Jump to content

tolgacelebi

Üye
  • Content Count

    275
  • Joined

  • Last visited

Posts posted by tolgacelebi


  1. Hayat; geçmişte değil, gelecekte değil sadece "AN"da yaşanır. Geçmiş bitti, gelecek ise bir hayalden ibaret. Elimizde sadece "AN" var.

     

    Bu durumda "AN" da kalan insan; farkındalık sahibidir. Çünkü hayatına hükmeder. Hayatın farkında olan, gerçekliğin farkıda olan, yalamın her ayrıntısının farkında olan insandır.


  2. Duygusal Özgürlük Tekniği - EFT (Emotional Freedom Technique)

     

    EFT Nasıl Geliştirilmiştir?

     

    Batıda geliştirilmiş olmasına rağmen, EFT’nin dayandığı ilkeler binlerce yıllık doğu tıbbına, akupunktur ve akupresur yöntemlerine dayanır.

     

    Dr. Roger Callahan adlı, kırk yılı aşkın deneyimli bir klinik psikolog, doğu tıbbı üzerine yaptığı araştırmalarda kötü anıların, travmaların ve olumsuz deneyimlerin yarattığı düşüncelerin bedenin enerji sistemindeki düzgün akışı olumsuz yönde etkilediğini izlemiştir. Yersiz korkuların ve endişelerin tedavisi için yaptığı geniş araştırmalar sonucu meridyenlerin uç noktalarına uygulanan baskıların olumlu sonuçlar verdiğini görmüş, geliştirdiği yöntemi pek çok sayıda hastasına uygulamaya başlamıştır.

     

    Callahan bu konudaki ilk keşif deneyimini 1980 senesinde yaşamıştır. Mary adlı, su fobisini tedavi etmeye çalıştığı ve bir buçuk yıldır klasik terapiler ile sonuç alamadığı hastası ile seansta iken, Mary midesinin bulandığını söylediğinde Dr. Callahan incelemekte olduğu konularla ilgili olduğu için, işleyip işlemeyeceğini merak edip, mide meridyeninin uç noktası olan göz altı noktasına hafifçe birkaç kez vurmuştur. Mary aniden tüm su fobisinin yok olduğunu söylediğinde, birlikte yakınlarındaki havuza gitmişler ve Mary yüzüne su serpmeye başlamıştır. Korkuları, kabusları, baş ağrıları; hepsi aynı gün tamamen ortadan kalkmış ve bir daha tekrarlamamıştır. (Dr.Roger Callahan, The Rapid Treatment of Panic, Agoraphobia and Anxiety, 1990)

     

    Callahan bu terapi yöntemini geliştirip “Thought Field Therapy: TFT” (Düşünce Alanı Terapisi) adını vermiştir.

     

    Sonra öğrencilerinden biri, Gary Craig adlı bir mühendis, bu yöntemleri daha basitleştirip, herkesin kullanabileceği bir teknik haline getirmiş ve “Emotional Freedom Techniques : EFT” (Duygusal Özgürleşme Teknikleri) adını vermiştir.

     

    Bilgisini ve deneyimini cömertçe paylaşan Craig sayesinde, bugün gitgide yaygınlaşan, hem kişisel olarak, hem de terapistler tarafından kullanılan bu teknik, herkesin kendi kendine uygulayabileceği bir yöntem haline gelmiştir.

     

    EFT Nasıl Çalışır?

    EFT, akupunktura dayalı bir tekniktir

     

    Bedenimizin yaşam kaynağı enerji "chi", meridyen adı verilen enerji kanalları ile organlar ve tüm sistem tarafından kullanılır. Enerjinin sürekli ve düzgün aktığı, yüksek olduğu zamanlar bizim her bakımdan sağlıklı olduğumuz zamanlardır.

     

    Yaşadığımız travmalar ve baskıladığımız, yaşamayıp içimizde tuttuğumuz duygular meridyenlerde tıkanıklıklar, aksamalar yaratır. EFT bunların yüzeye çıkarılıp giderilmesi için geliştirilmiş bir tekniktir.

     

    Yaşadığımız olumsuz bir olayın ya da bir travmanın anısı (blokajı) bedenin enerji kanallarında saklandıkça bedensel ya da psikolojik acı yaşanır.

     

    Günlük yaşanan olaylar bu olumsuz düşünce veya anıları, yani bedenin enerji sisteminde aksaklıkları tetikler ve yüzeye çıkarır. Bu da bedensel veya psikolojik acı olarak algılanır.

    Özetle, Gary Craig’in “keşif” olarak tanımladığı ve ısrarla belirttiği gibi;

    Deneyimlemekte olduğumuz tüm olumsuz duyguların nedeni, bedenin enerji sistemindeki bir aksaklıktır.

     

    Bazı anılar bizi rahatsız eder, bazıları etmez. Rahatsız eden anılar, enerji bedenimizde aksamaya neden olanlardır ve geleneksel psikoterapide yapıldığı şekilde, bazen bu anıları tekrar etmek, derinlerine inmek, incelemek ve sahiplenmek - asıl sebep, yani enerji tıkanıklığı varlığını sürdürdüğü için- kişinin ruh halinde olumlu gelişmeler sağlayamaz.

    Bu nedenle bugün birçok psikoterapist EFT ve benzeri meridyen terapileri uygulamaktadır.

    Duygusal Özgürleşme Teknikleri ile olumsuz duyguya odaklanıp bu aksaklığı yüzeye çıkardıktan sonra, enerji kanallarımızın uç noktalarına kısa vuruşlar yaparak kanallardaki aksamaları giderilir. Böylece olumsuz duygularınız tamamen ortadan kalkar, yaşama daha kolayca devam edebilirsiniz.

     

    EFT Nasıl Uygulanır?

     

    Burada verilen bilgi, EFT uygulayıcısı olabilmeniz için yeterli değildir. Lütfen buradaki bilgilere dayanarak kendinize ya da bir başkasına EFT denemeleri yapmayınız. Bilinçaltına doğrudan inerek yoğun duyguları yüzeye çıkartan EFT ile tüm duygu bileşenlerini bitirinceye kadar tekniği uygulamanız gerekir. Bu uyarıyı dikkate almanızı önemle rica ediyoruz.

     

    EFT çok basit bir dizi işlem yapılan bir yöntemdir. Bu basitliğine rağmen, tüm yemek tariflerine benzetilir; her basamağı aynen tanımlandığı gibi uygulamazsanız, istediğiniz sonucu alamazsınız. Bu nedenle aşağıdaki basamakları iyice dikkatle incelemeli ve uygulamalısınız.

     

    EFT’nin dört temel basamağı vardır: Ana Reçete olarak adlandırılır.

    1. Kurulum

    a. Odaklanma

    b. Değerlendirme (Ölçme)

    c. Onaylama

    2. Vuruş serisi (Hatırlatıcı tanım söylenerek vurulur)

    3. Dokuz Gamut noktası ve göz hareketleri

    4. Vuruş serisi

     

    Kurulum bölümünde ovalayarak, izleyen uygulama boyunca ise işaret ve orta parmaklarınızın uçlarını kısa, orta şiddette, hissedilir vuruşlar (tapping) yapmak için kullanacaksınız. Vuracağınız noktalar bedendeki meridyenlerin uç noktalarıdır ve bedenin iki yanında simetrik olarak yer alırlar. Bu noktalar deri yüzeyine yakın olduğu için, meridyenlerin daha derinde gömülü bölümlerinden daha kolay ulaşılan noktalardır.

     

    Burada anlatılan dört aşama her turda uygulandığında bütün meridyenlerin uç noktalarına vurulmuş olur. Bazen kısaltılmış vuruş serisi de uygulanabilir, çünkü ilk yedi meridyene dokunulduğunda duyguların yoğunluğunda belli bir değişim hissediliyorsa, demek ki tıkanıklık bu ilk meridyenlerdedir ve parmaklardaki meridyenlere vurulması gerekmeyecektir.

    Bununla birlikte, biz burada tüm aşamaları her seferinde uygulamanızı öneriyoruz, böylece açıkta kalan nokta bırakmadığınızdan emin olacaksınız. Tüm prosedür çok kısa sürdüğü için sorun yaratmayacaktır.

     

    Ana Reçete

     

    1. Kurulum

    • Odaklanma

    • Ölçme

    • Onaylama “Bu ......(sorunuma) .... rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum” (Üç kez söylerken “Hassas nokta” yı ovalayın ya da “Karate Kesme” noktasına vurun)

    2. Vuruş serisi

    Kaş ucu, göz yanı, göz altı, burun altı, çene, köprücük kemiği, kol altı, başparmak, işaret parmağı, orta parmak, küçük parmak, karate kesme noktası (Bu noktalara yedişer kez vururken “Hatırlatıcı tanım” yüksek sesle söylenir)

    3. Dokuz Gamut ve göz hareketleri

    • Gözlerinizi açın.

    • Gözlerinizi kapayın.

    • Gözleriniz açıp sağa, en aşağıya bakın.

    • Sola en aşağıya bakın.

    • Oturduğunuz yerden yukarı, düz bir çizgi izleyerek başınızın tepesine bakın.

    • Saat yönünde, gözlerinizle çizebileceğiniz en büyük çemberi çizin. Burnunuzu çok büyük bir saatin merkezine yapışmış gibi düşünün ve her rakamı mutlaka görmeye çalışır gibi büyük bir daire çizin.

    • Aynı şeyi saatin ters yönünde yapın.

    • İki saniyeliğine “İyi ki doğdun .....” mırıldanın.

    • Hızla birden beşe kadar sayın.

    • İki saniyeliğine “İyi ki doğdun .....” mırıldanın.

    4. Vuruş serisi (Bedenin diğer tarafındaki aynı noktalar)

    Kaş ucu, göz yanı, göz altı, burun altı, çene, köprücük kemiği, kol altı, başparmak, işaret parmağı, orta parmak, küçük parmak, karate kesme noktası (Bu noktalara yedişer kez vururken “Hatırlatıcı tanım” yüksek sesle söylenir)

     

    Başa dönerek yeniden değerlendirme

    Onaylamayı “Geriye kalan ......... e rağmen, ...............” diyerek yenileme ve hatırlatıcı tanımı “Geride kalan ......” şekliyle söyleyerek yeni seriyi uygulama

    Uygulama Ayrıntıları

     

    1. Kurulum

     

    a. Odaklanma

    Bu ilk aşama, EFT tekniğinin en önemli aşamasıdır. Bu aşamada hangi sorun üzerine odaklanacağımızı belirleriz ve dikkatimizi tamamen buna veririz. Bu şekilde sorunu enerji bazında yüzeye çıkarırız ve ardından gelen basamaklar için tam bir hazırlık yapmış oluruz.

    Odaklanma ve sorunla iletişim kurma aşaması ne kadar iyi yapılırsa EFT uygulamasından alacağınız başarı da o kadar yüksek olacaktır. İçtenlikle ve tam bir dürüstlükle duyguyu tanımlayın.

    Yüksek sesle sorunu belirtin:

    “Yükseklikten korkuyorum”

    “Çok şişmanım”

    “Başım ağrıyor”

    “Kendime güvenemiyorum”

    “Ölmekten korkuyorum”

     

    b. Ölçme

    Bu duygunun ya da rahatsızlığın o andaki yoğunluğunu ölçün.

    10 = en yüksek

    0 = hiç yok

    Eğer ölçemiyorsanız sorunu derinlemesine düşünün, gözünüzün önünde bir film gibi canlandırın ve oluşan duygunun yoğunluğunu “Çok - Orta - Az” gibi bir şekilde değerlendirin. Hiç yapamıyorsanız bu ölçme aşamasını hassas noktayı ovaladıktan sonra bir kez daha deneyin.

     

    c. Onaylama (Kabul)

    Yine bu aşamada, sorunumuzun giderilmesine engel olabilecek “Ters Yüz Olmuş Ruh Hali” ya da “Psychological Reversal: PR” adı verilen koşullar giderilir.

    PR tıpkı elektrikli bir alete, örneğin bir radyoya pil yerleştirirken yaptığımız bir hataya benzer: Pilin kutuplarını ters yerleştirdiğimiz zaman aletimiz çalışmaz. Bizim meridyenlerimiz de kutupsal olarak ters yüz olabilir; dolayısıyla ruh halimiz de etkilenir ve iyileşmeyen, kronikleşen birçok sorunumuzun altında şu tatsız gerçek yatabilir: Biz bir yandan sorunumuzdan kurtulmak isteriz, bir yandan da hiç istemeyiz, çünkü bu sorun sayesinde sağladığımız yanlış bir “fayda” vardır.

     

    Örneğin:

     

    • Sigarayı bırakmak isteyen kişiler, bir yandan da tütünden aldıkları “keyiften” mahrum olmak istemezler.

    • Zayıflamak isteyen birçok kişi, duygusal korunma sağlamak ya da gerginliğini yatıştırmak istediğinde gider, buzdolabında ne bulursa atıştırır.

    • Hastalıklarının iyileşmesini isteyen bazı insanlar, iyileştiklerinde ilgi odağı olamamaktan korkar, sevgi eksikliği çekeceklerini sanıp tedavilerini engellerler, hatta yeni rahatsızlıklar çıkarırlar.

    • Başarılı olmak isteyen birçok kişi, başarılı olduklarında bunu sürdürememekten, hemen yitirmekten korkarlar, bu hayal kırıklığını ya da yüksek tempolu çalışma hayatını yaşamaktansa, başarısız olmalarına neden olan her şeye sığınmaya ve mazeret üretmeye devam ederler.

    • Çok para elde etmeyi isteyen sayısız insan, bir yandan da paranın mutluluk getirmediğine, dost kaybettirdiğine ve insanın karakterini bozduğuna inanır.

    Tanıdık geldi mi? PR, tüm duygusal sorunların %40’ında yer alan gerçek bir olgudur ve EFT uygulamasının işleyebilmesi için ortadan kaldırılması gerekir.

    Bunu yapmak için, toptancı yaklaşımla, PR olsun olmasın her vakanın “Kurulum” aşamasında aşağıdaki iki basamak uygulanır:

     

    1. Bir yandan göğüsteki “Hassas Nokta” parmak uçlarıyla ovalanırken (ya da eldeki “Karate Kesme” noktasına sürekli vurulurken)

    2. Diğer yandan onaylama cümlesi üç kez inanılarak ve yüksek sesle tekrarlanır.

     

    Onaylamalar/ Olumlamalar

     

    Ters yüz olmuş ruh hali, yani PR, olumsuz düşünce içerdiği için, olumlama cümlesi bunu etkisiz ve kutupsuz hale getiren bir cümle olmalıdır.

    Genel yapısı şöyledir:

    Bu ______________________’ime rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    Buradaki boşluğu iyice ayrıntılı bir şekilde tanımladığımız sorun ile dolduruyoruz. Birkaç örnek vermek gerekirse:

    • Bu yükseklik korkuma rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Her gece gördüğüm berbat kabuslara rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • İşimi kaybetmem nedeniyle yaşadığım gelecek ile ilgili endişelerime rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Bu sevgiyi ve ilgiyi hak etmememe rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Bu keskin bel ağrılarıma rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Anne ve babama duyduğum öfkeye rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Sevgilimin beni terk etmesi nedeniyle yaşadığım bunalıma rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Eşimin hastalanmasından ötürü kendimi suçlu hissetmeme rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Değişmek istemememe rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Kızgınlığımı sürdürmek istememe rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Alkol bağımlılığımdan kurtulmak istemememe rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Kendimi çirkin bulmama rağmen, kendimi seviyorum ve tamamen ve derinden kabul ediyorum.

    • Yanlış yapmaktan çok korkmama rağmen, kendimi tamamen ve derinden, yargısızca kabul ediyorum.

     

    Bu örnekler çoğaltılabilir. PR’yi ortadan kaldırmak için, bu olumlama cümlelerini söylerken

    • İnanmasanız da söyleyin, inanmanız gerekmez

    • İnanarak ve vurgulayarak söylerseniz daha iyidir

    • Yüksek sesle söylerseniz daha iyidir

    • Bulunduğunuz ortam uygun değilse alçak sesle mırıldanın ya da içinizden söyleyin

     

    Hassas Nokta

     

    Bedenimizin üst kısmında, göğüs ortalarında iki “Hassas Nokta” vardır. Burası biraz ovalandığında hassasiyet, hatta hafif acı hissedilir, çünkü lenf tıkanıklıklarının oluştuğu yerdir. Yerleri tam olarak bulabilmek için; kaburgalarınızın ortasındaki kemiğin üst ucu “U” şeklindedir, bunu bulduktan sonra 7-8 cm aşağıya ve oradan da yine 7-8 cm sağa veya sola gidildiğinde her göğsün üzerindeki hassas noktayı bulabilirsiniz.

     

    Bu noktalar ovalanacağı için, herhangi bir nedenle kullanamıyorsanız, (ameliyat vb) ellerdeki “Karate Kesme” noktalarına kısa vuruşlar yaparak da olumlamaları tekrarlayabilirsiniz. Yine de deneyimler göğüsteki hassas noktaların kullanılmasının daha etkili olduğunu göstermektedir.

     

    2. Vuruş Serisi

    Vuruş yaparken iki elinizin de parmak uçlarını kullanabilirsiniz. Yazı yazarken kullandığınız eli kullanmanız daha kolaydır. İşaret parmağınızı ve orta parmağınızı birleştirin ve sağlam bir şekilde, fakat acıtmadan orta şiddette vurun. Zaten bu noktalar nispeten daha hassastır. Fazla güçlü vurduğunuzda aşırı acıtabilir ya da çürümelere, morarmalara neden olabilirsiniz.

     

    Her noktaya yaklaşık yedi kez vurmanız önerilir. Başka birine uygulama yaparken içinizden sayabilirsiniz. Kendinize vururken bir yandan “Hatırlatıcı tanım” tekrarlayacağınız için, kaç kez vurduğunuzu sayamazsınız. Bunun yerine, üç kez hatırlatıcı tanımı söylediğinizde diğer noktaya geçebilirsiniz.

     

    Yani 5-9 arası vuruş sayısı yeterlidir.

     

    Hatırlatıcı tanım : Onaylama cümlesinde belirttiğiniz sorunun birkaç sözcükle özetlenmiş halidir ve vuruşlar sırasında yüksek sesle tekrarlanmalıdır. Böylelikle odaklanmanın sürdürülmesi sağlanır. Bulunduğunuz ortam nedeniyle yüksek sesle söyleyemeyecekseniz, mırıldanın ya da içinizden sürekli tekrarlayın.

     

    Sorunu aynı sözcüklerle özetlemeye özen gösterin.

     

    Örnekler:

     

    *** Onaylama cümlesi:

    “Başarısızlıktan korkmama rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum”

    Hatırlatıcı tanım:

    “Bu başarısızlık korkusu”

    *** Onaylama cümlesi:

    “Babama karşı duyduğum öfkeye rağmen, kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum”

    Hatırlatıcı tanım:

    “Bu babama karşı öfke”

     

    Vuruş Noktaları

     

    Kaş ucu : Kaşın başladığı, altındaki kemiğin burun ile birleştiği nokta

    Göz yanı : Gözün dış köşesindeki kemiğin üzerindeki nokta

    Göz altı : Tam karşıya bakarken gözbebeğinin iki buçuk santim altındaki kemiğin üzerindeki nokta

    Burun altı : Burnun hemen altındaki, dudak üstünde orta nokta

    Çene: Çenenin alt sınırı ile alt dudağın ortasındaki nokta

    Köprücük Kemiği : Köprücük kemiği ile ilk kaburganın göğüs kemiği ile birleştiği nokta, tam olarak göğsün ortasındaki kemiğin üst bölümündeki “U” şeklindeki boşluktan aşağı iki-üç santim kadar inip sağa/sola iki-üç santim gidince bulduğunuz nokta) Bu nokta kemik üzerindedir. Kravat takıyor olsaydınız, kravatınızın iki ucu yaklaşık bu noktalara rastlardı.

    Kol altı : Koltuk altında, biraz aşağıda bulunan nokta (Erkeklerde meme ucu hizasında, kadınlarda ise sutyenin kol altına dönen bölümünün ortasında bulunan nokta)

    (Parmakların hepsinde, avcunuzu yere tuttuğunuzda, tırnağın size bakan tarafında bulunan kenarındaki nokta)

    Başparmak tırnağı köşesi

    İşaret parmağı tırnağı köşesi

    Orta parmak tırnağı köşesi

    Küçük parmak tırnağı köşesi

    Karate kesme noktası : Bilek kemiği ile küçük parmağın dibi arasında, elin etli kısmında tam ortadaki nokta. (Karate kesme hareketi yaparken kullanılan yerin ortasında)

     

    3. Dokuz Gamut

     

    Dokuz Gamut noktası, elin üst tarafında, küçük parmak ile yüzük parmağından aşağı inilerek kemiklerin üçgen yaptığı yerde, üçgenin alt köşesindeki noktadır. Bu noktaya sürekli vurarak göz hareketleri yapılır ve başın hiç oynatılmamasına dikkat edilir.

     

    Bu basamak ilk vuruş serisi tamamlandıktan sonra, beynin işlevlerini canlandırmak, harekete geçirmek için yapılır.

     

    Başı sabit tutarken ve el üzerindeki dokuz gamut noktasına sürekli vururken:

     

    1. Gözlerinizi açın.

    2. Gözlerinizi kapayın.

    3. Gözleriniz açıp sağa, en aşağıya bakın.

    4. Sola en aşağıya bakın.

    5. Saat yönünde, gözlerinizle çizebileceğiniz en büyük çemberi çizin. Burnunuzu çok büyük bir saatin merkezine yapışmış gibi düşünün ve üzerindeki her rakamı mutlaka görmeye çalışın.

    6. Aynı şeyi saatin ters yönünde yapın.

    7. İki saniyeliğine “İyi ki doğdun .....” melodisini mırıldanın. (Daha doğrusu, şarkıyı ağzınız kapalı, ama ses çıkararak söyleyin)

    8. Hızla birden beşe kadar sayın.

    9. İki saniyeliğine “İyi ki doğdun .....” mırıldanın.

    Derin bir nefes alıp, verin.

    Bu sırayı izlemeye dikkat edin, göz hareketlerinin sırası değişse de, son üç adımı mutlaka belirtilen sırayla yapın. Burada beynin önce sol lobu, sonra sağ lobu ve yine sol lobu harekete geçirilir.

     

    4. Vuruş Serisi

     

    Vuruş serisini bedenin diğer tarafındaki noktalarla, aynı sırayı izleyerek tekrarlayın. Derin bir nefes alıp, verin.

    Duyguların yoğunluğunu yeniden değerlendirin.

    Bu adımda inişler veya çıkışlar yaşanabilir. Yeniden ilk vuruş serisi ile devam edin. Her sefer onaylama cümlesine “Geriye kalan” diye ekleyin:

    “Babama karşı duyduğum geriye kalan öfkeme rağmen, ........”

    “Geriye kalan pişmanlığıma rağmen, ........”

    “Hala biraz uçak korkusu duymama rağmen, .......”

     

    Sonuçlar

     

    Amaç değerlendirmenin “Sıfır” ile tamamlanmasıdır. Sonuç bazen aynı gün alınır, bazen de ısrarlı bir şekilde çalışma ile bir hafta ya da bir ayda alınabilir. Tekrar etmek çalışmanın temelini oluşturur. Üşenmeden, sıkılmadan tekrarlayın, sebat edin.

    Bir sorunun yoğunluğunun azalarak “idare edilebilir”, “dayanılabilir”, “bir süre daha tahammül edilebilir” hale dönüşmesi de yararlı ve önemli bir gelişmedir, ama tamamen yok edilmesi mümkün ise, neden edilmesin?

     

    Genelleme Etkisi:

    Göreceksiniz ki, siz EFT ile bazı sorunlarınızı ortadan kaldırdıkça, üzerinde çalışmanız gereken diğer sorunların bazıları da kendiliğinden yok olacaktır. Bu EFT terminolojisinde “Genelleme Etkisi” olarak adlandırılır.

     

    Apex (Doruk) Etkisi:

    Bazen EFT uygulandığında sorunundan tümüyle kurtulan kişiler bu sorunu kendilerinin hiç yaşamadığını, hiç hatırlamadıklarını ya da sorunun kendiliğinden çözüldüğünü iddia edebilirler. Bu nedenle her vuruş serisinden sonra “ölçüm” yaparak azalmayı hatırlamaları, adım adım bu sorundan kurtulmalarını izlemeleri ve yeni durumu kabullenmeleri sağlanır.

     

    Yan Etkiler

    EFT tamamen güvenli bir yöntemdir, yan etki olarak bir “zarar” görmeniz mümkün değildir (Uygulayan kişi acımasızca vurup yüzünüzü gözünüzü morartmadıysa!!). Bununla birlikte her enerji çalışması esnasında ve sonrasında olabileceği gibi, kısa bir uyum süreci yaşanabilir. Bu süreç boyunca izlenebilen birkaç tepki şunlardır:

    • Yoğun bir şekilde esneme ve uyuma

    • Uyuşukluk

    • Gözlerin yaşarması, bazen ağlama

    • İç geçirme, geğirme, karın guruldaması, gaz çıkarma vb.

    Bol su içmek her zaman yarar sağlayacak ve toksinlerin atılmasına yardım edecektir. Her seanstan sonra bir bardak su içilmesi önerilir.

     

    EFT'nin Özellikleri

    EFT uygulamalarının en iyi özellikleri şöyle sıralanabilir:

     

    • Hızlıdır - Birçok eski ya da yeni duygusal sorun bir saatten az bir sürede tamamen iyileşir, en inatçı tıkanıklıklar bile bir ay içinde sorun olmaktan çıkar.

    • Etkili ve kalıcıdır - Ömür boyu başa çıkılamamış korkular, takıntılar, derin üzüntüler bütünüyle ortadan kalkar. Kalıcı iyileşme sağlanır.

    • Yumuşak ve naziktir - Sadece parmak uçları dokundurularak yapılır

    • Güvenlidir - Bedende çekme, itme, döndürme gibi manipulasyonlar yapılmaz, iğne batırılmaz, tablet ya da kimyasal herhangi bir madde alınmaz. Bu yüzden hiçbir tehlikesi yoktur.

    • Özeldir - Uzun terapi seanslarında tüm yaşamımızı anlatırız, EFT’de ise halletmek istediğimiz soruna odaklanmamız yeterlidir, sorunu anlatmamız bile gerekmeyebilir.

    • Kolaydır - Öğrenmesi ve uygulaması kolay ve basittir, yöntemi kullanacak kişinin psikoloji ya da tıp eğitimi alması gerekmez.

    • Kendi kendine uygulanabilir.

    • Her tür sorun için uygulanabilir.

    • Yeni sorunlara yol açmaz - Geçmişimizde yaşadığımız olayların acısını tekrar yaşamamız gerekmez. Birçok psikolog aylar, hatta yıllar süren terapilerin yeni sorunlar getirdiğini, suçluluk, pişmanlık, kendine dönük öfke vb duygular yarattığını kabul etmektedir.

    • Soruna bağlı olarak başarı oranı %85-97 arasındadır.

     

    EFT Uygulama Alanları

     

    • Olumsuz Duygular (Stres, öfke, korku, endişe, acı, üzüntü, suçluluk, güvensizlik, korku, nefret, kıskançlık, fobi, panik atak, depresyon ...)• Olumsuz İnançlar (“Talihsizim”, “Yalnızlığa mahkumum”, “Beceriksizim”, “Kimseye güvenmemek lazım”, “Para bana hiç gelmeyecek”, "Hiç kimseye güvenemem", "Bütün erkekler aldatır")

     

    • Duygusal Travma (Kaza, cinsel taciz, zorbalığa uğrama, terk edilme, işten çıkarılma, soygun, yakınını kaybetme, haksızlığa uğrama...)

    • Bedensel Sorunlar (Allerjiler, sırt ve bel ağrıları, fibromiyalji, kabızlık, cinsel sorunlar, şişmanlık, sedef hastalığı, karın ve mide ağrıları...)

    • Madde Bağımlılıkları (Sigara, alkol, yemek, uyuşturucu, alışveriş...)

    • İlişki Sorunları (Cinsel Sorunlar, boşanma, insan bağımlılığı...)

     

    • Hedef Belirleme (İşyerinde, ilişkilerde, kazanç düzeyinde, projelerde, toplumda yer belirlemede, hayat amacına aşmada...)

    • Performans Artırma (Sınav, iş, spor, sanat alanlarında, kolay odaklanma, hafıza geliştirme, yaratıcılık, disiplin geliştirme, verim artırma...)

    • Ruhsal Gelişim (Dinginlik, dengeli ilişkiler, sevecenlik, affetmek, sevgi ve hoşgörü geliştirme...)

     

    Kaynak:energyturkey


  3. OLUMLU DÜŞÜNME TEKNİKLERİ

     

    Gerek devlet hastanesi gerekse özel kurumlarda görev yaptığım süre içinde yüzlerce kişiyi dinleme şansım oldu. Pek çoğunun ortak noktası hayatlarının ipini kaçırmış olmalarıydı. Kontrol yoksunluğundan şikayetçiydiler. Yakınmaları “sanki hayatımı ben yönetmiyorum da kocam, kayınvalidem, annem, çocuklarım beni yönetiyor” şeklindeydi. Bir diğer ortak nokta da hayatlarındaki güzellikleri farkedemiyor olmalarıydı. Olumsuz bakış açısı sebebiyle hayatlarını olumsuz değerlendiriyor ve mutsuzluk yaşıyorlardı. Yaptığımız çalışmalarla sadece bakış açılarını olumlu hale getirerek hayatlarını yeniden değerlendirmelerini ve mutlu hissetmelerini sağladık. Bu yazımda sizlere mutluluk duygusunu yakalayabilmeniz için bazı yöntemlerden bahsedeceğim.

     

    Hepimiz aynı dünyada benzer olayları yaşayarak deneyimliyoruz. Bu yaşantıları kendi değerlendirme sistemimizden süzdükten sonra da bu yaşantılara yönelik yargılara varıyoruz. Bu değerlendirme süreci herkeste aynı işleseydi her birimiz aynı düşünür, aynı hareket eder yani robotlaşırdık. Farklılıklar hayatımızı renklendiriyor. Değerlendirme kriteleri çok çeşitli olmakla birlikte yoğunluklu olarak iki ana grupta toplanmakta. Bu iki alan pozitif ve negatif düşünmedir. Tüm yaşadıklarımızı pozitif ve negatif düşünme sürecimize göre değerlendiririz. Yani aynı olayı yaşayan iki ayrı insan ayrı sonuçlar çıkarabilir, ayrı duygulara kapılabilir ve hatta bize olayı ayrı aktarabilirler. Bu her iki düşünce şekli de kullanıla kullanıla zamanla otomatikleşir ve davranışlarımızı yönetmeye başlarlar. Buna göre şu sonuca ulaşılır: bizi mutlu ya da mutsuz kılan yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlardır.

     

    Örneğin bir bayan danışanım ilk geldiğinde eşinin yoğun çalışma saatlerinden şikayet ediyordu. Eşi yanında olmadığı zamanlarda hiçbir şey yapamadığını, sıkıldığını söylüyor ve eşini bu kadar çok çalıştığı için suçluyordu. Evliliği mutsuzdu ve eşinin çalışma saatlerini değiştirme imkanı da yoktu.

     

    Görüşmelerimiz sırasında aslında onu rahatsız edenin yalnız kaldığında kendini oyalayamıyor olması ve eşinin hep yanında olması, herşeyi birlikte yapmaları gerektiği gibi bir yanlış inanışı olduğunu farkettik. Hiçbir aktivitesi yoktu. Yalnızken yapabileceği aktiviteleri gözden geçirip, evliliğe dair yanlış inanışını yeniden düzenledik. Şimdi eşinin işte olduğu vakitleri kendine ait zamanlar olarak algılıyor ve kendiyle vakit geçirmeyi keşfetti. Hayatından ve evliliğinden şikayet etmiyor. Burada şartlar aynı kaldı. Değişen nedir? Bireyin bakış açısı. Hisler yalnızca yaşanılan durumla ilintili olsaydışartlar aynı kaldığı sürece danışanımın da duyguları sabit kalırdı. Bu noktada davranış oluşum şemasına bakalım:

     

    Düşünce Duygu Fizyolojik Tepki Davranış

     

    Hiçbir duygu kendiliğinden ortaya çıkmaz. Mutsuzluk, huzursuzluk, kaygı, öfke, nefret vs. duyguların önünde mutlaka olumsuz bir düşünce vardır. Bu olumsuz düşünce zamanla otomatik hale geldiği için beynimizden saniyenin milyonda biri hızla geçer. Bu kadar hızlı geçen düşünceleri bilincimiz algılayamaz. Fakat bir sineğin uçuşunu bile kaydeden bilinçaltımız bu otomatik düşünceyi algılar ve kaydeder. Yani biz farkına varmadan beynimizde bazı kimyasal değişimler olur. Bu otomatik olumsuz düşünce olumsuz duyguları tetikler. Danışanlarıma düşüncelerini sorduğumda hemen hemen tamamına yakını duygularını dile getirirler. “Bu olay hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu olay yaşandığında ne düşündünüz?” gibi sorulara “Mutsuz oldum, husursuz hissettim, öfkelendim” gibi duygu kelimeleriyle cevap verirler. Bunun nedeni düşünceyi yakalayamamış olmaları ve yakaladıkları ilk bilginin duygularla ilintili olmasıdır. Ardından vücudumuz beyinden aldığı emirle fizyolojik tepkiler verir. Bunlar kızarma, terleme titreme, sesin yükselmesi, kalp atış hızının artması, soluk alışverişinin hızlanması gibi tepkilerdir. Son olan da bunlarla uyum gösteren bir davranış sergilemektir.

     

    Örneğin bir eleştiri karşısında “kimse beni eleştiremez, ne haddine” şeklinde bir yargınız varsa (düşünce) öfkelenir (duygu) ve kızarırsınız (fizyolojik tepki). Ardından sizi eleştiren kişiye saldırabilir, kavga edebilir, ona zarar verebilirsiniz (davranış). Bu sistemi kendi lehinize çevirmeniz ve kullanmanız da mümkündür. Çünkü aynı şekilde olumlu düşünceler de olumlu duyguları doğurur. Aynı örnekte “eleştiri, benim hatalarımı görmemi sağlar” şeklinde bir düşünce sizi sakinliğe (duygu) ve dinlemeye (davranış) yöneltir. Bunu başlangıçta bilinçli yaparak zamanla otomatik hale dönüştürebilirsiniz. Araba kullanmayı ilk öğrendiğiniz zamanı anımsayın. Vites değiştirirken debriyaja basmayı, sinyal vermeyi vs. bilinçli olarak düşünüp sonra yapıyordunuz. Fakat belli bir kilometre yol yaptıktan sonra bunların hepsi refleks olarak yapılmaya başlar. Aslında yine düşünüyorsunuz fakat bilincinizden o kadar hızlı geçiyor ki farkedemiyorsunuz. Sonuç olarak resim aynıdır fakat nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Bu düşünce sistemi yerleştikçe dünyayı ve size sunduklarını algılama şekliniz de değişir.

     

    DÜŞÜNCELERİNİZİ KONTROL EDEBİLİRSİNİZ!

     

    Dünya her zaman güzel şeyler sunmaz elbette. Size ve bize iyi ve kötüler sunuluyor. Hangisini görmek istersek onu görüyoruz. Bana başvuranlar çoğunlukla genel olarak hayatları aslında sorunsuz olan kişilerdir. Hayatları oldukça iyi gitmesine rağmen şikayet ederler. Sorun olarak aktardıkları realitede sorun bile değildir. Onları sorun olarak gördükleri için sorun haline gelmiştir. Bu bakış açısı nedeniyle kötü hissederler. Duygularınızı kontrol edemezsiniz ama onları oluşturan düşünceleri kontrol edebilirsiniz. Sizde oluşan hiçbir duyguyu karşınızdaki kişi oluşturamaz. Kimsenin böyle bir kudreti yoktur. Herkesin kontrol edebildiği kişi, yalnızca kendisidir. Kişi, kendi duygusunu kendisi oluşturur. Bir gün sinirlendiğiniz bir davranışa başka bir gün tepkisiz kaldığınızda değişen nedir? SİZ… değerlendirme kriterleriniz değişmiştir. Aynı olaya farklı gözlerle bakıyorsunuz ve farklı algılıyorsunuzdur.

     

    Olayları değerlendirirken büyük resmi görebilen kişiler için değerlendirme yaparken objektif olup olumlu bakabilmek daha kolaylaşır. Yalnızca kendi penceresinden bakmayıp, başkalarının açısından da görebilmeye empati diyoruz. Örneğin etrafınızda size üstünlük taslayan, ukalalık yapan, sizi aşağılayan birileri mutlaka vardır. Bu kişiye sinirlenmek yerine aslında onun yoğun aşağılık duygusu nedeniyle böyle davrandığını bilmek ve aslında zor durumda olanın o olduğunu görmek, onu algılayış şeklinizi kökten değiştirir. Psikoterapi alan danışanlarımdan biri müdürüyle bu tip bir durum içindeydi. Müdürü onu sürekli aşağılıyor, yaptığı hiçbir işi beğenmiyor ve azarlıyordu. İşten ayrılma ya da müdürünü değiştirme şansı yoktu. Konuşmayı denemiş ve oldukça sert ve aksi bir tavırla karşılaşmıştı. Kendini çaresiz ve depresif hissediyordu. Tek yapabildiği ağlamaktı. Seanslarımız süresince müdürünü gözlemledi. Müdürü aslında oldukça başarısız ve iş konusunda danışanıma oranla yetersizdi. Danışanım ise sürekli ödüllendiriliyor ve başarı grafiği yükseliyordu. Diğer amirleri tarafından oldukça beğenilen bir elemandı. Bunu gören müdürü ise onun karşısında yetersiz hissettikçe ona yükleniyor ve kendince sindiriyordu. Danışanım müdürünün bu acıklı halini farkettiğinde ona olan öfkesi acımaya dönüştü. Artık onu azarladığında içinden gülüyor ve karşısındaki adam için üzülüyordu. Çünkü danışanımda oluşan yeni düşünce aynen şuydu: “Ben senden bir gün kurtulacağım ama sen kendinden asla kurtulamazsın”. Ağzından şu cümleler döküldü “yazık, ona acıyorum, çok zavallı”. İlk geldiğinde müdürü için “çok güçlü, çaresizim, eziliyorum, ona engel olamam” diyordu. Müdürünün davranışları hala aynı. Ama danışanımın bakış açısı değişti. Siz de bu şekilde fark yaratabilirsiniz. Şartlar aynı kaldığı halde güçsüz olan taraftan güçlü olan tarafa geçebilir ve mutluluğu yakalayabilirsiniz. Neye üzülüp neye sevineceğinizi seçecek olan sizsiniz. Kime değer verip kimi umursamayacağınıza siz karar veriyorsunuz. Çevremizdeki herkesi değiştirmemiz mümkün değildir. Bu yalnızca zaman ve enerji kaybıdır. İnsanları değiştirmek için harcanan enerjiyi kendinize yöneltmek en akıllıca davranıştır.

     

    MUTLU BİR HAYAT MÜMKÜN

     

    İleriye dönük olarak hayatımızı nasıl daha mutlu ve olumlu kılabiliriz? Her şey önce tasarlamakla başlar. Davranışlarımız ve geleceğimiz hayal etmekle şekil alır. Kötü sonuçları hayal eder ve kötü beklentilere girersek kötü bir gelecek planlamış oluruz. “Hastalanacağım, başarısız olacağım, her şey kötü gidecek” gibi olumsuz düşünceler beyninizi olumsuzluğa kanalize eder. Beyin, sahibinin söylediğini yapan ve sorgulamayan bir organdır. Siz ona ne yüklerseniz size onu izletir ve yaşatır. Çünkü sahibinin sözlerini ve inançlarını doğrulayacak şekilde hareket etmeye programlanmıştır. Asla başarılı olamam diye yola çıkarsanız asla başarılı olamazsınız. Başarılıyım diye başladığınız işler sonuca ulaşır. Olumlu motivasyon ile tüm zorlukların üstesinden gelebilirsiniz. Bacakları olmayan birinin yüzme şampiyonu olduğunu, kolları olmayan bir kişinin resim sergisi açtığını ya da imkansızlıklar içinde büyüyen bir çocuğun azmiyle çok iyi yerlerde eğitim görmeye hak kazandığını görebiliyoruz.

    Başarısızlıklar bile aslında başarının önündeki denemelerdir. En büyük başarılar genellikle büyük başarısızlıklardan sonra gelir. Dibe kadar iner ve ayaklarınızı yere vurduğunuz gibi büyük bir hızla yukarı çıkarsınız. Yukarı çıktıktan sonra kafanızı biraz önce çektiğiniz sıkıntılara gömerseniz, bu gerçeği göremezseniz acıya saplanır kalırsınız. Elde ettiğiniz başarının da tadını çıkaramazsınız. Edison, ampulu bulana kadar 1000 kadar deneme yapmış. Her denemeden sonra “Elektriği ışığa çevirememenin bir yolunu daha buldum” dermiş. Her denemenin onu başarıya bir adım daha yaklaştırdığına inanıyordu. Sonunda ampulü bularak tarihe geçti. Eğer 999. denemede vazgeçseydi asla bu başarıya sahip olamayacaktı. Hedefe ulaştırmayan denemeler, nasıl başarılamayacağını göstererek hatalı yolları azaltır.

     

    OLUMLU DÜŞÜNCENİN ANAHTARI = OLUMLU TELKİN

     

    Olumlu düşünmenin yollarından biri de olumlu telkindir. Olumlu telkinler, olumlu kelimeler sandığınızdan daha güçlüdür. Ağzınızdan çıkan, aklınızdan geçen her düşünce ve sözcük kayıt altına alınır. Beyniniz verdiğiniz komutları uygular. Bununla ilgili bir deneme yapalım. Size iki grup kelime okuyacağım. Bunları dinlerken sizde uyandırdıkları duygulara dikkat etmenizi istiyorum.

    1. grup kelimeler: aşk, hayat, pembe, okyanus, su, sevgi, barış, kardeşlik, ekmek, beyaz, cennet

    2. grup kelimeler: savaş, ölüm, Azrail, kan, şeytan, vahşet, kin, nefret, ceset, kara

    Bu iki gruptaki kelimelerin hangisini dinlerken hangi duygu oluştu? Aklımızdan iyi kelimeler geçirdiğimizde vücudumuz olumlu fizyolojik tepkiler verir. Örneğin güzel bir hayal kurduğunuzda mutluluk hormonu salgılamaya başlarsınız. Dolayısıyla moraliniz yükselir. Tam tersine kötü, iç karartıcı düşünceler de olumsuz duygulara neden olacaktır. Beyin, gerçek ve hayali ayırt edemez. Hayal kurarken de gerçekte yaşıyormuş gibi aynı duyguları ve fizyolojik tepkileri oluşturur. Tatile gitmekle, tatil hayali kurmak aynı sonuca götürür. Aynı rahatlama, huzur ve mutluluğu duyarsınız. Kendinize telkinde bulunurken olumlu olmasına dikkat ederken yanı sıra kurduğunuz cümle kalıbının da olumlu olmasına özen göstermelisiniz. Çünkü beynimiz olumsuzluk eki olan –me, -ma’ yı ayıramaz. Olumlu anlamı olsa da olumsuz bir cümle kalıbı beyni olumsuzluğa iter. Örneğin “başarısız olmayacağım” anlam olarak olumlu olsa da beyninize “başarısız olmak” olarak emir gönderir. Çocuklarınıza “kırarsın dikkat et, sakarlık yapma, tembellik etme” gibi telkinlerle aslında farkında olmadan sakarlığa ve tembelliğe yönlendirirsiniz. Bunun yerine “başarılı olacağım, dikkatliyim, çalışkan ol” gibi telkinler hem anlam hem de cümle kalıbı olarak doğrudur.

     

    Soruna odaklanmak sorunda boğulmanıza neden olur. Çözüm odaklı olmalısınız. Sorunlarınıza gömülüp depresyona girebilir veya silkinip hayatınızın kontrolünü elinize alabilirsiniz. SEÇİM SİZİN… Unutmayın; seçtiklerimizi yaşarız.

     

    Psikolog Ceren AKBOYAR


  4. Benimsediğimiz olumsuz fikirlerle kendimizi incitiriz. Öfke, korku,, kıskançlık, kin duyarak kendinizi kaç defa yaraladınız. Bunlar bilinçaltınıza giren zehirlerdir. Bilinçaltınıza hayat dolu düşünceler iletin.

    Hani derler ya, kalbini bozma, kalbini karartma, benim kalbim temiz. Neden bu kelimeleri kullanırız? Tasavvuf ile ilgilenen insanlar, kalbini kötü huylardan temizlemek için yıllarca nefislerini terbiye ederlermiş. Örneğin Yunus gibi Mevlana büyük tasavvuf alimleri, “Allah’ım kalbimizi sabit kıl” diye dua ederlermiş. Onların içinde sevgi en saf, en salt haliyle bulunuyordu ve tarihe geçtiler. Hal böyleyken, kalbinde sürekli kıskançlık, kin, öfke, hased gibi kötü huylar bulunduran insanların, iç huzurları olmadığı gibi, başkalarına da huzur vermezler.


  5. İnsanoğlunun davranışları sürekli tekrarlandığında, bilinçaltına kaydediliyor. Bunu bir örnekle açıklayalım İlk defa araba kullandığımızda vites, direksiyon, ayna derken arabayı stop ettiririz. Sonra tekrar kontak, tekrar gaz, fren pedalları vs. Ama bunu sürekli yaptığımızda artık arabayı biz değil bilinçaltımız kullanmaya başlar. Her şey otomatikleşir. Ayaklarınız gaz ve fren pedallarına kendiliğinden gider. Bu anlattığım olay tüm hayatımız için geçerlidir.

    Bir olay karşısında gösterdiğimiz davranış, bilinçaltımıza kaydedilir. Aynı olay tekrarlandığında siz düşünmeden bilinçaltı devreye girer ve daha önce kaydettiği tepkiyi gösterir. Böylece karşımıza çıkan olay ile gösterdiğimiz davranış arasında bir otoban kurulur. Buna patern deniyor. Bu davranış ve tepkiler de alışkanlık olur. Alışkanlık ise bizim yaşam tarzımız olur. Hayatınızın kontrolünü kendi elinize alın! Esas olarak, eğer hayatlarımızı kendimiz yönetmek istiyorsak, sürekli eylemlerimizin kontrolünü elimize almak zorundayız.

    Geçmişteki şartlanmamızın, bu günümüzü ve yarınımızı kontrol etmesine izin vermek zorunda değiliz.

    Hayattan gerçek anlamda zevk almak için, mutluluğu alışkanlık haline getirmeliyiz, farkındalık kavramını alışkanlık haline getirmeliyiz.

    Hayatınızın ilk günlerinden itibaren size aşılanan inanç ve eğilimlerin hala sizinle olduğunu ve hayatınızı yönlendirip etkileme gücüne sahip olduğunu öğrendiğinizde şaşırabilirsiniz. Hepimizin çocukluktan gelen ve uzun süre önce unuttuğumuz inanç ve fikirleri vardır. Bunlar bilinçaltına ait karanlık odanın derinliklerinde saklıdır. Bunu bilmek neden düşüncelerimizi sağlıklı bir biçimde değerlendirme zamanının geldiğini gösterecektir. Geçmişte, hayatınızda hangi düşünceler hakimse, bu gününüzde öyle şekillenmiştir. Acıyla da yoğrulmuş olabilirsiniz, mutlulukla da. Önemli olan ne düşündüğünüzdür. Dünkü düşüncelerimiz, bu günümüzü tasarlıyor.

    Bir an düşünün. On yıl önce neredeydiniz? Nasıl biriydiniz? Arkadaşlarınız kimdi? Umutlarınız, rüyalarınız neydi? Biri size "On yıl sonra nerede olacaksın?" diye sorsa ne derdiniz onlara? O sırada ön gördüğünüz yere vardınız mı? On yıl ne çabuk geçebiliyor değil mi?


  6. Tolga ÇELEBİ

    Hayatı algıladığımız gibi yaşıyoruz. Olayları nasıl algılıyorsak, öyle yaşıyoruz. Tam burada bakış açısı devreye giriyor. Bir olay karşısında üç farklı insan, üç farklı yorum geliştirebiliyor. Çünkü herkes kendi bakış açısına göre, kendi algısına göre konuyu değerlendiriyor.

    İkinci dünya savaşı sırasında, Fransız savaş uçakları, Alman uçakları karşısında yetersiz kalıyordu. Birçok Fransız uçağı havalandığı yere geri dönemeden düşürülüyordu. Fransızlar bu konuya çözüm bulmak için bir ekip kurdular. Bu ekip; Almanlar tarafından vurulan Fransız uçaklarını incelemekle görevlendirildi. Yara alan uçakları iner inmez kontrol etmeye başladılar. Hedef uçakların en çok hangi bölgelerinden yara aldığını tespit ederek, takviye ile güçlendirdiler. Ama bu hiçbir işe yaramadı, yine birçok uçak geri dönmeyi başaramıyordu. Daha sonra çalışma ekibi ünlü bir profesörün fikrini almaya karar verdi. Profesör anlatılanları iyice dinledikten sonra şöyle cevap verdi: “Siz yanlış yoldasınız. Kontrol ettiğiniz uçaklar, vurulduğu halde üsse geri dönmeyi başaran uçaklar. Sizin bunları kontrol etmeye ihtiyacınız yok. Siz vurulup üsse geri dönemeyen uçakları bularak kontrol edin. Çünkü bunlar geri dönemeyecek yaralar aldı ve düştü. Bu uçakların yara aldıkları yerleri güçlendirmeli ve güvenli bir şekilde geri dönmelerini sağlamalısınız.” İşte bir bakış açısı ve umutsuz bir durumu kolay çözüm.

    Aslında birçok zor durum, çıkış yolunu da kendi içinde barındırıyor. Mücadele etmeyi göze alan herkes kazanır. Yaşadığımız evrende şans diye bir şey yok, tesadüflere de yer yok. Her şey ince bir hesapla ve kusursuz bir düzenle yaratılmış. Sergilediğimiz her davranış, geri planda mutlaka mama mutlaka bir amaca hizmet eder. Neyi isterseniz ve arasanız karşınıza o çıkar. Mutluluk ve huzur arayan, mutluluk ve huzur bulur. Hüzün ve ümitsizlik arayan, hüzün ve ümitsizlik bulur.

    Her tohum kendi cinsinden meyve verir. Düşüncelerde; zihnimize ekilen tohumdur. İnançlarımız, hayatımız bu düşünce tohumlarıyla şekillenir. Hayatınızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, katlanamadığınız bir şeyler varsa bunu değiştirmek sizin elinizde. Kurtulamıyorum demek sizin hatalarınızdan kaynaklanıyor.

    Bu evrende herkesin yirmi dört saati var. Herkese çalışmak ve başarılı olmak için olanak tanınıyor. Kendinize ne kadar şans tanırsanız, o kadar başarılı olursunuz. Hayat size karşı değil, siz yanlış tohumlar ekiyorsunuz. Hayat bir ayna gibi, önüne ne koyarsanız, karşılığında onu alırsınız. Şimdi yanlış ekilen tohumları kazıp çıkartacağız. Zararlı düşüncelerden zihnimizi temizleyeceğiz. Dünya bizim için yaratıldı. Bu gezegendeki her şey, insanoğlunun yaşamını sürdürmesine hizmet ediyor.

    Şimdiye kadar ne kadar yanlış inanç geliştirdiysek, hepsinden kurtulun. Kendinizi zayıf görüyorsanız, telkinlerle güçlü olduğunuza inanın. Hastaysanız, şifanın mutlaka yaratıcıdan geleceğine inanın. Çünkü Allah her dert için bir şifa vericidir. Korkulardan ve anlamsız kuruntulardan uzaklaşın. Zihniniz bir sinema yönetmeni gibi. Ne yaşamak isterseniz, perde de onu oynatıyor. Korkuyorsanız, tüm bedeninizi ürperiyor ve göz bebekleriniz büyüyor. Mutluysanız, gülümsemeye başlıyorsunuz, çünkü beyniniz mutluluk hormonları salgılıyor.

    Dışarıya içinizde olanlar yansır. İçeride ne varsa dışarıda da o vardır.


  7. Tolga ÇELEBİ

    “Batsın bu dünya, bitsin bu rüya.” Bu şarkıyı hatırladınız mı? Orhan GENCEBAY’a ait bir parça. Orhan GENCEBAY, müzik dünyamızın gerçek anlamda değer taşıyan sanatçılarından biri. Zaten benim burada değinmek istediğim, şarkı ve şarkının sözleri.

    Sabah işe gelirken radyoyu açtım ve bu parça ile karşılaştım. Sabah sabah; ‘batsın bu dünya’ diyerek başladım güne. J Şaka tabiki, bu söz hiçte bana göre değil. Ama yinede şarkıyı sonuna kadar dinledim. Sonrada bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    Bir düşünün; yaşadığımız gezegenin masmavi bir gökyüzü var, kıpkırmızı bir güneşimiz var, geceleri, romantizmin doruklarına ulaşmamızı sağlayan ‘ay’ımız var, soluduğumuz hava hayatta kalmamızı sağlıyor, rengarenk çiçekler göz zevkimizi doyuruyor, kısacası mükemmel bir gezegende yaşıyoruz. Neden evimize ‘batsın’ diyelim ki? Biz yaratılanı severiz, yaratandan ötürü. Bu dünyayı da, içindekileri de severiz. Sevdiğimiz şeye de ‘batsın’ diyemeyiz. Peki, bir insanı böyle bir şarkı sözü yazmaya iten sebep ne? Neden böyle bir şarkı sözü yazıldı? Daha da önemlisi bu şarkı dinleyip zevkten kendinden geçen insanlar var. Acaba toplum olarak acıların çocuğu olmayı mı seviyoruz?

    Hoşuma giden bir söz daha var. J Volfgang V. Goethe şöyle demiş: "Siz zannettiğiniz gibi değilsiniz, düşünceleriniz gibisiniz.” Kısacası ne düşünürsek oyuz. Acı düşünürsek, acılı bir hayat yaşarız. Lokantaya gittiğimizde; acılı kebap siparişi verdikten sonra, “yahu bu çok acı” diyerek başkalarını suçlayamayız. Aynı şekilde; acı dolu bir hayat isteyerek, bizi karamsarlığa sürükleyecek şarkılar dinleyerek, karamsar düşüncelere kapılarak acıyı kendimize çekeriz ve bunun için başkalarını suçlayamayız. Zorluklar insanları nadir olarak yener, kendine güvensizlik ise çoğu zaman...

    İnternette çok güzel bir yazı buldum. Hoşunuza gideceğini düşünerek sizlerle de paylaşmak istiyorum:

    Kimlik Karakter

    Geçicidir Süreklidir

    Haklarda odaklanır Sorumluluklarda odaklanır

    Tek kişiye değer verir Çok insana değer verir

    Başkalarında kıskançlık doğurur Geleceğini inşa eder

    Her şeyi ancak kapıya kadar getirir İşleri sonuna kadar götürür

    Geçici izlenimler yaratı Kalıcı saygı ve dürüstlük yaratır

    Her günümüz bir öncekiyle aynı geçiyor. Her gün aynı yerlere gidip, aynı şeyleri yapıyoruz ve aynı insanlarla görüşüyoruz. Sanki hayatımız sürekli kendini tekrar ediyor. Aslında yaşam hareket demek, değişim demek, enerji, demek. Ama birçoğumuzda bunlar yok.

    Hayatımız; tıpkı programlı bir robotunki gibi aynı ve tek düze geçiyor. Hatta karşılaştığımız olaylara gösterdiğimiz tepkiler bile birbirini tekrar ediyor. Bir olaya karşı gösterdiğimiz tepkiyi, bilinçaltımıza yerleştiriyoruz. Daha sonra aynı olay başımıza geldiğinde otomatik olarak bilinçaltımıza daha önce kaydettiğimiz tepkiyi veriyoruz. Buna patern diyorlar. Olaylar karşısında gösterdiğimiz tepkilerin kaydedilmesi ve tekrarlanması. Sanırım biz özgür değiliz. Baksanıza; tepkilerimiz bile daha önceden kaydedilmiş tepkiler...

    Bazen bir şey değiştirmek istersiniz hayatınızda, harekete geçeriz. Sonra “amaaan boş ver” diyerek vazgeçeriz. Bu konuda Anthony ROBBINS şöyle diyor: “Ne yapmak gerektiğini pek çok insan bilir. Ama bildiğini yapan insan sayısı çok azdır.” Ne kadar doğru söylemiş.

    Bir insan, değişmekten neden korkar? Bu sorunun cevabı aslında çok basit. İster iyi yönde, ister kötü yönde olsun; her değişim bir şeyden vazgeçmemizi gerektirir. İnsanı asıl korkutan değişimin kendisi değil, bir şeyden vazgeçme düşüncesidir. Alışkanlıklardan vazgeçmek bizi korkutur, çözüm olarak da değişime direnç gösteririz. Direnç tüm evrende olan bir kavram. Canlı cansız etrafımızdaki her şey, evrende var olmak için direnç gösterir. Ama insan için direnç kavramı, değişim söz konusu olduğunda zarar veriyor.

    Anthony ROBBINS’e göre: Kişinin içinde bulunduğu durumda çektiği acı, değişmenin getireceği acıdan küçükse; kişi değişimi reddedip aynı durumu korumaya yönelir. Ama içinde bulunduğu durum artık çekilmez hale geldiyse, yani bu durumun verdiği acı, değişimin getireceği acıdan daha fazlaysa, bu durumda kişi değişime yönelir ve yenilik yapmak için harekete geçer. Eskiyi terk eder.

    Bazen isteyerek, bazen zorunlu olarak değişmek isteriz. Ama değişim kaçınılmazdır. Aynı hayatı her gün yaşamaktan vazgeçip, değişim rüzgarına yelken açmak dileği ile.


  8. Tolga ÇELEBİ

     

    Hiç dündünüz mü?

    Kendiniz hakkın ne düşünüyorsunuz?

    Sizi ne korkutuyor?

    Ne sınırlıyor?

    Kendinizi hangi konularda ürkek hissediyorsunuz?

    Hangi konularda bir kaplana dönüşüyorsunuz?

     

    Bu soruların cevaplarını dürüstçe bir kağıda yazın. Böylece gerçekle yüzleşeceksiniz.Kaç yaşında olduğunuzun bir önemi yok.Bu çalışmayı her zaman yapabilirsiniz. Çünkü yaşlanan bedendir, akıl ve ruh yaşlanmaz.

     

    Para kötü müdür? Ya da çok kazanan insanlar bu kazancı yanlış yollardan mı elde etmiştir? Tabiki hayır. Çok kazanan herkesi karalamak yanlış olur. Zengin olmak ya da çok çalışmak şansa bağlı bir şey değil. Bu evrende hiçbir şey şansa bağlı değil. Çünkü tesadüf diye bir şey yok... Örneğin genç bir adama bir milyon dolar miras kalır. Ama bu adam tüm parayı tüketir ve alkolik olup köprü altında yaşamaya başlar. Demek ki kazanmak ya da kaybetmenin şansla bir ilişkisi yok.

     

    Eğer iyi bir imalatçıysanız, müşteri şehrin öbür ucundaysanız bile sizi bulur. Eğer iyi bir tesisatçıysanız, insanlar sizi dostlarına tavsiye eder. İyi ve güvenilir bir satıcıysanız, insanlar bir çok dükkanın önünden geçip sizin dükkanınıza girer. Beceriksizler, kaliteli iş çıkartmayanlar ya da dürüst olmayan satıcılar, neden para kazanamıyorum diye şaşırmamalı. Zenginliğin şansla bir ilgisi yok. Yaptığınız işin kalitesi ile ve güvenilirliğinizle ilişkisi var !

     

    Hiç şüphesiz rızkı Allah verir. Ama kulların bu rızkı kazanması içinde çalışması gereklidir. Çünkü yaşadığımız evrende her olay bir sebebe bağlanmıştır. Rızkı kazanmaya sebep olan şeyde çalışmaktır.

     

    Kötü olan para değildir. Kötü olan şey, parayı kazanmak için kural tanımamaktır.

    Kötü olan para değildir. Kötü olan şey, insanları dolandırmak ve haksız kazanmaktır.

     

    Size ilginç bir şey anlatmak istiyorum. Biliyorsunuz 2001 yılında ülkemizde meydana gelen ekonomik krizde; ülkemizdeki yirmi banka battı. Bu bankaların bir kısmı hortumlandığı için battı, yani içleri boşaltıldı. Şimdi bir düşünün; banka sahibi, holding sahibi ve çok zengin bir patron var. Ama bu patron daha çok para kazanmak istiyor ve binlerce müşterinin parasını kendi şirketlerine kredi olarak dağıtıp üstüne yatıyor. Sonra geri dönmeyen bu krediler yüzünden banka batıyor. Devlet ise batan bankada parası olan vatandaşlarını mağdur etmemek için mevduatları garanti altına alarak kendisi ödüyor. Yani batan banklardaki paralar IMF’den aldığımız yüksek faizli borçlarla vatandaşa ödeniyor. Banka patronu ise pişkin pişkin bu ülkede yaşamaya devam ediyor. Diğer taraftan asgari ücretle çalışan bir işçi hem ev kirası ödüyor, hem aile geçindiriyor hem çocuk okutuyor. Tüm bunarlı çalmadan çırpmadan dürüstçe yapmaya çalışıyor. Bir düşünün zengin bir patron, daha çok para için bir bankanın içini boşaltırken, diğer taraftan asgari ücret alan bir insan, zar zor geçinmeye çalışıyor ve çalmaya yeltenmiyor. Bu çelişkinin sebebi ne? Paranın kötü olması mı? Tabiki hayır. Para kötü değil, ona olan hırsımız kötü....

    Tutumlu olmak bir erdemdir, cömert olmak da bir erdemdir. Tutumlu olmayı cimrilikle, cömert olmayı da israfla karıştırmamalıyız. Bir insan, elindekini kaybetmemek için cimrilik yapıyorsa, eninde sonunda bu korkusu yüzleşir. Yani sahip olduklarını kaybeder. Çünkü zihnini bir defa kaybetmeye odaklamıştır. Diğer taraftan, cömert olan insanlar, israfa kaçmadığı sürece herkes tarafından sevilir. İki arkadaşınız olduğun düşünün. Biri cimri, elini cebine atmaz, çok sıkı. Diğer ise cömert, paylaşmaktan ve hayır yapmaktan zevk alır. Hangisi size daha sevimli ve daha yakın geliyor.

     

    Cimrilik insanı zenginleştirmez, aksine dostlarını kaybettirir. Tutumlu olmak ise geleceği garanti altına almaktır. Eskiler 3 kazanırken ikisini harca biri sana kalsın derlerdi. Doğru, çünkü ülkemiz çok ağır sınavlar atlattı. Bir düşünsenize, ülkede toplu iğne bile üretilmiyor. Ne yağ var, ne de şeker!!! Çok şükür bu gün her yerde her aradığımızı bulabiliyoruz.

     

    Zengin olan insan çok kazanan değil, çok sevilen insandır. Gözlerini kapatıp düşünün, siz öldüğünüzde cenazenize kaç kişi gelecek? Kimler gelecek? Kimlerle ne paylaştıysanız, karşılığını cenazenizde göreceksiniz.

     

    Kendimizi neye bağlarsak ve ne olduğumuzu düşünürsek; tam anlamıyla “o kişi” oluruz. Değersiz olduğumuzu düşünürsek, insanlar bize değer vermez. Eğer bilincinize varlıklı olmayı yerleştirirseniz, bir şekilde varlıklı olmanın yolunu bulursunuz. Eğer iflas etmeyi, kaybetmeyi zihninize yerleştirirsiniz, bilinçaltınız bu düşüncenizi gerek kılmak için tüm gücünü kullanacaktır. Önce cimrilik yapmaya başlarsınız, sonra para kaybetmemek için, sosyal hayatınızdan vazgeçersiniz, sonra bir bakarsınız dostunuz kalmamış. En büyük fakirlik, dostsuz kalmaktır. Her gün ‘işler kötü gidiyor’ diye homurdanırsanız, gelen müşteride sizin yaydığınız bu negatif enerjiden kaçıp, işyerinizi terk edecektir. Sonra kehanetiniz kendini gerçekleştirir ve kaybedersiniz... Hem dostlarınız, hem sağlığınızı, hem paranızı kaybedersiniz. Çünkü kaybetmeyi zihninize siz soktunuz, ve bilinçaltınızı kaybetmeye programladınız....

     

    Kendinizi değersiz olarak görüyorsanız, hemen bu düşünceden vazgeçin. Kaybetmeyi değil, kazanmayı düşünün. Siz bu evrendeki en değerli canlısınız. Çünkü evren bizim için yaratıldı.

     

    Evrende almak için vermek, vermek için sevmek gereklidir.


  9. Çok Zenginim, O Halde Çok Mu Şanslıyım?

    Tolga ÇELEBİ

    Hiç dündünüz mü?

    Kendiniz hakkın ne düşünüyorsunuz?

    Sizi ne korkutuyor?

    Ne sınırlıyor?

    Kendinizi hangi konularda ürkek hissediyorsunuz?

    Hangi konularda bir kaplana dönüşüyorsunuz?

    Bu soruların cevaplarını dürüstçe bir kağıda yazın. Böylece gerçekle yüzleşeceksiniz.Kaç yaşında olduğunuzun bir önemi yok.Bu çalışmayı her zaman yapabilirsiniz. Çünkü yaşlanan bedendir, akıl ve ruh yaşlanmaz.

    Para kötü müdür? Ya da çok kazanan insanlar bu kazancı yanlış yollardan mı elde etmiştir? Tabiki hayır. Çok kazanan herkesi karalamak yanlış olur. Zengin olmak ya da çok çalışmak şansa bağlı bir şey değil. Bu evrende hiçbir şey şansa bağlı değil. Çünkü tesadüf diye bir şey yok... Örneğin genç bir adama bir milyon dolar miras kalır. Ama bu adam tüm parayı tüketir ve alkolik olup köprü altında yaşamaya başlar. Demek ki kazanmak ya da kaybetmenin şansla bir ilişkisi yok.

    Eğer iyi bir imalatçıysanız, müşteri şehrin öbür ucundaysanız bile sizi bulur. Eğer iyi bir tesisatçıysanız, insanlar sizi dostlarına tavsiye eder. İyi ve güvenilir bir satıcıysanız, insanlar bir çok dükkanın önünden geçip sizin dükkanınıza girer. Beceriksizler, kaliteli iş çıkartmayanlar ya da dürüst olmayan satıcılar, neden para kazanamıyorum diye şaşırmamalı. Zenginliğin şansla bir ilgisi yok. Yaptığınız işin kalitesi ile ve güvenilirliğinizle ilişkisi var !

    Hiç şüphesiz rızkı Allah verir. Ama kulların bu rızkı kazanması içinde çalışması gereklidir. Çünkü yaşadığımız evrende her olay bir sebebe bağlanmıştır. Rızkı kazanmaya sebep olan şeyde çalışmaktır.

    Kötü olan para değildir. Kötü olan şey, parayı kazanmak için kural tanımamaktır.

    Kötü olan para değildir. Kötü olan şey, insanları dolandırmak ve haksız kazanmaktır.

    Size ilginç bir şey anlatmak istiyorum. Biliyorsunuz 2001 yılında ülkemizde meydana gelen ekonomik krizde; ülkemizdeki yirmi banka battı. Bu bankaların bir kısmı hortumlandığı için battı, yani içleri boşaltıldı. Şimdi bir düşünün; banka sahibi, holding sahibi ve çok zengin bir patron var. Ama bu patron daha çok para kazanmak istiyor ve binlerce müşterinin parasını kendi şirketlerine kredi olarak dağıtıp üstüne yatıyor. Sonra geri dönmeyen bu krediler yüzünden banka batıyor. Devlet ise batan bankada parası olan vatandaşlarını mağdur etmemek için mevduatları garanti altına alarak kendisi ödüyor. Yani batan banklardaki paralar IMF’den aldığımız yüksek faizli borçlarla vatandaşa ödeniyor. Banka patronu ise pişkin pişkin bu ülkede yaşamaya devam ediyor. Diğer taraftan asgari ücretle çalışan bir işçi hem ev kirası ödüyor, hem aile geçindiriyor hem çocuk okutuyor. Tüm bunarlı çalmadan çırpmadan dürüstçe yapmaya çalışıyor. Bir düşünün zengin bir patron, daha çok para için bir bankanın içini boşaltırken, diğer taraftan asgari ücret alan bir insan, zar zor geçinmeye çalışıyor ve çalmaya yeltenmiyor. Bu çelişkinin sebebi ne? Paranın kötü olması mı? Tabiki hayır. Para kötü değil, ona olan hırsımız kötü....

    Tutumlu olmak bir erdemdir, cömert olmak da bir erdemdir. Tutumlu olmayı cimrilikle, cömert olmayı da israfla karıştırmamalıyız. Bir insan, elindekini kaybetmemek için cimrilik yapıyorsa, eninde sonunda bu korkusu yüzleşir. Yani sahip olduklarını kaybeder. Çünkü zihnini bir defa kaybetmeye odaklamıştır. Diğer taraftan, cömert olan insanlar, israfa kaçmadığı sürece herkes tarafından sevilir. İki arkadaşınız olduğun düşünün. Biri cimri, elini cebine atmaz, çok sıkı. Diğer ise cömert, paylaşmaktan ve hayır yapmaktan zevk alır. Hangisi size daha sevimli ve daha yakın geliyor.

    Cimrilik insanı zenginleştirmez, aksine dostlarını kaybettirir. Tutumlu olmak ise geleceği garanti altına almaktır. Eskiler 3 kazanırken ikisini harca biri sana kalsın derlerdi. Doğru, çünkü ülkemiz çok ağır sınavlar atlattı. Bir düşünsenize, ülkede toplu iğne bile üretilmiyor. Ne yağ var, ne de şeker!!! Çok şükür bu gün her yerde her aradığımızı bulabiliyoruz.

    Zengin olan insan çok kazanan değil, çok sevilen insandır. Gözlerini kapatıp düşünün, siz öldüğünüzde cenazenize kaç kişi gelecek? Kimler gelecek? Kimlerle ne paylaştıysanız, karşılığını cenazenizde göreceksiniz.

    Kendimizi neye bağlarsak ve ne olduğumuzu düşünürsek; tam anlamıyla “o kişi” oluruz. Değersiz olduğumuzu düşünürsek, insanlar bize değer vermez. Eğer bilincinize varlıklı olmayı yerleştirirseniz, bir şekilde varlıklı olmanın yolunu bulursunuz. Eğer iflas etmeyi, kaybetmeyi zihninize yerleştirirsiniz, bilinçaltınız bu düşüncenizi gerek kılmak için tüm gücünü kullanacaktır. Önce cimrilik yapmaya başlarsınız, sonra para kaybetmemek için, sosyal hayatınızdan vazgeçersiniz, sonra bir bakarsınız dostunuz kalmamış. En büyük fakirlik, dostsuz kalmaktır. Her gün ‘işler kötü gidiyor’ diye homurdanırsanız, gelen müşteride sizin yaydığınız bu negatif enerjiden kaçıp, işyerinizi terk edecektir. Sonra kehanetiniz kendini gerçekleştirir ve kaybedersiniz... Hem dostlarınız, hem sağlığınızı, hem paranızı kaybedersiniz. Çünkü kaybetmeyi zihninize siz soktunuz, ve bilinçaltınızı kaybetmeye programladınız....

    Kendinizi değersiz olarak görüyorsanız, hemen bu düşünceden vazgeçin. Kaybetmeyi değil, kazanmayı düşünün. Siz bu evrendeki en değerli canlısınız. Çünkü evren bizim için yaratıldı.

    Evrende almak için vermek, vermek için sevmek gereklidir.


  10. Mikro Evren: İnsan

    Tolga ÇELEBİ

    Bilim adamları; evrenin milyarlarca yıl önce büyük bir patlama ile meydana geldiğini söylüyor. Bu patlama sonucunda ortaya çıkan gezegen ve yıldızlar büyük bir hızla dağılmaya ve yayılmaya devam ediyor. Kur’an da ise Allah’ın “OL” demesiyle kainatın yaratıldığı bizlere açıklanıyor.

    Bilmemiz gereken bir şey var. Yaratılan her şey bir gün yok olacak. Bu evren, bu galaksiler ve tüm gezegenler. Şimdi bunu düşünmek bize biraz anlamsız gelebilir. Yaşadığımız gezegen nasıl yok olabilir ki? Evreni yoktan var eden Allah; ilk başta nasıl yarattıysa, aynı şekilde yok etme gücüne de sahiptir. Kainat tespihinin ipinin bir koptuğunu düşünsenize, tüm boncuklar (gezegenler) etrafa savrulup durur. Evren ne kadar büyükse, bu evrenin en üstün canlısı olan insan da o kadar büyük ve önemlidir. Çünkü bu evren tam anlamıyla bizim için yaratılmış ve ayaklarımızın altına serilmiştir. Bunu da Kur’an bize bildiriyor. İnsanın “eşref-i mahlukat” yani en şerefli varlık olduğunu anlatıyor:

    İnanın bana bu koskoca evren bizim içimize sığdırılmış durumda. Nasıl mı? En basit bir hücreyi bile ele alsak, içindeki yaratılış mucizesine şaşırmamak mümkün değil. Hücreler dokuları, dokular organları organlar da bedenimizi oluşturuyor. Vücudumuzda 200 farklı çeşit hücre bulunuyor. Kan hücreleri, sinir hücreleri vs. İnsan beyni yaklaşık yüz mi,lyar sinir hücresine sahiptir. Galaksideki yıldızların sayısı kadar.

    Her hücrenin çekirdeğinde DNA bulunuyor. DNA ise bizim genetik kodlarımızı içinde barındıran bir sarmal. Burada anlatmaya güç yetiremeyeceğim kadar kusursuz bir dizilim... İnsan vücuduna mikroskop ile bakarsanız, evrene benzediğini görürsünüz. Aşağıdaki resimlerde size iki örnek veriyorum.

    Bunları ne kadar mükemmel yaratıldığımızı ve önemli olduğumuzu anlatabilmek için yazdım. Bizler öylesine yaratılmadık. Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Evrende öylesine yaratılmadı. Bir amaç için buraya geldik ve bu hayatı emanet olarak yaşıyoruz.

    Doğarız, büyürüz ve etki alanımız genişler. Bir hayat yaşarız. Sonra yaşlanırız ve her şey yavaşlar ve etki alanımız azalır. Evrende böyle. Doğdu ve büyüyor. Ama etki alanı azalacak ve yavaşlayacak, her şey gibi.

    Şimdi; mükemmel bir evrene mükemmel bir yaratılışla gelen insan, ya bu hayatı mükemmel şekilde kullanır veya ziyan edip bitirir. Ya iyilik yapar, hoşgörü sahibi olur; ya da egosuna hizmet eder, hak hukuk tanımaz ve sürekli düşman kazanır. Her şey bizim elimizde. İyiyi ve kötüyü açıklayan, bize doğru yolu gösteren bir tap ve bir rehberimiz var.


  11. GELECEK HAYALLERE İNANANLARA AİTTİR Tolga ÇELEBİZihnimizde bir düşünce belirir. Sonra bu düşünce bir şekle bürünür. Sonra bir bakarsınız gerçek oluverir. Her şey ama her şey düşünce de başlar. Tüm icatlar en başında sadece düşünceden ibaretti. Gelecek hayallere inananlara aittir. (Elanor Roosvelt)Her günümüz rutin geçiyor. Bizler hayat telaşı içinde sürekli aynı şeyler tekrar ederek yaşamımızı sürdürüyoruz. Yaptığımız şeyler değişmezse, hayatımızda hiçbir şey değişmez. Rutini ancak isteyerek ve bilinçli davranarak kırabiliriz.Bu gün kişisel gelişim uzmanları; bir insanın isterse ve azimle çalışırsa başarılı olma şansını daha da arttırdığını iddia ediyor. Bu iddiayı da sağlam araştırmalara dayandırıyorlar. Çalışmak ama azimle çalışmak hayatımızda istediğimiz alanları değiştirmemize yardımcı olabilir. Ben başaramam, ben güçsüzüm diyenler ise adeta kendi sözünü doğrular ve maalesef başarısız olur. Harekete geçin, bir şeyler yapın, hayatınızı boşa harcamayın. Başarmak için başarılı insanları modelleyebilirsiniz. Ne olursa olsun, hayal kurun. Bir düşünün; neredesiniz? Ne yapmak istiyorsunuz? Şu an elinizde hangi kaynaklar var? Düşleriniz neler? Düşlerinizin peşinden koşmak için neye ihtiyacınız var?Bir zamanlar liseyi bitirmek için can atıyorduk. Üniversiteyi kazanmayı deli gibi istiyorduk. Sonra iş aradık, eş aradık. Çocuklarımız okusun diye durmadan çalıştık. Sonra emeklilik için uğraştık. Geriye bir dönüp baktık ki, yaşamayı unutmuşuz. Para kazanmak için durmadan çalışıp sağlığımızı kaybettik. Sonra da kazandığımız parayı sağlığımızı düzeltmek için harcadık. Hiç yaşamamış gibi ölüyoruz.... Düş kurmadan yaşamaya çalışıyoruz. Yada kurduğumuz düşleri unutmak için çabalıyoruz.Kendimize ait bir düşünce tarzı oluşturamazsak, bize empoze edilen her şeyi kabul ederiz. Bu durumda da çizilen sınırın dışına çıkmamız mümkün olmaz.


  12. OKU(MA) KİTABI

    Tolga ÇELEBİ

     

    İlkokul kitaplarının üzerinde “Okuma Kitabı” yazar. Türkçe ne ilginç bir dil. Öğrenme faaliyeti asla son bulmayacak bir faaliyettir. Gerek iş hayatında gerekse özel yaşantımızda dün ile bu günümüz arasında mutlaka bir fark olmalıdır. Japonların Kaizen felsefesi bu konuyu çok güzel açıklıyor. Bu felsefe de, kişilerin her gün kendisine küçük artılar katması sonucunda, büyük bir bilgi birikimine sahip olacakları söyleniyor. Bizim kültürümüzde ise “iki günü aynı geçen zarardadır” hadisi aynı konuya değiniyor.

     

    Öğrenme başlangıç noktasıdır ve bir bitiş noktası yoktur. “Beşikten mezara ilim” sözü bunu doğruluyor zaten.

     

    Kişinin kendini bilmesi, yaşadığı anın farkında olması, mükemmelleşmesi için gereklidir. Kendini bilmek ise ilimle, öğrenmeye ve bilgiyle gerçekleşir.

     

    Yunus’un dediği gibi;

     

    İlim ilim bilmektir

    İlim kendini bilmektir

    Sen kendini bilmezsen

    Bu nice öğrenmektir.

     

    Kitap okuma oranlarıyla ilgili bir araştırma geçti elime. Sizinle paylaşmak istiyorum.

     

    Dergi okuma oranı % 4

    Kitap okuma oranı % 4,5

    Gazete okuma oranı % 22

    Radyo dinleme oranı %25

    Televizyon izleme oranı %94

     

    Bir Japon bir yılda ortalama 25 kitap okuyor. Bir İsviçreli yılda ortalama 10 kitap okuyor. Bir Fransız yılda ortalama 7 kitap okuyor. Türkiye’de 6 Türk’e yılda bir kitap düşüyor. Halen Yurdumuzda 95 kişiye bir kahvehane, 65.000 kişiye bir kütüphane düşüyor.

    En çok kitap okuyan toplumların, başarılı olması tesadüf değildir. Hep söyleriz bizim dinimizin ilk emri: “OKU” Bu emre uymayanlar, yani okumayanlar; Allah’a isyan ediyor dersek hata mı etmiş oluruz! En fazla okuması gereken toplum bizim olmamız gerekiyor. Ama istatistiki veriler en sonra olduğumuzu gösteriyor. Bunu kim düzeltecek? Tabiki biz...

     

    Osmanlı İmparatorluğu üç kıtaya yayıldığında, bunu ilim ve eğitimle başardı. Fatih İstanbul’u feth ettiğinde, Fatih Camiinin yaptırmakla yetinmeyip, etrafına medreseler inşa ettirdi. Kanuni; Süleymaniye Medreseleri ile dünyaya ışık saçtı. Daha öncesinde Selçuklu döneminde Nizamül Mülk medreseleri tüm dünyaya ilimi, irfanı taşıdı.

     

    Bu gün daha avantajlıyız. Çünkü bu gün teknoloji aklımızın alamayacağı kadar genişledi.

     

    A.B.D ders kitaplarında 71.618; ALMANYA Ders kitaplarında 70.400; JAPONYA ders kitaplarında 44.224; İTALYA ders kitaplarında 31.762; FRANSA ders kitaplarında 30.193; SUUDİ ARABİSTAN ders kitaplarında 13.576; TÜRKİYE deki ders kitaplarında ise bu sayı 7.260 olarak tespit edilmiştir. Yine aynı araştırmada ülkemizdeki ders kitaplarının resim, fotoğraf, karikatür, afiş, şema ve tablo açısından da düğer ülkelere oranla çok fakir olduğunu göstertmektedir.

     

    Günlük gelişmeleri izleyebileceğimiz "gazeteler"'in durumunun da kitaplarla aynı olduğu söylenebilir.

     

    Dünyaya hakim olan güç, kalemi, kağıdı ve mürekkebi en iyi şekilde kullanalar olacaktır. Bu siteyi kurarken başlangıç sayfasına : “okunacak o kadar çok kitap ve öğrenecek o kadar çok şey var ki” yazdım. Umarım kişisel olarak gelişir ve toplumumuzu da geliştiririz.


  13. herkesi affediyorum tek 2 kisiyi affedemiyom. affetmicemde sanirim.allaha havale ettim ..... allah versin iyisini de kötüsünüde karismam...... ama ben o kisileri aasla asla asla afeetmicemmmm

     

    Çok mu acı çektiniz?


  14. Örneğin karanlıktan korkan bir çocuğunuz varsa, çocuğunuzun odasına gidip yanına oturun ve odaya bakmasını, odadaki eşyaları tek tek saymasını isteyin. Sonra ışığı kapatın ve çocuğunuzun yanına oturun. Ona tekrar odadaki eşyaları saymasını ve yerlerini işaret etmesini söyleyin. Işığı açın ve çocuğunuza aydınlıkla karanlığın tek farkının ışık olduğunu, bunun haricinde odada hiçbir şeyin değişmediğini, her şeyin aynı kaldığını izah etmeye çalışın. Sonra bunu birkaç defa daha yapın. Çocuğunuz rahatlayınca ona dışarı çıkacağınızı ama kapının hemen önünde olacağınızı söyleyin. Işığı kapatıp dışarı çıkın ve çocuğunuzu odada, karanlıkta yalnız bırakın. Ama sesinizi duyurun. 3-4 dakika sonra ışığı açarak tekrar odaya girin. Bu yöntemi, uzman bir psikolog, tedavi ettiği hastalarına öneriyor. Böylece telkin ve yardımla çocuğunuzun karanlık korkusunu yenmesine yardımcı olabilirsiniz.

     

    Bunu anneme anlatırmısınız bana uygulasın. Ben karanlıktan çok korkuyorum.

     

    Bence çıktı alıp annene ver. Daha iyi olur.

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    güzel paylaşım teşekkürler korkma korktuğun şeyin üzerine git o senden korksun

     

    Sevdim bu sözü :))

×
×
  • Create New...