık önünde konuşmanızı gerektirecek durumlardan uzak durmaya çalışıyorsanız, maalesef utangaçsınız. Ancak “herkes konuşkan, girişken olmak zorunda değil” gerçeğini de aklınızdan çıkartmamanız gerekiyor.

     

    Kendinizi kontrol edin

    Ama utangaçlığınız yüzünden bazı fırsatları kaçırdığınızı düşünüyorsanız, davranışlarınızı kontrol altına almanın zamanı gelmiş demektir. “Daimi Mutluluk” adındaki projesi sayesinde, kadınların birçok problemini çözerek, mutlu bir yaşam sürmesini sağlayan ABD’li psikolog Artest Battler, utangaçlığın çözülemeyecek bir problem olmadığını belirtiyor.

     

    Nedenini araştırmak gerek

    ABD’de birçok bayan hastasının utangaçlık problemi yaşadığını belirten Battler, “Birlikte bu konuya yoğunlaşarak, her 100 utangaç hastamdan 85′inin bu sorununu çözmeyi başardık. Öncelikle utangaçlığın temelini bulmak gerekiyor. Bunu konuşarak başarıyoruz. Eğer siz de tavsiyelerime uyarsanız, eski utangaçlığınızdan büyük bir bölümünü attığınızı göreceksiniz” dedi. İşte Battler’ın tavsiyeleri:

     

    Gereksiz bazı düşüncelerden kurtulmalısınız

    Utangaçlıkla iç içe yaşamak zor bir duygudur. Çevredeki insanların gözünde utanılacak duruma, aptal durumuna düşme, onlar tarafından reddedilme ya da yetersiz görülme korkusu, sizi yıldırmasın. Utangaç kadın, daima kötü düşüncelerle kendisini daha zor durumda bırakır. Aşağıdaki düşüncelerden kurtulmaya bakın, çünkü bunlar size uygun değil.

    - Eyvah, biraz daha konuşursam, kendimi aptal durumuna düşüreceğim.

    - Ya burada bulunan herkes benim için “salak” derse.

     

    - Söyleyecek bir şey bulamazsam ne yapacağım.

    - Şu anda konuşursam mutlaka sesim tuhaf çıkacak.

    - Ya kendimi kontrol edemez de saçmalarsam…

    - Kızaracağım, titreyeceğim…

    - Kalbim fena halde çarpmaya başladı, ya aniden kalp krizi geçirirsem…

    - Çıldırabilirim.

    - Acaba çok tuhaf görünüyor muyum?

    - Şu ortamdan bir kaçabilsem.

    - Herkes beni izliyor.

    - Ne kadar sıkıcı olduğumu mu düşünüyorlar?

    - ALINTI -


  6. Tiyatroda bir deyim vardır; “Rol Çalmak” Oyun ve konuşma sırası başka bir oyuncudayken, seyircinin dikkatini kendi üzerine çekmeye rol çalma denir.

     

    Bir de hayatımızda rol çalıcılar vardır. Siz ‘sahnedeyken’ oyun sırası sizdeyken, bir ortamda gereksiz yere sürekli öne çıkıp dururlar. Sizin yaşam alanızı, oyun sahanızı sürekli daraltmaya çalışarak, size manevra yapacak bir alan bırakmazlar ve sık sık yaşam sahnenizi işgal ederler. Bu durumun farklı bir versiyonu daha vardır:

     

    Bu kişiler, kendi düşüncelerini ve hayallerini coşkuyla, duygusal sömürüyle veya çeşitli şekillerde allayıp pullayarak; sizin hayallerinizin üstüne kendi hayallerini inşa ederler. Eğer yeterince uyanık davranmazsanız bir bakmışsınız ki onların hayalleri, sizin hayalleriniz olmuş! Bu noktada sizin düşünceleriniz artık, onların beklentilerine ve hayallerine hizmet eder hale gelir. Kayıptır artık hayalleriniz… Böylelikle, enerjinizi de alırlar. Kendi hayalleri ve istekleri için ustalıkla kullanırlar, düşüncelerinizin enerjisini...

     

    Siz artık, başkası için “hoş” ama sizin için “boş” bir hayalin peşinden gitmektesinizdir. Elbette, ara sıra harlarlar bu hayal ateşini. Ya iyi arkadaş cümleleriyle veya “şöyle yaparız birlikte, şunu yaparız” cümleleriyle… Veya çeşitli hediyelerle yaparlar bunu. Başkasının hayalinin rotasında, sizin olmayan bir yolda yürür hale gelirsiniz. Bu durumdan uzaklaşmak için öncelikle, herkesle iyi geçinmek zorunda olmadığınızı anlamalısınız. Sırf insanlarla iyi geçinmek ve onaylanmak için herkesin her dediğine inanmamalıyız. Zaten bu gerçekçi bir düşünce de değildir ve eninde sonunda bizi hayal kırıklığına götürür.

     

    “Başkalarının, senin hakkında ne düşündükleri konusunda endişe duyduğun sürece onlar senin sahibindir.” Walsch

     

    İnanmak veya İnandırılmak

     

    İnancın birçok yönü kanmaktan geçer. İnançlarımız çoğunlukla sağlam temeller üzerine kurulmamıştır. İnançlar; iyi düşünülmüş, iyi hesaplanmış cümlelerle, süslü sözlerle donatılmıştır çoğunlukla. Biz bunları onaylayıp kabul ettiğimiz anda söylenenlere inanmışız demektir. İnandırılmak istenen şeyin çoğunlukla manipüle edici bir tarafı da vardır.

     

    Her inanç, benzer temalar içeren inançlarla bir karşıt görüş oluşturur. Dinsel inançları buna örnek verebiliriz: Müslümanlık, Hristiyanlık, Yahudilik… Hepsi dinsel inançlardır ve birine inandığınızda; bir anlamda geriye kalan hepsini ret etmiş, inanmamış olursunuz. Katıldığınız şey, kaçırdığınız şeyi belirler başka bir ifadeyle…

     

    Bazı insanlar size gelip: Yeterince “iyi ve başarılı” olmadığınızı ve “yapamayacağınızı” söylediğinde ve siz buna içten içe “Acaba öyle mi?” dediğinizde yüreğimize “kendine inançsızlık” tohumu ekilmiş olur. Ve bu tohumlar aracılığıyla, biz bundan sonra yaptığımız şeylerde artık yeterince “iyi” ve “başarılı” olamayabiliriz. Birilerinin sözleriyle veya zamanla kendi kendimize eklediğimiz iç içe geçmiş halkalarla oluşturduğumuz zincirleri kırdığımızda ve inançlarımızdan özgürleştiğimizde, gerçekten bize çizilmiş olan o daireden dışarı çıkıp, genişleriz. Düşünce ve hareket özgürlüğü kazanıp, ona göre seçimler yaptığımızda, kendi aklımızla düşünüp, ona göre yaşadığımızda olası dramlardan kurtuluruz.

     

    “İnsanlar genellikle olduklarına inandıkları kişi haline gelirler. Eğer bir şeyi yapamayacağıma inanırsam; bu inanç, onu yapma gücünü elimden alır. Yapabileceğime inanırsam, başlangıçta sahip olmasam bile onu yapacak gücü kendimde bulurum.” Mahatma Gandi

     

    Unutmayın, hayatınızın öznesi sizsiniz. Eğer bu gerçeği hayatınızda yeterince kavramamışsanız; kendi yaşam oyununuzda kendinize “figüran” rolünü biçiyorsunuz demektir. Kendi hayatınızın başrolünü oynayabilmek ve rolünüzün hakkını layıkıyla verebilmek için her daim uyanık bir zihin halinde olunmalıdır. Ayrıca farkındalığınızı sürekli yüksek tutmalı ve kendinizi iyi tanımalısınız. Her zaman güçlü ve kendinden emin olmak da önemlidir. Hayatta kim olduğunuzu, ne istiyor olduğunuzu iyi biliyor olmalısınız. Kendinin önemli ve değerli olduğuna dair tam bir inanç, her zaman kişiye güç verir. İsa, bunu çok güzel bir şekilde ifade etmiştir: “Kendini tanı! Bu gerçek, senin özgür olmanı sağlayacaktır.”

     

    “Herkes kendi hayatına sahip çıkmalı. Herkes kendi ruhuna çare olmalı. Kimse, kimsenin ruhuna deva olamaz. Yeri geldikçe, bunu kendimize hatırlatmalıyız.”

     

    FİGEN KARASLAN


  7. Delf Mabedi'ndeki bir yazıt şöyle der: "Kendini bil, böylelikle evreni ve tanrıları da bileceksin." Tevekkeli değil, gelmiş geçmiş tüm büyük üstatlar hep aynı fikri tekrarladılar: 'Tanrıyı tanımak istiyorsan içine dön ve kim olduğunu keşfet.' Bu keşfe gönüllü çıkanlar, bir gün muhakkak onunla tanışıp el sıkışmak zorunda kalacaklar. Kiminle mi? Benliğe tahakküm eden o müstebit güçle, yani gölgeyle...

     

    Carl Jung'un 'gölge' adını verdiği; istisnasız hepimizde var olan bu karanlık kişilik, kendimizle bütünleşebilmenin, aydınlığı yakalayabilmenin anahtarıdır. Tanrının aslında karanlık bir yanı olduğu bilgisine arkasını dönenler, "O sadece Işıktır," diye iddia edenler, içlerindeki karanlığı da kabullenemezler. Ne acıdır ki, suçluyu hep dışarıda arayan; karşılaştıkları her nahoş olayda daima kaderi ya da başkalarını sorumlu tutan kişiler, bütünlüğün simyasındaki bu unsurun bahşettiği gücü kullanmak yerine ona yenik düşerler.

    Jung'un, "Eğer kendi gölgenizle yüzleşmezseniz, yüzleşmediğiniz gölge kaderiniz olarak karşınıza çıkacaktır," demesindeki nedenlerden biri budur. Gölge'nin niçin ve nasıl geliştiğini, kendini hangi davranış ve duygularla ele verdiğini incelemeye başlamadan önce Jung'un otobiyografisindeki (*) şu manidar anıyı aktarmak istiyorum sizlere:

     

    "O sıralarda beni hem ürküten, hem de yüreklendiren bir düş gördüm. Bir gece, neresi olduğu belli olmayan bir yerde çok şiddetli bir rüzgârla boğuşarak ilerlemeye çalışıyordum. Her yerde yoğun sis kümeleri uçuşuyordu. Elimde, her an sönmeye hazır bir ışığı sımsıkı tutuyordum. Her şey bu ışığı yanar tutmama bağlıydı. Ansızın, izlendiğim duygusuna kapıldım. Arkama baktığımda, dev bir karaltı gördüm. Ne denli tehlikede olsam da geceye ve rüzgâra karşı küçük ışığımın sönmesine izin vermemem gerektiğinin bilincindeydim. Uyandığımda, karaltının, sisin içinde savrulan ruhumun bölünmüş bir parçası olan gölgem olduğunu anladım. Taşıdığım zayıf ışıkta belirmişti ve bu ışık, sahip olduğum tek ışık olan bilincimdi. Kavrayabilme yetim tek ve en değerli hazinemdi. Karanlığın güçlerine oranla, her zaman yetersiz ve kırılgan kalacaktı fakat gene de bir ışıktı, benim ışığımdı."

     

    Meselenin özünde, telaffuzu güç Yunanca bir kelimeyle izah edilen çok önemli bir yasa var: Enantiodromia. 'Enatio' (karşı koymak, karşısında durmak) ve 'dromia' (koşmak) sözcüklerinden terkip edilmiş bu kelime, bir yöne gidildiğinde, buna karşıt bir hareketin kendiliğinden oluştuğunu anlatmak için ilk kez filozof Heraclitus tarafından kullanılmıştır.

     

    Evrendeki kutupluluk ve denge yasaları icabı, zıta yönelen herhangi bir güç, kaçınılmaz olarak kendi karşıtını doğurur. Çünkü denge, ancak böyle kurulur. "Yukarıya çıkış ve aşağıya iniş bir ve aynıdır," diyerek epeyce insanın kafasını karıştırdığını tahmin ettiğimiz Heraclitus, asla görmezden gelemeyeceğimiz bu kozmik yasayı ne güzel kavramış." Kutupluluk prensibi, tezahür eden her şeyin, 'iki yanı', 'iki vechesi', 'iki kutbu', 'bir zıt çifti' olduğu ve uçlar arasında çeşitli derecelerin bulunduğu gerçeğini anlatır," diye yazar, metafizik öğrencilerinin başucu kitabı Kybalion'da.(**) "Işık ve karanlık aynı şeyin kutuplarıdır. Aralarındaki fark, yalnızca derece farkıdır. Müzik notaları da aynıdır. Do ile başlarsınız ve yukarı çıktıkça başka bir do ile karşılaşırsınız, bu böyle gider... Büyük ve küçük görecelidir. Pozitif ve negatif aralarında sayısız derece bulunan, aynı şeyin kutbudur."

     

    Kutupluluk yasasının psikolojik versiyonu enantiodromia devreye girdiğinde, psişenin kompansasyon mekanizması aşırıya kaçan tüm davranış ve duyguların zıtlarını ortaya çıkarır. Bu zıtların ikametgâhı, 'inkâr edilen', 'sahiplenilmeyen', 'yadsınan' tüm duyguların biriktiği gölgedir. "Yeter artık! Bunu yeteri derecede yaptın/ yaşadın / duyumsadın. Şimdi zıttını deneyerek aradaki farkı öğren," diyen bilincin karanlık yönü tetiklendiğinde şaşırtıcı şeyler oluşur: Sevgi birden nefrete dönüşür; aşırı iyilik ya da ruhaniyet temel içgüdülere rücu eder; tek yönlü yaklaşımlar karşı görüşü benimsemeye başlar. Buna verilebilecek örnekler pek çok: Toplumun en yüksek ahlaki değerlerinin ateşli savunucusu bir fanatiğin hayat kadınlarıyla seks yapması; büyük güç sahibi olan işadamının/kadınının geceleri sado-mazo ilişkiler yaşaması; yardımseverin çocuklarını döverek hıncını çıkarması gibi. Yıllardır tanıdığınız birinin aniden karakter değiştirdiğine şahit olduğunuz da bilin ki karşınızda duran o değil onun gölgesidir. Enantiodromia'nın fonksiyonu bizi bilinçli kılmaktır. Gerçek şu ki , şeytanı taşlamakla şeytanı yenmek mümkün değildir.

     

    Kaynak: Işık Menderes


  8. Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’de küçük bir köy olan Kessewill’de doğdu. İyi bir eğitime sahip geniş bir aile ile çevriliydi, aralarında bir kaç rahip ve aykırı sayılabilecek kişiler de vardı.

    6 yaşında Latince öğrenmeye başlayan Jung’un dil bilime ve edebiyata, özellikle antik edebiyata derin bir ilgisi vardı. Jung, pek çok modern Avrupa dilinin yanı sıra Eski Hint kutsal kitaplarının dili olan Sanskritçe de dahil bir çok eski dilde yazılan yazıları okuyabiliyordu.

     

    İlk kariyer seçimi arkeoloji olmasına rağmen, Basel Üniversitesinde Tıp okuyan Jung, ünlü nörolog Krafft-Ebing’le çalışırken kariyerine psikyatride devam etmeye karar verdi.

     

    Mezuniyetinin ardından Zürih’teki Burghoeltzli Akıl Hastanesinde görev alan Jung, burada şizofreni uzmanı (ve şizofreninin isim babası) Eugene Bleuler ile birlikte çalıştı. Bir Freud hayranı olan Jung, onunla 1907’de Viyana’da tanıştı. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra Freud o gün için tüm randevularını iptal etmiş ve birlikte 13 saat boyunca duramadan konuşmuşlar. Freud sonunda Jung’u psikoanalizin prensi ve kendi mirasçısı olarak görmeye başlamıştı.

     

    Fakat Jung hiçbir zaman için Freud teorisini tamamen benimsemedi. Aralarındaki ilişki 1909’da Amerikaya yaptıkları bir gezi sırasında soğuklaşmaya başladı.

     

    Birinci Dünya Savaşı Jung için oldukça acı veren bir kişilik testi dönemi olmuştur. Bu aynı zamanda, dünyanın şimdiye kadar gördüğü kişiliğe dair en ilginç teorilerden birinin de başlangıcını oluşturur. Savaştan sonra Jung bir çok yer gezdi; Afrikadaki, Amerikadaki ve Hindistandaki kavimleri inceledi. 1946’da emekli oldu ve 1955’de eşinin ölümünden sonra gözlerden uzak yaşadı. 6 Haziran 1961’de Zürih’te öldü.

     

    Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri

     

    Psikanaliz alanındaki çalışmalarıyla bir asra damgasını vuran Freud terapinin amacının bilinçaltını bilinçli hale getirmek söylemişti. Ve bir teorisyen olarak bunu çalışmalarının baş hedefi yaptı. Fakat aynı zamanda bilinçaltını pek de hoş bir şey olarak algılamamamıza yol açtı; burası yanan arzuların , kötü huylar ve cinsel tutkuların derin çukuru, korkulu deneyimlerin gömüldüğü bir yerdi. Bu haliyle bilinç yüzeyine çıkarmak isteyeceğimiz bir şey değildi.

     

    Onun genç çalışma arkadaşlarından Carl Gustav Jung ise içimizdeki bu uzayı araştırmayı hayatının ve çalışmalarının amacı yapacaktı. Jung Freudyen teoriyle güçlenmiş temelinin yanında mitoloji, din ve felsefe alanlarında derin bir bilgiye sahipti. Özellikle Siyonizm, Kimya, Kabala ve Hinduizm ve Budizm’deki benzerleri gibi karmaşık mistik geleneklerin sembollemeleri konusunda oldukça bilgiliydi.

    Jung ayrıca rüyalar ve zaman zaman görüntülerle ileriyi algılama kapasitesine sahipti. 1913 sonbaharında dev bir selin Avrupanın büyük bir bölümünü içine alarak doğduğu yer olan İsviçre’nin dağlarında durduğu hayalini gördü. Yüzlerce insan sularda boğuluyor ve medeniyet yıkılıyordu. Ardından sular kana dönüşüyordu. Bu görüntüyü daha sonraki haftalarda sonsuz kışın, kandan nehirlerin rüyaları takip etti. Jung bunun bir psikoza dönüştüğünden endişe etmeye başlamıştı.

     

    Aynı yılın Ağustos’unda 1. Dünya Savaşı başladı. Jung bir bağlantı olduğunu hissetti; bir birey olarak kendisi ve genel anlamda insanlık arasında açıklanamayan bir tür bağlantı vardı. Jung o tarihten 1928’e kadar, daha sonraki tüm teorilerinin temelini oluşturacak ve bir bakıma acı veren bir benliğini arama sürecine girecekti.

     

    Jung tüm rüyalarını, fantazilerini, hayallerini dikkatlice kaydetmiş; ayrıca onları çizerek, resmederek ve heykellerini yaparak göz önüne sermiştir. Deneyimlerinin kendilerini kişileştirme eğiliminde olduklarını gören Jung, bu keşfinin sonunda yaşlı bir bilgin ve onun yanındaki küçük bir kızla karşılaşmıştır. Yaşlı bilgin bir dizi rüyadan sonra bir tür ruhsal rehber haline dönüşmüş; küçük kız ise dişi ruh “anima”yı temsil ederek onun biliçaltının derinlikleriyle iletişime geçmesinde temel araç olmuştur.

     

    Jung’un anlatımıyla bilinçaltının kapısında derimsi kahverengi bir cüce bekliyordu. Bu, Jung’un egosunun ilkel yoldaşı “gölge” idi. Jung rüyasında kendisinin ve cücenin “Siegfried” adını verdiği sarışın güzel bir genç kızı öldürdüğünü gördü. Jung’a göre bu, bir süre sonra tüm Avrupada derin bir üzüntü yaratacak zafer ve kahramanlık düşkünlüğünün tehlikelerine işaret eden bir uyarıydı –aynı zamanda da kendisinin Sigmund Freud’u kahramanlaştırma eğiliminin tehlikeleri hakkında bir uyarı!

     

    Jung ölüler ile ilgili de pek çok rüya gördü; ölüler, ölülerin toprakları ve ölülerin yükselişi hakkında. Bunlar tamamıyla bilinçaltını temsil ediyordu –Bu Freud’un üstünde fazlaca durduğu nispeten “küçük” kişisel bilinçaltı değil, tüm insanlığın kollektif bilinçaltıydı ve tüm ölüleri, kişisel hayaletlerimiz de dahil, kapsayabilirdi. Eğer mitolojiyi, geçmişi yeniden anımsayabilirsek, bu hayaletleri de anlayabilecek, ölülerden huzursuz olmayacak ve zihinsel hastalıklarımızı iyileştirebilecektik.

     

    Jung’u eleştirenler basitçe Jung’un kendisinin de tüm bunlar olurken hasta olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat Jung’a göre ormanı anlamak istiyorsanız, yalnızca kıyıda bir ileri bir geri gezinmekle yetinemezsiniz. Ona yaklaşmalı ve içine girmelisiniz, ne kadar tuhaf ve ürkütücü görünürse görünsün…

     

    Eşzamanlılık –Jung’un Gerçekliğe Yanıtı

     

    Bilim Çağının prensi olarak bilinen ünlü düşünür Carl Gustav Jung, çalışmalarıyla entellektüel dünyanın devi haline gelmiştir. Jung, analitik psikanalizin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Freud’un yakın bir çalışma arkadaşı olan Jung 1914’te ondan bağımsız olarak kendi analitik psikoloji ekolünü oluşturmuştur. Jung’un kurum testleri, ESP, öngörü, nedensel astrolojik kesişimlerin bağladığı “anlamlı rastlantılar” üzerindeki çalışmalarından elde ettiği bilgiden aldığı ilham, ümit verici ama tamamlanmamış istatistiki verilerden güç alan ipuçlarıyla birleşince bu, bir kollektif bilinçaltı teorisinin gelişmesini sağlamakla kalmamış aynı zamanda kültürel araştırmalar, özellikle mitoloji ve din üzerine yapılan çalışmalar üzerinde önemli etkiler doğurmuştur.

     

    Jung her ne kadar bilimselliğin gücüne inanıyor ve gerçeği bulma yolunda uygulamacı methodları herkes kadar kullanıyorduysa da, bilimsel anlayışın doğal ve sosyal dünyaların insan-dışılaştırılmasına yol açtığını söylemiştir. “Doğal fenomenleri daha önceden olduğu gibi bilinçsizce kabulleniş kayboldu”. Sorunun temeli ontolojik iddiaların standart karmaşık kümesinde yatar. Jung, ısrarla zihnin öğelerinin en az dış dünyada gördüklerimiz kadar gerçek olduğunu vurgulamıştır; kastettiği şey açıkça ortadadır ve kimse reddedemez.

     

    1951’de İsviçre’deki Eranos Konferansında verdiği bir derste, Jung klasik eşzamanlılık olarak gördüğü olaylara örnekler vermiş ve bunları zihinsel olayların hem rüyalarda hem de uyanıklık halinde kollektif bilinçaltını sembolik ve fiziksel varlık eş düzlemlerinde etkilemekle kalmayıp ondan etkilendiklerine ve çoğu zaman zaman, uzay ve istatistiki olasılık kavramlarını aştıklarına bir kanıt olarak göstermiştir.

     

    TEORİ

     

    Jung’un teorisi, insan zihnini 3 bölüme ayırır. Bunlardan ilki Jung’un bilinçli akıl olarak tanımladığı ego’dur. Bununla yakından bağlantılı ikinci bölüm ise kişisel bilinçaltıdır ve o an için bilinç düzeyinde olmayan ama bilinç düzeyine çıkabilecek herşeyi içerir. Kişisel bilinçaltı pek çok kişinin algıladığı bilinçaltı şekline benzer; akla kolayca getirilebilecek olan anıları ve bastırılmış olan diğerlerini kapsar. Ama içgüdüler, Freud teorisinin aksine, bunun dışındadır.

     

    Jung’un insan zihni hakkındaki teorisine eklediği üçüncü bölüm aynı zamanda teorisini diğerlerinden çarpıcı bir biçimde ayırır; kollektif bilinçaltı. Bunu ruhsal kalıtım olarak da adlandırabiliriz. Burası bir tür olarak edindiğimiz tüm deneyimlerin depolandığı yerdir; hepimiz bu bilgiyle doğarız. Yine de hiçbir zaman doğrudan bunun bilincinde olamayız. Burası tüm deneyimlerimizi ve davranışlarımızı etkiler, en çok da duygusal olanları. Fakat biz bunu ancak dolaylı olarak, etkilerini görerek anlayabiliriz.

     

    Kollektif bilinçaltının etkilerini diğerlerinden çok daha açık bir şekilde gösteren bazı deneyimler vardır: İlk görüşte aşk, deja vu (o anı daha önce yaşamışsınız hissi) ve birtakım sembolleri ve bazı mitlerin anlamını hemen farketme gibi deneyimlerin tümü dış gerçekliğimizin kollektif bilinçaltıyla ani kesişimi olarak düşünülebilir. Daha geniş anlamda düşündüğümüzde, tüm dünyadaki ve tüm zamanlardaki sanatçı ve müzisyenlerin paylaştığı yaratıcı deneyimler, tüm dinlerdeki mistiklerin ruhsal deneyimleri ya da rüyalardaki, fantazilerdeki, mitolojilerdeki, peri masallarındaki ve edebiyattaki parallellikler kollektif bilinçaltına birer örnektir.

     

    Buna güzel ve son zamanlarda oldukça tartışılan bir örnek de ölüme yaklaşma deneyimleridir. Ölüme oldukça yaklaştıktan sonra hayata döndürülen pek çok farklı kültürel altyapıya sahip bir çok insan birbirine oldukça benzeyen deneyimlerden söz etmiştir; bedenlerini terk ettiklerinden, bedenlerini ve onları çevreleyen olayları net olarak gördüklerinden, ucunda parlak bir ışık olan uzun bir tünele itildiklerinden ve kaybettikleri yakınlarının ya da dinsel figürlerin onları beklediğinden ve bu mutlu anı yaşarken bedenlerine geri dönmekten duydukları düş kırıklığından bahsetmişlerdir. -Belki de hepimiz ölümü bu biçimde deneyimlemek üzere yapıldık-

     

    Arketipler

     

    Kollektif bilinçaltını oluşturan öğelere arketipler –modeller- adı verilir. Jung onları dominantlar, mitolojik ya da ilkel figürler olarak da adlandırmıştır. Bir arketip, bir şeyi belirli bir yolla deneyimlemeye yönelik öğretilmemiş bir eğilimdir. Arketipin kendine has bir biçimi yoktur, ama gördüğümüz ya da yaptığımız şeyler üzerinde “düzenleyici bir ilke” rolünü üstlenir. İşleyişi Freud’un teorisindeki içgüdülerin işleyişiyle aynıdır: Bir bebek başlangıçta sadece yiyecek bir şeyler ister, istediğinin ne olduğunu bilmez. Yine de içinde belli şeylerle tatmin edilip bazılarıyla edilemeyecek belli belirsiz bir arzu vardır. Büyüyen çocuk ise tecrübeyle birlikte açken çok daha belirgin bir şey istemeye başlar; bir şişe, bir kurabiye, ya da mantarlı pizza gibi..

    Bir arketip uzaydaki bir kara deliğe benzer; orada olduğunu yalnızca içine çektiği madde ve ışık sayesinde anlayabilirsiniz.

     

    Anne Arketipi

     

    Atalarımızın hepsininin anneleri vardı. İçinde ya bir anne ya da anne yerine geçen bir figürün yer aldığı bir ortamda yetiştik. Güçsüz bebeklerken bizi besleyen kişi ile bağımız olmaksızın yaşayamazdık. Bu da bizim bu evrimsel ortamı yansıtacak şekilde “tasarlandığımız” sonucunu doğuruyor: bir anne istemeye, onu aramaya, tanımaya, onunla ilgilenmeye hazır olarak dünyaya geldik.

     

    Bu yüzden anne arketipi belli bir tür ilişkiyi, “annelik” ilişkisini tanımamızı sağlayan doğuştan gelen bir yeteneğimiz. Jung , bu konunun biraz soyut olduğunu ve bu arketipi dünyada, belirli bir kişi üzerinde –çoğunlukla kendi annelerimiz- yansıtma eğiliminde olduğumuzu söyler. Çevrede bu arketipi yansıtacak belli bir kişi bulunmadığında bile, bu arketipi kişiselleştirerek bir mitolojik “roman” karakteri haline dönüştürmeye çalışırız. Bu karakter, arketipi sembolize etmektedir.

     

    Anne arketipi ilkel ana ya da mitolojideki toprak ana ile sembolize edilir; batı inanışlarında Havva ve Meryemle, ve kilise, ulus, veya bir orman ya da okyanus gibi daha kişisel sembollerle. Jung’a göre, zihnindeki anne arketipinin ihtiyaçları gerçek annesi tarafından karşılanamayan bir kişi ileriki yaşamında kilisede huzur aramaya veya kendini anavatanıyla özdeşleştirmeye, Meryem ana figürünü imgelemeye ya da denizde yaşamı seçmeye eğilim duyacaktır.

     

    Mana

     

    Öncelikle şu anlaşılmalıdır ki, bu arketipler, Freud’un içgüdüleri gibi biyolojik değillerdir. Daha çok ruhsal isteklerdir. Örneğin, eğer rüyanızda uzun cisimler gördüyseniz, Freud bunların phallus’u ve nihayetinde seksi sembolize ettiği yorumunu yapabilir. Fakat Jung’un çok daha farklı bir bakış açısı vardır. Ona göre açıkça bir penis gördüğümüz rüyalar bile doyurulmamış bir seks ihtiyacından daha farklı şeylere işaret ediyor olabilir.

     

    İlkel topluluklardaki phallic sembolerin doğrudan seksle ilgili olup olmadıkları şüphelidir. Bunlar genellikle mana’yı, yani ruhsal gücü sembolize ederler. Bu semboller özel zamanlarda canlandırılarak toprağı bereketlendirmek, mahsulleri ya da balıkları artırmak veya birini iyileştirmek için çağrılmaktadırlar. Penis ve güç, semen ve tohum, gübre ve bereket arasındaki bağlantı bir çok kültür tarafından anlaşılmıştır.

     

    Gölge

     

    Seks ve yaşam içgüdüleri Jung’un sisteminde de genel olarak temsil edilmektedir. Onlar Jung’un gölge adını verdiği arketipin bir parçasıdır. İhtiyaçlarımızın hayatta kalma ve üreme içgüdüleriyle sınırlı olduğu, kendimizin bilincinde olmadığımız ilkel insandan, “hayvan” geçmişimizden gelen bir parça.

     

    Gölge, egonun karanlık yüzüdür; potansiyel kötülüğümüz genelde burada saklanmaktadır. Gerçekte gölgenin bir etiği yoktur; iyi ya da kötü değildir, tıpkı hayvanlardaki gibi. Bir hayvan yavrularını şefkatle sevme ve avlarını yiyecek için vahşice öldürme yeteneklerine sahiptir. Ama ikisini de yapmayı seçmez. Ne isterse onu yapar. O “masumdur.” Fakat bizim insani bakış açımızdan, hayvanların dünyası vahşi ve acımasız görünür, bu yüzden de gölge, kişiliğimizin itiraf edemediğimiz yanlarının saklandığı bir çöp kutusu haline gelir.

     

    Gölgenin sembolleri, yılan, ejderha, canavarlar ve şeytanlardır. Gölge çoğu zaman bir mağaranın ya da su dolu bir havuzun; kollektif bilincin girişinde bizi bekler. Bir daha rüyanızda şeytanla mücadele ettiğinizi gördüğünüzde fark edeceksinizdir ki mücadele ettiğiniz yalnızca kendinizdir.

     

    Persona

     

    Persona sosyal görüntümüzü temsil eder. Persona sözcüğü person –kişi ve personality –kişilik sözcükleriyle bağlantılıdır ve Latincede maske anlamına gelen mask sözcüğünden gelmektedir. Persona kendinizi dış dünyaya göstermeden önce taktığınız maskedir. Her ne kadar bir arketip gibi başlasa da, onun farkına vardıktan sonra kollektif bilinçaltından en uzak olan yanımız olduğunu görürüz.

    Bu en iyi haliyle, toplumun bizden istediği rolleri yerine getirirken hepimizin vermek istediği “iyi imaj”dır. Fakat bu aynı zamanda insanların düşüncelerini ve davranışlarını yönlendirmek için kullandığımız “yanlış imaj” da olabilir. En kötüsü de bunu asıl doğamız zannedebilmemizdir. Bazen nasıl görünmek istiyorsak öyle olduğumuza inanırız.

     

    Anima ve animus

     

    Hayatta oynamak zorunda olduğumuz dişi ya da erkil rol kişiliğimizin –persona’nın bir parçasını oluşturur. Pek çok insan için bu rol fiziksel cinsiyetleriyle belirlenmektedir. Fakat Jung da Freud, Adler ve diğerleri gibi, biseksüel bir doğaya sahip olduğumuzu hissetmiştir. Yaşamımıza bir fetus olarak başladığımızda, farklılaşmamış cinsel organlara sahiptik; bunlar ancak zamanla ve çeşitli hormonların etkisiyle dişi ya da erkek halini almıştır. Aynı şekilde bir bebek olarak sosyal yaşamımıza başladığımızda, sosyal açıdan ne erkek ne de dişiydik. Fakat neredeyse eşzamanlı olarak -pembe ve mavi kurdelalar gibi şeylerle – bizi yavaş yavaş erkeğe ya da kadına dönüştüren toplumun etkisine girmişizdir.

     

    Tüm toplumlarda erkek ve kadın rollerinden beklentiler farklıdır; bu genellikle üremedeki farklı rollerimizi temel alır, fakat çoğu zaman tamamen geleneksel bir çok detayı da içerir. Günümüz toplumunda, hala bu geleneksel beklentilerin izlerini taşırız. Kadınların hala daha şefkatli ve daha az agresif olmaları, erkeklerin ise hala güçlü ve duygusal açıdan dayanıklı olmaları beklenir. Jung’a göre bu beklentiler bizim potansiyelimizin ancak yarısını geliştirebildiğimizi gösterir.

     

    Anima, erkeklerin kollektif bilinçaltındaki dişi yanı, animus ise kadınların kollektif bilinçaltındaki erkil yanı temsil etmektedir. İkisi birlikte “syzygy” olarak adlandırılır. Anima anlık ve sezgisel davranan genç bir kız, ya da bir cadı veya toprak ana olarak kişileştirilebilir. Genellikle derin duygusallık ve hayatın gücüyle bağdaştırılır. Animus yaşlı, bilge bir adam, bir sihirbaz, ya da çoğu zaman birden çok erkek olarak kişileştirilebilir ve bu figür genelde mantıklı, gerçekçi ve hatta tartışmacıdır.

     

    Anima ya da animus genel anlamda kollektif bilinçaltıyla iletişim kurmamızı sağlayan arketiptir. Aynı zamanda aşk yaşamımızın büyük bir bölümünden de sorumludur. Biz, bir antik Yunan efsanesinde söylenildiği gibi, karşı cinste diğer yarımızı, Tanrıların bizden aldığı diğer yarıyı, ararız. İlk görüşte aşık olduğumuzda bu, zihnimizdeki anima ya da animus arketipine oldukça uyan biriyle karşılaştık demektir.

     

    Diğer arketipler

     

    Jung, arketiplerin basitçe listeleyip ezberleyebileceğimiz belli gruplara ayrılmadığını ve sabit bir sayılarının olmadığını söylemiştir. Bunlar içiçedir ve gerektiğinde birbirleri içinde kolaylıkla eriyebilirler ve mantıkları geleneksel türde değildir. Yine de Jung diğer belirgin arketiplere şu örnekleri vermiştir:

     

    Annenin yanında başka aile arketipleri de vardır. Baba, genellikle bir rehber ya da bir otorite figürü olarak sembolize edilir. Ayrıca, aile arketipi de vardır. Bu, kan bağını ve bilinçli nedenlerden daha derinlere inen bağları temsil etmektedir.

     

    Ve çocuk; mitoloji ve sanatta çocuklarla, özellikle bebekler ve diğer küçük yaratıklarla temsil edilmiştir. Çocuk, geleceği, oluşu, yeniden doğuşu ve kurtuluşu sembolize eder. Batılılar kış dönümündeki Noelde İsanın doğuşunu kutlarken, bu dönem, güneşin kendilerine yeniden dönüşünü kutlayan kuzeydeki ilkel kültürler için de geleceği ve yeniden doğuşu temsil eder. Çocuk arketipi çoğu zaman diğer arketiplerle karışarak çocuk-tanrıya ya da çocuk- kahramana dönüşür

    Çoğu arketip öykü karakteridir. Kahraman bunların başlıcalarındandır. O mana –güç kişiliğidir ve kötü ejderhaları yenen kişidir. O, temelde –bizim öykünün kahramanı olarak sembolleştirdiğimiz- egoyu simgeler ve zamanının çoğunda ejederhalar ve canavarlar kılığına bürünen gölgelerle savaşır. Ne yazık ki kahraman, bir pozisyon olarak seçilebilmek için fazlaca saftır. Sonuçta o, kollektif bilince giden yollara dikkat vermez.

     

    Kahraman, sık sık bakireyi kurtarmak için yola çıkar. O, saflığı, masumiyeti ve tecrübesizliği temsil etmektedir. Kahramana yolunda yaşlı, bilge adam rehberlik eder. O animusun bir biçimidir ve kahramana kollektif bilincin doğasını gösterir. Karanlık baba arketipi ise gölgeyi, gücün karanlık yüzünün hakimini simgeler. Ayrıca bir hayvan arketipi de vardır; insanlığın hayvan dünyasıyla ilişkilerini temsil etmektedir. Kahramanın sadık atı buna bir örnek olabilir, yılanlar da çoğu zaman hayvan arketipinin sembolü olmuşlardır ve oldukça zeki oldukları düşünülür. Sonuçta hayvanlar doğalarına bizden çok daha yakınlardır.

     

    Hakkında konuşulması daha güç bazı arketipler de vardır. İlk adam bunlardan biridir ve batı dininde Adem’le sembolize edilir. Bir diğeri Tanrı arketipidir; evreni anlamaya, olanlara bir anlam vermeye, herşeyi bir amacı ve bir yönü varmış gibi görmeye olan ihtiyacımızı gösterir.

    Hermafrodit, hem dişi hem erkek, karşıtlıkların birleşimini temsil eder. Tüm arketiplerin en önemlisi ise benliktir. Benlik kişiliğin nihayi birliğidir ve çember, haç ve Jung’un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembollenmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir; bu bir geometrik figür gibi olabileceği gibi renkli camdan bir pencere de olabilir. Benliği en iyi temsil eden kişiliklendirmeler mükemmelliğe ulaştıklarına inanılan İsa ve Buda gibi figürler olmasına rağmen, Jung mükemmelliğe gerçek anlamda ancak ölüm anında ulaşılabileceğini düşünmektedir.

     

    İnsan aklının dinamikleri

     

    Zihnin bileşenlerinden onların işleme ilkelerine gelelim. Jung, bize 3 temel ilke sunmuştur. Bunlardan ilki Karşıtlıklar İlkesi’dir. Her istek hemen bir karşıtına da işaret eder. Örneğin, eğer içimde iyi bir düşünce varsa, derinlerde başka bir yerde karşıt bir kötü düşünce bulunmaktadır. Aslında temel nokta şudur: İyilik anlayışına sahip olabilmem için, bir kötülük anlayışım da olması gerekir, tıpkı yükselişlerin düşüşler olmadan, siyahın beyaz olmadan varolamayacağı gibi.

     

    Jung’a göre, zihnin gücünü (ya da libidosunu) yaratan karşıtlıklardır. Bu bir pilin artı ve eksi uçlarına ya da bir atomun bölünüşüne benzer. Enerjiyi yaratan zıtlıklardır; güçlü bir zıtlık güçlü enerji, zayıf bir zıtlık zayıf enerji ortaya çıkarır.

     

    İkinci ilke, Eşitlik İlkesidir. Zıtlıktan doğan enerji her iki tarafa da eşit bir şekilde dağıtılır. Buna örnek olarak 10-11 yaşlarında başımdan geçen bir olayı anlatayım. O yıllarda zaman zaman yaralanmış, kötü durumdaki orman hayvanlarını iyileştirmeye çalışıyordum. Fakat korkarım bunu yaparken sık sık onlara daha çok zarar vermiştim. Bir keresinde yavru bir kuşu iyileştirmeye çalışıyordum. Fakat onu kaldırırken bir an onu elimle ne kadar kolayca ezebileceğim düşüncesi aklımdan geçti ve sarsıldım. Bu düşünceden hiç hoşlanmamıştım, ama düşünce yadsınamaz biçimde oradaydı. Yani o yavru kuşu elime aldığımda, ona yardım etmeye yönelik bir enerjim vardı, ama aynı zamanda içimde onu ezmek için de eşit miktarda bir enerji vardı. Ben kuşa yardım etmeye çalıştım ve enerji birtakım davranışlara dönüşerek yardım eylemini oluşturdu. Peki ya diğer enerji? Ona ne oldu?

     

    Bu, gerçekleştirmediğiniz isteğe karşı tutumunuza bağlıdır. Eğer bu isteği kabullenir, onunla yüzleşir ve bunun bilincinde davranırsanız, bu enerji zihninizin genel anlamda gelişmesini sağlar; diğer bir deyişle büyürsünüz. Ama bunun yerine, bu kötü isteği hiç bir zaman duymamış gibi davranırsanız, onu inkar eder ve bastırırsanız, enerji bir “kompleks” in oluşumunda kullanılacaktır. Kompleks, bir konu etrafında kümelenen bastırılmış düşünceler ve duygular paternidir. Eğer bir an için de olsa kuşu ezme fikrinin aklınızdan geçtiğini inkar ederseniz, bu düşünceyi gölgenin (karanlık yanınızın) önerdiği bir biçime sokabilirsiniz. Eğer biri duygusal yanını inkar ediyorsa, duygusallığı anima –dişi yan- arketipi içinde kendine bir yer bulabilir.

     

    Sorun işte buradadır: Eğer tüm yaşamınız boyunca yalnızca iyiymişsiniz gibi davranırsanız –sanki yalan söylemeye, aldatmaya, çalmaya ve öldürmeye kapasiteniz yetmiyormuş gibi -, her iyilik yapışınızda diğer yanınız gölgenin etrafında bir kompleks içine girer. Bu kompleks kendine göre bir yaşam yaratmaya başlayacak ve sizi ele geçirecektir. Bir anda kendinizi küçük yavru kuşların üzerinde zıpladığınız karabasanlar görürken bulabilirsiniz. Eğer uzun sürerse, kompleks sizi yenebilmekte ve size sahip olabilmektedir; bu çift kişilik gelişimine kadar varabilir.

     

    Son ilke, Entropi İlkesidir. Bu, karşıtlıkların bir araya gelme eğilimidir, böylece enerji azalabilir. Jung bu fikri fizikten almıştır; entropi tüm fiziksel sistemlerin bir sona doğru işlemeye olan eğilimine verilen addır, Böylece tüm enerji düzgün biçimde dağılabilecektir. Örneğin odanın bir köşesinde bir ısıtıcınız varsa, sonunda tüm oda ısınacaktır.

     

    İnsanlar gençken karşıtlıklar uç noktadadır, bu yüzden oldukça çok enerjiye sahibizdir. Yaşlandıkça, pek çoğumuz farklı yönlerimizle daha iyi başa çıkarız. Daha az saf idealistizdir, ve hepimizin iyi ve kötünün bir karışımı olduğumuzu fark ederiz. Karşı cins bize daha az tehlikeli görünür ve giderek androjenleşiriz. Yaşlılıkta kadın ve erkek fiziksel olarak bile daha çok birbirine benzer. Karşıtlıklarımızın üzerinde düşünebilme ve benliğimizin her iki yanını da görme sürecine, “geçiş” -transcendence- adı verilir.

     

    Benlik

     

    Jung'a göre, yaşamın amacı benliği tanımaktır. Benlik, tüm karşıtlıkların ötesine geçişi ve kişiliğinizin her yönünün eşit olarak sergilenmesini temsil eder. Artık ne kadın veya erkek ne ego veya gölge, ne iyi veya kötü ne bilinçli veya bilinçsizsinizdir, tüm bunları birlikte yaşarsınız. Hem bir birey, hem de yaratılışın bütünlüğüsünüzdür, ve ikisi de değil.

    Bunu zihniniz için yeni bir merkez, daha dengeli bir pozisyon olarak düşünebilirsiniz. Gençken, egoya yoğunlaşır ve kişiliğin önemsiz detayları hakkında hayıflanırız. İleriki yaşlarda ise, biraz daha derine odaklanır ve herkese, tüm hayata, hatta evrene daha fazla yakınlaşırız. Benliğini tanıyan bir kişi daha az bencil olacaktır.

     

    Eşzamanlılık

     

    Kişilik teorisyenleri uzun yıllar psikolojik süreçlerin mekanizma şeklinde mi yoksa teleoloji yoluyla mı işlediğini tartışmışlardır. Mekanizma düşüncesine göre, süreçler neden-sonuç ilişkisiyle işler. Birşey bir diğerine yolaçar ve diğeri başkasını doğurur, ve bu böyle gider, böylece şu anı geçmiş belirlemiş olur. Teoloji düşüncesinde ise gelecekteki bir durum hakkındaki fikirlerimizle yönlendiriliriz, amaçlar, anlamlar, değerler gibi şeylerle. Mekanizma determinizm ve doğa bilimleriyle ilişkilidir. Teoloji ise özgür irade ile bağlantılıdır.

     

    Psikoloji tarihinde, Freudyenler ve davranış bilimciler daha çok mekanizmacı olarak, neo-Freudyenler, hümanistler ve varoluşçular ise teleolojist olarak görülür. Jung, bunların her ikisinin de rolü olduğuna inanır ve ayrıca üçüncü bir altenatif daha ekler; eşzamanlılık.

     

    Eşzamanlılık birbirine neden-sonuç ilişkisiyle ya da teleolojik olarak bağlı olmayan, yine de aralarında anlamlı bir bağ olan iki olayın gerçekleşmesini anlatır. Jung, birbiriyle ilgisiz gibi görünen olayların aslında bilmediğimiz bir bütünün parçaları olduğu için eşzamanlı meydana geldiğini söylemiş ve haberci rüyaları buna örnek göstermiştir. İnsanlar zaman zaman rüyalarında birşeyler görürler, örneğin sevdikleri biriyle ilgili bir olayı ve ertesi gün gördüklerinin gerçekleşmiş olduğunu görürler. Bazen bir arkadaşımızı aramak için telefonu kaldırırız ve arkadaşımızın zaten hatta olduğunu görürüz. Çoğu psikolog bunları rastlantı olarak adlandıracak ya da gerçekleşme ihtimallerinin düşündüğümüzden çok daha fazla olduğunu göstermeye çalışacaktır. Jung ise bunların, bizim insanlarla ve genel anlamda doğayla kollektif bilinç yoluyla nasıl bağlandığımızı gösteren işaretler olduğunu söyler.

     

    Jung kendi dini inançları hakkında pek ipucu vermemiştir. Yine de eşzamanlılıkla ilgili bu olağandışı düşünce Hintlilerin gerçekliğe bakış açısıyla kolaylıkla açıklanabilmektedir. Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir: Oradan kendi dünyamıza ve birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir.

     

    Hint inanışlarında dış dünyaya maya –ilüzyon- adı verilir ve Tanrının rüyası ya da Tanrının dansı olarak düşünülür. Onu yaratan Tanrıdır, fakat kendi başına bir gerçekliği yoktur. Kişisel egolarımız jivatman, yani kişisel ruhlarımız olarak tanımlanır. Fakat onlar da ilüzyonun bir parçasıdır. Gerçekte tek ve bir olan Tanrı Atman’ın birer uzantısıyızdır; o kimliğini unutarak tamamen ayrı ve bağımsız olmuş, biz olmuştur. Fakat hiçbir zaman tamamıyla ayrı değilizdir. Öldüğümüzde uyanır ve başlangıçta kim olduğumuzu fark ederiz: tanrı.

     

    Hayal kurduğumuzda ya da meditasyon yaptığımızda kişisel bilincimizin derinliklerine iner, gerçek benliğimize, kollektif bilince gittikçe daha çok yakınlaşırız. Bu ruh hali içindeyken, diğer egolarla –diğerleriyle iletişime de özellikle açığızdır. Eşzamanlılık Jung’un teorisini nadir teorilerden biri haline getirmiştir; eşzamanlılık sadece parapsikolojik fenomenlerin üstünde değildir, aynı zamanda onları açıklamaya çalışmaktadır.

     

    Kaynak: Dr. C. George Boeree


  9. Dr. Seligman ve çalışma arkadaşları tarafından bulunan bir psikoloji terimi olan öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness), hayvanların ya da insanların, karşılaştıkları olumsuz olaylar üzerinde kontrollerinin olmadığını düşündükleri durumlarda ortaya çıkan apati (duygusuzluk) durumuna denir.

     

    Bu rahatsızlığı olan kişi, daha önce yaşadığı olumsuzluklarla tekrar karşılaşmaktan kaçınmak için çaba sarfetmez. Seligman'a göre, bireyin olumsuz olaylara maruz kalmasıyla gelişen öğrenilmiş çaresizlik duygusu; motivasyonsuzluk, uyumsuzluk, pasiflik, depresyon, umutsuzluk, eylemlerin sebepleri ve sonuçlarıyla ilgili bir bağ kuramama gibi sorunlara neden olmaktadır.

    Öğrenilmiş çaresizlik, organizmanın davranışlarıyla olumsuz bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenmesinden sonra, davranışlarıyla olumsuz sonucu ortadan kaldırabileceği durumlarda gereken çabayı gösterememesi olarak tanımlanır.

     

    İnsanın yapabileceği bazı şeyleri yapamayacağına inanması, bir işi yapmaya teşebbüs ederken cesaretinin kırılması, kişinin başarısız olmasına neden olur. Kendine güvenini yitirdiği için de gelecekte de o işi başaramaz. Acaba çocuklarımızın başarısız olmasında: "Sen bunu yapamazsın.'', "Bunu başaramazsın." , "Sen kim onu yapmak kim." , "Zaten sen bundan fazla ileri gidemezsin." gibi sözlerimiz etkili olmamış mıdır, dersiniz.

    Olumsuz düşünen insanları duymayın. Bu şekilde düşünen insanlara kulaklarınızı tıkayın, sağır olun. Çünkü bu gibi insanlar sizin ümitlerinizi, hayallerinizi, gelebilecek başarılarınızı, kısaca geleceğinizi çalarlar. Bu gibi sözler ailede, okulda, işyerinde, hayatın her alanında bizim davranışlarımızı kısıtlar.

     

    Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili olarak hayvanlar üzerinde yapılmış bazı ilginç deneyleri sizlerle paylaşmak isterim.

     

    KÜÇÜK BALIKLARI YİYEMEYEN KÖPEKBALIĞI

    Araştırmacılar bir köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuşlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar var. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarpmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenmiş. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşamamış. Köpekbalığı 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş. Bunun üzerine cam bölmeyi çıkarmışlar. Köpekbalığı oralı bile olmamış. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanıyormuş. Artık diğer balıkları yiyemeyeceğini anlamış ve balıklara dokunamamış. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş.

     

    ZIPLAYAN PİRELER

     

    Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili psikologlar bir pire deneyi yaparlar. Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozun altından ısıtırlar. Pire ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire hala 29 cm sıçrıyor. Halbuki eskiden 50 cm sıçrardı. Pire bu deneyle 29 cm' den fazla sıçrayamayacağını öğrenir.

     

    FİLLER NASIL EĞİTİLİR?

     

    Filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını öğrenmiştir.

     

    Çaresizliği öğrenmeyi şu iki ilginç öykü ne güzel anlatmaktadır:

     

    KURBAĞALAR

     

    Bir gün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:

    "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.

    Seyirciler bağırıyorlarmış: "...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.." Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

     

    KARTAL YAVRUSU

     

    Kartal yavrusu, bir vesileyle civcivlerin arasına düşmüş. Civciv olduğunu zannederek civcivler gibi yürürmüş. Civcivler gibi yeri gagalayıp yiyecek arıyormuş. Bir gün havada bir kartal görmüş.

     

    · Muhteşem bir kuş bu ya. Ne kadar yükseklerden uçuyor. Keşke bende onun gibi olabilsem. Onun gibi yükseklerden süzülerek uçabilsem. Diye söylenirken. Yanındaki civcivler demiş ki:

     

    · Bak biz civciviz, o ise kartal. Boşuna hayallere kapılma. Onun gibi yükseklerden uçamazsın.

     

    Kartal yavrusu çok üzülmüş. Çünkü kendisinin de bir kartal olduğunu bilmiyormuş. Birilerinin ona kartal olduğunu söylemesi ve onu buna inandırması gerekiyormuş. Ama söyleyen olmayınca hayatının sonuna kadar civcivler arasında yaşamış.

    Olumsuz düşünen insanları duymayın... Olumsuz düşünen insanlar olmayın... Yapabileceğinize inandığınız şeyleri yapmaktan vazgeçmeyin… İnsanları yapabilecek şeyleri yapmaktan vazgeçirmeyin… olumsuz çevre şartlarını düşünerek yapabileceklerinizi yapmaya devam edin. Neticede başarıya ulaşacaksınız.

     

    Neler karşısında çaresizdir insanoğlu?

     

    Karşılıksız aşk karşısında çaresizdir, cebinizde beş kuruş yokken ay başında gelen ve ödenmesi gereken faturalar karşısında çaresizdir, tedavisi olmayan hastalıklarda karşısındakinin eriyip bittiğini görürüken çaresizdir ve en önemlisi ölüm karşısında çaresizdir. Bütün çaresizlikler onulmaz bir acı verir insana. Hayattan soğutur, yaşamdan zevk almak ne kelime kahredersiniz dünyaya geldiğinize ve sona yaklaştığınızı düşünürsünüz. İki tercihiniz vardır, ya sonu seçersiniz ya da çaresizliği öğrenirsiniz.

    Peki çaresizliği öğrendiğiniz zaman ne olur? "Öğrenilmiş Çaresizlik" nedir?

     

    Öğrenilmiş çaresizlik bir nevi kabullenme durumudur. Elinizden bir şey gelmeyeceğini bilme, kabullenme ve kendinizi pasivize etme durumudur. Kontrol edemediği çevre ve olaylarla durmaksızın muhatab olan insanlar, içlerinde bulundukları durumu değişireceklerine olan inançlarını yitirir ve özgüvenlerini kaybetmeye başlarlar. Özgüven kaybı da zamanla diğer insanlara olan güvenin yitirilmesi, isteseler değiştirebilecekleri çevre ve olaylar karşısısnda da pasif ve umutsuz bir hale bürünülmesi zamanla içe kapanıklık, sosyallikten soyutlanma , kendi kendine yetememe, depresyon gibi farklı boyutlara gidecek bir silsile haline de dönüşebilir.

     

    Öğrenilmiş çaresizlik, çaresizlikten daha tehlikeli bir durumdur. Çaresizken çaresiz olduğunuzu bilirsiniz. Fakat çaresizliği öğrendiğiniz zaman çaresizlik sürecini uzatmış olur ve yaşayan bir ölü haline gelirsiniz. Yapabileceğiniz tek şey kendi zavallılığınıza kanlı gözyaşı dökmek ve her şeye son verme isteği yaşamaktır.

     

    Çaresizlik öğrenildiğinde “yapamıyorum, nasıl yapacağımı bilmiyorum, ben başaramam, yapamayacağımı biliyorum” gibi olumsuz cümleler telaffuz edilmeye başlanır. Kişi çaba harcamaktan vazgeçer, olumsuz uyaranlara pasif bir şekilde maruz kalmaya devam eder. Yapabileceğini gösteren her şeyi bilindışı süreçlerinde reddeder. Bu durumda şunu bilmek çok önemlidir. İnsan çaresizliği öğrenebileceği gibi güçlülüğü de öğrenir. Çok ciddi travmatik yaşantılardan sonra hayata yeniden daha güçlü sarılan insanlar çoktur.

     

    Sirklerde tonlarca ağırlığındaki fillerin ayaklarında ince bir zincir olduğunu gören küçük bir kız babasına sorar. Neden bu fillerinin incecik zincirleri kırıp kaçamadıklarını merak eder. Babası bu durumu küçük kızına şöyle açıklar. “ Bu filler henüz yavruyken ayaklarına kaçamayacakları kalın zincirler bağlanır. Bir süre kaçmaya çabaladıktan sonra filler çaba harcamayı bırakıp durumu kabullenirler. Şimdi büyüyüp dev canlılar olduklarında da bu durum değişmez. Bir kere çaresiz olduklarını ve ne yaparlarsa yapsınlar kaçamayacaklarını öğrenmişlerdir. Koşullar değişse de bilgi değişmez. Onları kaçmaktan alıkoyan asıl zincir beyinlerindedir.”

     

    Çaresizlik öğrenilebildiği gibi bütün zincirler kırılıp güçlülükte öğrenilebilir. Beyinlerimizdeki zincirleri fark edebilmek bu noktada çok önemlidir. Hayat ve koşullar sabit değildir. İnsan değişime gelişime açık bir varlıktır ve benzer durumlarda aynı sonucun alınması her zaman olası değildir. Bu noktada zincirlerimizi fark edip kırmak için çaresizlik içeren her düşüncenin üzerine gitmeli, önce beynimizi sonra ruhumuzu özgür bırakabilmeliyiz. Hemen şimdi yapamayacağımızı düşündüğümüz her şeyi gözden geçirme vaktidir. Zincirsiz bir yaşam da sadece bizim elimizdedir .

     

    Oysaki Necip Fazıl'ın dediği gibi "Ya çaresizsiniz Ya da çare SİZ siniz."

     

    Her şey kendinizde bitiyor. Çaresizliğin girdabına kapılıp majör depresyon, manik depresif, şizofren vs. gibi bazı etiketleri gidip de bir yerlerden satın alıncaya kadar pozitif düşünerek ve "Ben istersem aşamayacağım engel yoktur!!!" düşünce yapısını beynimize yerleştirerek, pozitif komutlarla beynimizi besleyerek Çare BİZ olabiliriz.

     

    Sevgiyle kalın.

     

    dır.

    Kaynaklar : Psk.Nur GEZEK ,PDR UZMANI Mehdi BARAN


  10. BEYNİN İKİ YARIKÜRESİ

     

    Beyni oluşturan gri madde, bedendeki elektromanyetik enerjinin en yoğun ve kuvvetli biçimde toplandığı yerdir. Beyin, sağ ve sol yarı küresi farklı özelliklere sahip olarak iki bölüme ayrılır.

     

    Enerji, beynin iki farklı küresine eşit olarak dağılmaz. Normal şartlar altında, beyin dalgaları şeklinde görülen elektriksel hareketler bir yarı kürede diğer yarım küreye oranla daha yoğun olur. Beyin konusunda yapılan araştırmalarda, her yarı kürenin kendine özgü karakteristik özellikleri olduğu, beynin ilgili lobunun aktive edilmesiyle o loba ilişkin özelliklerin ortaya çıkığı gözlenmektedir.

     

    Beynin sol lobu daha aktif olduğun da kişi daha aktif, sözel, entellektüel, dışa dönük, yaratıcı olur, erkek ve güneş enerjisi ağır basar. Bunun karşısında sağ yarı kürenin baskın olması, pasiflik, görsellik ve işitsellik, duygusal tepkiler, içe dönüklük ile kendini gösterir ve dişi ve ay enerjileri ağır basar.

     

    Enerji çok ender olarak eşit dağılır. Bu zamanlarda bilinç ciddi değişimler yaşar; kişi ya aşırı derecede sakinleşir ya da aşırı derecede heyecanlanıp rahatsız olur. Enerjinin bir yarı küreden diğerine geçişiyle kişinin tepkileri değişirken, her yarı küre kendine has, kolayca tanınabilir bir biçimde çalışır. Yarı kürelerden hangisinin diğerine baskın olduğuna göre, algılamalar, eylemler ve hatta istem dışı bedensel tepkiler bile farklılık gösterir.

     

    NEFES VE BEYİN YARI KÜRELERİ:

     

    Enerjinin bir yarı küreden diğerine hareketi, nefesin bir burun deliğinden diğerine geçişiyle aynı zamanda gerçekleşir. Sağ burun deliği nefes alırken sol yarı küre, sol burun deliği nefes alırken sağ yarı küre aktiftir. Her iki burun deliği bir anda çalıştığında beyin yarı kürelerinin ikisi de aktiftir. Nefes alınan burun kanalını değiştirmekle, ilgili beyin yarı küresinin aktivitasyonu da tersine döner, organizmadaki kimyasal reaksiyonlar değişir. Nefes almanın bilinçli kontrolü ile beden kimyasının da bilinçli olarak kontrol edilmesi ve değiştirilmesi mümkün olur.

     

    İnsanın duyguları beden biyokimyasının bir ürünüdür. Duygu ve düşüncenizi değiştirmekte zorlandığınızda, nefes alma biçimini ve buna bağlı olarak beden kimyasını değiştirerek duygusal ve zihinsel durumumuzda değişiklik yaratabilirsiniz. Her türlü rahatsızlık zihinsel ve duygusal durumunuzun yani beden biyokimyanızın bir sonucu olduğunu bilirseniz, Belirtiler algıladığınızda nefes alış veriş modelinizde değişiklik yaparak beden kimyasını buna bağlı olarak da ilgili rahatsızlığı düzeltebilirsiniz.

     

    Nefes alma konusunda bilgi ve deneyimle kişi bilinçlilik durumunu kendi kontrolü altına alarak bildiği gibi hastalıkları da önleyebilir.Aş ağıdakiler bulgular ışığında içsel dengeyi evrenin dengesiyle uyumlu hale getirmek mümkündür.

     

    Gün içinde çok kısa anlar dışında, iki burun deliğimizden birden nefes almayız. Bir burun kanalı açık konumdayken diğeri geri plandadır. Çalışan burun deliğimizin tarafına yan yatıp kaburgalarımızı n altına ( nefes almada önemli bir rolü olan sinirleri uyarmak için) bir yastık koyarak nefesimizi diğer burun deliğine geçirebiliriz. Sağlıklı kişilerde bu değişim 3 -10 dakika arasında gerçekleşir. Sağ burun deliği çalışırken beden kimyası daha çok asidiktir (mide daha fazla gastrik asit salgılar bu durumda) ve içsel ısı yüksektir. İdrar yaparken, sıvı içecekler alırken bu burun deliği kullanılmamalıdır.

     

    Sol burun deliği çalışırken beden kimyası daha çok alkalindir. Bu burun deliği, sistemi soğutucu özelliğe sahiptir.

     

    Özel bazı işler için aksi gerekmedikçe, gün boyunca sol burun deliğinin, güneş batışından güneş doğuşuna kadar ise sağ burun deliğinin kullanılması uygundur. Böylece organizma, gezegende baskın olan enerji ile uyumlanmış olur. Gündüz daha sıcak ve güneşli olduğundan serinletici burun deliği, gece de diğeri kullanılır.

     

    Her iki burun deliği de eşit oranda çalıştığında beden kimyası tam dengeye gelir ki bu durum meditasyon ve yoga yapmaktan başka hiç bir eylem için o kadar uygun değildir. Normal olarak bu durum güneşin doğuşu ve güneşin batışı ile saatte bir meydana gelen solunumun burun deliklerinin birinden diğerine geçişindeki kısa anlarda oluşur.

     

    Nefes alma döngüsü ayın yükselip alçalan dönemleriyle doğrudan ilişkilidir.

     

    En karanlık geceyi (yeni ay) takip eden sabah, güneşin doğmasıyla sol burun deliği çalışmaya başlar ve bir saat sürer. İkinci ve üçüncü sabahlar da aynı şey olur.

     

    Dolunayı takip eden sabah üç sabah ise güneş doğarken sağ burun deliği işler ve bu bir saat devam eder.

     

    Bir burun deliği üst üste üç sabah işledikten sonra, takip eden üç gün boyunca diğer burun deliğinden nefes alınır. 28.5 günlük ay dönemine bağlıdır bu değişimler.

     

    Doğal döngüde bir aksama olduğunda ve uygun zamanda uygun burun deliği çalışmadığında beden kimyası bozulur ve kişide fizyolojik ya da psikolojik rahatsızlıkların belirmesi daha olası hale gelir.

     

    Böyle bir dengesizlik durumunda hastalıkları engellemek için derhal müdahale gerekir. Bu müdahale ise daha evvel değinildiği gibi, bir yastık yardımıyla nefesi değiştirmektir. Ne olursa olsun ağızdan nefes alınmamalıdır.

     

    Zihinsel ya da fiziksel bir rahatsızlığın ilk belirtileri görülür görülmez nefesi değiştirmek, belirtilerin kötüleşmesini engellediği gibi, iyileşmeyi de hızlandırır.

     

    Burun delikleri, görevleri ve şifaları

     

    Her nefes alışımızda sağ, sol ya da her iki burun deliği beraber kullanıldığında belirli bir psiko fizyolojik durum yaratılır. Burun deliklerinden birinin çalışması sırasında yapılan iş o anki beden kimyasına uygun olmayabilir. Sol burun kısa zamanda sonuç beklenmeyen, uzun vadeli faaliyetler için daha uygundur. Sağ burun ise istikrarsız, çabuk sonuç beklenen kısa vadeli faaliyetlerle bedensel güç isteyen işler için uygundur. Burun kanallarının birlikte eşit kullanılabilmesi konsantrasyon ve gevşemenin beraber oluşturulması için elverişlidir.

     

    Beyin iki yarım küresinin nefesle olan ilgisi

     

    BEYNİN SAĞ YARIM KÜRESİ BEYNİN SOL YARIM KÜRESİ

     

    PARASEMPATİK SİNİR SİSTEMİ SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ

     

    SOL BURUN KANALI SAĞ BURUN KANALI

     

    DİYAFRAM SOLUNUMU ÜST SOLUNUM

     

    BÜTÜNSEL DAVRANIŞ BİREYSEL DAVRANIŞ

     

    BARIŞ VEYA YÜZLEŞ SAVAŞ YA DA KAÇ

     

    DÜZEN KAOS

     

    EŞLEŞMEK ZITLAŞMAK

     

    BİRLİK BİLİNCİ AYILIK BİLİNCİ

     

    SOYUT SOMUT

     

    DİŞİL ERİL

     

    DUYGU ZİHİN

     

    YAVAŞLAMAK HIZLANMAK

     

    EYLEMSİZLİK HAREKET

     

    PASİF AKTİF

     

    DÜŞÜK TANSİYON YÜKSEK TANSİYON

     

    AY GÜNEŞ

    Yazan: Mustafa kartal nefes teknikleri kitabı yazarı ( sistem yayınları)


  11. Auranızı Güçlendirmenin Temel Metodları

     

    Auranızı güçlendirmek için az sorna vereceğimiz pratik metodları, uyguladığınız ilk andan itibaren size daha fazla cesaret, daha fazla güven ve gerçek bir ruhsal korunma sağlayacaktır. Bunlar arunanızı güçlendirmek için yapacağınız temel pratik uygulamalardır. Basittir ancak sağlayacağı faydalar çok yüksektir. Ayrıca sadece auranızı güçlendirmekle kalmaz aynı zamanda sizi hayatta pek çok endişeden ve şüphedne kurtarır.

     

    Bu çalışmalara başlamadan önce içinizdeki gizli potansiyel güçlere tüm kalbinizle güvenin... Bu çok önemlidir.

     

    -Yüksek Özünüz-ün gerçekleştirebileceği mücizeler hakkında çok fazla şey yazmak mümkün. Bu canlı, müşfik, ilahi alev; varlığınızın gerçek kaynağı ve merkezidir.

     

    -Yüksek Özünüz-, ilahi aklın gerçek bir kıvılcımı olarak, tamamen ilahidir. Tanrı’nın sizdeki ve sizin için yaşamı, sevgidir. [kişiye göre bu görüş değişebilir tabi...]

     

    -Yüksek Özünüz-le aranızda çokd erin, güçlü, öze bir bağ var. Bu muhteşem varlık, eşsiz bir birey olarak nasıl planladığınızın ideal fotoğrafının sırrına sahiptir. Ve rızanızla, sizi bu idealin gerçekleşmesine doğru çeker.

     

    Bu, kesinlikle ilişkinin sınırı değildir. -Yüksek Özünüz-, ilahi kutsamanın bitmez, tükenmez sularının kaynağıdır. Ruhsal gerçekliğinin prensipleriyle uyumluysanız,-Yüksek Özünüz-ün ışığını, aydınlatmaya, güçlendirm eye, korumaya ve hayalinizi tam olarak gerçekleştirmeye çağırabilrsiniz.

     

    İşte -Auranız-ı güçlendirmenin ve sahip olmanız gereken ruhsal korunmanın kuvvetli kalkanı haline getirmenin iki temel metodu:

     

    IŞIK KULESİ - 1 (Düzenli Metod)

    1 - Derin ve dügün nefes alın. (Pratik süresince devam edin.)

     

    2 - Tüm vücudunuzu gevşetin.

     

    3 - Yürürken dik, düzgün ve sakin olun. Kollarınızı gevşekçe iki yana bırakın. Otururken de omurganız dik olsun. Ayaklarınızı birbirne paralel yerleştirin. Elleriniz, avuç içleri aşşağıya bakacak şekilde kalçalarda dursun. Ciddi bir sağlık sorununuz yoksa pratiklerinizde her zaman ayakta durmalısınız.

     

    4 - Bedeninizi çevreleyen uzun, elips şeklinde, yoğun parlak mavi bir ışığı gözünüzün önüne getirin. Bu ışık vücudunuzun aşağı yukarı 25 santim ötesine ulaşır. Başınızın üstünde ve ayağınızın altınca 40 santime kadar da uzanır. Ruhsal auranız bundan daha büyük bir alanı kapsar aslında. Üstelik genellikle gümüş renkli olarak canlandırılır ama korunma amacınıza uygun olarak mavi olması gerekir[mavi,sağlığı ve korunmayı sağlar]. Alanı neden mi küçülttü? İhtiyaç duyduğunuz koşulları yaratmak küçük alanda daha kolaydır da ondan.

     

    5 - Sizi tümüyle çevreleyen bu iyice belirlenmiş yoğun parlak mavi ışık alanını gözünüzün önüne getirdiniz mi? Tamam. Şimdi auranın en üst noktasında, başınızın biraz üstüne parlak beyaz bir ışık küresi hayal edin. Hayır, küre başınzıa değmiyor.

     

    6 - Dikkatinizi bu küre üzerine yoğunlaştırın. Böylece kor şeklinde yanan magnezyum gibi beyaz ve daha parlak hale gelir.Bunu yaparken yukarı bakmanıza gerek yok,varlığını hissedin yeter.Bu imajı,-Yüksek Varlığınız-ın Işığı’nı temsil etmek üzere yaratıyorsunuz.Bu ışık gerçekten de ordadır.Bu küreyi hayal ederken dokunmaya kalmayın.Çünkü -Yüksek Varlığınızı- bilinçli varlığınızla tespit etmiyorsunuz.

     

    7 - Şu iki imajın farkında olun:

    Tümüyle içinde olduğunuz yoğun parlak mavi elips ve başınızın üstündeki beyaz küre... Onlar orada zaten varlar ama siz onlara konsantre olarak bu enerjilerin yoğunluğunu artırıyorsunuz.

     

    8 - Beyaz küreyi sembol olarak gözünüzün önüne getiremeseniz bile, gerçek ilahi gücün bir parçasını temsil ettiğini kabul edin. Ve düşünebilecğeiniz en yüksek pozitif enerjilerin zihninize dolmasına izin verin. Bu pozitif eenrjiler bırakın tüm benliğinizi sarsın...

     

    9 - Hazır olduğunuzu hissettiğinizde göz kamaştırıcı yuvarlağın beyaz ışık saçtığınız görün. Bu ışık, gümüş pırıltılarla doludur. Önce auranıza, sonra da canlı bir şekilde size doğru akarak tümüyle nüfuz eder.

     

    10 - Şimdi auranızın dış kabuğu canlı ve parlak mavi elips şeklindeyken, içi canlı pırıldayan beyaz ışıkla dolacak. Konsantrasyonunuzu etkin bir şekilde süredürebildiğiniz sürece bu vizyonu, yaşayan ve hareket eden bir gerçeklik olarak görün. Parlaklık sürekli etrafınızdadır ve siz doğru akar. Her şeyin kaynağı olduğu için bitmez tükenmezdir. Auranızda sürekli dolaşır. Pırıltılıdır, sert ve keskin şekilde belirlenmiştir. -İlahi Güç- ün bu muhteşem belirtisinin ortasında çok mutlu bir şekilde kendinizin fakında olun!

     

    11 - Auranızın zaten varolduğunu ancak şimdi bunu güçlendirmek için özel bir çaba sarfettiğinizin bilincinde olun.

     

    [bu alıştırma günlük düzenli olarak en az bir defa yapıldığında yavaş yavaş negatif hiçbirşeyden etkilenmemey başlayacaksınız.

     

    Ani durumlarda,mesela ani endişe,tehlike (her türlü tehlike, ister fiziki ister ruhsal) anında 2. metod uygulanabilir. Fiziksel olaylarda da az çok etkisi vardır.]

     

    Ancak bunun faydası(2. metodun), auranızın genel kuvvetine bağlıdır. Diğer bir deyişle, -Işık Kulesi-nin başarısıyla kumar oynamayın. Düzenli metodu her gün uygulayın, acil metodu sadece gerekli durumlarda kullanın. Böylelikle saldırganın dikkatini başka yöne çevirebilir, hatta yatıştırabilirsiniz. En azından aklınızı sakinleştirip aydınlatabilir ve bazı önemli detayları bilinçli algılamanızı sağlayabilirisniz. Bu da iyiliğiniz için hayati önem taşır.

     

    IŞIK KULESİ - 2 (Acil Metod)

     

    1 - Hemen etrafınızı saran canlı, parlak mavi aura elipsini düşünün. Başınızın bariz üstünde de -Yüksek Benliğiniz-in parlak, beyaz küresini gözünüzde canlandırın.

     

    2 - Başınızın üstündeki parlak kürenin farkında olun. Hayal edilmiş bir sembol olsa da, kürenin ilahi gücün bir parçasını temsil ettiğinin farkına vararak en yüksek iyiliği amaçlayın.

     

    3 - Parıldayan kürenin beyaz ışık saçtığını görün. Bu ışık, gümüş pırıltılar ile doludur, auranıza akar ve size nüfuz eder. Auranın sert kabuğunun keskin mavi dış çizgilerini görün.

     

    4 - İhtiyacınız olduğu sürece bu canlandırmayı sürdürebilirsiniz.

     

    5 - Görüntünün bilincinizden uzaklaşmasına izin verdiğinizde, bu korumanın hâlâ görünmez şekilde sizin çevrenizde olduğunu bilin.

     

    - ALINTIDIR -


  12. Astral alemde 7 seviye vardır, bunların herbiri öncekinden daha az maddi ve daha incedir. Bu durumda insan arzu edilen yaşam şekline ve zihinsel ve spiritüel gelişimine uygun bir seçim yaparak istediği kademeye çıkıp orda eğitimine devam edebilir.

     

    Birinci seviye (Araf olarak da adlandırılır) Bu bölümde ölüm sonrası karışık düşüncelerin temizlenmesi ve düşünsel gelişme sağlanır. Fizik dünyada yetersiz bilgi almış ve bilinçi yeterince gelişmemiş olan insanların, ölümü, hayatın sonu ve kötü bir olay olarak algılar ve bu durum olduğunda çok karışık düşüncelere sahip olurlar, tam olarak ne olduğunu anlayamaz ve bundan korku ve izdırap çeker. Bu seviye Astral alemin en yoğun bölümüdür ve fizik dünyada ne varsa herşey çevremizdedir. Bu fizik dünyaya benzerlik ve rehber varlıklar yardımıyla bakış açısının değişmesi sağlanır, yani, insan görmeye başlar. Bir dersi sadece bir kez öğrenmemiz gerekir çünkü bu bilgiler ¤¤¤¤¤¤¤un alt kademelerinde tam olarak farkında olmasak da kozal bedenin “Bilgi Haznesinde” toplanır ve bunun sonucunda karakterin değişmesi nedeniyle gelecekte birçok dertten ve hatadan uzak durulur.

     

    İkinci seviye Araftan biraz daha az maddidir. Ancak, yine alt düzeydeki bilgi ve deneyim sahibi olan insanların eğitilmesi için olup gelişmiş ve belirli bir spiritüel görgüsü olan bir insan için şartlar pek de uygun değildir.

     

    Üçüncü Seviye Yaratıcı bireylerin (sanatçı ve bilim adamları) bulunduğu ilk bölümün en altıdır.

     

    Dördüncü seviye Üçüncü seviyenin devamı gibidir, düzeyi daha yüksektir. Burada artık fizik faaliyetlerden çok düşünsel faaliyetlere rastlanır. Mental alemin özelliği olmasına rağmen sözle ifade edilmeden sohbetler yürütülebilinir. Artık insanın belli bir gelişme gösterdiği görme’nin farklılaştığı bir alandır. Dolayesi ile insan kendine yabancı geliyor diye bir fikri hiç bir zaman red etmemeli, aksine bu fikirden kendine sonuçlar çıkarmalıdır.

     

    Beşinci seviye Meditasyon yaparak insanlara yardım edebileceğine inanan mistikler ve belli bir dini inanca veya doğmaya bağlanıp ilerleyebileceğine inanan kişiler bulunur. Dinsel içerikleri insanların yararına kullananların her ne kadar tam gerçek bilgiye ulaşamamış olsalar da bu dinsel öğretiler gelişmelerine yardımcı olur, yeter ki insanlara karşı suç işlemesinler. Buradaki eğitim devam ettiği için zaten bunlar da sitemi anlamaya başlarlar.

     

    Altıncı seviye Beşinci seviyenin devamı gibidir, daha yüksek düzeyde olup burada oluşturulan insanlara yararlı fikirler fizik dünyadaki insanların beyinlerine zerk edilir (ilham yoluyla) ve dünyada yeni fikir ve yöntemler geliştirilimesine sebep olur.

     

    Yedinci seviye Astral alemdeki yaşamları sona eren ve Mental seviyeye geçmeleri gereken insanların ve evrim yolundaki ilerlemenin inzivaya çekilemek suretiyle olacağına inananların bulunduğu seviyedir. Bu seviyeye çıkan insanlara “rehber varlıklar” Astral alemi terketmek üzere olanlara bu “ikinci ölümü” anlatmak ve Mental aleme hazırlamak ve yardımcı olmak için bulunurlar. Astral seviyede başka deneyimler edinmesine gerek kalmadığı zaman Astral beden terkedilir. Bu ve bundan önceki yaşamda gerçekleştirilen zihni çalışmaları pekiştirmek ve bunları önceki tüm yaşamları temsil eden “Bilgi Haznesine” katarak Mental aleme geçilir.

     

    Mental Alem

     

    Mental alemdeki olup bitenlerle fizik dünyada olup bitenler arasında benzerlik bulmak ve bunları kıyaslamak çok zordur. Mental alemdeki herşey “düşünce” ile ilgili olduğundan fizik yaşamdan son derece farklıdır. Buradaki madde düşünce yoluyla yaratılır ve bir önceki seviye olan Astraldakinden daha da incedir. Mental beden bireyin düşünce formudur ve düşünceler Mental alemin tek gerçekleridir. Buraya geçen insan bilinç seviyesine ençok uyan bir kademeye geçer ve benliğin daimi yurdu olan Kozal seviyeye geçecek bilgiye ulaşana kadar burada kalır.

     

    Kozal Alem

     

    Bir insanın sahip olduğu yegane daimi bedene burada bürünür. İnsan bu bedene bireyselleşerek hayvanlar alemini terkettiği ve bağımsız bir beşeri varlık haline geldiği zamandan beri sahiptir. Kozal bedene “Bilgi Haznesi” de denir, insanın en son enkarnasyonunda biriktirdiği deneyim ve bilgiler buraya eklenerek her yaşamda gelişir. Kozal alem “ego” nun doğal ortamıdır ve daha alt seviyelerdeki enkarnasyonlar esnasında burada kalır. Enkarnasyon esnasında “ego” nun yalnızca bir parçası daha alt seviyelerde enkarne olur ve bu süreç tekrar doğma zorunluluğunun sona erdiği, gerekli bilgi ve deneyimleri kazandığı zaman sona erer. Don Juan’ın Nagual; duygular, varlıklar ve özlerin barışcıl ve değişmeden sonsuza dek salındığı yerdir tanımlaması Kozal elemi tarif ediyor gibidir, sonra yaşam tutkalı birkaçını yapıştırır ve ortaya bir varlık çıkar, açıklaması ise re-enkarnayonun açık bir ifadesi gibidir.

     

    Evrimleşmiş bir insan Bilgi haznesine istediği zaman bağlantı kurabilir ve geçmiş yaşamlarının deneyimlerini fizik veya diğer alt seviyelere çekebilir.

     

    Kozal alemde insan geçmiş yaşamlarının tüm kayıtlarını görebilir, böylece yapılan hataları ve bunların sonuçlarını açık olarak anlar. Gelecekteki bir yaşamda benzer sorunlarla ilgili kararlar alınacağında bu “Bilgi Haznesi” ne başvurarak benzer hataların yapılması önlenir, bunu biz “vicdan sesi” olarak tanımlayabiliriz.

     

    Kozal seviyeden re-enkarne olmak için fizik dünyaya inmek durumunda olan insanın alt seviyelerdeki bedenleri taşıması gerekir, Kozal bedeni çıplak “ego” olarak tanımlarsak Mental beden gömlek, Astral beden ceket ve fizik beden palto gibidir, dolayisi ile fizik dünyada insan tüm bu üst bedenleri de taşır ama çok azı bunun bilincindedir ve daha da azı bu bedenlerin yeteneklerini kullanabilmektedir. Mental ve Astral bedenler bir önceki yaşamımızdaki bedenlerin benzeridir, bir tek farkla ki son yaşamda edinilen bilgi ve deneyimlerin sonuçlarını da ihtiva ederler, zaten evrimleşmek de budur. Tabiidir ki o ana kadar üstünde çalışılmayan konular hakkında bilgi yoktur veya eksiktir, zaten onun içindir ki insan re-enkarne olmak ihtiyacındadır. Diğer kademelerin aksine Fizik bedenin bir önceki yaşamdakinden daha iyi olma gibi bir gereği ve sonucu yoktur, burdaki bedenin yapılacak çalışma ve edinilecek bilgilere uygun bir şekilde tekrar oluşması gerekmektedir.

     

    İnsan fizik dünyaya geri döndüğünde daha önceki yaşamlarında öğrendiği bilgi ve deneyimlerden başka bir varlığı olmayan bir çocuk olarak gelir. “Yüksek Benliği” tarafından “Bilgi Haznesinde” depolanan bu bilgiler evrimleştikçe fizik seviyeye indirmeye daha yetenekli olur. Ancak, hatalarından arınmış olarak doğan insanın aynı arzulara ve işlediği suçlara yenik düşme ihtimali de mevcuttur, yani her eylem serbest iradenin sonucudur.

     

    Kozal alemden sonra bir üst aleme geçmek insanın pek çok re-enkarnasyon geçirip bu alemlerde olabilecek tüm bilgileri tamamen öğrendikten sonra mümkün olabilecektir ki bu oldukça az varığa nasip olan bir durumdur. Aslında nihai amaç budur ve buna “Bilgi İnsanı” deriz.

     

    - ALINTI -


  13. Düşüncenin kontrol altına alınması için meditasyon zikir veya yaratıcı imgeleme uygulamaları son derece değerli programlar ve uygulamalardır. Meditatif çalışmalarda zihnin farklı bir vibrasyona, titreşime geçişi sağlanmaktadır ve o yüksek titreşim aracılığıyla gerçek ihtiyaçlarımızla, gerçek olmayanlarını ayırabilmek zaman içinde daha kolay hale gelir. Gerçek olmayan ihtiyaçları tamamen nefsaniyetimiz, nefsimiz ve egomuzdan ötürü yaratmışızdır. Bu yüzden de egonun terbiye edilmesi, kontrol altına alınabilmesi öncelikle zihinsel boyuttadır.

     

    Düşüncelerin derlenip toparlanması neyi, neden, ne zaman ve nasıl düşündüğünü bilmek ve fazlalıklı düşünceleri, zararlı düşünceleri adeta bir bilgisayardaki koruyucu program gibi dışarı atabilmek çok önemlidir. Çok fazla zararlı düşünceyi bir arada zihinde bulundurmak, otomatik şartlandırmalarla yaşamda hiç durmadan bir şeyler istenmesi gerektiğine ve hep daha fazlasına sahip olunması gerektiğine inanmak çok zararları olan düşüncelerdir. Ama maalesef kendi üzerinde disiplin uygulamayan ve hiçbir iç çalışma yapmayan toplum bireylerinin büyük bir çoğunluğuna, geneline de bu düşünceler hakimdir.

     

    Her zaman her şeyin en iyisine sahip olmak gibi yanlış bir kanı yaygındır. Neye göre iyi diye sormak gerekir ya da gerçek iyi nedir? demekte yeterlidir. Bu tip soruları sormadan hiç durmadan istemek egonun yüksekliğini gösterir. Oysa ki burada anlaşılması gereken şey, tüm ezoterik ve doğu öğretilerinin temeli olan “ne kadar az şeye sahip olursanız aslında o kadar çok şeye sahip olacaksınız!” bilgisidir ve bunu anlamak insan tekamülü için hem çok önemli bir aşamadır, hem de insanı bir realiteden diğerine sıçratacak güçte bir bilgidir.

     

    Düşünce enerjisini kontrol altında tutabilmek için en önemli uygulamalar düşünce boyutunda yapılabilecek değişiklikler ve uygulamalardır. Ayrıca yüksek enerjili ve kıymetli kitapların okunması, zihinsel çalışmalar, meditasyon veya yoga benzeri uygulamalar, arınma programları, fazlalıkların atılması için yapılan kendini bilme çalışmaları öncelikli olarak zihinsel boyutta yapılan uygulamalardır ve başlangıç noktasını oluştururlar. Yaşamda her şey disiplin ve uygulama ile değişebilir amaç disiplinin ve uygulamaların önemini kavramaktadır.

     

    Eyleme dökülmüş boyuttaki davranışlar, eyleme dökülmüş nefsani durumlar içinse azaltmalı bir programla uygulama yaparak, egonun gereksiz çıkışlarını giderek kısmak daha doğru olabilir. Nefsi eğitmek için arzu edilmeyen davranışı veya eylemi giderek azaltmak ve bunu küçük dozlarda alıştırarak yapmak moral açısından da daha uygundur. Önce fark etmek, o eylemi beğenmediğimizi görmek ve değiştirme arzusu duymak gerekir. Bu tip çalışmalarda insanın kendi gücüne inanması için başarı elde ettiğini de görmesi gerekir o yüzden birdenbire yüklenme yapmak bir geri dönüş şoku yaratarak, tüm programı bozabilir. Önce karar vermek, konuyu iyi anlamak, hazır olup olmadığını tartmak daha sonra da minik dozlarla uygulamalara başlamak en iyisidir.

     

    - ALINTI -


  14. Düşünceyi Kristalize etme Uygulaması

     

    Enerjiyi düşünce gücüyle dönüştürme ve kristalize etme konusunda sizlerle birlikte küçük bir uygulama yapalım: Eğer başarılı olmak istiyorsak bu uygulamayı hergün sabah veya akşam size en uygun saatte bir kez mutlaka uygulayalım ve atlamayalım. Evrenin olumlu enerjilerini biriktirmek ve son günlerde bizi üzen negatif bir problemden kurtulmak için yapılan enerjiyi düşünce gücüyle kristalize etme uygulamasının son derece sade ve yararlı bir uygulama olduğuna siz de tanık olabilirsiniz. Üzerimizde biriken negatif enerjiyi ki genelde boyunla kasık arasında yani iç organlara ait bölgede yerleşen bir negatif alan oluşturur, üzüntülü enerjileri düşünce gücüyle toplayıp, altın ışıklara dönmesini bekliyerek, acımızın, üzüntümüzün gökkuşağının tüm renklerine dönüşmesini düşünce gücüyle isteyebilir hatta biraz psişik hassasiyetimiz varsa görebiliriz.

     

    Sonra o üzgün düşünceyi götürüp pırıl pırıl akan arındırma suyuna bırakmak ve acımızın yeniden evrensel enerjiye dönüştüğünü imajine etmek çok yararlı bir uygulamadır. Günde bir defa, günlük biriken negatif enerjiyi bu şekilde temizlemek ve kristalize etmek mümkündür. Bu anlatılanlar birlikte yapacağımız uygulama ile ilgili genel bilgilerdi şimdi uygulamaya başlayabiliriz:

     

    “Önce rahatça bir koltuğa oturun sırtınız dik olsun veya size zor gelmiyorsa yerde bağdaş da kurabilirsiniz. Sadece bir iskemleye dik bir şekilde oturmak da mümkündür. Gözlerinizi kapatın. 10 kere derin soluk alıp-verin, soluk alırken evren enerjisini içinize aldığınızı, burnunuzdan soluk verirken tüm sıkıntı, korku ve endişelerinizden kurtulduğunuzu, özgür rahat ve mutlu olduğunuzu düşünün. Sakinleşin, sakinleşinceye kadar nefes alıp vermeye devam edin, zihninize hücum eden günlük düşüncelere aldırmayın, onları fark ettikçe zarif bir şekilde yeniden nefes alıp vermeye devam ve sadece nefese konsantre olmaya devam edin.

     

    İlk önce, beynimizin ritmini değiştirelim. Hafif bir meditatif hal yaratalım. Sonra nefes alıp verdikçe evrensel enerjleri bedenimize aldığımızı ve tüm sıkıntı ve korkulardan kurtulduğumuzu düşünelim. Eğer bu aralar ısrarlı bir üzüntü varsa; bu üzüntüyü, biraz komik, biraz sevimli bir şeymiş gibi, ellerimizin arasına avuçlarımızın içine alalım.

     

    “Bak sen üzüldün şimdi, biliyorum ben, ama aslında ne kadar gereksiz bir şeye üzüldüğünü biliyorsun değil mi? diyelim kendimize sempatik bir tavırla. Sen evrensel ve sonsuzluğa ait bir varlıksın, sonsuzluk içinde bu büyüttüğün konu ne kadar önemli olabilir ki, çözümünü bulacağına inan, demek ki bu üzüntü aslında sana ait değil, sana ait olmayan bir şeyi üstünde taşıyorsun da diyebilirsiniz isterseniz !

     

    Önemli olan sizden size olan diyaloğun sevgi ve anlayış dolu bir diyalog olmasıdır. Görmeseniz de o sıkıntıyı hissedebilirsiniz zaten genellikle kasık ile boyun arasında ve göğüs bölgesinde yoğunlaşabilir oralarda bir yerde dolaşır hüzünlerimiz, onu oradan hissiyatınızla, düşünce gücünüzle ve ısrarlı bir istekle çıkarabilirsiniz. O gün kızgınlık varsa midede de hissedebiliriz, belki üzüntü ise göğsünüzde hissedebilirsiniz, tam pleksus solaresinizin yani güneş ağınızın olduğu yerde hissedeceğiniz üzüntülerinizden korkmayın, birkaç pratik uygulama ve nefes uygulaması ile bu karamsar düşüncelerden kurtulmanız mümkündür. Çünkü evren iyilik, pozitif enerjiler ve ışıkla yönetilmektedir evrende kendiliğinden akan bu iyilik enerjilerini yakalama konusunda da her insan eşit şansa sahiptir.

    Olumsuz düşünce veya dışarıdan gelen olaylar nedeniyle oluşan iç sıkıntınızı düşünce gücüyle pratik bir yöntem uygulayarak gökkuşağının renkleriyle bütünleştirerek kristal enerjilere dönüştürebilirsiniz. Şimdi pratiğini paylaşalım sizinle; içinizde bir hafiflik ve rahatlama hissedene kadar nefes alıp vermeye ve kendinizi gökkuşağının tüm renkleriyle bütünleştirmeye devam edin, oh biraz rahatladım dediğiniz noktada gökkuşağı renklerini veya ihtiyacınız olan tek bir rengi, hatta birkaç rengi evrenden almaya, içinizde bu güzel renkler dönmeye başlamış, gri renkli, siyah renkli bulut dağılmaya başlamış demektir. Daha sonra giderek, kademe kademe rahatladığınızı hissedeceksiniz. Ve bu rahatlama hissi içinde, o önce gökkuşağı renklerini sonra altın sarısı renklerini alan inanılmaz güzel kristal bir enerjiye dönüşecek. Çalışmanın sonunda siz zaten sıkıntınızı atmış olacaksınız. İçinizdeki o size ait olmayan sıkıntı atılınca düşünce gücünüzle kendinizi rahatlatmayı başarmış olmanın sevincini doya doya yaşabilirsiniz… …”

     

    Uygulamayı önem verip dikkatle ve özenle yaparsanız, yapıla yapıla süreleri kısalacak ve birkaç ay gibi belli bir zaman içinde (ki bu çalışma zaman alır) sizin için negatif enerjiyi düşünce pozitife dönüştürme otomatiğe dönecek. Yani bundan sonra artık üzerinize gelen enerjiyi hiç taşımadan atabileceksiniz hatta çevrenizde negatif enerji oluşumları hissettiğinizde kimseye belli etmeden sessizce derin soluklar alarak ve demin ki metodu açık gözle uygulayarak bile başarılı olabilirsiniz… İçinizde bir kristal varmış da, dönüştürüyormuşcasına; negatif bir yerden girecek, diğer taraftan çıkacak, pozitif enerji tüm yaşamınıza egemen olacak. Bu noktaya kadar gelebilirsiniz, her şey size bağlı! Deneyin, görecek, yaşayacak, hissedecek ve huzur dolacaksınız… Size iyi uygulamalar ve pratikler diliyoruz. Uygulama yapanlar konuyla ilgili sorular sormak isterlerse siteye mail atabilirler.

     

    Kaynak: Astroset


  15. Nelerden korkarsınız? Yılan ya da örümcekler kalbinizin daha hızlı çarpmasına neden olur mu? Ya da topluluk önünde bir konuşma yapmanız gerekse, avuç içleriniz nemlenmeye başlar mı? Tüm bu durumlar, pek çok insan için adrenalinin neden olduğu stres tepkisini tetikler. İlginç olan şu ki bu korku davranımları, panik ataklarda da görülebileceği gibi görünürde bir tehlike ya da herhangi bir neden olmasa bile tetiklenebiliyor.

    Psikolog ve nörologlar, bu korku davranımıyla nasıl başa çıkılabileceği konusunda araştırmalarına devam ediyorlar. Korkulardan kurtulmak, korku veren anıları bellekten silmek gibi basit bir işlem değil. Bunun yerine fobik kişi, bu korkuyu tetikleyen anı ya da uyarıcıya sürekli olarak maruz kalarak korku tepkisini bastırmayı öğrenmeli. Boston Üniversitesi'nin Kaygı Bozuklukları Merkezi Yöneticisi David Barlow, bazı fobiler için böylesi bir maruz bırakma tedavisinin %90 oranında başarılı olduğunu söylüyor.

    Araştırmacılar, çoğu fobi ve diğer korku hastalıklarının bir şekilde koşullanılmış davranımlar olduğunu ileri sürüyorlar.

     

    Araştırmacılar, çoğu fobi ve diğer korku hastalıklarının bir şekilde koşullanılmış davranımlar olduğunu ileri sürüyorlar. Yaklaşık bir yüzyıl önce Rus fizyolog Ivan Pavlov'un klasik koşullanma deneyi, hayvanların belli uyarıcılara belli fizyolojik yanıtlar vermeye koşullanabileceğini, bu sayede bu fizyolojik yanıtların öğretilebileceğini kanıtlamıştı. Bu çalışmadan yola çıkan Amerikalı psikolog Watson ise, "Küçük Albert ve Beyaz Sıçan" adıyla anılan ünlü deneyini tasarlamıştı. Deneyde, 11 aylık uysal bebek Albert'e ne zaman beyaz bir sıçan gösterilse, onu oldukça korkutup ağlamasına yol açan bir metal sesi de beraberinde eşlik etmişti. Bir süre sonra beyaz sıçana da ağlama tepkisi veren Albert, bu tepkisini pek çok beyaz ve tüylü nesneye genelleyerek tavşandan, köpekten, hatta ve hatta sakalları dolayısıyla Noel Baba'dan bile korkmaya başlamıştı. Albert'in bu davranımı pek çok psikologca "koşullanılmış korku davranımı" olarak adlandırıldı.

     

    Tahmin edersiniz bugün, psikologlar etik nedenlerden ötürü küçük Albert gibi bebekleri kullanmayı tercih etmiyorlar. Konu üzerinde yapılan deneyler kemirgenlerle yürütülüyor. Bulgular şöyle olmuş: Organizma, korku verici uyarıcıyla (metal sesi) özdeşleştirilen nesne ya da özellik (beyaz ve tüylü olma durumu)' e bu korku verici uyaran olmadan düzenli olarak maruz bırakıldığında fobik tepki sönmeye uğruyor, ancak yeni bir çevrede, ya da stresli şartlarda tekrar geri geliyor. California Üniversitesi'nden Mark Barad bu durumu şöyle açıklıyor: "Sönme, baskılayıcı bir öğrenme paradigmasıdır; deneyimlenen ilk korkunun silinmesi değil."

     

    Barad'ın üzerinde durduğu bir diğer önemli noktaysa, öğrenmenin zaman aralıklarına dağıtılarak gerçekleştirilmesi gerektiği. Bu gerçeklik, öğrencilerin sınav öncesi gece yaptığı yoğun bilgi yüklemesinin niçin işe yaramadığını destekliyor. Ancak Barad ve ekibi, yaptıkları bir çalışmada sürpriz sonuçlar almışlar. Deney, korku verici uyaranla (Küçük Albert örneğindeki metal sesi), başta nötr olan uyaran (örnekteki beyaz ve tüylü nesneler) arasındaki ilişkiyi sönmeye uğratarak tedaviyi mümkün kılma konusunda yapılmış. Fobik hastalar, korktukları uyaran verilmeden, başta nötr durdukları ve bu uyaranla beraber korkmaya koşullandıkları nesneye düzenli olarak kısa ama yoğun seanslarla maruz bırakılmışlar. Bu yolla tedavinin daha etkili olduğu görülmüş. Oysa ekip çalışmanın başında, öğrenmenin zamana yayılması gerektiğini düşünmüş. Aradaki ilişkinin sönmeye uğratılması aşamasında, maruz bırakma seanslarının zamana yayılıp uzun süreç içinde tamamlanmasının daha etkili olacağı sonucuna varmış. Ekip, klinik uygulamanın fobik hastalar üzerinde yapılan maruz bırakma tedavisi seanslarının birkaç saat içinde, yoğun biçimde kısa seanslarla tekrarlanması olduğunu açıklamış.

     

    Barad ve ekibinin bulgusunun niçin şaşırtıcı olduğu konusunda bir beyin fırtınası yaparsak, şöyle bir açıklama mümkün olabilir: Ekip, koşullanma yoluyla öğrenmeden bahsetmekte. Haliyle, ilkel bir öğrenme mekanizması söz konusu. Oysa sınava çalışırken, bilişsel düzenlemeler, yorumlar gerektiren üst seviye bir öğrenmeden bahsediyoruz. İşte ikisi arasındaki etkili yöntem farklılığı da, bu kritik ayrımdan kaynaklanıyor olabilir.

     

    Kaynak: Travis, J. (2004). Fear Not. Science News, 165.


  16. Pozitif düşünce deyince herkesin aklına negatif olmayanın karşılığı, “pozitif”Düşünce gelmektedir. Polyanna felsefesi gibi. Elenor H.Porter tarafından kaleme alınan Pollyanna adlı kitapta yer alan kahramanın kişilik özelliğinden çıkan bu felsefeye göre, her şeyin mutlaka pozitif bir tarafı vardır. Mesele buna inanmak ve bunu arayıp bulmaktır. Pozitif Düşünce ise “Pollyannacılık” değildir. Tek cümle ile tanım getirmek mümkün olmamakla beraber, bu düşünce sistemini şu şekilde ifade edebiliriz.

    Pozitif Düşünce ;

    - Hangi durumda olursa olsun alternatif üretebilir,

     

    • Öğreti kalıplarımızın bize çizdiği sınırların ötesine gedebilir,

    • Çözüme yöneliktir,

    • Rasyoneldir,

    • Hızlı değişime, aynı hızda ayak uydurabilir,

    • Başarıya götüren tek yoldur,

    • Uzlaşmacı bir kişilik kazandırır,

    • Durum ne olursa olsun, psişik ve organik yapımıza pozitif dönüşüm sağlar,

    • Hızlı karar verebilmeyi sağlayan bir düşünce sistemidir,

    • Düşünsel özgürlüğü ifade eder,

    • Özgürlüğün ,düşüncede gerçekleşmesini sağlar.

     

    Bu düşünce sistemine pozitif düşünce denmesinin nedeni, her koşulda pozitif enerjinin tetiklenmesini sağlaması ve bize dönen sonucun pozitif olması, böylece insanı her zaman aktif ve sağlıklı kılmasıdır.

     

    NEDEN POZİTİF DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMELİYİZ ?

     

    İçinde bulunduğumuz 21.yüzyıla damgasını çoktan vurmuş olan değişim hızı, gittikçe ivme kazanmakta ve bu baş döndürücü hız düşünceyi zorlamaktadır. Çünkü günümüz insanının düşünce sistemi , içinde yaşadığı bu dünyanın, ancak şimdiye kadarki yavaş değişimini idrak edebilecek düzeydedir. Bugün ise, yaşadığımız sürekli değişim temposunun hızı, farklı hızda düşünmeye koşullanmış beynimizin bu yeni duruma uyum sağlamasına yeterli zaman bırakmamaktadır. Bugün, o dünün rahat tempodaki düşünce sistemi ile zorlanıyoruz. Çünkü,zihin yapımız, korkunç bir hıza ulaşan değişimi fark etmek, anlamak, buna uyum sağlamak, çözüm üretmek, geleceği yapılandırmak için hızlı karar vermek ve bu kararları hızla uygulamaya koymak gibi, koşullara göre yapılanmış değildir. Bu sebeple insan zorlanmakta, stres, depresyon, iç çatışma, tatminsizlik, moral bozukluğu, motivasyon düşüklüğü ve psikosomatik olarak isimlendirilen, psikolojik temelli organik belirti gösteren, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, migren, gastrit, kalp gibi elliden fazla hastalıkla karşı karşıya kalmaktadır.

     

    Oluşumun en önemli tarafı da, düne göre yapılanmış beynin,yetersiz kapasitesinin sebep olduğu bu problemleri, kendisinin idrak etme imkanının olmamasıdır. Einstein’ın dediği gibi;

     

    “Problemi yaratan beyinle problemi çözmek mümkün olamaz”

     

    Bugünü yaşayan neslin, kendi yarattığı problemleri, sahip olduğu düşünce yapısıyla çözmesi olanaksızdır. O halde, bugünün gereklerine göre yaşamak ve yarına hazırlanmak için düşünce sistemimizi bu hıza ayak uyduracak biçimde yeniden yapılandırmamız gerekmektedir.

     

    Bunun içindir ki, öğretmenlik mesleğini seçmiş olan kişinin gençlere, sadece dünün çıkarımlarından elde edilmiş, durağan bilgiler yerine, yarını görebilecekleri dinamik yapılar kazandırmaya yönelik bilgiler vermesi öğrencilerin, sınırlı bir mekan ye da düşüncenin dışına çıkarak,daha geniş bir bakış açısı kazanmalarını sağlamak, beraberinde öğrendiklerini her koşulda kullanmalarını, yeniden üretmelerini ve gerçekleşen değişiklikleri kavrayabilmelerini sağlayacaktır.

    Sağlık ordusunda görev yapanlar, o gün yaşanan hastalıkları ve semptomları yok edecek müdahalelerin yanı sıra,insanlara, bu duruma gelmemeleri için yapmaları gerekenler ve ileride karşılaşabilecekleri sağlık sorunları hakkında da bilgilendirmelilerdir.

     

    Yöneticiler, sadece bugün elinde olan kaynakları yönetmekle kalmayıp, hem yarının olası krizlerini düşünüp, hem de yönettiği kişilerin de yarını düşünmelerine imkan sağlayarak, farklı boyutlarda ve düzlemlerde,insanların sayıca daha fazla riski görmelerine ve düşünme sistemlerini kurabilmelerine olanak sağlamalıdır.

     

    Ebeveynler, kendi ebeveynlerinden aldığı yerleşik kural ve yasaklarla kısıtlı çocuklar yetiştirmek yerine onları yarınların değişimini görebilecek, kavrayabilecek, çözümler üretebilecek düşünce sistemine sahip bireyler olarak yetiştirmelidir.

     

    İşte şu ana kadar bahsettiğimiz, beynin ye problem yaratmayacak şekilde programlanması ye da probleme farklı boyutlardan bakabilecek ve alternatif çözüm üretebilecek yeni bir yapılanmaya girmesi bizi pozitif düşünceyi öğrenme sürecine götürmektedir.

     

    Şimdi pozitif düşünmenin nasıl öğrenileceğine bakıyoruz.

     

    POZİTİF DÜŞÜNCE NASIL ÖĞRENİLİR?

     

    Pozitif düşünceyi öğrenmek için yapılması gerekenlerin birinci basamağı, bu yapının kazanılmasının ne kadar önemli olduğunun kavranmasıdır. Kazanmayı istemek ikinci, yapılanmayı sağlayacak egzersizlerin yapılması da üçüncü basamağı oluşturur.

     

    Beyne yeni bir tarzda düşünmeyi öğretebiliriz. Sadece bilmek,öğrenme için yeterli değildir, egzersizler de yapılmalıdır.

     

    Pozitif düşünce egzersizlerini iki gruba ayıkıyoruz;

     

    1 - Alternatif üretmeyi öğreten egzersizler

    2 - Pozitif enerjiyi kazandıran egzersizler

     

    1- Alternatif üretmeyi öğrenme

     

    Alternatifli düşünceyi öğrenebiliriz. Burada amaç beynin, üzerinde çalıştığımız konu ile ilgili bölgesindeki sinir ağlarını aktive ederek, işlevin yolunu değiştirmek veya faaliyetini hızlandırmaktır. Üniversite sınavına girenlerin dershanelerde binlerce matematik problemi çözerek, beynin çalışmasını hızlandırmalarını, ye da araba kullanırken önünde bir engel gören insanın düşünmeden ayağını gazdan çekip frene basarken aynı zamanda ellerinin de direksiyona yön vermesini ve gelişen koşullara göre yapacağı hareketi belirlemesini alternatifli düşünmeye örnek olarak verebiliriz.

     

    Bu tarzda bir düşünceyi kazanmak için dört çeşit egzersizi, üçer aylık süreyle yapmak gerekir. Bu egzersizler şunlardır.

     

    a- Görsel uyaranlara bağımlılığın kaldırılması egzersizi.

    b- Alternatifli düşünme modelinin oturtulması.

    c- Örümcek ağlarının temizlenmesi.

    d. Üçüncü boyutu görebilme egzersizi

     

    - ALINTI -


  17. İçinde bulunduğumuz şuur halinde, hiç birimiz insan bedeninin yeteneklerini ve kapasitesini tam olarak çözmüş değiliz. Çünkü hakikatleri daima görünende arıyoruz. Oysa gerçekler, hakikatler görünmeyende bulunmaktadır. Yani görünen görünmeyenin sembolik bir yansıması tarzındadır.

    İnsan sonsuz bir enerjinin dünyadaki yansımasıdır. Ruhsal varlık dünyada çeşitli tecrübeler ve tatbikatlar yapabilmek için, bizlerin beden veya vücut ismini verdiğimiz aracı meydana getirmiştir. İşte duyu organlarımız da bu aracın belli bir seviyede kullanılmasını, varlığın maddeyle olan temasını ve tecrübelerini yapmasını sağlayan aygıtlardan bazılarıdır.

    İnsan sadece 5 duyusuyla sınırlı bir varlık değildir. Çünkü hakikatler 5 duyunun algılarıyla sınırlı değildir. Duyu organlarımız var olan her şeyi sembolik olarak bize nakleder. Neden? Çünkü dünyada her şey son derece sembolik bir şekilde yaşanmaktadır. Yani aslına bakacak olursak, herkes dünyada ne yaptığını, ne için yaşadığını tam olarak bilmeden yaşamaktadır. Ve duyu organlarımız da insanın bu derin sorularına gereken cevapları verememektedir.

    Çünkü duyu organlarımız, içinde bulunduğumuz çağda büyük bir yüzdeyle insana mutluluk, haz, konfor, nefsi tatmin gibi beşeri hisleri yaşatmaya alet edilmiştir. Bunun sonucu olarak da evren ve insan, bu sınırlı duyularla anlaşılmış ve açıklanmıştır. Elbette belli bir seviyeye kadar birtakım basamak gerçekliklere duyularımızla ulaşabilmişizdir. Fakat bir noktaya gelinmiş ve takılıp kalınmıştır. En müteal bilgileri bile duyu organlarımızın kapasitesine indirgeyerek, Ruh’u, Evren’i hatta Tanrı’yı bile duyularımızla hissetmeden, teşhis etmeden kabul etmez bir seviyeye ulaşmış durumdayız.

     

    Tevrat’ta Musa’nın Sina dağında Tanrı’yı görmek istemesi ve sonuçta her yerin kül olması bunu anlatmaktadır. Bu, duyu organlarımızla ve duyu organlarımızın bizde meydana getirdiği şuur seviyesi ile duyu organlarımızın çok daha üstünde titreşimleri olan kapsamlı tesirleri, ilahi enerjileri algılayamayacağımızı anlatan, yüksek seviyeli realiteleri kaba realitemizle, dar şuurumuzla, duyu ve duygularımızla idrak edemeyeceğimizi anlatan bir meseldir.

     

    Duyular Dışı Ne Demektir?

     

    Aslında duyular dışı-içi, üstü-altı diye bir ayırım yapmak çok anlamsızdır. Fakat günümüz bilimi ve anlayışı 5 duyu adı verilen algı araçlarımızı insanın yegane algılamaları olarak kabul ettiği ve insanı bunlarla sınırlı bir varlık olarak gördüğü için, bu sınırların dışında kalan varlığın yetenek ve algılarını ifade edebilmek için Duyular Dışı ifadesi kullanılmak zorunda kalınmıştır. Aslında bu yetenekler mevcut 5 duyumuzun daha ince vibrasyonlu uzantılarından başka bir şey değildir. Örneğin duruişiti, duyu organımızın; durugörü, görme duyumuzun; dermooptik algılama dokunma duyumuzun daha ince ve yüksek seviyeli uzantılarından başka bir şey değildir. Telekinezi, telepati, radyestezi vs. gibi yetenekler; bilinen, keşfedilen yasaların dışında mevcut olan daha yüksek seviyeli yasaların tezahürlerinden başka bir şey değildir. Tüm bunların kaynağı Ruh’tur. Ruhsal Enerji’nin, Ruh’un sonsuz potansiyelidir.

     

    Duyular Dışı Yetenekler Ruhun Bedende Tezahürünün Doğal Bir Sonucudur

     

    Duyu organlarımızın algılama seviyeleri belli sınırlar içerisinde geçerlidir. Yani kulağımız belli frekanslar içerisindeki titreşimleri duyabilir; gözümüz, belli uzaklık, aydınlık vs. sınırların içindeki objeleri görebilir; dilimiz belli oranlardaki tatları algılayabilir; burnumuz belli kokuları algılayabilir; derimiz belli sıcaklık, soğukluk, sertlik ve yumuşaklıktaki, kaba vibrasyonlar içerisinde tezahür eden cisimleri hissedebilir.

    Yani sonuç olarak 5 duyu organımızın algılama kapasitesi belirli sınırlar içerisinde kullanılmaktadır. Aslında duyularımız çok daha hassas ve sınırları geniş algılamalar yapabilecek şekilde organize edilmişlerdir. Fakat günümüz insanının bunları kullanabilirliği bildiğimiz ölçüler içerisindedir.

     

    Yeniçağ’da İnsanın Ruhsal Yönleri Daha da Açık Olarak Ortaya Çıkar

     

    Zaman ilerledikçe, ruhsal yetenekler, insanlarda özellikle de çocuklarda ve gençlerde yoğun olarak artmaktadır.

     

    Örnekler:

     

    Geçtiğimiz haftalarda İRAD’a (İzmir Ruhsal Araştırmalar Derneği’ne) bir bayan iki çocuğuyla birlikte kitapları incelemek için geldiler. Yaptığımız sohbet sonucunda anne, çocuklarının yaşadığı değişik olaylardan bahsetti. 7-8 yaşlarındaki çocuklarla yaptığımız konuşmada yaşadıklarını şöyle anlattılar: Kısa bir zaman önce bayan kızıyla birlikte bir kitapçıya girmiş, bir kitap beğenip almaya karar vermiş. Fakat küçük kız annesine “Anne bu kitabı alma, bu kitabın içinde yazarın kendi yanlış görüşleri ve yorumları var. Zannettiğin gibi bir kitap değil bu.” demiş. Şaşkın anne, çocuğa bunu nereden bildiğini söylediğinde, kız, bunu hissettiğini söylemiş. Anne bunu kale almayarak kitabı satın almış. Ve okumuş. Okuduktan sonra da şaşırıp kalmış. Çünkü kitap gerçekten de yazarın kendi yanlış yorum ve kanaatlerinden oluşmaktaymış. Bu küçük kıza büyüyünce ne olacağını sorduğumuzda bize, “Ben dünyaya sevgiyi yaymakla görevli olarak geldim. Sevginin yayılması için insanlara hizmet edeceğim” cevabını verdi. Peki, sence gelecek nasıl bir dünya olacak sorumuza ise şu cevabı verdi: “İnsanlar gelecekte savaşmayacaklar, hayvanları yemeyecekler, bitkilerle beslenecekler, aralarında büyük bir barış ve sevgi hüküm sürecek.” gibi şeyler söyledi. Bunları nereden bildiğini sorduğumuzdaysa, bunları hissettiğini ifade ediyordu. Kardeşi olan oğlan da çok zeki bir çocuktu. Söylediğine göre insanların düşüncelerini bilebiliyormuş. Ayrıca küçük yaştan beri odasına çekilip oyuncaklarıyla oynarken gökyüzünden gelen sevimli dostlarının kendisini başka yerlere götürdüklerini ve oyunlar oynadıklarını da bize anlattı.

     

    Bir başka misal yine bir kız çocuğu ile ilgili. Henüz 11 yaşında olan bu çocuk da 2 yaşından beri olağanüstü resimler yapmakta. Yaptığı hiçbir resim birbirine benzemiyor. Ve görenler olgunluk çağında bir ressamın fırçasından çıktığını zannediyorlar. Bu çocuk ise asla bu konunun gündeme gelmesinden hoşlanmıyor. Yaptığı resimler ise hiç de bu dünyaya ve bu boyuta ait resimler değil. Her biri bir ruhsal mesaj taşıyor.

     

    Yine başka bir ailenin 10 yaşındaki oğulları ise odada oynarken babasının arka odanın çekmecesine koyduğu eşyayı, bağırarak “Baba onu niçin çekmeceye koyuyorsun?” diyebiliyor. Okulda arkadaşları bir şey istemeden birkaç saniye önce kalemi veya silgiyi uzatıyor ve arkadaşlarını şaşırtıyor.

     

    Ayrıca hiçbir konuda bilgisi olmayan, tek bir kitap bile okumamış bazı insanlar sadece sezgilerine göre öyle enteresan ve yerinde şeyler söylüyorlar ki, insanın bütün bunları 5 duyu kalıplarıyla çözebilmesi ve ifade edebilmesi mümkün değil.

     

    Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Her ailede, her çevrede artık bu tip şeyler yaşayan insan var. Günden güne de artıyor.

     

    Bir yandan yetenekler artarken bu tip konulara olan ilgi de gitgide artmaktadır. Bu ilgi artışının görünen nedenleri merak gibi görünse de, görünmeyen yanı varlıkların kendileri hakkındaki bilgileri elde etme ihtiyacıdır.

     

    İnsanlık tarihine baktığımızda en önemli buluşlar, en büyük sanat eserleri, daima duyular dışı algılamalarını kullanabilen varlıklar tarafından meydana getirilmiştir.

     

    Enerjilerin Yansıması DDA Olarak Tezahür Eder

     

    Var olan her şey bir enerjinin yansımasıdır. Duyular Dışı Yetenekler de çeşitli enerjilerin yansımasıdır. Yani dünya sisteminde geçerli olan mevcut kanun ve ilkelerin dışındaki birtakım kanunların devreye girmesi sonucunda meydana gelen enerji dönüşümleridir.

     

    DDA Geliştirilebilir Ama Bu Konuda Niyet Çok Önemlidir

     

    Kuru kuruya DDA’nı geliştiren insan hiçbir ilerleme elde edemez. Önemli olan bu yeteneklerin arkasındaki bilgileri idrak edebilmektir. Bir telepatinin, bir durugörünün neyin yansıması olduğunu anlayabilmektir. Haberci bir rüyanın meydana gelişindeki yardımlaşma ve dayanışmanın farkına varmaktır önemli olan. Yoksa “Ben bir rüya gördüm, daha sonra aynısı çıktı. Vay be, ne adamım ben, demek bu tür üstün yeteneklerim de varmış.” dendiği zaman ilerleme yerine gerileme içerisine girilebilir. Bu, sırf vücudum güzel görünsün diye vücut geliştirmeye benzer. Geliştirir, geliştirir, günün birinde öyle bir hale gelir ki, insanlardan farklı olduğu zannıyla o kişiyi komplekslere ve değişik eprövlere sokabilir.

     

    Aslında en büyük yetenek ne telepati, ne durugörü, ne de diğerleridir.

     

    En büyük ve en kutsal yetenek hiç de öyle zannedildiği gibi olağanüstü bir yetenek değildir.

    Ama bu yeteneğin uygulanabilmesi ve geliştirilmesi halinde insana kazandıracağı şeyler sonsuzdur.

     

    Nedir bu yetenek? Sevgidir.

     

    Sevebilmek varlığın ve evrenin en yüksek seviyeli yeteneğidir. Ve var olan her varlıkta bu yetenek mevcuttur. Varlığın varlık olabilmesi bu kozmik sevginin sonucunda gerçekleşmiştir.

    Eğer kendimizi gerçekten geliştirmek, ruhsal bilgileri uygulamak istiyorsak, çeşitli paranormal deneylere girmek istiyorsak, öncelikle sevebilme yeteneğimizi geliştirmeliyiz.

     

    - ALINTI -


  18. Bir bebeğin nefes alış verişini hiç izlediniz mi ? Doğal nefes alış şeklimiz aynen bir bebeğin aldığı nefes’tir. Bebeğin göbeği nefes aldığında şişer, nefes verdiğinde iner.

     

    Bioenerji üzerinde çalışan Alexander Lowen’ın yaptığı çalışmada ; Korku duyan kişilerin göğüslerinin gergin olduğunu ve göğüsten çok sığ nefes aldıklarını tesbit etmiştir. Sürekli göğüsten nefes alınıp verildiğinde, zihinde gerilimler olmaktadır, çünkü akciğer solunumu yalnızca korku durumlarında kullanılmak içindir.

     

    Korku duyan kişilerin göğüslerinin gergin olduğunu ve göğüsten çok sığ nefes aldıklarını tesbit etmiştir. Sürekli göğüsten nefes alınıp verildiğinde, zihinde gerilimler olmaktadır, çünkü akciğer solunumu yalnızca korku durumlarında kullanılmak içindir.

     

    Ida Rolf, bedenin iç yapısını değiştirmek için en güzel yöntemlerden birini Rolfing’i keşfetti. Rolf, vücudunuzda belli bir kas sistemi geliştirilmemişse kişi yanlış nefes alıyor demektir ve bu kas sistemi yolu tıkayarak, derin nefes almanızı engeller diyerek bu konuda pek çok çalışma yapmış ve binlerce kişiyi tedavi etmiştir.

     

    Doğal nefes alıp vermek ancak nefesi diyaframa yollandığınızda mümkün olur. Diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kasa verilen isimdir.

     

    Soluk alırken; diyafram kası düzleşir, göğüs boşluğunun hacmi artar, iç basınç düşer ve akciğere hava dolar.

    Soluk verirken; diyafram kası yukarı doğru kubbeleşir, göğüs kafesinin hacmi azalır, iç basınç artar ve karbondioksit dışarı verilir.

     

    Her nefes alıp verdiğimizde diyafram ile birlikte göğüs boşluğu da hareket eder.

     

    Diyafram nefesi nasıl alınır ; Ağzınız kapalı olarak, burnunuzdan yavaş yavaş nefes alın ve aldığınız nefesi yavaş yavaş aşağıya diyaframa kadar indirin, sanki bir çekmece açılıyor ve bir balon şişiyor gibi düşünebilirsiniz. Aldığınız ve diyaframa kadar yolladığınız nefesi içinizde tutun sonra ağzınızdan yavaş yavaş nefesi verin. Balon sönüyor, çekmece kapanıyor ve nefes dışarı çıkıyor.

     

    İlk başlarda mümkün olduğu kadar dikkatinizi aldığınız nefesiniz üzerinde yoğunlaştırın ve içinizden sayı sayabilirsiniz. Burnunuzdan yavaş yavaş nefes alırken içinizden 1000, 2000, 3000, 4000, 5000 diye sayarak 5000 dedğinizde nefesinizi diyaframa kadar almış olun, ve nefesi içinizde yine 1000, 2000, 3000, 4000, 5000 diye sayarak tutunuz ve ağzınızdan yine 1000, 2000, 3000, 4000 ve 5000 diyerek nefesinizi veriniz.

     

    İlk başlarda başınız dönebilir dolayısı ile ilk denemeleri otururken yapmanızı öneririm.

     

    Diyafram nefesi almak size sakinlik ve soğukkanlılık sağlar. Diyafram nefesi’ni öfke ve heyecan kontrolünde kullanabilirsiniz. İhtiyacınız olduğunda diyafram nefesi alıyor olmak için öncesinde sık tekrar yaparak nefesi diyaframdan almayı öğrenmeniz gerekiyor.

     

    Diyafram nefesi aldıkça kendinizi gevşemiş, ancak bir o kadar da canlı ve enerjik hissedeceksiniz.

     

     

     

    Nefes teknikleri Strese Karşı Nefes İle Gevşeme Stres, baskı altına girdiğimizde, metabolizmamızın kendisini yıkmak isteyen enerjiye karşı gerilerek direnç oluşturmasıdır. Stres vücudun içsel bir savunma şeklidir. Ortadan kaldırılması gereken stres değil, stresi oluşturan sebeplerdir.

     

    Gevşeme becerisini sağlayacak eğitim çalışması nefes teknikleri ile kasları germek ve gevşetmek üzerine kurulmuştur. Gevşeme eğitiminin ilk adımı nefesi kontrol altına almaktır. Nefes sistemimiz kendi kendine çalışan otonom bir sistem olmasına rağmen, nefesimizi kontrol edebiliriz. Nefes almayı, vermeyi ve tutmayı öğrenmek gevşetme çalışmaları için çok önemlidir. Bedenin tamamen gevşemesi, ancak düzenli bir nefes disiplininin kazanılmasıyla oluşur.

     

    Nefes sitemi; üst solunum, orta solunum ve alt solunum olarak üçe ayrılır.Çalışma öncesi yapılan dengeleme ve topraklama amaçlı nefes egzersizlerinden sonra kasların gevşetilmesi , kapasiteli ve derin bir nefes almak, bu üç kısmın ortaklaşa kullanılmasıyla gerçekleşir.Kapasiteli bir nefes alırken üç kısmın birlikte çalışmasına ve aynı anda havayla dolmasına rağmen, biz düşünsel olarak önce havanın alt bölge olan diyafram bölgesine, daha sonra orta kısma, daha sonra üst bölüme dolduğunu var sayacağız.

     

    Yapılan çalışmalar, stres esnasında vücutta oluşan olumsuz durumları doğru nefes alma tekniğiyle azaltabileceğimizi ve gevşeyebileceğimizi göstermektedir. Stresle mücadele için birkaç nefes tekniği önerisi:

     

    Ohhh Çekmek:

     

    Gerildiğiniz ve stresle karşılaştığınız anlardan sonra aniden rahatladığınızda içinizin en derinlerinden çıkan “ohhh” sözü ile nefesinizi aniden nasıl dışarı verdiğinizi hatırlayın. Şimdi rahatlama egzersizi olarak vücudumuzun otomatik yaptığı işlemi taklit edelim. Derin bir diyafram nefesi alarak ciğerlerin tamamını hava ile doldurun ve nefesinizi tutun. Şimdi derin bir “ohhh” sözü ile nefesinizi aniden vererek ciğerlerinizi boşaltın. Bu hareketi birkaç kez tekrarladığınızda içinizdeki sıkışıklığı ve negatifliği nispeten dışarı taşımış ve rahatlamış olacaksınız. Peşinden esneme ihtiyacı duyacak, derin bir sükûnet ve rahatlama hissedeceksiniz.

     

    Hızlı Gevşeme:

     

    Rahat edeceğiniz bir şekilde sırt üstü yere uzanın. Bacaklarınız açık, dizleriniz kırık, kollarınız bedeninizden biraz uzakta olarak, uzun ve derin nefesler alarak kendinizi gevşetmeye çalışın. İkinci hareket olarak bacaklarınızı ve kollarınızı vücudunuza yapıştırarak tüm bedeninizi düz bir çizgi olarak algılayın. Sırası ile her bir hareketle nefes alarak kasın, nefes verirken gevşetin. Önce ayak parmaklarınızı, ayak bileklerinizi, baldır ve uyluklarınızı iyice kasın ve sonra gevşetin. Kalçalar, kasık, mide, karnınızı, kollarınızı, omuz ve boynunuzu, yüz kaslarınızı iyice kasın ve gevşetin. Adalelerinizi karken nefes almayı, bırakırken nefes vermeyi unutmayın. Nefes alarak kasın, nefes vererek bırakın. Nefesle gevşeme çalışmasının özü budur. Her bir gevşeme nefesinde tüm stres ve gerilimin sizden dışarı çıktığını hayal edin. Egzersizler bittiğinde gevşemiş ve rahatlamış olacaksınız.

     

    Gevşeme Nefesi:

    o Bir yere omurganızı dik tutacak şekilde oturun.

    o Ellerinizi bacaklarınıza bırakarak, gözlerinizi kapatın.

    o Ağzınız kapalı vaziyette, sadece burnunuzdan sakin bir nefes alarak dörde kadar sayın.

    o Nefesi içinizde sekize kadar sayarak tutun.

    o Nefesi verirken sekize kadar sayın

     

    Bu egzersizi dörder kerelik tekrarlarla yenileyin.

     

    Günde en az iki kere çalışın. Uykuya dalmadan önce yatağınızda yatarak çalışma yaparsanız, gece uykunuz boyunca duygusal dalgalanmalar yaşamanızı engellersiniz. Bu çalışma sempatik ve parasempatik sinir sisteminizin uyumlu çalışmasını düzenler ve rahatlamanızı sağlar. Kan basıncınızın uygun seviyede bulunmasını sağlar. El ve ayaklarınızın dolaşım bozukluğu yüzünden üşümesini engeller. Bağırsaklarınızın ve kalp atışlarınızın düzensizliklerinde panik hallerinizde dengede tutucu bir etki yaratır. Bu çalışma sıkıntı ve stres hallerinde gevşeme sağlayan bir uygulamadır.

     

    Kaynak:

    Serap Gökmen

    Nefes Teknikleri, Nefesin Sihirli Gücü; Mustafa KARTAL, Sistem Yayıncılık


  19. Nefes yaşam demektir.Bu yüzden her şeyden önce insan doğru nefes alıp vermeyi öğrenmelidir. Bebek doğduğunda ilk yaptığı şey nefes almaktır.

     

    Yeni doğmuş bebek izlendiğinde karnını şişirerek nefes aldığı görülmektedir. Bu, en doğru ve doğal solunumdur. Zamanla bu bu doğru solunum bozulmakta, insan ağızdan nefes alıp vermeye başlamakta, solunum sırasında akciğerlerini tam olarak kullanmamakta ve nefesin doğal biyoritmini bozmaktadır.

    Bu tür yetersiz solunum sırasında akciğerlerin yanlızca orta kısmı çalışmakta, kan damarları daralmakta, dolaşım yavaşlamakta, kana daha az oksijen geçmekte, beden ve beyin yeterince oksijen almamaktadır. Oksijen açlığı sempatik sinir sistemini germektedir. Bu yüzden kalp atışları hızlanmakta ve düzensizleşmektedir. Birey unutkan, şaşkın, tedirgin, korku dolu, endişeli, gergin ve alıngan olmaktadır. Böylece beden yorgun, cansız ve bitkin düşmekte ve hastalıklara karşı direnci azalmaktadır.

     

    Yeni doğmuş bir bebek içgüdüsel olarak doğru solumaktadır. O, doğal refleks sayesinde doğru solumayı bilmekte ve solunum eğitimine gereksinim duymamaktadır. Bebek büyüyüp gelişince yaşam ortamı da değişmekte ve birey bu doğal nefesi unutmaktadir. Özellikle büyük kentlerdeki stresli ve gergin yaşam koşulları doğal solunumu bozmaktadır. Buna büyük kentlerdeki kirli hava da eklenince insan devamlı olarak solunum rahatsızlıklarından ıstırap çekmektedir. Sağlıksız koşullarda organizmanın hastalıklara direncini arttırmak için insan yeniden doğru solumayı öğrenmek zorundadır.

    Birçok insanın nefes alış verişi yüzeysel ve çabuk olduğu için akciğerleri tam olarak çalışmamaktadır. Yüzeysel solunum yüzünden beden hücreli yeterli miktarda oksijen almamakta ve akciğerler solunum sırasında ortaya çıkan toksinlerden tam şekilde kurtulamamaktadır. Böyle bir solunum esnasında diyafram hareketsiz kaldığı için böbrekler, bağırsaklar, tüm sindirim ve boşaltım sistemi pasifleşmektedir. Bu yüzden kalp gerilmekte ve yıpranmaktadır.

    Yanlış ve yetersiz solunum, sinir sistemini ve kalbi olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Bu da birçok hastalığın oluşumuna yol açmaktadır. Bu nedenle Yoga sisteminin Pranayama basamağında doğru solunum eğitimi verilmekte, böylelikle bireyin doğru nefes uygulamalarını öğrenmesi sağlanmaktadır.

     

    Solunumun en önemli kuralı; nefes burundan alınıp verilmelidir. Bedendeki her organın kendine özgü fonksiyonları vardır. Burun nefes, ağız ise yemek için kullanılmalıdır. Burundan yemek yemediğimiz için ağızdan da nefes almamalıyız. Burun kanalları havayı süzer, temizler, nemlendirir ve havanın ısı derecesini ayarlar.

    Burun nefesi doğal olarak solunumu yavaşlatmakta, havadan maksimum miktarda oksijen ve enerjisi alınabilmesi için akciğerlere yeterli zaman tanımaktadır. Bedendeki oksijen ile karbondioksitin doğru oranı kan damarlarını genişletmekte ve dolaşımı kolaylaştırmaktadır. Bunun dışında, burun kanallarında göğüs kafesinin genişlemesini sağlayan sinir uçları bulunmaktadır. Burun deliklerinden giren hava bu sinir uçlarını tahrik ederek göğüs kafesinin genişlemesine yardım eder.

    Ayrıca, biyoenerji kanalları da burun deliklerinden başlamaktadır. Nefes burundan alındığında biyoenerji kanalları Prana ile dolar ve hava ile alınan Prana vücudun her tarafına yayılarak bedeni canlandırır. Öte yandan nefes ağızdan alındığında Prana biyoenerji kanallarına geçemez ve bedende kullanılmadan nefes ile dışarı atılır. Evrensel enerjiyi bedenle en yüksek oranda buluşturan organ burundur.

     

    İnsanın sinirsel durumu nefes ile zihin arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Sinirlenince insanın nefesi hızlı ve düzensiz, rahat olduğunda ise sakindir. İnsanın sinirsel/zihinsel durumu nefese yansımaktadır. İnsan doğru ve derin nefes aldığında sinir sistemi ve zihnini iyice kontrol edebilmektedir. Pranayama tekniklerini bilen ve uygulayan insan öfkesini, korkularını kolaylıkla yenebilir ve her zaman sakin, mutlu ve dengeli olabilir.

     

    Akciğerleri tam kapasite çalıştırmak için birey her şeyden önce karın, göğüs ve omuz nefes tekniklerini öğrenmelidir. Böylece birey akciğerlerin alt, orta ve üst kısımını iyice çalıştırarak geliştirmektedir. Karın nefesi sırasında diyaframın hareketi göğsün boşluk ebatını büyütmektedir. Göğüs ve omuz nefesi sırasında ise göğüs kafesi genişlemekte, kaburgalar esnemekte ve kaburgalar arası kaslar güçlenmektedir. Sonra tam nefes tekniği uygulayarak birey akciğerlerini tam kapasite çalıştırmaktadır. Böylece beden maksimum miktarda oksijen almakta ve maksimum miktarda karbondioksit atmaktadır. Tam nefes tekniği karın, göğüs ve omuz nefesi tekniklerinin sırasıyla uygulanmasıdır.

    Karın Nefesi:Karın nefesi uygulandığı zaman nefesi kontrol etmek için eller kaburga kafesinin bitiminde karnın üzerine koyulur. Nefes alırken karın şişirilir, diyafram iner ve hava akciğerlerin alt kısmına alınır. Böylece akciğerlerin alt kısmı hava ile dolar. Nefes verirken karın içeri çekilir, diyafram kalkar ve akciğerlerin alt kısmı tamasmen boşalır. Karın nefesi sırasında diyaframın inip kalkması mide arkası sinir şebekesi üzerinde masaj etkisi yaparak sempatik sinirlerin gevşemesini sağlar. Bu teknik uygulandığında diyaframın hareketi kalbin çalışmasına mekanik bir yardımda bulunmaktadır. Bu yüzden, Yoga sisteminde diyaframa ''ikinci kalp'' denir.

     

    Göğüs Nefesi: Göğüs nefesi uygulanrken eller kontrol amacıyla göğsün üzerine yerleştirilir. Nefes alarak akciğerlerin orta kısmı hava ile doldurulur ve göğüs kafesi şişirilir. Nefes vererek göğüs kafesi indirilir ve akciğerlerin orta kısmı boşaltılır. Göğüs nefesi göğüsü genişletir, akciğerleri güçlendirir, alveolleri canladırır ve göğüs kafesindeki ahenkli basma-boşaltma işlemi kalbin pompalanmasına yardım eder.

     

    Omuz Nefesi: Omuz nefesi esnasında eller kontrol için omuzların üzerine konulur. Nefes alırken akciğerlerin üst kısmı doldurulur ve omuzlar kaldırılır. Nefes verirken omuzlar indirilir ve akciğerlerin üst kısmı boşaltılır. Omuz nefesi akciğerlerin üst kısımını aktif bir şekilde çalıştıurarak bu bölgede toplanmış olan toksinlerin atılmasını sağlar.

    Tam Nefes: Bu tekniklerin ardından birey tam nefes tekniğini uygulayarak akciğerlerini tam kapasite çalıştırmayı öğrenmelidir. Böylece beden maksimum miktarda oksijen alabilir ve maksimum miktarda karbondioksit atabilir. Tam nefes tekniği karın, göğüs ve omuz nefesi tekniklerinin sırayla art arda yapılmasıdır. Bu nefes biçimi diyaframı harekete geçirdiği için derin, sağlıklı ve doğru nefestir. Tam nefes esnasında birey nefes alış verişlerini dinlemelidir. (Haftaya Tam Nefes Tekniğine geçeceğiz.)

     

    Yoga sistemine göre, solunum insanın 'iç sesidir.' Birey nefesini ehlileştirmeli ve sükut içinde tanımaya başlamalıdır. Güçlü heyecanlarda insanı kaplayan ve baskısı altına alan nefestir. İnsan onu kontrolü altına alarak yenmekle kendine hakim olabilir.

     

    Paramahamsa Yogaçarya Maha Yogi Akif Manaf'ın 'Yoga Nedir? Ne Değildir' kitabından dır.


  20. Neden içimizde kendi batağımızı taşıyoruz. Gerçi zaman zaman insanın ayağının sürçmesine ve düşmesine neden olan yaşantılar vardır. Ve o zaman yaşam, düşme ürküntüsünü hep duyumsatarak akan bir süreç olur. Hiçlik bir yumak gibi yaşamın her yerini sarar. Ama bu hiçliği inançsızlığımız besler.

    Kendi olmaktan vazgeçen kişi, artık ne olursa olsun fark etmeyen biridir. Dünyayı kendi içinde bozunduran, kendi içinde çürüyen; hiçbir şeyin gerçekte var olmadığını, düşünen kişidir. O kendini ne olduğunu asla anlayamadığı bir dünyada bulmuştur. Sürekli çözünen varoluşu kendine bir zindandır. O yüzden kötümserdir. Herkes ne yapıyorsa onu yapar. Popüler olandan haberdardır. Birisi karşısına geçse kendinden söz etmesini istese, saçını nerede kestirdiğini, yemeğini nerede yediğini anlatır kendinden söz etmesi bunlardan ibarettir. Onun gördüğü dış yüzeydir, kabuktur. Kendiside içeriksizdir. Dünyayı değiştirmek istememesi değişimden korkmasıdır. Reklamlarla genel kültürünü arttırıp, dizilerle yaşar. Ölmekten çok korkar ama bunun ne demek olduğunu düşünmez, bilmez. O yüzden var olan yanıtlara her zaman düşünmeden kanmıştır.

    Bu çağın hastalığı tam da budur. Bize dayatılan anlayışın içinde yaşıyoruz. Bugünü anlamlı kılmanın peşinden gitmemiz gerekir. Bir sorunu düşünüp kafaya takarak, çözümler üretmeye çalışarak güne kendi damgamızı vurmamız gerekir. Dış dünyaya algıların açık olması gerekir ve iç dünyasında berrak bir görüşü olması da…. Anlamsızlığın içinden; anlamlı olana ancak böyle bir bilinçle ulaşılabilir.

     

    Herkes kendi içinde kendi olabilme olanağını taşır. En başında olanak olan, ancak yaşayarak kendini gerçekleştirebilir. Bu yaşanmaya değer bir süreçtir. Hayat ancak anlamlı kılındığında berraklaşır, billur tanesi gibi ışır. Gölgeler sıyrılır, ışık açığa çıkar. Işık değdikçe gölgeler artık kadife gibi yumuşar. Işık gölgeyle gölge ışıkla kıymetlenir. Karanlık ürkütücü olmaktan çıkar dinlendirir. Dengelenir. Denginde denklik. Denklikte denge gerçekleşir.

    - ALINTI -

×
×
  • Create New...