Jump to content

Renan

Admin
  • Content Count

    67,353
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    212

Everything posted by Renan

  1. Ne güzel. Meşe külü olacak ama... İkidebir meşe külü yazıp duruyorum. Haftasonu pide fırınlarını dolaşayım bakalım. Çöpe dökeceklerine bana versinler...
  2. Meşe külü bulmak için pide fırınlarını dolaşmak lazım. Bahar geldi. Toprakları güçlendirelim...
  3. Evet canım bizim sitede damar tıkanıklığı tedavisi ile ilgili bir çok bitkisel tarif var. Ama ben sizlerden farklı bir şeyler gelir mi diye açtım konuyu...
  4. Napalım yani şimdi internetten almayalım da. Buna bizi kendileri mecbur ediyor. Lüks dükkanlarının kirasını çıkarabilmek için beyaz eşyaları fahiş fiyattan satıyorlar...
  5. Amin canım sağol. Damar tıkanıklığına alıç çiçeği ve yaprağı, iletirim. Bunu duymamıştım...
  6. Teşekkür ederim canım. Bakalım o küre internetten...
  7. Bir arkadaşım damar tıkanıklığı sorunu yaşıyor. Tabi ki tıbben gerekenler yapılıyor ama doğal yöntemlerle destek sağlamak da lazım. Bildiğiniz damar açıcı doğal yöntemleri bizimle paylaşırsanız sevinirim. Haydi bakalım pamuk eller cebe. Herkes bildiği damar açıcı doğal yöntemleri döksün ortaya. Şimdiden teşekkürler...
  8. En kolay şey insanın kendisini aldatmasıdır, çünkü bir insan genellikle arzu ettiği şeyin gerçek olduğuna inanır. Demosthenes
  9. Mangal yaktıktan sonra kalan külü değerlendirin Külünü kullanmak istediğiniz mangalı söndürmek için; üzerine su vb. sıvılar dökmeyin, kendi halinde soğumaya bırakın. Soğuduktan sonra mangalın külünü ayrı bir alana alın. Bahçenize ektiğiniz bitkilerinizin köklerine, külü gübre olarak kullandığınızı düşünerek serpiştirin. Kül gübre olarak kullanıldığında oldukça faydalıdır. Mangal sonrasında kalan küller hem gübre olarak kullandığınız bitkilerinize faydalı olacak, hem de karıncaların yaklaşmasını engelleyecektir.
  10. Tebaası onu böyle uğurladı: "Babamız bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" O, koskoca bir imparatorluğun en zor dönemlerinin mirasını omuzlarına alan bir hükümdardı. Üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı Devleti'nin en zor zamanlarını yaşadığı dönemde Sultan Abdülhamid, tüm bu zorluklara göğüs germiş, milletinin başında dimdik ayakta durmuş, elinde tuttuğu İslâm sancağından bir an olsun ayrılmamıştı. Son nefesini “Allah” diyerek vermişti. Tebaasında bulunanlar hep bir ağızdan "İyi bilirdik!" diyebilmek için “Ulu hakan”ı bu son yolculuğunda da yalnız bırakmamış, tabutunun ardından "Babamız bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" diye bağırmışlardı. Sultan Abdülhamid'i, vefatının yüzüncü yılı sebebiyle sevgi, saygı ve rahmetle anıyoruz… Osmanlı Devleti'nin 34'üncü padişahı ve İslâm'ın 113'üncü halifesi olarak, dünyanın en buhranlı döneminde tahta çıkan ulu hakan Sultan Abdülhamid, yüz yıl önce bugün hayata veda etti. 10 Şubat 1918'de, alışkanlığı üzere soğuk suyla aldığı duş sonrası rahatsızlanan Abdülhamid'e, kan toplanması sonucu ödemleşme ile kalp ve böbrek yetmezliği teşhisi konuldu. Vücudundan dokuz kez kan alınmasına ve tüm çabalara rağmen, o gün Beylerbeyi Sarayı'nda vefat etti. TOPKAPI SARAYI'NDA DEFİN İÇİN HAZIRLANDI Beylerbeyi Sarayı'ndan Sarayburnu'na götürülen Abdülhamid'in naaşı, oradan Topkapı Sarayı'na gasl, teçhiz ve tekfin için nakledildi. Siyahlar giyinmiş bir kafilenin elleri üzerinde, beyaz bir çarşaf ve koyu renkli bir şal ile örtülü tahta bir sedyeyle Hırka-i Saadet Dairesi'ne konan Sultan Abdülhamid'in naaşını hazırlamak için, içeriye yalnız Hırka-i Saadet erkânı ve önde gelenler girdi, diğer eşlik edenler dışarıda kaldı. Sultan Abdülhamid'in teçhiz, tekfin ve cenaze merasiminde hazır bulunanlardan Tarihçi Ahmet Refik Bey, Sultan Abdülhamid-i Sani'ye Dair adlı eserinde bu sahneyi şöyle anlatır: "Sultan Abdülhamid, üryan ve bi-ruh teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirane durdum. Tabutun ilerisinde, Enderun erkânı, ellerini hürmetle kavuşturmuşlar, hizmete muntazır bekliyorlardı. Teneşirin etrafında, ikisi yeşil, ikisi beyaz sarıklı, dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarane bir ihtiramla naaşı yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid'in beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açıkta idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu, fildişinden camid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı sakalı ağarmıştı. Burnu çehresine nisbeten uzunca idi. Gözleri kapanmış çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının vaz'ında melal ve teessür vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alameti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince, ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, kollarının alt kısımlarında, parmaklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bi-tabane iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyet-i umumiyesi sevimli idi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir naaş yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tabi uzanmış yatıyordu. Naaşın karşısında, ellerinde gümüş buhurdanlar, ağalar duruyordu. Herkes huşu içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alametleri görülüyordu. Nihayet, naaşın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı, tabut yere indirildi, teneşir, tabutun yanına getirildi. İçine kefenler serildi. Sultan Abdülhamid'in naaşı hürmetle tabuta indirildi. Kefen bağlandı, tabut kapandı." CENAZESİNDE HALK SOKAKLARA DÖKÜLDÜ Vasiyeti üzere, göğsüne ahidname duası, yüzüne Hırka-i Saadet bezi ve siyah Kâbe örtüsü konuldu. Cenazenin defne hazırlanması saat dokuz sıralarında son buldu. Hırka-i Saadet Dairesi'nden çıkarılan tabut, kapı önünde yüksek bir yere konulduktan sonra, Hamidiye Camii'nin kürsü şeyhi, etrafına bakınarak orada hazır bulunanlara "Merhumu nasıl bilirsiniz?" sorusunu yöneltip "İyi biliriz!" cevabını sorup helallik aldı. Ardından Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin imametiyle cenaze namazı kılındı. Sultan Abdülhamid'in mensup olduğu Şazeli Dergâhı şeyhlerinin okudukları kelime-i tevhidler, tekbirler ve naatlar eşliğinde Babüsselam Kapısı'ndan çıkarıldı. Önde sıra ile süvari bölükleri, inzibat askeri memurları, Bahriye mızıkası, Bahriye askeri, Piyade Küçük Zabit Mektebi, Sahra Topçu Mektebi, İtfaiye alayı, Harbiye Mızıkası, Harem-i Hümayun ve Şazeli Dergâhı mensupları ile tabutu taşındı. Ahmet Refik, o anları şöyle anlatır: "Cenaze Bâb-ı Hümayun'dan çıktı. Sokaklar insandan görülmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesi'ne kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler, pencereler, damlar kadınlar ve çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut acıklı ve tesirli dualarla, tekbirler ve tehlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler müteessir oluyorlardı. Evlerin pencereleri kadınlarla dolu idi. Bir hanım hıçkırıklarını zapt edemiyor, mendili gözlerinde, başını duvara dayamış ağlıyordu. Otuz üç sene hilâfet makamında bulunan Osmanlı padişahının son merasimi, hürmetle yerine getiriliyordu. "Allah! Allah!" sesleriyle tabut, türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid, hürmet ve tazim ile kabre indirildi." "BABAMIZ BİZİ BIRAKIP NEREYE GİDİYORSUN?" Sultan Abdülhamid'in cenaze alayı, Ayasofya'dan Sultan Mahmud Türbesi'ne kadar iki sıra asker dizili Divanyolu'nu takip ederek defin mahalline vardı. Bu sırada cadde ve caddeye çıkan sokaklar üzüntü içerisindeki halk ile dolup taştı. Ağlayanların haykırışları eşliğinde "Allah Allah" sesleri, dualar ve tekbirlerle türbeye getirilen II. Abdülhamid'in cenazesi, dedesi II. Mahmud ve amcası Sultan Abdülaziz'in yanında kendisi için açılan kabre yerleştirildi. Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid adlı eserinde, "Cenaze merasiminin nasıl yapıldığını, ahalinin "Babamız! Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?" diye nasıl bağırdığını o zaman birçok yazanlar olmuştur" demiştir.
  11. Diz ve Eklem Ağrılarını Tarihe Karıştıran Kür Diz ve Eklem ağrıları hayatı çekilmez hale getirebilir. Günlük yaşamımızı olumsuz yönde etkiler. Diz ve eklem ağrıları tedavi edilmezse ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliriz. Dahası, kemikleri güçlendirmek ve hatta iyileştirmek ve eklem ağrılarını hafifletmek için etkili bir yol var. Sadece eski Yunanistan’a özgü bu basit ev yapımı tarife ihtiyacınız var. Diz ve Eklem Ağrılarını Geçiren Eski Yunan Kürü Malzemeler 5 çorba kaşığı Keten tohumu 2.5 çorba kaşığı toz susam 1 çorba kaşığı kabak çekirdeği 1 çorba kaşığı ay çekirdeği yarım kilo çiçek balı Kullanımı Malzemeleri büyük bir kapta karıştırın. Karıştırdıktan sonra, karışımı bir cam kavanoz içine dökün. Hatta cam kavanozun içinde karıştırabilirseniz daha kolay olur. 24 saat dolapta bekletin. Daha sonra kürümüz kullanıma hazır!i Kahvaltıdan önce ve öğle yemeğinden önce bir yemek kaşığı tüketebilirsiniz. Not: Bu tarif şeker hastalarına önerilmez. Faydaları: Kaslarınızı ve eklemleri güçlendirmenin yanı sıra, bu çareyi kullanarak metabolizmanızı da hızlandıracaksınız. Kemik erimesi ve kireçlenmeden korunursun. Aynı şekilde, bağların ve tendonların esnekliği yenilenir ve güçlendirilir. Keten tohumu özel gıda mağazalarında veya aktarlarda bulunmaktadır. Oldukça uygun fiyatlı olup doğal iltihap sökücü işlevi görmektedir, ama eklem ağrılarına neden iyi geldiğini biliyor muydunuz? Doğal Omega-3 yağ asidi kaynağıdır. Bu vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur ve eklemlerde meydana gelen her türlü enfeksiyonla savaşılmasına yardımcı olur. Hayvansal yağlardan alınan Omega-3ler tam tersi etki (daha fazla iltihap) yaptıklarından, bu ihtiyacınızı bitkisel kaynaklarından karşılamanız önerilir Keten Tohumu tarifteki besinlerle birleşince etkisi 10larca kat artacaktır.
  12. Hem yatıyor hem geziyorlar, paraya para demiyorlar! Bu şekilde yatarak para kazanıp zengin olacağınızı söyleseler inanır mısınız? İnansanız iyi olur; zira bu gerçekten de mümkün! İşte yattıkları yerden para üretenlerin ilginç hikayesi... Bitcoin son günlerde yoğun olarak tartışılıyor. Ancak o günden güne değerlenmeye devam ediyor ve şimdilik yatırımcısının yüzünü güldürüyor. Fotoğrafta gördüklerinizin bu şekilde yatmasının da çok önemli bir nedeni var! Bu durumun son örneği Hollanda'da yaşandı IoHO adlı şirket vücut ısısını enerjiye çevirerek kripto para çıkaran giysi geliştirildi. Proje kapsamında insan vücudunun fazlalık ısısını elektrik enerjisine çevrilerek, kripto para üretiliyor. Şirket şimdiye kadar bu yöntem ile kişi başına 17 bin dijital para kazanıldığını belirtiyor. Yani bu şekilde devam ederse yattıkları yerden zengin olmaları işten bile değil! Bütün gece bu şekilde yattıklarında binlerce TL kazanıyorlar. Dünyayı geziyor, Instagram'a fotoğraf atıyor, para kazanıyor! Bazıları yatarak bazıları da gezerek para kazanıyor! 25 yaşındaki Jack Morris ve Lauren Bullen da onlardan biri. İşlerini bırakıp sırt çantasıyla gezmeye başlayarak milyoner oldular! Nasıl mı? Sosyal medyanın en gözde çiftlerinden biri olan ikili, yola çıkmadan önce sıradan işlerle ilgileniyordu. Jack Morris, 17 yaşında okulu bıraktıktan sonra çalışma hayatına atılmış. Sabah 9 ve akşam 5 arasında halı satıcılığı yapan Morris, biriktirdiği parayla Bangkok'a tek yön bir bilet aldı ve hayatı değişti. Yanına sadece sırt çantası alan ve derme çatma otellerde konaklayan Morris, birkaç ay sonra parasız kalsa da pes etmemiş. Ülkesine dönmenin eşiğindeyken açtığı Instagram hesabıyla gezilerindeki fotoğrafları paylaşmaya başlayan Morris'in şansı açılmış ve takipçi sayısı artınca reklam teklifleri almaya başlamış. Çiftin, Bullen'ın doğum günü için gittiği Kenya'da zürafalarla birlikte yaptığı kahvaltı sosyal medyayı sallamıştı. 2016 yılında sponsorla Fiji'ye giden Jack Morris, hayatının aşkı Lauren Bullen ile de bu sayede tanışmış. Bullen de benzer şekilde işini bırakıp seyahate çıkanlardan. 1.5 milyon takipçisi olan Bullen, bir resim için en az 7 bin 500 dolar alıyor Şimdi evli olan çift gezmediği zaman Endonezya'nın gözde tatil şehri Bali'de yaşıyorlar. Şu an 2 milyon takipçisi olan Jack Morris, paylaştığı fotoğraflarda markaları etiketlemek için en az 9 bin dolar alıyor. Binlerce insanın hayalini süsleyen yaşamlarıyla manşetlerden düşmeyen çiftin gençlere tavsiyesi de net. Planlama yapmadan, tek yön bir uçak biletiyle merak ettiklere gitmelerini ve sosyal olmaları gerektiğini söylüyorlar. Çiftin sadece tanıştıktan sonraki yıllık kazançları 2 milyon doların üzerinde.
  13. Osmanlı medeniyetinin 'Hasbahçe'si Güzellikleri genellikle “İrem bağı gibi” diye tasvir edilen Osmanlı Hasbahçeleri’nin, yani padişaha ait olan bahçelerin başında saraylar gelir. Osmanlı padişahının bahçeleri ne İslâm ne de Avrupa bahçelerine benzer. Osmanlı bahçeleri son derece özgür bir şekilde gelişim imkânına sahip olan mekânlardır. Kale içinde, bol suyu olan Bursa şehrindeki saray bahçesi, nehirler arasındaki özel bir alanda yaratılmış olan Edirne Yeni Saray bahçesi, üç taraftan denizle çevrili bir tepeden aşağı doğru yayılan Topkapı Sarayı bahçeleri, Marmara Denizi'ne biraz yüksekten bakan Üsküdar Sarayı bahçeleri veya Haliç kıyılarıyla Boğaziçi kıyılarındaki, sırtlarını tepelere dayamış olan ya da Küçüksu, Kâğıthane gibi dere kenarlarında suyun keyfini çıkaran Hasbahçeler bu özgür şekillenişin en güzel örnekleridir. Avrupa'yı da etkisi altına alan Osmanlı çiçek kültürü, önemli askeri başarıları ve kanunlarıyla Osmanlı'ya en ihtişamlı zamanını yaşatan Kanunî Sultan Süleyman döneminde gelişmiş; bu dönem, Osmanlıların, çiçek ve bahçe kültürü açısından çok parlak bir dönemi ol muştur. Ahmet Refik, Sultan III. Ahmed dönemi üzerinde olduğu kadar, Kanunî Sultan Süleyman dönemi ve kaynakları üzerinde de öylesine derinlemesine dursaydı, belki de Sultan III. Ahmed dönemi yerine Kanunî dönemini "Lâle Devri" veya "Çiçek ve Bahçe Devri" diye isimlendirirdi. Nitekim bu dönemde gelen tüm yabancı elçilik mensupları İstanbul'un bahçeleriyle çiçeklerinden çok etkilenmiş; Türk topraklarından çiçek ve bitki tohumları Avrupa'ya akın etmeye başlamış, bunun sonucu Avrupa'da çiçek merakı artmış ve birçok bahçe çiçeklerle donanmıştır. İstanbul bahçeleri ve buralarda yetiştirilen çiçeklerden hayranlıkla söz eden İstanbul ressamlarından İngiliz Thomas Allom da XIX. yüzyılda İstanbul'da hemen her evin, içinde çeşitli ağaç ve çiçeklerin yetiştirildiği bahçelerin ortasında kurulduğunu anlatır. Sanatçı, Türklerin çiçeğe, özellikle güle çok değer verdiğini, ayrıca Türkler arasında bir çiçek dili bulunduğunu ve her çiçeğin bir anlam ifade ettiğini örneklerle açıklar. Allom'a göre portakal çiçeği umudu, kadife çiçeği umutsuzluğu, horozibiği değişmezliği, lâle sadakatsizliği simgeler ve "selâm" adı verilen çiçek demetleri mektupların yerini doldurur, âşıkların sevgililerine karşı duygularını anlatır. TÜRKLERDE ÇİÇEK TUTKUSU Kanunî Sultan Süleyman'ın pek bilinmeyen bir yanı; çiçeğe ve bahçeye olan düşkünlüğü, Padişahın bunu gösteren uygulamalarını yansıtan belgelerde görülür. Bahçeler için yapılan harcamaları içeren 933/1526-27 tarihli defterde Saray-ı Âmire, yani Topkapı Sarayı hasbahçeleri için Kefe'den Kefe lâlesi ile cinsleri belirtilmeyen çeşitli3 çiçeklerin satın alındığı yazılıdır. Bu satırlar, Kanunî Sultan Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarından başlayarak çiçek ve bahçelere duyduğu ilgi ve sevgiyi sergileme sinin yanısıra, Topkapı Sarayı'nda çiçek bahçeleri yapıldığını, lâlenin bu tarihlerden başlayarak bahçelerde itibarlı bir çiçek olarak yer aldığını da gösterir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki bir murakkada yer alan Abdullah Buharî imzalı lâle tasviri, olasılıkla bu sözü edilenlerden olmalıdır. Türklerin çiçek sevgisi yabancıların da dikkatini çekmiş ve gözlemciler anılarında buna sıkça yer vermiştir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'a gelmiş olan Philippe du Fresne-Canaye'ın içten sözleri bu konuya yöneliktir: "... İbrahim Paşa'nın Boğaziçi'ndeki evinin bahçelerinde yetişen mavi, sarı, kırmızı çiçeklerin ihtişamı görülmeye değer. Türkler çiçekleri çok sever, ellerinde ya da sarıklarında daima çiçek vardır. Pâdişahın sarayında ağaçların altında her çeşit ve kokuda çiçek bulunur. Ağaç olarak selvi ağırlıktadır. Pâdişah bahçesinde yalnız gezer." TÖRENLERDE ÇİÇEK Saray törenlerinin çoğunda da çiçek eksik değildir. Çiçek düğünlerde, özellikle de sultan düğünlerinde önemli bir yer tutar. Düğün hazırlıklarının en başında, düğün şenliklerine sahne olacak bahçenin ve meydanların çiçeklerle süslenmesi gelir. Ayrıca Pâdişah damadı tarafından geline gönderilecek ağırlığın, değerli mücevher ve giyim eş yasının yanında, çiçekleri de içermesi gerekiyordu. Nite kim, Sultan III. Ahmed'in kızı Ümmü Gülsüm Sultan ile nişanlanan Vezir Abdurrahman Paşa'nın nişan takımında ve Sultan III. Ahmed'in kardeşi ve Sultan II. Mustafa'nın (16951703) kızı olan Safiye Sultan ile evlenen Ali Paşa'nın gönderdiği değerli ağırlık ve hediyeler arasında bol miktarda çiçek bulunduğu arşiv belgelerinde yer almaktadır. İstanbul halkı tarafından büyük merak ve zevkle izlenen nişan, çeyiz, gelin ve beşik alaylarında da tabla tabla çiçekler geçirilmesi gelenektendi. Sultan III. Ahmed'in 1720 yılında oğulları için yaptırdığı sünnet düğününde de şeker bahçeleriyle nahılların yanı sıra esnaf alayında böyle çiçek ve meyve tablaları geçirilmiştir. Törensel geçişlerde yer alan çiçek, edebî eserlere de girmiştir; Firdevsî'nin Şehnâme'sinin 1600 yıllarında Bağdat'ta minyatürlenmiş nüshasında, Osmanlı çiçek kültürünün eyaletlere kadar yansıyan etkisini görmekteyiz. Gerçi Firdevsî'nin metninde çiçek taşınmasından söz edilirse de Safevî devri şehnâmelerinde çiçek görülmez. Eserin kahramanlarından Hüsrev, yanına aldığı vahşi hayvanlar, altın koşumlu atlar, müzisyenler ve esirlerle ava giderken, görevlilerden bir kısmı da ellerinde çiçek demetleri taşır. Törenlerde sepetlerle meyve ve tablalarla, yani tepsilerle çiçek hediye edilmesi geleneği geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Padişahın şehir çevresindeki bahçeleri ziyaretlerinde en yakın elçiliklerin kendisine çiçek ve meyve göndermesi âdettendi. Çiçek, Osmanlı donanması ile ilgili törenlerde; donanmanın Akdeniz'e çıkışı ve dönüşünde, ayrıca denize kalyon indirilişinde verilen hediyeler arasında da yer alır. 9 Ekim 1756 tarihinde bir karavela kalyonun denize İndirilme töreninde ve 1763 yılında da kalyonların denize indirilmelerinde sunulan hediyelerin yanında Pâdişah'a, Sadrazam'a ve Şeyhülislâm'a, aynı miktarlarda meyve ve çiçek sunulduğunu kaydeden belge, bu duruma bir örnektir: Pâdişah'a 100 sepet meyve, 50 tabla şükûfe Sadrazam'a 50 sepet meyve, 30 tabla şükûfe Şeyhülislâm'a 40 sepet meyve, 25 tabla şükûfe 1763 yılında Sefine-i Sultanî'nin denize indirilişinde ise Sultan III. Mustafa (1757-1774) tarafından Dolmabahçe'de bir ziyafet verilmiştir. Bu ziyafetin masraf def terlerinden birinde seksen sepet meyve ve on beş tabla şükûfe alındığı yazılıdır. Bu hediyelerin miktarı hiyerarşik bir düzen içindedir: Sahib-i devlet efendimize [Sadrazam] 50 sepet dökme meyve, 10 tabla şükûfe Darü's-saade ağasına 20 sepet dökme meyve, 3 tabla şükûfe Silâhdar paşaya 25 sepet dökme meyve, 3 tabla şükûfe Sultan III. Ahmed'in oğullarının sünnet düğünündeki esnaf alayında görülen meyve ve çiçek dolu tablaların benzeri, bugün Anadolu'nun çeşitli yerlerinde halk arasında hâlâ yaşatılmaya devam eder. XIX. yüzyılda İstanbul'a gelen ve anılarını yazan Julia Pardoe'nun anlattıklarına göre, çiçekli törenler halk arasında da çok yaygındır. Pardoe, Kâğıthane'de tanık olduğu yağmur duasını şöyle anlatır: "...Akşam olunca köy çocukları ikişer ikişer, ellerinde çiçek demetleriyle yürüyerek yaklaştılar ve insanın tüylerini ürpertecek şekilde Allah'a yalvaran bir ilâhî söylediler ve her beytin sonunda da dervişlerin dereye attıkları demetlerin kırılan parçalarının üzerine, ellerindeki çiçeklerden attılar." HEDİYE ÇİÇEK Çiçek ve meyvenin, törenlerin gözde hediyesi olmalarının yanı sıra, Kanunî Sultan Süleyman döneminden Celâlzâde'nin eserinde geçen şu satırlar çiçekle nasıl gönül alındığını yansıtır: "Halep'te halka eziyet eden Beylerbeyi Sinancık'ın Sadrazam İbrahim Paşa'ya çok değerli hediyeler getirmesi üzerine, İbrahim Paşa bunların helâlinden toplanmayıp haramından toplanmış olabileceğin den bahsedip, bütün bu hediyeler yerine karşısında dürüst biri olup bir demet menekşe getirse daha mutlu ola cağını söyler..." Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki bir murakkada tasvir edilen menekşe demeti de acaba böyle hediye edilen bir demet miydi? Celalzâde, Kanunî Sultan Süleyman'ın avcılığa merakını ve 1523 yılında Beykoz Yaylası'na avlanmaya gidişini anlatırken, güz mevsimi olmasına rağmen orada lâlelerin eksik olmadığına, bir yandan da hediye olarak çiçek verildiğine işaret eder. 1766-68 tarihinde saraya damat olacak Nişancı Paşa tarafından Harem'e gönderilen mücevher ve benzer değerli armağanların arasında yirmi sepet meyve, kırk tabla şükûfe ve dört sepet Frengî şükûfe de vardır. "...Ve Sultan Selim ve Sultan Mehmed hazretlerine ve saadetlû Mihrişah Sultan ve Beyhan Sultan hazretlerine ve iffetlû saadetlû vâlide-i muhtereme Şah Sultan hazretlerine dahi birer şekerleme bahçeleri ve on beşer adet şekerleme ve on beşer adet meyve... onar tabla şükûfe..." gönderilmişti. Bu liste uzayıp gider. Çiçek miktarının yüksekliği; toplam yüz tablaya yakın çiçek sunulduğu göz önüne alındığın da, bu çiçeklerle nişan alayının kavuştuğu ihtişamın boyutları da anlaşılır. Sultan IV. Mehmed'in saltanatı sırasında (1648- 1687), 1672-73 yıllarında İstanbul'da kalan Fransız Kralı XIV. Louis'nin elçisi Marquis de Nointel'in hizmetinde kütüphaneci ve kâtip olarak çalışan Antoine Galland da günlük anılarında Fransız elçisine, ona refâkat eden Türkler tarafından bir çeşit inci çiçeği verildiğini anlatmaktadır ki, bu da çiçeğin Türklerde dostluk ve sevgi ifadesi oluşunun bir göstergesidir. Kral XVI. Louis'nin elçisi sıfatıyla 1784 yılında İstanbul'a gelen, Türk tipleri ve kıyafetlerinin resimlerini yaptıran Kont Choiseul-Gouffier'nin eserinde18 ve Sultan III. Selim zamanında (1789-1807) İstanbul'da ça lışan Meiling'in eserinde19 yer alan gelin alaylarındaki tablalar, şükûfe tablalarının görüntülerini geçmişten günü müze taşır. Geç dönemdeki geleneklerimizi konu alan Ali Seydi Bey ise bir doğum törenini şöyle anlatır: "...Beşik böylece teslim edildikten sonra incesaz takımı ile bir ellerinde şekerlemeler ve türlü meyveler veya bağları altın ve gümüş sırma telli nadide envai çiçek demetleri ile donanmış tepsiler olduğu halde, bir sürü carîye odaya girip taşıdıkları şeyleri davetlilere takdim ederlerdi..." Her yıl hazırlanan mahmillerin, yani yenilenen Kâbe örtüsü ve diğer eşyaların önce şehirde gezdirildikten sonra İstanbul'dan Mekke'ye gönderiliş töreninde, süslenmiş mahmilin en üstünde vazolar içinde çiçekler bulunur. Bunlar d'Ohsson'un eserindeki gravürlerde de izlenebilir. SOFRADA ÇİÇEK Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Mevâidü'n-nefâis fî kavâidi'l mecâlis22 adlı, görgü ve toplum kurallarında ziyâfet sofraları hakkında bilgi veren eserindeki "bâde meclisi"nde çiçekler ve gül de yer alır. Böyle çiçeklerle süslenmiş bir sofra, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'ndeki bir murakkada yer alan minyatürde görülebilir23. Sultan IV. Murad'ın bir meclisini gösteren sahnede, sultan tahtında oturur, elindeki murassa kadehe huzurundaki bir saraylı beyaz bir şişeden içki koymaya hazırlanır. El pençe duran saraylılar sahneyi doldurur. Tahtın önüne serilmiş kahverengi halının üzerine bir sini yerleştirilmiştir. Müzisyenin yanındaki sininin üzerinde mavi-beyaz çini kâselerde nar, armut ve elma gibi meyvelerle iki şamdan durur. İki yandaki çeşm-i bülbül vazolar kırmızı ve sarı lâlelerle, ortadaki mavi-beyaz vazo ise pembe ve beyaz karanfillerle doludur. Ayrıca sahnenin en önünde, bahçede, aralarında güllerin de bulunduğu zarif lâleler yer alır. Burada oturan iki içoğlanından biri, elindeki çiçeği koklamaktadır. Osmanlı sofraları, yalnız taze çiçekle değil, çiçek bezemeli eşyalarla da güzelleştirilmiştir. Saray sofrasında kullanılan kapaklı Çin porselen kâselerinin Osmanlı zevkine göre ve saraya lâyık bir üslûpla süslenmesi, bu yaklaşımın bir uzantısıdır. Osmanlı saray kuyumcuları, değerli veya yarı değerli taşları porselenin üzerine altın yuvaların içinde oturtmuş; bu altın yuvaları da taşların güzelliğine güzellik katmak üzere çiçek motifi biçiminde işlemişlerdir. XVI. yüzyıldan bir kâsede zümrüt ve lâl gibi taşlardan bazılarının lâle, bazılarının da başka çiçek biçimindeki altın yuvalarda, incecik altın çerçeveli yaprak motifleriyle oluşturulan desen içinde yerlerini alması, bu yaklaşımın bir örneğidir. O yüzyıldan sedef bir hoşaf kaşığının sapı ise firuze ve lâllerle süslenmiş, ucuna da küçük elmaslardan, yanlarından yapraklar çıkan bir gül yapılmıştır. KÂĞITTAN ÇİÇEKLER VE BAHÇELER Osmanlılarda çiçek sevgisi her alanda kendini gösterir. Özelikle edebiyatta çiçek sevgisinin yansımasını Orhan Şaik Gökyay'ın çeşitli makalelerinde bulabiliriz; yazarın Âşık Çelebi'den seçtiği bir yaprakta yer alan Efşancı ile ilgili bilgi, Osmanlılarda çiçek sevgisinin ne kadar derin olduğunu anlatmaktadır. Âşık Çelebi'nin babasının arkadaşı olan ve Fatih Sultan Mehmed'in son zamanlarından başlayarak Sultan II. Bayezid ile Sultan I. Selim dönemlerini de (1512-1520) yaşayan ve Kanunî Sultan Süleyman'ın sadrazamı İbrahim Paşa tarafından beğenilip desteklenen Efşancı, yani katı' ustası Mehmed, Kanunî zamanında Osmanlı sanatının en seçkin eserlerinden birini vermiştir. Bu eser, çevresinde ilkbahara adanmış şiirler bulunan, boyanmış renkli kâğıtlar kesilip, birbiri üzerine yapıştırarak yapılan 9 x 20 cm. boyutlarında bir katı' bahçedir. Eserin bulunduğu murakkanın içindeki madalyondan, murakkanın 1565'lerde hazırlanmış olduğu anlaşılır27. Efşancı Mehmed, nefis hatlar ve birbirinden güzel çiçekler kesip eşsiz eserler verirken nıkris, s, yani gut hastalığına yakalanır ve elden ayaktan düşer, artık "efşan- bür" olarak çalışamaz, yani kâğıt kesme işini yapamaz haldedir. Böylece çiçeklere duyduğu özlemle gerçek bir bahçe düzenler; buraya öyle çok fidan ve çiçek diker ki, bahçesi "Efşancı Bahçesi" adıyla büyük üne kavuşur. Çiçeklere, insana verildiği gibi isim vermeyi de Efşancı Mehmed başlatır. Yetiştirdiği çiçek ve meyveler başka hiçbir yerde bulunmaz, asıl başka yerde bulunmayan bir şey de orada ki dostluklar ve sohbetlerdir. Efşancı Mehmed ömrünün sonlarında bahçesinin bir köşesine okul yaptırmış, ölünce okulun haziresine gömülmeyi vasiyet etmiştir. 1534 yılında öldüğünde buraya gömülmüş ve yine vasiyeti üzerine, tüm bahçe ve çiçekle uğraşanlar gibi dünyayı ve yaşamı diğer insanlardan farklı açıdan gören bu sanatçının mezar taşına şu beyit yazılmıştır: Unutma ölmeği daim anadur, Bugün bana ise yanın sanadur. Âşık Çelebi'nin anlattığı Efşancı Mehmed hikâyesi, Fatih döneminin çiçek sevgisini, Sultan II. Bayezid üzerinden Kanunî Sultan Süleyman'a ve daha sonrasına kadar kesintisiz olarak sürdürüp götürür. XVI. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul ve Bursa'yı ziyaret etmiş olan Lubenau'nun bir efşan üstadıyla ilgili yazdıkları da dikkat çekicidir. Burada zaman farkı olmasa, yazarın Efşancı Mehmed'i anlattığı düşünülebilirdi, ancak Efşancı'nın 1534 yılında öldüğü bilinmektedir. Lubenau'nun anlattığı, başarılı bir başka katı' ustasıdır: "Şehirde, ona ne getirirseniz getirin, tüm bitki, ot ve çiçekleri (şekillerini), menekşe, gül ve lâleleri, yarı büyümüş yaprak, sap ve kökleriyle birlikte, renkli kâğıttan kesebilen bir Türk var. (Bunu o kadar iyi yapardı ki) hiçbir insan bu kesilmiş kâğıtları, bahçe ya da tarlalarda yetişmiş ve kurutulmuş (gerçek) otlardan ayırt edemezdi. Ondan iki dukaya böyle bitkiler aldım. Ona Schafsmille, Feldkummel, Flama Jouis, Herbam Trini - tatis, nergis ve diğer birçokları gibi son derece alışılmamış, daha önce hiç kesmediği bitkiler götürdüm. Ancak, bunları (kâğıttan) o kadar çabuk yapıverdi ki, hayret ettik. Ayrıca, bana doğadaki renklere benzer çeşitli renklerde kâğıtlar da verdi. Vata nıma buradan birçok bitki götürdüm. Prensler ve lordlar da gördü, çoğu şimdi çocuklarımda olmalı. Ancak çok sayıda bitkim maiyetimdeki vefâsızlar tarafından çalındı. Burada pek çok yetenekli zanaatkâr bulabilirsiniz, çünkü bu zanaatkârlar ayık kalıyor...". Yerli kaynaklarda "Fahri Bursavî" adlı bir sanatçıdan söz edilmektedir. İmzasından Bursalı olduğu anlaşılan bu sanatçının doğum tarihi bilinmemekte, ölüm tarihi için ise 1611, 1604 gibi değişik tarihler verilmektedir. Gelibo lulu Mustafa Âlî'nin Menâkıb-ı Hünerveran ve Habib'in Hat ve Hattatan30 adlı eserlerinde, Bursalı Fahri'nin çiçek katı' yapmakta çok usta olduğu anlatılmakta; Evliya Çe lebi de Seyâhatnâme'sinde bu sanatçının eserlerinin güzelliğinden söz etmektedir31. Çeşitli müzelerde katı' hatları da bulunan Fahri32, büyük olasılıkla Bursa'yı 1588 yılında ziyaret eden Lubenau'ın anlattığı katı' ustası olmalıdır. İmza bulunmadığından, günümüze gelen örneklerden hangisinin bu sanatçıya ait olduğu bilinmese de Viyana ve Londra'da bulunan örnekler büyük olasılıkla Lubenau'nun sa tın alıp götürdüklerinden olmalıdır. Viyana Österreichische Nationalbibliothek'te XVI. yüzyıl sonlarından, III. Murad Albümü'nde bulunan bir başka katı' bahçe tasvirinde, bahçe zeminindeki çimenlerin arasından çıkan selviler, aralıklarla dizilmiştir. Bu selvilerin aralarında ise çiçekli ağaçlar, güller, sümbüller, nergisler ve çeşitli birçok çiçek daha bulunur. Kompozisyonun üst orta kısmına ayrı bir çerçeve içine bir bahçe tasviri yerleştirilmiştir bu küçük bahçenin yanında, çerçeve dışındaki iki yanda birer küçük tepecik üzerinde gül, karanfil, lâle ve bahar açmış ağaçlar yer alır. Londra British Library'deki çok kaliteli kat'ılardan zeren, süsen, kırlangıç lâlesi ve güllü kompozisyon ile vazodaki sarı zeren, lâle ve güllü iki vazo35 buna benzer diğerleri, Osmanlı kat'ı sanatının ince, zarif ve güzel örneklerindendir. Bu katı'ları içeren Mehmed Selim Dîvânı'nın üzerinde Tire'de Necip Paşa Kütüphanesi kaydında 1798 tarihi vardır. Buna karşılık gezgin Peter Mundy'nin İstanbul'da bulunduğu 1618 yılından Osmanlı tipleri tasvirlerinin yer aldığı A briefe relation ofthe turckes, their Kings, Emperours or grandsigneurs adlı albümde, figürlerin bulunduğu sayfaların kenarlarında veya içinde yer alan katı'lar da çok çeşitli olmakla birlikte, diğerleri kadar ince işçilik göstermezler. XVIII. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Mehmed Selim Divanı içindeki üç katı' hem kompozisyonları, hem de teknikleri açısından son derece ince ve başarılı eserler dir. Çok çeşitli çiçeğin çok gerçekçi bir şekilde yaratıldığı bu katı'larda yapraklar yalın kat kesme kâğıtla yapılmasına karşın, gül ve karanfil gibi çiçeklere beş altı kata varan kâğıtların üst üste yapıştırılmaları ile adeta üçüncü boyut kazandırılmıştır. Bunlardan bir sayfada içleri çeşitli çiçeklerle dolu bir büyük vazo ile onun iki yanındaki birer küçük vazo, kâfi tekniğinde renkli kâğıtlarla göz alıcı bir şekilde tasvir edilmiştir. Vazoların gövdeleri üzerindeki süslemeler de vazoların içinde mümkün olduğunca simetrik olarak düzenlenmiş gül, zerrin, zambak, lâle gibi çeşitli çiçekle kadar ilginçtir. Sayfa zemininde, aralarda boş kalan yerlere de çiçekler yerleştirilmiştir. Bu sayfanın karşısındaki kompozisyonda ise yerde, ortada, içinde güller olan bir vazo-saksı vardır. Bu iki kulplu saksıda güllerin dibinde küçük boyutlu lâle veya çiğdemler fark edilir. Bu sak sının iki tarafında, içinde bulunduğu bahçede iki yanında sümbül, lâle ve başka çiçekler ile gövdeleri hafif kıvrılarak yükselen bahar açmış birer ağaç yer alır. Ağaçların bol çiçekli dallarına çok sayıda kuş konmuştur. Bu kuşların her biri bir başka cins kuştur ve özelliklerine göre ayrı renklerde son derece gerçekçi ve başarılı olarak tasvir edilmiştir. Aynı eserin içinde bir üçüncü katı'nın ana motifini bir karanfil saksısı oluşturur. Saksıdan çıkan karanfiller son derece ince, kat kat kâğıtlardan yapılmışlardır ve natüralist bir görüntü sunarlar. Saksısı da mavi-beyaz, in ce bir katı' ile süslenmiştir. Sayfa yüzeyine, aralarında siklamenlerin, çiğdemlerin, sümbüllerin, nergislerin, irislerin fark edildiği çeşitli çiçekler yerleştirilerek çiçekli bir cennet bahçesi oluşturulmuştur. Hattatı Mehmed bin Ahmed Sirozî olan, 1099/1687 tarihli bir mecmuayı süsleyen üç katı'nın biri, etrafı yeşil parmaklıklarla çevrili, iki yanında iki selvi olan bir bahçe köşkünü tasvir eder. Manzarayı seyretmek için etrafa açılan bir mimarî tarzı gösteren birkaç katlı köşkün çıkmaları da vardır. Köşkün içi çiçek dolu bir bahçede olduğu, altındaki kısma yerleştirilmiş lâle ve tanınamayan çiçeklerin varlığıyla ifade edilmiştir. Uzun boyunlu şişe biçiminde, üzeri geleneksel rûmî motifleriyle süslenmiş vazolu iki katı' kompozisyonun birinde vazo içinde lâleler, karanfiller, güller, sümbüller, diğerinde ise iri lâleler ve pek açıklıkla tanımlanamayan çiçekler yer alır. Katı' ile yaratılan bir cennet bahçesi de Canbazzâde Osman'ın 1723 tarihli eseridir. Bir kutunun kapağında yer alan eserin sanatçısı kaynaklara göre bir bilim adamıdır. Mevlevîliğe bağlanmış olan Şeyhî Çelebi Medresesi müderrisliği ve Maraş kadılığında bulunmuştur. Aile adı Canbazzâde, bir çeşit askerî teşkîlât olan canbazlardan olan dedesi Canbazzâde Mehmed Çelebi'den gelir. Bu sanat dalına Kanunî Sultan Süleyman döneminden beri ulemâ sınıfından kişiler de merak sarmıştır. Canbazzâde Osman Efendi'nin eserinde içinden bir dere akan, sık ağaç ve çiçeklerle kaplı bahçe tasvir edilmiş, ağaçların üzerinde kuşlar, gümüş yaldızla boyanmış derenin içindeyse balıklar ve ördekler görülür. Kuşların kuyruklarına gerçek kuş tüyleri de yapıştırılmıştır. Manzarada yer alan irem bağı gibi bahçe, ağaç türleriyle, çamlarla yoğun olarak da selvilerle bezenmiştir. Osmanlılar tarafından en sevilen çiçekler olan lâle, sümbül, gül ve karanfil, Osmanlı kumaşlarının çoğunu süslemiştir. GİYİMDE ÇİÇEKLİ MOTİFLER Osmanlı dünyasında yalnız kadınlar değil, erkekler de kendilerini çiçeklerle süslemiştir. Ege Bölgesi'nin efeleri başlarına çiçekli oyalar sarar, Osmanlı erkekleri çiçekli kumaşlardan elbiseler giyerdi. Hem minyatürlerden, hem de günümüze gelmiş Pâdişah elbiselerinden çok sayıda örnek bunu gösterir. 1560'larda yapılmış olan ve ünlü nakkaş Nigârî'nin elinden çıkan, Sultan II. Selim'i ok atarken gösteren portre bu örneklerden biridir. Burada Sultan II, Selim'in üzerinde çiçek desenli Osmanlı kumaşından bir kaftan görülür. Osmanlılar tarafından en sevilen çiçekler olan lâle, sümbül, gül ve karanfil, Osmanlı kumaşlarının çoğunu süslemiştir. XVII. yüzyıldan bir kadife deseninde içine tavus kuşu tüyü motifi dizilmiş şeritlerin aralarında oluşturulmuş şemselerin içine yerleştirilmiş, karanfile benzer şekilde stilize edilmiş hurma ağaçlarının içini Osmanlıların sevdikleri çiçeklerden karanfil ve lâleler doldurur. Tam ortada ise birer rozet vardır. Burada hurma ağacı motifinde olduğu gibi, natüralist çiçek üslûbunun Osmanlı kumaşı desen ve motif diline uyarlanmış ayrı bir çeşit uygulamasına ve çiçeklerin yeni bir tarzda stilize edilişine tanık oluyoruz. Natüralist çiçek üslûbunun bir uygulamasını da günümüze ancak bohça parçaları olarak gelmiş olan 1560'larda dokunduğunu tahmin ettiğimiz kemhanın de seninde buluyoruz. İri yapraklar içine yerleştirilmiş sümbüller, küçük ve yarı açmış gül goncaları ve testere dişli yapraklarıyla karanfiller küçük ayrıntıları ile Kara Memi'nin43 natüralist üslûbunu oldukça taze bir biçimde devam ettirmektedir. Dalgalanarak yükselen bir dal üzerin den iki yana çıkan dalların ucundaki gül goncaları ile oluşturulmuş desene sahip kolluklar, kemha desenlerin deki çiçek motiflerinde natüralizme daha çok yaklaşıldığını sergileyen iyi bir örnektir. Şemselerini bahar açmış ağaç motifinin doldurduğu desenle dokunmuş kemhadan dikilmiş Sultan I. Ahmed'in çocukluğuna ait olduğu tahmin edilen bir çocuk kaftanı, ilkbaharı kumaş yüzeyine taşımıştır. Bahar çiçekleri ağacın dalları üzerinde sıralanır ve iki yanlarından birer yaprak çıkar. Ağacın dalları, motifin içinde yer aldığı şemsenin içini dolduracak biçimde eğimlendirilmiştir. Aynı dönemden, yani XVII. yüzyılın başından bir başka kırmızı kemha çocuk kaftanında ise, şemselerde içi kozalak gibi doldurulmuş selvi ağacı motifi bulunur. Altın iplikle dokunmuş selvinin çevresinden karanfil ve lâleler, selviyi iki yandan kucaklayan yaprakların birleştiği tepesinden ise bir lâle çıkar. Yaprakların içleri de küçük selvi ve çiçek motifleriyle doldurulmuştur. Osmanlı kumaşlarında çiçeklerin yanında pek sevilerek kullanılan motiflerden biri olan nar, bir başka kemhada karşımıza çıkar. Hafifçe bir yana dönük olarak dizilmiş altın renkli narlar, diğer sırada yön değiştirerek dizilir, üzerlerinde birer de karanfil olan nar dizileri arasında rozet dizileri yer alır. Sultan I. Mahmud'a (1730-1754) ait bir kemha kaftan da birbirine paralel dalgalanan dallardan çıkan kozalak ve nar motifleri ile desenlendirilmiştir. Kırmızı zemin üzerinde konturları mavi ile belirlenmiş altın nar ve kozalaklar, daha küçük çiçeklerle doldurulmuştur46.Topkapı Sarayı depolarında saklanmış ve müzeye geçerek günümüze gelmiş olan, aynı tarihlerden olduğunu tahmin ettiğimiz kemha kumaş parçasının dalgalanan dallı, lâleli kompozisyonu ise, yukarıdaki kadar zengin görünmüyorsa da ilk bakışta her sırada yön değiştiren lâleleri ile daha etkileyicidir. Kırmızı atlastan dikilmiş ve üzerine gümüş seraserden aplike hilal ve lâleler işlenmiş olan XVII. yüzyıl pâdişah kaftanında artık natüralist lâle motifinden söz edilemez, ancak lâle sanatçılar tarafından o kadar sık kullanılmış bir motiftir ve belirgin özellikleri o kadar iyi özümsenmiştir ki, çok yalın, fakat zarif bir şekilde stilize edilebilmiştir. Motiflerin boyutlarının büyük oluşu da kaftanı giyene hem görkemli hem de zarif bir görüntü kazandıracak niteliktedir. Çiçeğin önemini bilen İtalyanların Osmanlı pazarı için ürettikleri lâleli kadifeden yapılmış XVI. yüzyılın sonuna ait tören kaftanı ve XVII. yüzyıldan sümbül motifli ipekten yapılmış şalvar ise, Osmanlıların çiçek sevgisi ve tutkusunun Avrupa'da nasıl algılandığının bir göstergesidir. Bir başka kumaşta da soğanları ile birlikte ele alınmış bir dizi sümbül, bir dizi de ne olduğu kesin olarak söylenemeyecek, genel olarak sümbüle benzer çiçeklerin arasına küçük yıldız ve hilâller yerleştirilmiştir. XVI. yüzyılın sonlarından bir uçkur, uçlarındaki zarif çiçek işlemesi ile dikkati çeker. Altın rengi zemin üzerinde zarif mavi selviler ve arasında pembe-kırmızı lâleler vardır. Selvileri iki yandan mavi çiçekli sümbül dalları kucaklar. Kuyumcuların değil, işleme ustalarının elinden çıkmış olan bir XIX. yüzyıl kemerinin ön parçası küçük incilerle işlenmiş bir lâle biçimindedir, yan parçaların üzerinde de inci ile lâleler işlenmiştir. Tüm lâlelerin ortalarında birer rozet halinde zümrüt ve lâller oturtulmuştur.50 Topkapı Sarayı'nın dünyada benzeri bulunmayan pabuç ve çizme koleksiyonunda, Osmanlı sarayında gerek baskı gerekse işleme ve aplike tekniklerinde çiçek motifleriyle süslenmiş olan birçok pabuç ve çizme örnekleri yer almaktadır. ÇİÇEKLE SÜSLENME Minyatürlerden yansıyan kahvehane sahnelerinde, figürlerin sarıklarının arasına çiçek, özellikle de karanfil koydukları izlenir. Aşağıda sözünü edeceğimiz Tuhfe-i Çerâğan'nda da geçtiği gibi, sarığına zerrin sokan adamla ilgili açıklama, sarığa başka çiçekler de konduğunu gösterir. Bir başka minyatürde ise kahvehanede tavla oynayan genç adam başından sarığını çıkarmıştır; sarığın kıvrımları arasına sıkıştırılan çiçek dikkati çeker. Çiçek sevgisi ve geleneği, mezar taşlarına da geniş çapta yansımıştır. Hayatta iken çiçeğini sarığından eksik etmeyenlerin mezar taşlarındaki sarıklarında da çiçek bulunur. Moltke kadın mezarları hakkında şunları söyler: "Kadınların mezar taşları çiçeklerle süs lenmiştir. Evlenmemiş olanların taşları bir gül goncası ile belli edilmiştir..." Bazı kadın mezar taşlarının baş kısmı, gerdanında altınlar dizili kolye bulunan bir boyundan çıkan bir gül gibi işlenir. Osmanlı hükümdarları, halktan adamlar gibi sarıklarının kıvrımları arasına çiçek sokmamışlar, ancak başlarına çiçek biçiminde sorguçlar takmışlardır. Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nde bulunan, Pâdişah türbelerinden çıkmış sanduka sorguçlarından biri, karanfilin üstten görünüşü gibi biçimlendirilmiştir. Bir diğer sorguç ise, içinde lâlenin de olduğu daha kompozit bir çiçek formundadır54. Örnekler çoğaltılabilir. Almanya'da başarılı askerî hizmetlerde bulunmuş olan Mareşal Moltke, Osmanlı ordusunu ıslah etmek isteyen Sultan II. Mahmud'un (1808-1839) daveti üzerine 1835 yılında Bükreş, Rusçuk ve Edirne üzerinden İstanbul'a as keri öğretmen olarak gelmiş ve nizamiye erlerini yetiştirmek ve harita yapmak için iki yıl çalışmıştır. İki yılda Anadolu'yu baştan başa gezerek çeşitli hizmetlerde, özellikle haritacılık alanında hizmette bulunmuş, toplam dört yıl Türkiye'de kalmıştır55. Moltke, yazdığı mektuplardaki anılarının çeşitli yerlerinde bahçelerdeki sayısız çiçek saksılarından, bol bol açmış güllerden, türbelerin etrafının gül tarhlarıyla çevrili olduğundan; nadide güllerin bulunduğu muhteşem bahçeli köşklerden, karanfil ve şebboylardan, zakkumlardan, yaseminlerden, hanımelinden söz edip, da ha nice yabancı yazar gibi Türklerin çiçeklere olan coşkulu düşkünlükleri ve sevgilerini anlatmıştır. Lâle Devri'nin büyük nakkaşı Levnî'nin resmettiği he men tüm kadınlar, hotozlarına soktukları çiçeklerle süslenmiştir. Levnî'nin figürleri, çiçekle süslenmekle yetinmemiş, çoğunlukla ellerinde de çiçekle tasvir edilmiştir. Bu portrelerde zaman zaman taze çiçek yerine çiçekli oyalar da kadınların süslerini zenginleştirmiştir. Bunun bir örneği, Levnî'nin en çok tanınan eserlerinden olan sazendeler kompozisyonunda görülür; müzisyen kadınların, hotozları üzerinden bağladıkları kaşbastılardaki oyaların çiçeklerinin yanı sıra, bunların arasına çiçek sokmuş oldukları görülür. Günümüze gelmiş iğne oyası hotoz ile bir eşarp ke narını süsleyen oya, kadınların elinden ne kadar güzel menekşeler, hanımelleri, güller, karanfiller, sümbüller çıktığını gösterir. Örneğin bir eşarbın kenarında yeşil bir tepe oluşturan bahçedeki selvi, neredeyse tam bir Türk bahçesini tanımlar. Günlük kullanım eşyalarında da çiçek işlemeleri bolca kullanılmış tır; XIX. yüzyıldan sümbüllü bir havlu natüralist çiçek zevkinin geç dönemlere kadar eksilmeden ve kesintisiz devamını gösteren bir örnektir. EŞYALARDA VE İÇ MEKÂNLARDA ÇİÇEK BEZEMELERİ Kanunî Sultan Süleyman zamanını izleyen dönemlerde sarayın ve halkın günlük yaşamında kullanılan eşyalardaki süslemelerin de çoğunda çiçek motifleri vardır. İstanbul Deniz Müzesi'ndeki köşkü bağa ve sedef ile bezenmiş saltanat kayığı, Osmanlı bahçelerinin özellikleri arasında sözünü ettiğimiz Sultan I. Ahmed tahtındaki çiçek motiflerinin benzerleri ile bezenmiştir. Taht gibi mücevherli olmasa da işçilik bakımından olduğu kadar üslûp bakımından tahta çok benzeyen, kadırgadan dönüştürülerek yapılmış olan 39.5 x 5.80 m. boyutlarındaki bu saltanat kayığı, gemi inşa tarihi bakımından da son derece ilginçtir ve dünyada tipinin mevcut tek örneğidir. Köşkü, tüm saltanat kayıklarında, padişahın veya saltanata mensup kişilerin oturması için yapılan diğer köşklerden farklıdır ve son derece özenle yapılmıştır. Köşkün ortasındaki kubbe de tahtın süslemelerini andıran çiçek motifleriyle bezenmiş; sedeften yapılmış çiçeklerin üzerine gümüş yuvalarda renkli taşlar yerleştirilmiştir. Burada çiçekler tahtın kubbesinin yan yüzlerindeki süslemede olduğu gibi bir kökten çıkar ve âdeta birer ağaç oluşturur. Kubbe içinde yan yana tekrarlanan bu çiçekler arasında da karanfiller, lâleler ve hanımelleri vardır. Bu benzerliklerden dolayı bugüne kadar Sultan IV. Mehmed'e atfedilegelen köşk tavanındaki beyitlerde geçen "Sultan Mehmed Han" ibâresi, Sultan I. Ahmed'in saltanatından hemen önceki hükümdar olan Sultan III. Mehmed (1595-1603) olarak yorumlanmalıdır. Çiçekle süslenme geleneğinin geç döneme kadar sürmesinin en güzel örneklerinden biri, XIX. yüzyıldan günü müze gelmiş bir elmas lâle iğnedir. Mücevherde uygun biçimde taş bulmanın zorluğundan olsa gerek, lâle motifli mücevhere rastlamak güçtür. Lâle motifi ile elmasın nefis bir birleşimini sergileyen bu iğne, bu açıdan diğer çiçek motifli mücevher takıların içinde önem kazanmaktadır. Birçok eşya, Osmanlı saray kuyumcularının elinde değerli veya yarı değerli taşlarla bezenmiştir. Firuze, yakut, lâl, zümrüt, elmas gibi taşların zeminden biraz yükseltilerek yapılmış altın çiçeklerin ortalarına yerleştirilmesi, geniş bir uygulama alanı bulmuştur. XVII. yüz yıldan değerli taşlarla süslenmiş altın bir Kur'ân-ı Kerim cildi, bu örneklerden biridir. Osmanlı işlemelerinin de vazgeçilmez motifleri çiçeklerdir. Saray işlemelerinde bunların en yüksek kaliteli örnekleri bulunur. Yorgan yüzlerinde çok ince pamuklu kumaştan işlemeli örtüler kullanılmıştır. Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonlarında bulunan ve günümüze ulaşabilmiş birkaç çocuk yorganından biri de lâle desenli kemhadan yapılmıştır. Çiçek motifi, kumaşları ütülemeye yarayan iki halka kulplu mermer blokları süslemede bile kullanılmıştır. Bunlardan birinde mermer bloğun üzerinde, ortadaki bir gül ile çevresindeki dallardan çıkan lâle, menekşe ve gül goncaları kabartma olarak işlenmiş, bu kabartmalar da altın ile yaldızlanarak bezemenin gücü artırılmıştır. Küçük boyutlu, natüralist görünüşlü karanfil, Osmanlı kumaşlarında, özellikle kemha tekniğinde dokun muş olanlarında çok sık kullanılan bir motiftir. Ancak karanfil, başka hiçbir İslâm sanatı alanında benzeri ol mayan biçimde, özellikle Osmanlı kadifelerinde son derece zarif bir şekilde, adeta yelpazeyi andırır biçimde stilize edilmiştir. Karanfilin taçyapraklarının veya diğer kısımlarının içi çoğu zaman gül goncası, sümbül veya başka çiçeklerle doldurulmuştur. Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki XVII. yüzyıl başlarından bir kadife yastıkta bahar çiçekleri, gül goncası ve sümbüller, karanfillerin yaprak ve çanak kısımlarını doldurur. Yelpazeye benzer karanfillerin benzer motifi çınar yapraklarıdır. Ünlü Osmanlı kadife yastıklarından birinde, pek sevilen bu yapraklı desen, karanfillerde kullanılan süsleme şeması içinde uygulanmıştır. İçleri çiçeklerle dol durulmuş ve yıldız biçimine sokulmuş yaprak dizileri kumaşın desenini oluşturur. İç içe yapraklardan dıştakinde karanfil ve gonca gül; içteki küçük yapraklardaysa sümbül ve lâleler vardır. Kanunî Sultan Süleyman zamanında, 1535'te İznik'te yapılan tabak, şişe, bardak gibi çini eşyalarda çiçek üslûbu uygulanmaya başlanmış ve yeni yeni sümbül, karan fil, Manisa lâlesi gibi çiçekler İznik tabaklarında görünmeye başlamıştır. Kara Memi'nin tezhiplerinde sunduğu çiçek motifleri birdenbire yayılmıştır. Bunların sayısız örnekleri vardır. Bunlardan, bir özel koleksiyonda korunan, 1570-5 yıllarına ait İznik tabağında, bahçe tasviri kompozisyonunda yerleştirilmiş, bahçelerin vazgeçilmez süs ağacı selvi motifi simetrik çiçeklerin tam ortasında bir eksen oluşturur. İki yanındaki tam açmış güllerden ikisi selvinin tepesine kadar ulaşmış, diğer iki gül ise uzun dalları kırılıp aşağıya ve diğer yöne dönmüştür. İznik çiniciliğinde sıkça karşılaşılan, çok açıldığı için âdeta taçyaprakları geriye dönmüş gibi görünen güllerin yaprakları ve goncaları başarılı biçimde çizilmiştir. Selvinin dibindeki sivri iri yaprakların arasından, iki yanda birer dalları kırık Manisa lâlesine benzer çiçekler vardır. Ayrıca buradan iki uzun sümbül dalı çıkar ve âdeta tüm çiçekleri iki yandan sarar. Seri îmâlâta geçen İznik evanisi, yani kapkacağı yapan çini ustaları saray nakkaşlarının önceleri gönderdikleri desenlerden yola çıkarak artık çini tabaklarının desenlerini kendileri yapmaya başlamışlardı. Öğrendikleri çiçek üslûbundaki desenler çini ustaları elinde yavaş yavaş yeni bir kalıplaşmaya gidiyorsa da XVI. yüzyılın sonlarında bile Osmanlı sanatı için natüralist denebilecek üslûp çizgisini korumaya devam etmiştir. Tabağın kenarları İznikli ustaların çeşit çeşit yorumlarını yap maktan bıkmadıkları Çin seramiklerinden alınma bulut motifleri ile süslenmiştir. Deseni ile âdeta halk resmi özelliği taşıyan XVII. yüz yılın ortalarında yapıldığını tahmin ettiğimiz bir tabakta bir bahçe köşkü tasvir edilmiştir. Çok ustalıkla çizilmemiş olan, sivri ve geniş çatısı, dışa taşan balkonları olan bu bahçe köşkünün birçok benzerine minyatürlerde ve özellikle işlemelerde rastlanır. Köşkün bahçe içinde olduğu, iki yanındaki, başta gül olmak üzere, çiçek motifleri ile vurgulanmıştır. Bu tabağın kenarları diğer İznik tabaklarından farklı olarak Çin bulutları ile değil, basit çiçek motifleri ile bezenmiştir. Bir kupa üzerinde, bir yana doğru adeta rüzgâra kapılmış gibi duran lâle, sümbül ve nergis görülür. 1580'lerden klasik kupa biçiminde olan, şişe denen İznik sürahi sini süsleyen çiçekler, dikine olarak yerleştirilmek yerine, çok daha doğal görüntü verecek biçimde rüzgârdan hafif eğilmiş ve bir yana döner biçimde yerleştirilmiş ve kap üzerindeki alana dengeli olarak dağılmıştır. Bu kupanın çiçek motiflerinin de büyük ustaların desen şemalarından kopyalanmış olduğu anlaşılmaktadır. Çiniler mîmârî alanları süsleyeceğinden, ustalar yaptıkları çinilerin desenleri için saray nakkaşhânesine bağımlı idiler. Belirli mîmârî alanlardan bir kısmı için özel olarak yaratılan kompozisyonlar kadar ulama çini desenleri, pencere ve kapı kemerleri, süpürgelikler için de desenler üretiliyordu. Kanunî Sultan Süleyman döneminde geliştirilen çiçek üslûbu ile bu çeşit çinilerin çoğunluğun da çiçek motifleri tercih edilir oldu. Saraylar, padişah köşkleri, camiler, türbeler devrin en sevilen çiçekleri olan bahar dalları, lâleler, karanfiller, güller, gül goncaları sümbüller, hatta menekşe, hanımeli, Manisa lâlesi, çınar yaprakları ile birer cennet bahçesine çevrildi. Çiçek üslûbunun doğuşu ile sanatın her alanında karşımıza çıkan sevilen çiçeklerin gerçekçi tasvirlerinin uygulaması yalnızca İstanbul ve İznik, Bursa, Edirne gibi yakın çevresinde değil, tüm imparatorluğun eyâletlerinde de ya yılmıştır. Suriye, bu sözünü ettiğimiz eyâletlerin başında gelir. Osmanlı kumaş desen şemasına benzer bir şema için de tipik Osmanlı çiçekleri ile oluşturulmuş 1580'lere tarihlenebilecek çini süslemesinde yukardan aşağı S'ler oluşturarak, dalgalanarak inen, içine basit bir çiçek motifinin sürekli olarak dizildiği şerit veya dal, tam aksi yöndeki benze ri ile birbirlerine değecek kadar yaklaştıkları yerlerden bağ cık motifleri ile bağlanarak şemse biçiminde madalyonlar oluşturmuştur. Bunların içine, ortalarına ise birer hatâî yerleştirilmiştir. Hatâîlerin tepesinden iki yana uzanan birer lâle veya karanfil çıkmaktadır. Hatâîlerin yanlarındaki boşluklar ise birer sümbül dalı veya teşhis edemediğimiz bir çiçekli dal ile doldurulmuştur. Çiçeklerin işlenişindeki küçük farklılıklar ve özellikle renklerdeki kahverengiye bakan donuk kırmızı, elma yeşili gibi değişik tonlar İznik çinilerinden üslûp ayrılıkları olarak gözlenirse de çiçek üslûbunun Suriye'de de nasıl benimsendiğini yansıtır. HASTA TEDAVİSİNDE ÇİÇEK Avrupa'da uygulananın aksine, Türkler'de çiçeğin bir tedavi aracı olarak da görüldüğü muhakkaktır. Evliya Çelebi, Edirne Bayezid Han Bîmarhânesi'nin bahçe sinde bahar gelince açan deveboynu, müşk-i rumî, gülnesrin, şebboy, karanfil, reyhan, lâle, sümbül gibi çiçeklerin akıl hastalarına tedavi amacıyla verildiğini; bunların kokularıyla hastaları tedavi etmeye çalıştıklarını ama hastaların bunları ya ayakları altında ezdiklerini yahut yediklerini anlatır. Nurhan Atasoy/Mustafa Yılmaz
  14. Prostat kanserine karşı 6 koruyucu öneri Dünyada yaklaşık her 4 dakikada bir erkeğe prostat kanseri tanısı konuyor. Hastalığın erken teşhis edilmesiyle son derece etkili sonuçlara ulaşılsa da amaç; prostat kanseri gelişimini önlemek. Bu doğrultuda da çalışmalar devam etmekle birlikte prostat kanserinde yaş, ırk, genetik özellikler gibi risk faktörlerini değiştirmek mümkün olamıyor. Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek ancak, beslenme ve bazı yaşam tarzı değişiklikleriyle prostat kanseri gelişim ve ilerleme riskini azaltmanın mümkün olabildiğine işaret ediyor. Yaşla birlikte artış kaydeden prostat kanseri hala erkeklerde en yaygın görülen kanserlerin başında yer alıyor. Hastalığın gelişme riski yaşlandıkça artıyor ve 65 yaş üste her 10 erkekten 6'sı prostat kanseri tanısı alıyor. Yaygınlığı bu denli yüksek olmasına karşın erken tanıyla çok iyi sonuçlara ulaşılabilmesi prostat kanserinin yüz güldürücü noktasını oluşturuyor. Hastalığı erken tespit edilen erkeklerin büyük çoğunluğu, herhangi bir semptom yaşamadan tedavi edilebiliyor. Bu nedenle prostat kanseriyle ilgili doğru bilgilere sahip olmak hem hastalığın önlenebilmesinde, hem de erken tanısında son derece önem taşıyor. Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek, bu doğrultuda tüm dünyada Eylül ayının "Prostat Kanseri Farkındalık Ayı" olarak kabul edildiğini ve çeşitli bilinçlendirme çalışmalarının yapıldığını belirtiyor. Konuyla ilgili bilgi veren Prof. Dr. Can Öbek, prostat kanseri riskini azalttığı kanıtlanmış olan yaşam tarzı önerilerini ise şöyle sıralıyor. Egzersizi yaşamınızın parçası yapın Çalışmalar, düzenli egzersiz yapan erkeklerde prostat kanseri riskinin daha düşük olduğunu gösteriyor. Egzersizin prostat kanseri için koruyucu etkisinin yanısıra, tanı alan erkekler için hastalığın seyrinde de son derece önem taşıyor. Tedavi süreci ve sonrasında egzersiz yapmak, hem tedavi etkinliğini arttırıyor, hem de kullanılabilecek ilaçların olası yan etkilerine karşı vücudu koruyor. Prof. Dr. Can Öbek, bu nedenle genç yaşlardan itibaren erkeklerin sporu bir yaşam şekli haline getirmeleri gerektiğini söylüyor. Prof. Dr. Can Öbek, "Sağlıklı cinsel yaşam, prostat ve kalp-damar sistem sağlığı için düzenli egzersiz her erkeğin hayatının parçası olmalı. Yürüme, koşu, yüzme ya da bisiklet. Kendi sağlığınız için uygun, eğlenceli bir spor aktivitesi bulun ve düzenli yapmaya gayret edin. Hatta arkadaşlarınızı da buna teşvik edin" diyor. Sağlıklı kiloda olun Fazla kilolu ya da obez genç erkekler yaşam tarzlarını değiştirip kilo vererek hastalığın gelişmesinin önüne geçebiliyor. Bununla birlikte kanser tanısı konmuş dehi olsa, kilo vermek hastalığın gelişme hızını yavaşlattığı gibi metastaz riskini de düşürebiliyor. Dolayısıyla genç yaştan itibaren fazla kilonuz varsa gerekirse bir uzmandan destek alarak bunlardan kurtulun. Harekete geçmek hiçbir zaman geç olmadığını bilin. Sofranızda balık için daha fazla yer açın Birçok çalışma, omega 3 yağ asitleri açısından zengin olan balığın prostat kanserinden de korunmaya yardımcı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle sofralarınızda balığa daha fazla yer verin. Balık sağlıklı beslenme ve kilo kontrolünde de size destek sağlayacaktır. Doymuş yağ tüketimini azaltın Hayvansal yağların fazla tüketimi ve prostat kanseri risk artışı arasındaki ilişkinin çalışmalarla gösterildiğini belirten Prof. Dr. Can Öbek, "Genel olarak prostat sağlığı için doymuş yağların az tüketilmesi gerekiyor. Bu nedenle, içeriğindeki doymuş yağ oranı yüksek, tam yağlı sütten elde edilmiş ürünler, yağlı koyun ve dana eti, tavuk ve hindi derisi gibi hayvansal gıdaları mümkün olduğunca az kullanın. Yemeklerinizde, hayvansal değil, bitkisel yağları tercih edin" diyor. Sebze ve meyve tüketimine ağırlık verin Sağlıksız beslenme ve şişmanlık, saldırgan prostat kanseri için risk faktörleri arasında gösteriliyor. Ayrıca antioksidan özellikleri de bulunan sebze ve meyveleri tüketmek prostat kanseri riskini düşürmeye de yardımcı oluyor. Gün içinde her öğünde sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek, prostat kanserine karşı sizi koruyabileceği gibi daha az kalori alarak kilo kontrolünüze de yardımcı olacak. Bununla birlikte beslenmenizde, şeker ve beyaz un içeriği yüksek olan şerbetli tatlılar gibi rafine karbonhidratlardan da uzak durmaya çalışın. Sigara içmeyin Sigara ve prostat kanseri arasında yakın bir ilişki olduğu biliniyor ve bu konuyla ilgili araştırmalar yoğun şekilde devam ediyor. Sigaranın prostat kanseri riskini artırdığı biliniyor. Ancak bilinen bir diğer kesin bir ise, sigara prostat kanseri tanısı alan erkeklerde hem hastalığın seyrini hızlandırıyor, hem de ölüm riskini artıyor. Sigarayı bırakanlarda ise bu riskler azalıyor. Dolayısıyla hem prostat kanserinden korunmak isteyen hem re prostat kanseri teşhisi konan erkeklerin mutlaka sigarayı bırakmaları gerekiyor.
  15. Dinlediğiniz şarkıdan bir cümle yazar mısınız?
  16. İnsan en çok kimin yanında susuyorsa, Aslında en çok onunla konuşmak istiyordur...
  17. Siyaset ve sataşma hariç içinizden gelen her şeyi duvara yazabilirsiniz...
  18. Siyaset hariç, aklınıza gelenleri, o an düşündüklerinizi ya da hayata dair genel anlamda söylemek istediklerinizi bu konuda bizimle paylaşabilirsiniz...
  19. Bilmediğiniz, öğrenmek istediğiniz terkipler. uygulamalar, sırrı bilinmeyen dualar hakkındaki sorularınızı bu konuda paylaşabilirsiniz. Merak ettiğiniz soruların cevaplarını ayrı ayrı başlık açmak yerine bu başlıkta aramanızı rica ediyoruz, Bağımsız açılan başlıklar kapatılacak yada silinecektir..
  20. Sigara 400 Yıl Önce Başımıza Bela Oldu Dünyada ve ülkemizde son yıllarda “dumansız hava sahaları” oluşturmak için sigara tüketimine sınırlar ve yasaklar getiriliyor. Devletler ve kurumlar sigarayı bıraktırma kampanyaları düzenliyor. Bu kötü alışkanlığımız tam dört asır önce başlamıştı. Amerika kıtasından dünyaya yayılan tütün 1570’lerde Osmanlı coğrafyasına girdi. İlk üretim ise 1583’te Milas’ta yapıldı. Son yıllarda insan sağlığına zararlı sigarayı hükümetimiz kamuya açık yerlerde yasaklayarak Türk milletinin geleceği açısından son derece önemli bir iş yaptı. En kötü alışkanlıklarımızdan biri olan sigara içmek, cumhurbaşkanımızın sigarayı bıraktırma yönündeki gayretleriyle azalmaya başladı. İnşallah milletimiz dört asırdan beri devam eden bu kötü alışkanlığından kurtulur. AMERİKA’DAN TÜRKİYE’YE Kolomb, 1492’de Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra keşif için Küba’nın iç kısımlarına gönderdiği mürettebatı ilk defa tütün içen insanlarla karşılaşmıştı. Amerika kıtasının keşfinden sonra tütün birçok yeni ürünle birlikte yeni dünyadan eski dünyaya yayıldı. 17’nci yüzyılın başlarından itibaren hem Amerika kıtasındaki kolonilerde hem de Avrupa’da tütün ekimi yaygınlaştı. Tütün kısa sürede önemli bir ticari mal haline gelip, devletlerin en önemli gelir kaynaklarından biri oldu. Portekiz’den başlayarak birçok devlet tütünü bir devlet tekeli haline getirdi. Tütün, 1570’lerde Osmanlı coğrafyasına girdi. Tütünün Osmanlı İmparatorluğu’ndaki durumu Fehmi Yılmaz’ın doktora teziyle aydınlatılmıştır. Yılmaz’ın “Osmanlı İmparatorluğu’nda Tütün: Sosyal, Siyasî ve Ekonomik Tahlili (1600-1833)” isimli tezinden tütünün ülkemizdeki macerasını naklediyoruz. Tütün, Türkiye’de ilk defa Milas’ta 1583’te üretildi. 1598’den sonra İngiliz, Fransız ve Hollandalı tüccarlar tütünü başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun büyük şehirlere getirmeye başlamalarıyla birlikte tütün ticareti ve tütün tüketimi yayıldı. Bu gelişme üzerine tütünle ilgili tartışmalar başladı. Tütün, Sultan Birinci Ahmed döneminde, 1609’da yasaklandı. Tütün ekiminde tütün böceklenmesin diye mumun kullanılması yüzünden mum fiyatları iki misline çıkınca 1614’te tütün içilmesi ve ekilmesinin yasaklandığına dair tekrar bir ferman neşredildi. Yasaklar Dördüncü Murad zamanında sıkı şekilde uygulandı. Tütün ekme ve içme yasağı bazı aksamalarla 1649’a kadar sürdü. Şeyhülislam Bahâî Efendi’nin 1649’da tütünün mubah olduğuna dair fetva vermesinin ardından yasak resmen kalkmasa da uygulanmaz oldu. TÜTÜNÜN YAYGINLAŞMASI Yasağın kalkmasıyla birlikte 17’nci yüzyılın ortalarından itibaren Makedonya, Marmara ve Ege bölgeleri ile Halep ve Lazkiye’de tütün ekimi yoğun olarak yapıldı. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında imparatorluğun yüzde 38’inde, 150 bin çiftçi 1 milyon dönümde tütün tarımı yapıyordu. Selanik, Yenice-i Karasu, İzmir, Lazkiye, Halep, Şam, İskenderiye, Kahire ve Samsun gibi şehirler tütün ticaretinde öne çıktı. Tütün esnafı 18’inci yüzyılın ilk çeyreğinde lonca teşkilatı içinde örgütlendiler. Tütün 1688’de gümrük vergisine tabi tutuldu. Tütün tarımından da vergi alınmaya başladı. Tütün zamanla o kadar önemli bir ürün hâline gelmişti ki imparatorluk yönetimi 1861’de ithal edilen maddelerin gümrüklerini yüzde 5’ten yüzde 8’e çıkartırken, ham tütünün ithalini yerli üretimi ve ticareti korumak amacıyla tamamen yasakladı. Mamul tütün ürünlerini de o zamana kadar hiç görülmemiş bir şekilde yüzde 70-75 oranında vergilendirdi. TÜTÜN ALEYHİNE KONUŞMAK SUÇ OLDU Fehmi Yılmaz’ın tespitlerine göre 18’inci yüzyıldan itibaren tütün gelirlerinin hazinenin önemli gelir kaynakları içinde yerini alması ve esham sisteminin ilk defa tütün mukataalarında uygulanışı, bu sektörü diğerlerine göre daha önemli ve ayrıcalıklı hale getirdi. 18’inci yüzyıl başında tütünden alınan vergi bütçenin yüzde 1’i civarındayken, bu oran 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında yüzde 5’ine ulaşmıştı. Bu yüzden 17’nci yüzyılda tütün lehinde risale yazan bir kişi devlet nazarında tehlike arzederken, 19’uncu yüzyılda tütün aleyhinde bir risale yazan, devlet nazarında tehlikeli kabul edilerek, Afyon kalesine hapse gönderilmişti. AVRUPA’DA TÜTÜN YASAKLARI Tütün, Amerika’dan Avrupa’ya geldiğinde başlangıçta kutsal bir bitki ve şifa kaynağı olarak görüldü. 16. yüzyılın sonlarına kadar pahalı olduğu için dar bir çevrede kaldı. Daha sonra tütün bir taraftan Avrupa’da hızla yayılırken, bir taraftan da aleyhine kitaplar yazılmaya ve yasaklanmaya başlandı. 1602’de tütün aleyhine “Baca süpürücülerinin İşi / Tütün dostlarına bir ihtar” başlıklı küçük bir kitapçık neşredildi. Bu kitapta “Hind tütünüyle zehirlenmektense İngiliz kenevir ipiyle boğulmak daha iyidir” deniyordu. 1604’te İngiliz Kralı I. James tütün aleyhine kaleme aldığı yazısında “Milletler arasında, bizde yerleşmiş olan çok tütün içmek âdetinden başka ahlakı bozan bir şey yoktur… Tütünsüzlüğe tahammül edemeyen insanlarla harpte ne yapılabilir” diyordu. 17’nci yüzyılın başlarında tütünden yangın çıkması sebebiyle İngiltere, Danimarka, Rusya gibi birçok ülkede tütün yasaklandı. Tütün bazı ülkelerde sadece eczacılar tarafından satıldı. Papa VIII. Urbanus, 1642’de tütün içilmesi aleyhine bir emir yayımladı. Bu yasakta kilise görevlilerinin tütün bağımlısı olup, dini vazifelerini tütün yüzünden aksatmalarının rolü vardı. Fakat bütün yasaklara ve cezalara rağmen tütün tüketimi devam etti. Papanın yasağı ise 1750’de kaldırıldı. SİGARA İÇMEK Tütün başlangıçta çubuk ve pipolarla içiliyor veya enfiye olarak çekiliyordu. Tütünü çiğneyerek kullananlar da vardı. Daha sonra tütün yapraklarına ve ince kâğıtlara sarılarak bugünkü sigara ortaya çıktı. 19’uncu yüzyılın ortalarında sigara fabrikaları kuruldu. İşin en ilginç tarafı değişik dünya dillerinde sigara “çekmek” veya “dumanmak” kelimeleriyle kullanılırken bizim dilimizde “içmek” kelimesiyle kullanıldı. DUMANDAN GÖZ GÖZÜ GÖRMEZ OLDU Önemli Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu İbrahim, tarihinde tütünün Türkiye’de yayılmasını “İnsanlar arasında o kadar rağbet gördü ki, ayak takımından bazı insanların tütünü çok içmelerinden hâsıl olan duman yüzünden kahvehanelerde insanların birbirini görmesi güçleşirdi. Sokaklarda ve pazarlarda insanların lüle ellerinden düşmez olup birbirinin yüzüne gözüne puf puf ederek sokakları ve mahalleleri kokuttular ve tütün üzerine şiirler yazarak münasebetsiz bir halde okuttular. Bu yüzden birçok münakaşalar oldu. Bunun kötü kokusu hemen her içenin sakalını, bıyığını, sarığını ve hatta iç çamaşırlarını ve evinin içini kokuttuğu gibi, halı keçe gibi evlere serilenleri de yer yer yaktığı, külü ve kömürü ile her tarafı kirlettiği, uyuduktan sonra dimağa çıkan kötü kokusu ve bunlar kâfi değilmiş gibi daima kullanmanın neticesi olarak çalışmaktan ve elleri is görmekten geri kaldılar” şeklinde anlatır. DÖRDÜNCÜ MURAD’IN YASAKLARI 1633’te meydana gelen büyük İstanbul yangını, şehrin önemli bir kısmını yok etmişti. Bu hadise üzerine kahvehanelerde hoşnutsuzluk dile getirilmeye başlandı. Dördüncü Murad otoritesini daha yeni kuruyordu. Yangının sebebi kahvehanelerde tütün içilmesi olarak görüldü. Bu durum karşısında padişah bir ferman yayımlayarak, kahve ve tütün içilmesini yasakladı. Kahvehaneleri kapattı. Bir yıl sonra meyhaneler de kapatıldı ve içki yasağı başladı. Bu yasaklara uyulup uyulmadığı bizzat Dördüncü Murad tarafından sıkı ve sert bir şekilde denetlendi. Onun hükümdarlığı müddetince de bu yasaklar uygulandı. Kahve ve meyhanelerin kapatılmasının asıl sebebi buraların muhalefet odağı olup, devlet yönetiminin eleştirilmesiydi.
  21. Örgü Çocuk Beresi Modelleri
  22. Ispanaklı Omlet Tarifi MALZEMESİ Yarım kg. ıspanak 6 tane yumurta 1 yemek kaşığı margarin yeterince tuz YAPILIŞI Ispanak ayıklanıp bol su ile yıkanır, yaprakları kıyılır, sonra kendi suyuyla kavrulur. Daha sonra düz bir tencerede veya tavada yağ kızdırılır. Suyunu çekene kadar haşlanan ıspanak orada tekrar kavrulur. Ayrı bir kapta çırpılan yumurta dökülür. Pişince ters yüz edilip servis yapılır.
  23. Yumurta Kapama Malzemeler: 3 adet yumurta haşlamak için; üzerini geçecek kadar sıcak su 1 veya 1,5 yemek kaşığı tereyağı tuz karabiber pulbiber kimyon Hazirlanisi: Tencereye sıcak suyu ilave edin. Ve yumurtaları yavaşça içine elle veya kaşıkla bırakın. Ocağa verip yaklaşık 10 dakika kaynattıktan sonra soğuk suya tutup kabuklarını soyun. Kesme tahtasının üzerinde düzgünce uzunlamasına kesin. Tereyağını tavada orta ateşte eritin. Yumurtaları, sarıları alta gelecek şekilde tavaya yerleştirin. Üzerine tuz, karabiber, pulbiber, kimyon serpiştirin. Etrafındaki yağdan kaşıkla yumurtaların üzerine gezdirin. İster servis tabağına yağıyla beraber alın ister tavada servis edin. Ancak servis edilir edilmez hemen tüketilmelidir. Çünkü tereyağı donuyor ve yumurtalar soğuyor.
×
×
  • Create New...