Jump to content

Der Makabre Tanz

Üye
  • Content Count

    2,215
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    3

Posts posted by Der Makabre Tanz


  1. Bu filmi gerçekten seviyorum .d

    images?q=tbn:ANd9GcTAOH-2WllIT02qW2CW_X-3OXyHSh_kJ5d_Kf93YkGIyz4wBslx

    ”Eğer herhangi bir şeyi saklarsan, seni öldürürüm.

    Eğer gerçeği kıvırırsan, ya da gerçeği kıvırdığını

    düşünürsem, seni öldürürüm. Eğer bir şeyi atlarsan,

    seni öldürürüm. Aslında, Nick, hayatta kalmak için

    bayağı uğraşman gerekecek.Söylediğim her şeyi

    anladın mı? Çünkü eğer anlamadıysan, seni öldürürüm.”

     

    Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998)


  2. Avatar, Terminator Salvation ve Titanların Öfkesi gibi son yılların gözde Holywood filmlerinde rol almış olan İngiliz film yıldızı.

     

    worthington-terminator4.jpgimages?q=tbn:ANd9GcQ7IiOYYfQ7DrQfWKjoJH-wlH5s2xkSGUrtVUkngueNMyVHZJCsimages?q=tbn:ANd9GcSt59uuJaIj9056GKkwM9-i6_j4I8fwrmDRM5UKzvhu19h0EewJjw

    Samuel Henry J. Worthington, 2 Ağustos 1976 tarihinde, Godalming, Surrey,İngiltere’de dünyaya geldi. Çocukluğunu Perth, Batı Avustralya’da geçiren Worthington’ın babası Ronald, enerji sektöründe çalışan bir işçi, annesi ise evhanımıydı. John Curtin Sanat Okulu’nda okuyan Worthington, 17 yaşında okuldan ayrıldı ve inşaat sektörüde bir süre çalıştı.

     

    Okuldan ayrılmasının ardından bir süre çeşitli işlerde çalışan Worthington, National Institute of Dramatic Art (Drama Sanatları Okulu)’na kabul edildi ve 1998 yılında bu okuldan mezun oldu. İlk olarak The Judas Kiss adlı tiyatro oyununda rol alan genç oyuncu, Avustralya’da içlerinde Bootmen, Dirty Deeds, Somersault gibi dizi ve filmlerin bulunduğu bir dizi yapımda rol aldı.

     

    Avustralya Film Sektörü (AFI)’nün verdiği En İyi Erkek Oyuncu ödülünü 2004 yılında,Somersault adlı filmle kazanan Worthington, 2004-2005 yılları arasında, ünlü Avustalya yapımı drama dizisi Love My Way kadrosunda toplam on bölümde yer aldı.

    Holywood ile 2002 yılında, Hart’s War adlı filmdeki ufak bir rolü ile tanışan genç aktör, 2005 yılında The Great Raid ve 2006 yılındaCasino Royale adlı filmlerde rol alarak A.B.D.’de tanınan bir oyuncu haline geldi.

     

    Ünlü bilimkurgu serisi Terminator Salvation ile 2009 yılına hızlı bir başlangıç yapan Worthington, bu filmde cyborg Marcus Wright rolüyle serinin sevenlerinin beğenisini kazanmayı başardı. Başarılı oyuncunun aynı yıl vizyona giren ikinci filmi ise, James Camerontarafından yönetilen ve bütün zamanların en fazla izlenen sinema filmlerinden birisi olma ünvanını elinde bulunduran Avatar oldu.

     

    1981 yılında çekilen aynı adlı macera/mitoloji filminin tekrar çekimi olan Clash of the Titans, başarılı oyuncunun 2010 yılında vizyona giren ilk filmi oldu. Louis Leterrier tarafından yönetilen filmde, ünlü Yunan Mitolojisi karakteri yarı-tanrı Perseus’u canlandıran Worthington, bu filmle beraber Avatar’dan sonra ikinci üç boyutlu filmine imzasını attı.


  3. Güçlü rüzgar nefesi, selvi dağ tepesini viran etti,

    Kalp hayat endişesiyle akan zamanı tavaf etti.

    Gözler sözlerin sertliğiyle yaşa bulanıp ah çekti

    Sensiz geçen günlerin kazası yok be sevgili

    • Like 3

  4. Ne Giysek Yakışmıyor Hüzünden Başka

     

    Yüzümüzü sulara bıraktık

    hayallerimizi sıvası dökülmüş duvarlara

    sardıkça yangınlar içimizi

    yoksul bir yaşamın cenderesinde

    yaralarımız üşüdü...

    Önce miydi, sonra mıydı,

    kar mıydı?

    yağmur muydu?

    bilemedik?

    üşüdükçe içimize çöktü sis...

     

    Hep sancısını çektik kahreden hayatın

    ne giysek yakışmıyor hüzünden başka

    eğilip bakmaya korktuğumuz,

    sahipsiz mezarlara döndü içimiz.

    her akşam tanımadığımız bir hicran

    görmediğimiz bir ıstırap çaldı kapımızı...

     

    Kalbimizi bir vefasız,

    ömrümüzü bir hayırsız aldı

    hayatın çıkmazında hep teselli aradık

    buruk gülümsemeler dindirebilir mi hüznü ah! Can?

    kime ne verebiliriz ki,

    gönül mü?

    ömür mü?

    can mı?

    mal mı?

    yok, yok yüreğimizden başka servetimiz

     

    Her baktığımız göz yuttu gönlümüzü

    hançerini sapladı her tuttuğumuz el

    hangi adaya sığınsak ihanet kokuyor.

    nereye gidebiliriz ki ah! Can,

    yüreğimizden başka

    sokaklar çıkmaz sokak ömrümüzde,

    kahretsin...

     

    Çıktığımız her yolculukta

    düştüğümüz her kalabalıkta

    ıssız bir kıyıda üşüdü ömrümüz

    yetim bir ruh, nemli gözlerle

    her gece sarılıp bir hayale,

    yalnızlığımızı alıp bastık bağrımıza...

     

    kırgındık mevsimlerin koynunda, yaralıydık

    acılarla yattık, acılarla kalktık,

    bir ömür acılara acılar kattık

    kurudu gözpınarlarımız,

    karanlığı siper edip gözlerimize

    yüreğimizle ağladık.

     

    Kimsesiz bir çocuğun yüreğine çizip resimlerimizi

    kayıp mezarlara gömdük,

    yüzümüze siper ettiğimiz gülüşleri

    ve yükleyip sevdalı bir kuşun kanadına anılarımızı

    ardında el açıp aşka ve acıya ağladık...

     

    Hep yüreğimizde saklı tuttuk sevgimizi,

    gözlerimizde, yüzümüzün hüznünde saklı tuttuk...

    gökyüzünü doldurup soluğumuza

    isyanımızı kilometrelere zincirleyip

    kayıp bir vadide idam ettik geçmişimizi...

     

    Gidenler dönmedi ah! Can

    solgun bir güz bahçesi renginde,

    boynu bükülü gelincikler gibi kaldık

    yaralı uçurumları birer birer koşarak

    boş yere yollara baktık, türküler yaktık

    kurudu gözpınarlarımız, yüreğimizle ağladık.

     

    Yaralı bir ülkeyiz şimdi, terkedilmiş bir şehir

    nehir nehir acılar damlıyor bedenimize

    önümüzde dağ dağ uçurumlar

    ardımızda ölümün ayak sesleri

    nasılda acıyor hayatımız ahh! Can

     

    Gurbet ki, kahreden yanımız

    acılara gömdüğümüz isyanımız

    derdimizi kime nasıl anlatırız,

    kimimiz var ki,

    lime lime yüreğimiz,

    ilmik ilmik gözyaşlarımızdan başka…

     

    Hasret ki, göçmen kuşların kanadında taşıdığı

    gamdan bir dağ gibi oturmuş gözlerimize...

    buruk gülümsemeler dindire bilir mi hüznü ah! Can?

    kime ne anlatabiliriz ki,

    ağızdan çıkan her söz yaralıyor yüreğimizi....

     

     

    Eski Bir sevda Masalı

     

    ‘’Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde

    Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter

    Ve serin serviler altında kalan kabrinde

    Her seher bir gül açar, her gece bülbül öter’’

    Beyatlı

     

    Menekşe rengi bir çiçekti sevdiğim kız

    Anadolu yaylalarında karanfil kokan

    Yanaklarında güneşin gül öpücükleri

    Dudaklarında hayatın nazlı gülücükleri

    Pınarlara her akşam aşk masalları anlatan

     

    Erguvan rengi bir çiçekti sevdiğim kız

    Munzur’un eteklerinde nergiz kokan

    Bakışı ayışığı yüklü bir ceylandı

    Sevda ve gül işlerdi yüreklere

    İpek saçlarında çayır çiçekleri

    Esmer alnında duygu gelincikleri

    Her gece yıldızları alıp koynuna yatan

     

    Bende sevmiştim ah deli gönlüm bende

    Hasret rengi bir çiçekti sevdiğim kız

    Gözlerinde dağların ilkyaz gülücükleri

    Dilinde sevdanın içli sözcükleri

    Saçlarında bahar yelleri eserdi

    Yaşamak bir şarkıya benzerdi dudaklarında

    Dünyanın bütün dillerini konuşan

     

    Bende sevmiştim ah ömrüm bende

    Kar rengi bir çiçekti sevdiğim kız

    Nefesinde dağgüllerinin kokuları

    Kalbinde sevdanın gizli korkuları

    Üşüyen yüreklere beyaz çiçekler sunardı her gece

    Türkü türkü seher yeliydi yüzü

    Şiir şiir ay güzeli

    Doğanın bütün renklerine yakışan

     

    Bende sevmiştim ah dostlarım bende

    Hayat rengi bir çiçekti sevdiğim kız

    Hala özlem kokuyor bir köşesinde anadolunun

    Hala sevda kokuyor uzaklarda sesizlikler içinde

    Kimselerin uğramadığı bir yerde

    Yıldızlara bakıp üşüyor her gece

     

    Şimdi güller gülümsemiyor artık, uzak dağbaşlarında

    Cerenler inmiyor sulara

    Derin uykuya dalmış gözlerinde sevdiğimin

    Nergizler uyanmıyor sabahlara

    Sarmıyor yaşamı maviler

    Sonsuz bir hüzün gibi devrildi düştü gecelere

    Bir hüzünki ne yazgılara sığar ne yıldızlara...

     

    Ya ben nasıl ağlamam dostlarım ya ben nasıl...

     

    .

    Nuri Can

     

     

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Yüreğimi Alıp Gittiler ölüm sessizliğinde kaldım

     

    'Herkes kendi acısının rengini vurur çizdiği resme'

     

    Aşılmaz dağlardı yüklenen yarınlarıma

    yollara özlemimi yıllara ömrümü taşıdım

    donan yüreğimdi dünya

    içine gözlerimi sakladığım

     

    Beyaz bir güvercindi oğlum

    al bir tomurcuk kızım

    tuttukça parçalandı soluğum

    yaklaştıkça ıradı yıldızım

     

    Şimdi ben dalları fırtınada kopmuş

    yalnız bir ağaç gibi yorgunum bozkırda

    yavrusunu yitirmiş bir geyiğim yaralı

    kanadıkça yüreği gözyaşı süren üstüne

     

    Ey gazap

    fırtınadan fırtınaya,

    rüzgardan rüzgara tuttun beni

    kanayan acılarla yanarken

    düş döken mevsimlerde

    hüsrandan, hüsrana savurdun

     

    Ağlayan bir masaldı hayat sanki

    yalnız gülerken sevdi insanlar beni

    ağlarken ağlamadı benimle kimse

    bölüşmedi yasımı

    yine de unutup kendi acımı kapılar ardında,

    herkesin acısına su serpmeyi denedim

     

    Eyvahlı gecelerde hep yanılgılar,

    yürek yakan yangınlarla kaldım

    dilsiz çağlayanlar aktıkça içime

    yaramı kanatan sancılarla sardım

     

    Haykırdım kimse duymadı çığlığımı

    anlamadı kırgınlığımı, kızgınlığımı

    dedim ya insanlar yalnızca gülerken sevdi beni

    gülen son yapraktı dudağımda düştü oysa

    ne söyleyebilirdim ki, esip geçen rüzgârlara?

     

    Gidip geldim bir ömür

    kör ve topal bir hayatın arasında

    ne yanı, ne yönü vardı

    kapanmadı açılan yaralar yüreğimde

    ruhumda her acının bir izi kaldı

     

    Bir sabah kollarımı gerip çarmıha

    yüreğimi alıp gittiler sabahı uzak kentlere

    bir yaprağın ürpertisine sarıp acımı

    dikenli teller, inleyen çöller içinde

    kuşların, suların konuştuğu yerde

    ölüm sessizliğinde kaldım

     

    .

     

     

    Kör bir kalem dilsizliği mi hayat ey ömrüm?

    Trenler gelip geçiyor

    usumun uzayan raylarında lanetli

    sancısını bırakıp yorgun anıların

    ağır bir ağrıyı taşıyor bedenime yıllar

    görmüyor gözlerimdeki ölü boşluğu gelip geçen trenler

    kalbimin sızısında gam

    dilimin yakarışında yapraklar ürperiyor

    usul usul yağmurlarda gözlerim

    ellerim fırtınalarda kopmuş dal

    dillerim lal

    bitkinim ve yurtsuz

    oyyy dağlar

     

    Ey gözleri gözlerimde saklı uçurum

    ey uçurum boylarında dalveren çiçek

    gül ömürlere yaslanan sancı

    gözlerimde üşüyen bu kaçıncı bulut

    bu kaçıncı yağmur seraplarda

    bu kaçıncı rüzgâr oluşum dağlarda

    kör bir kalem dilsizliği mi hayat ey ömrüm?

    gülücükleri katledilmiş çocukların başına bağlayıp

    kırılgan yüreklerin yasına ağladığı dağçiçeği mi? ...

     

    Yaralıyım

    sırtımda bin paslı bıçak

    yavrusu vurulmuş bir ceylanın bakışları kanatıyor yüreğimi

    melanet yağmurları iniyor üzerime

    suların buz kestiği yerdeyim

    rüzgarın acı estiği yerde

    bilmem kaç bin yıl ateş aktı toprağıma

    kaç mevsimsiz kar düştü dağıma

    geceler ayaz, geceler soğuk

    uçurumların ve karakışların koynunda öylesine yorgunum

    zamana başkaldıracak gücüm de yok

    ve ben düşüyorum uçurumlardan ve ben üşüyorum

    yüreğine tutunduğum bunu bilmiyor

    dönmeze vurdu yolunu

    gitti geri dönmüyor.

     

    Dalları tutuşmuş bir ormanda

    aşka yazdığım bütün dizeleri yakıyorum şimdi

    bütün umutları terkediyorum bir bahardan ödünç aldığım

    gençliğim yarım kalmış bir şiir değil miydi zaten?

    ve kanayan bir kalem değil miydi kalbim,

    kanayan sözcükler düşüren defter sayfalarına..

    bırak ömrümün bütün dallarını silkelesin hayat

    hayat ki, her sarıldığımda kıyâma durdu

    hıçkırığa boğup hayallerimi

    teslim aldı ömrümün en güzel yıllarını

     

    Oy dağlar

    bu yılda gelmedi beklediğim bahar

    gülmedi karabahtım

    kalbimin üstüne üstüne yağıyor kar

    uçup gitti kuşlar çoktan

    baharımı yaşayamadan sonbahar sardı ömrümü

    nereye saklanır içimdeki incinmişlikler

    inince gözlerimde bu ince sızı

    ve süzülünce yanağımda bu gam müziği

     

    Güz geldi usul boylum güz geldi

    bütün dallar boynu bükük

    bütün kuşlar yaralı

    solan çiçeklerime su bekledim

    yanan yüreğime kar

    düşmedi bir damla yağmur

    gelmedi beklediğim bahar

    oyyyy dağlar

     

    Kirpiklerim yorgun yolcuları gözlerimin

    sesim uçurumlara düşmüş çığlık

    nereye uçsun ki,

    kalbimdeki kuşların bir kanadı kırıksa

    hüzne çıkıyorsa geçtiğim bütün geçitler

    bütün köprüler yıkıksa

    ve karalanmışsa yazgının defteri

     

    Bu gün de akşam oldu gün

    uzak dağların yamaçlarında yorgun

    birazdan saracak yalnızlığımı yine katran karası gece

    son trende kalktı boşaldı istasyonlar

    kimsenin gelmediği yerdeyim

    kimsenin bilmediği,

    acıların bitmediği yerde

     

    Güz geldi yine gelmedi beklediğim tren

    yoruldum bunca ağrıyı taşımaktan

    sevgiye tanımlar aramaktan

    yalan kokan bir dünyada,

    bir derviş gibi yaşamaktan yoruldum

    yoruldu yüreğim, beynim, dilim, ellerim, gözlerim

     

    Baktığım dağ dorukları

    yaslandığım duvarlar

    tutunduğum dallar

    hepsi yorgun

    hepsi yoruldu

    her köşede bir cehennem bekliyor şimdi

     

    oy dağlar

    bu günde doğmadı güneş

    karlar erimedi

    gelmedi beklediğim bahar ..

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    İkimizin Masalı

     

    Sen bir çiçek olsaydın sevda çöllerinde

    ömrümce yaş dökerdim kurumayasın diye

    seni yalnız güneşin aklığı

    güllerin sıcaklığı ile beslerdim

    ve mehtabın büyüsü ile süslerdim yapraklarını

    her sabah kızıllığında yeniden koklamak için

     

    sen bir defter olsaydın, ben kalem olurdum

    seni yazardım gece gündüz şiirlere, romanlara,

    dağlara, bulutlara, rüzgarlara

    elimin ulaştığı, gözümün gördüğü heryere seni yazardım

    dilime destan, yüreğime mühür kazardım

    bir ömür seninle yaşamak, seninle yaşlanmak için

     

    sen bir ceren olsaydın avcıların önünde

    sevgimi siper ederdim vurulmayasın diye

    yaralarını rüzgarın diliyle okşar

    güllerin eliyle sarardım

    ve seni dağların moruyla gizler

    pınarların diliyle seslerdim

    kem gözlerden, katı yüreklerden korumak için

     

    sen bir çoban olsaydın sürüler peşinde

    kalbimde taşırdım hep yorulmayasın diye

    ve kavalını rüzgarın nefesi ile üfler

    çağlayanların sesiyle dinlerdim

    her gece ayışığında duygularını okşamak için

     

    sen bir kardelen olsaydın dağların eteğinde

    ben yaprak olurdum rüzgarda titreyen

    dört bir yana kokular saçar dururdum

    her dem aşkın ile sarhoş olmak için

     

    sen bir dal olsaydın, ben toprak olurdum

    sen bir göl olsaydın, ben ırmak olurdum

    kalbine akardım gece gündüz

    senden uzak kaldığımda ağlar dururdum

     

    sen güneş olsaydın, ben dünya olurdum

    dönerdim ekseninde durmadan

    her sabah, her akşam yeniden buluşmak için

     

    ve saçlarını gökyüzünün mavisi ile yıkardım

    her dem güzelliğinden sarhoş olmak için

     

    .

    Nuri CAN

     

     

    Solgun Bir Gül Gibi Sustum!

     

    Yoktun!

     

    sustum

    susmak kırgınlıksa

    sustum işte

    solgun bir gül gibi

    ıssız bir çöl gibi

    sustum

     

    Yolcuyum

    uzak

    çok uzaklardan geldim

    yorgunum

    ellerim boş, boynum bükük

    gözyaşı dolu heybemde

    kalbimi alıp getirdim sana

    ayrılıklarla delik deşik kalbimi

    getirecek başka bir şeyimde yoktu

     

    Dalımda güz türküleri

    koynumda ateş

    seni aradım kentin dar sokaklarında

    yalnız

    yorgun

    ve

    yaralı

     

    yoktun

     

    üşüdükçe, uzadı yokluğun

     

    Hangi çocuğa sordum, ağladı

    hangi ırmağa sordum, çağladı

     

    hangi Çiçeğe sordum boyun büktü

    hangi ağaça sordum yaprak döktü

    sığındığım kuşlar da uçtu gitti

    bir başıma kaldım ortalarda

     

    Sen ki, yetim bir bahçede

    bir tomurcuktun hayatın kollarında

    çiçeklerin nazlısı, küskünüydün gönlümün

    bütün gün seni aradım

    yorgun

    yaralı

    ve

    yalnız

    acılı bir yel gibi

    dolaştım durdum sokakları

    yoktun

     

    Pınarlara sordum akıp gittiler

    yıldızlara sordum bir bir söndüler

    sigaramı efkâr ettim savurdum gökyüzüne

    sonbahar sardı boynumu yaprak yaprak

    sonra yavaş yavaş bedenime girdi acı

    senden ne bir ses vardı, ne de bir nefes

     

    Sokak çocuklarına anlattım seni

    yaşlı bir dilenciye paylaştım sevgimi

    hasretimi bir çiçeğin mavi gözlerine bıraktım

    boyun büktü

     

    Gülüşünü, gözlerini, sesini takıp koluma

    vedalar bıraktığım durakta şiirler okudum

    aklımı yitirdiğimi sanıyordu insanlar,

    acıyan gözlerle bakıyordu herkes

     

    Sonra gözlerimi,

    ağlamaktan yorgun gözlerimi

    kara trenlere mendil sallayarak

    ulaşamayacağım uzaklara yolcu ettim

    bir vagona kilitleyip duygularımı

    bin ah sürüp dudaklarıma

    sustum!

     

    Unutulmuş sahipsiz ezgiler gibi

    ne kadar susulacaksa o kadar sustum

    yaslanıp hüzün kokulu anılara

    yere çaldım kara bahtımı

    ...

    İstedimki,

    kalbinin durduğu yer

    kalbimin durduğu yer olsun...

     

     

    .

    Nuri Can

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Destina

     

    Aşklara vurur bülbülüm, yuvalanır gönlümün gülüstanına

    gülüşün can sıcaklığımdır üşüdüğümde, soluğun ateş

    yak savur küllerimi çölüme döneyim.

     

    orman fısıltıları kulağımda, rüzgar ıslıkları

    yağmur tutuşmaları, sevgi buluşmaları

    aşkın düştüğü yer… yangın

    yalnızca nefesin dindirebilir volkanımı

    rüzgarın merhem olur yarama süründüğüm

     

    bilki derin kuyularında hasretimin suyu sensin

    ve nasılsan öylece gel salınışın rüzgarıyla

    ırmakların sesiyle ay serenatları dökülsün kulağıma

    dudağıma işlesin meltem meltem seher yağmurları

    gözlerinin içinde sönmüş bir tutam yıldız gibi kalayım

     

    uçurumlara tutsak bir rüzgarım, yağmurlarla yaralı sesim

    fırtınalarda çırpınan suyum, hıçkıran ışık

    karlı dağlarda uzak bir ses gibi

    solgun bir anıyım şimdi bu uzak kentte

    kuşların göçüp gittiği mevsimlere benziyor yüzüm

    ömrümün bütün dallarını silkeledi hayat

    umudun bütün bahçelerinden kovuldum

    bir acıyı aşmak için, bin acıyı sırtıma vurdum

     

    uzak düştüm saçlarıma karanfil eken yıldızlardan

    sahipsiz mezarlıklar ülkesinde çıplak dolaşıyorum şimdi

    içinden kırılmış bir gölge

    başka hangi duvara yaslanabilirki aşktan öte

    ve nasıl dayanabilirki

    sevinçler yoksa terkisinde çekilen acıların

     

    Ah Destina yaralı kızım, utangaç yıldızım

    yaslı gelinim, anadolum, sarı sızım, sorma beni

    baktığım her pencerede doğulu ezikliğim

    yurdundan kovulmuş bir coğrafyasızım

    çıktığım her yolculukta türküler tutuşur içimde

     

    şimdi uzak bir sızıda nar ile közlenip

    çoğalan yalnızlıklarla yeryüzüne dağılıyor kalbim

    kalbimki, zemherinin ortasında kanatları üşümüş yavru bir kuş

    nereye uçsun, bir umut yoksa kanadında esen yellerin

     

    bırak bende başlasın bu ateş sende bitsin

    aşktan öte ne varsa kalbimde savur gitsin

    gecelerin uzun kirpiklerine yalnızlığımı iliştirip ağlayayım

     

    ey göğsümde nar sıcağı, çığlığıma sinen duman

    içime soğurmuş küllerini bırak kızıl bir sabahın

    bırak ki, dağılsın ıstırap yüklü bulutlar

    ateş oflayan ormanında bu ahın

     

    gün ışığıyla işlenmiş bir çiçeği

    koparıp göğsümün üstüne bastırıyorum her akşam

    dindirsin diye yüreğimdeki sızıyı

    tam da usumun ortasına düşerken gülbaharülkem

     

    Ah Destina’m, kara kızım, uzun saçlı hasretim

    kül rengi kirpiklerinde nehirler yürüyenim

    gelirsen sevdiğim çiçekleri getir

    gönlünün güneşli bahçelerinden, nilüferlerin zülüflerinden

    ve derin kuyularından hasretin, su getir

     

    koca İstanbulu getir bana gelirken

    mis sokağını, karanfil konağı, kitapçı dükkanlarını

    üç beş dergi, diline dolanan bir şarkıyı, bir çınar altını

    mor salkımlı düşlerini getir

    istiklal caddesinde el ele dolaşan yeniyetme sevdalıları

    yıldızlarını getir bana kaygısız bir gecenin

    ayışığı gülüşünle sarıl içimdeki feryada

    aşkın ateşlerinde sınanmış bir semenderim ben.

     

    düşsüzüm düşlerine al beni, soluksuz sevişmelerine sakla

    dudaklarınla kapat dudaklarımı, soluduğumda

    uyuduğumda, alnımdan öperek uyandır beni

    ki, denizlerin sevgiyle köpürdüğü saatlerde

    şiirin yedirenk çakılları vursun kıyılarıma

    aşk bir yanımı alıp götürsün, özlem bir yanımı

    bir ömür sevgi yağmurunla ıslanayım

     

    şimdi ayışığıyla süslenmiş penceremde

    sen gecegözlü güvercinimsin, özlem yüklü şiir’im

    bırak güllere vursun gülüşün, harelensin denizlerin yüreğine

    yanaklarında aşkın solmayan rengi

    saklayıp gecelere gizini, yıldızlara uzansın mavi düşlerin

     

    Bense çevire çevire dört duvarımı, bir ömür aşkınla böyle yanar kalayım '

     

     

     

     

    Nuri Can

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Gitme Kal Diyemedim

     

    Bir sevda dudağında tutsak kaldı özlemim

    uzun kara trenler alıp götürdü seni

    hasret boyu uzayan raylara döküldü gözlerim

    bütün insanlar ağladı sen giderken.

    bütün istasyonlar gözyaşlarına boğuldu

    bir ben ağlamadım inanki, bir ben

    ince bir duman gibi kaybolup gittin

     

    oysa seni sevdiğimi söylememiştim daha

    sensiz yaşamayacağımı,

    sana aşkımı anlatamamıştım

    gitme kal, giden ben olayım

    gitme kal diyemedim

    kahrolası gururum, kahrolası dilim

     

    arkanı dönüp giderken

    hıçkırıklar düğümlendi boğazıma

    kızdım,bağırdım, haykırdım, isyan ettim

    yine de seni sevdiğimi söylemedim

    ardında ağlayan bir çift göz

    paramparça bir yürek

    ve dalları kırılmış bir ağaç gibi baktım

    ama gitme kal diyemedim

    kahrolası gururum, kahrolası dilim

     

    gittin hayallerim ardında yaprak yaprak düşüyordu

    bir çocuk üşüyordu elleri cebinde

    dalında bir gelincik ağlıyordu

    bir dağ yanıyordu içimde

    gitme, gidersen baharda git

    sonbaharda gitme

    yapraklar düşmesin ardında

    diyemedim

    kızdım,bağırdım, haykırdım, isyan ettim

    yine de seni sevdiğimi söylemedim

    kahrolası gururum, kahrolası dilim

    gitme kal diyemedim

     

    .../

    bir rüzgara açarım şimdi kalbimi

    bir de sulara

    alıp getirsinler diye sevgimi sana

     

    bir tutam sevgiydi yaşam kalbimde

    bir yudum hasret oldu

    döküldü gözlerimde tane tane

     

    gittin,

    bir tren garında

    ömrümü rayların arasında götürdün

    oturdum bir köşede

    öylece ağladım, kahroldum

    bir sessiz çığlığın yarayla buluşmasıydı gidişin

    ardından gitme kal, gözlerin yaralarımın tek merhemi

    diyemedim

     

    dizlerim, ellerim, yüreğim paramparça şimdi

    suları çekildi canağacımın

    asitli yağmurlar döküldü dallarıma

    acılar topluyorum takvim yapraklarından her gece

    gözlerime kan oturdu ey yar! ..

     

    her gece bekleyişler öldürür beni

    gelmeyişler

    bir de eriyişler hasretinden her gece

     

    ah! gurbet ah! sen olmasaydın

    ayrılık olmasaydı

    hasret olmasaydı

    ben olmasaydım

    sen olmasaydın

    aşk olmasaydı

    kahrolmasaydım...

     

     

    Nuri CAN

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Aşk Bir Masal mıydı?

     

     

    Ey pecereme konan kınalı kuş

    rüzgarda ürperen dağlı gelincik

    nazlı nazlı akan ırmak

    alıp götürün yüreğimi

    bırakıp gitmeyin beni burda bir başıma

    bırakıp gitmeyin n'olur anlayın işte

    ben onu çok seviyorum

     

    Biz onunla birer martıydık aynı denizde

    umuda savrulan gemide aynı yolcuyduk

    aşk bir masal

    kavuşmak hayal miydi?

    anlayın işte bir çöl kadar yalnızım şimdi

    ben onu çok özlüyorum

     

    İstedimki toprak olayım

    yaprak olayım rüzgarın önünde

    beyaz bulutlara yükleyip sevgimi her sabah

    ona yollayayım

    bir rüzgara açayım kalbimi bir de sulara

     

    Biz onunla bir tomurcuktuk hayatın nazlı kollarında

    birer çiğ damlasıydık aynı gül yaprağına düşmüş

    anlayın işte çok yalnızım şimdi

    bir hasret çölünde kan ağlar gözlerim

     

    istedim ki, onu sevmek gülüm,

    gülaydınım, sabahım olsun

    istedim ki, onu sevmek yeşil bahçem,

    nazçiçeğim, baharım olsun

    İçtiğim her suda onu bulayım

    kokladığım her çiçekte onu koklayayım

    ona dökülsün yüreğim damla damla

     

    istedim ki,

    umudum, ekmeğim, cançiçeğim

    zülfü yarim olsun

    serin bir meltem gibi saçlarıma

    soğuk pınar gibi. umutlarıma dolsun her sabah

    sevgisi aksın içime damla damla

     

    ey pecereme konan kınalı kuş

    rüzgarda ürperen dağlı gelincik

    nazlı nazlı akan ırmak

    bırakıp gitmeyin beni burda bir başıma

    bırakıp gitmeyin n'olur anlayın işte

    ben onu çok seviyorum

     

     

     

    1977 Nijmegen

    .

    Nuri Can

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Gülü LâL Dili Yok Acının

     

    Ey yoksul iklimlerin bâd-ı sabahı

    ey yaralı gönlümün öksüz ahı

    kırsam hasreti zincirlerden

    mecnûn eylesem salsam çöllere

    dönüp gelir mi acep?

    güvercin eylesem yüreğimi

     

    Hasreti bir kıyıda bıraksam

    alıp götürür mü ırmaklar?

    uzatsam, tutar mı elimi hayat?

    siler mi gözümün yaşını ağlasam?

    çağırsam, duyarmı sesimi oğul?

    dinler mi boynu bükük acımı anlatsam?

     

    Üşüdüğümde

    ürperir mi dalında yapraklar?

    ağaçlar acısını devrişir mi?

    eser mi buzyangını iklimlere?

    rüzgar eylesem yüreğimi

     

    Çınar olsam eğilsem dal dal

    başını yaslar mı omuzuma?

    ağlar mı boynuma sarılıp doya doya?

    anlatır mı onu üzen ne varsa?

    bir tufan sonrası gibi durulur mu içim?

    anlatsam yorulur mu acım?

    geçer mi başımın ağrısı?

    bağrımın sızısı diner mi

    söner mi bu kor yangını?

     

    Ey baharı ertelenmiş kalbi kırık güvercinim

    ey boynu bükük çaresizliğim

    düşlesem, yaralı kuşu uçar mı hasretin?

    açar mı incinmiş gelinciğim?

    açar mı tılsımlı rengi gökyüzünde?

    yapraklarında rüzgar eser mi?

    getirir mi kokusunu Bad-ı Saba?

    bahar eylesem yüreğimi

     

    Ey sevginin kundağına sarıp,

    her gece yüreğimde uyuttuğum

    üşüyen ellerini nefesimle ısıtıp

    her sabah alnından öperek uyandırdığım oğul.

     

    Bir sana yanar içim şimdi, birde kanayan yarama

    bir sana ağlar gözlerim şimdi, bir de yaralı yanıma

    ne rüzgar duyar feryadımı, ne yaprak koşar imdadıma

    oy güzel oğul

    canım oğul

    yaralı yanım oğul

    ölüm nasıl kıydı sana

     

    Yel değmeden güvercin bakışlarına

    savrulmadan güz yaprakları

    ömrünün en güzel çağında

    ölüm nasıl kıydı sana

     

    usulca ağıtlarını söylerken bir söğüt dalı rüzgara

    aralarsam mesafeleri

    gelip konarsam dağbaşı yalnızlığına

    şaşırma

     

    bil ki, her ağaç kırılan dalına ağlar

    her gül koparılan goncasına

    ah canım oğul

    yaralı yanım oğul

    öpsem kapanır mı hayatın göğsünde açtığı yara?

    sensiz ceylanlar iner mi pınarlara?

    bahar gelir mi dağlara?

    ah canım oğul

     

    ölüm nasıl kıydı sana

     

     

     

    Nuri Can

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    Kelebek Olup Konsam Başına

     

    Rüzgar olsam saçlarını savursam

    çiçek olup açsam bahçende,

    her bahar koklasan.

     

    kelebek olup uçsam üstünde

    sonra başına konsam

    tutup okşasan kanatlarımı

    hüzünlü gözlerinin seyrine dalsam

    oturup seninle ağlasam kederli günlerinde

     

    sonra hiç gitmesem

    hiç gitmesem

    hep yanında kalsam...

    hep yanında...

     

    Nuri CAN 10/ 05/ 1973 Arnhem

     

    --- Sonraki mesaj ---

     

    En Haykırdığım Yerden Sustur Beni Ey AŞK

     

     

    yağmursuz bir çöl,

    susuz bir göl

    yolcusuz bir yolum ey aşk

    durmadan akrepler sızıyor içime

    ihanet yüklü kamyonlar geçiyor üzerimden.

     

    İçime acı yağıyor, dışıma kahır

    kan kusuyor duvarlar her öksürdüğümde

    dikiş tutmayan en ince yerinden yırtıldı kalbim

    solgun gelincikler sızıyor yaralarımdan şimdi

    durmadan kan kaybediyor ömrüm

    durmadan can kaybediyor ömrüm

     

    Ey! ömrümü verdiğim aşk, ey sebebi çilem

    bir bahar sevdasına koşarken kelebekler

    dallar bir rüzgar masalını anlatırken kuşlara

    duygulardan yapılmış bir darağacına asıyorum ömrümü

    dudaklarımı sonsuza mühürlüyorum aşkla

    öldür beni ey aşk

    öldür beni

    kırılgan düşlerime kar yağmadan

    düşmeden mahşer ateşi çocuk sevinçlere

    öldür beni ey aşk

    öldür beni ki,

    hüzün kokulu gidişler kalsın ardımda

     

    Yüreğim, gün be gün erirken hasretlere

    hayatın gri rengine ürperirken yapraklar

    kör bir bıçak mı zaman kırılmış aynalarda?

    söylenmemiş sözlerin ağrısı mı içimdeki fırtına?

    bu hüznümde taşıdığım,

    kırılgan duygular oteryosu nedir söyler misin?

     

    Kirlendi hayalimdeki uçuk mavi ey ömrüm

    vuruldu en güzel düş martısı denizlerin

    konuşmak artık bir şey anlatmıyor kimselere ey dünya

    varsın sessiz kalmış çığıklar örtsün bedenimi

    en haykırdığım yerden sustur beni ey aşk

    ey sebebi ezam, cennetim, cehennemim

    solgun bir gül gibi sustur beni

     

    varsın susuşum kendime

    küsüşüm dünyaya

    isyanım hayatın sancısına olsun

    anla

    Anla ve Öldür beni

    teneşirlere yatır son arzumu

     

    ölümsüz aşklara, adsız sevgilere kalsın sevdam...

    Nuri Can


  5. Git gide kirletiyorlar gökyüzünü Anne

    umutları da tüketiyorlar hep beraber, sevgileri de

    dillerinde en ince yalanlar, süslü ve sisli yüzleriyle

    soğuk yüreklerinde ne acıma ne sevgi

    kimin eli kimin cebinde

    kimin eli kimin neresinde belli değil...

     

    Bense öyle acemi ve şaşkın

    boş kalan ellerimi bir ömür

    nereye koyacağımı bilemedim.

    bilemedim, hangi yalanla kimi nasıl soyacağımı.

    buz üstünde yürümeyi seçtim kendi hesabıma

    maske diye bir not düşürmedim yüzüme

    bukalemuna çalan rengimde olmadı...

     

    Tuttuğum her insanın elinde ellerim kirlendi

    gözlerim kirlendi baktığım her insanın gözlerinde

    yüreğimi sarktım umut kuyularına her defasında

    her defasında yangın çektim su yerine, acı çektim

    ne bir gün ışığı aktı içime ne de bir yağmur damlası.

     

    Rezil bir dünyanın orta yerinde

    hüzün ben oldum düşen her yaprakta

    her savaşta vurulan ben

    kaç çocuğun hayalleri yıkıldı gözlerimde

    kaç çocuğun son ümitleri yandı yüreğimde

    ıstırabın en derin okyanusuna gömüldüm

    bu nasıl bir dünya

    bu nasıl bir dünya Anne

    kahretsin

    suskunum, susuzum, yorgunum Anne...

     

    Durmadan kirletiliyor, kanıyor zaman, kimse aldırmıyor

    kimse yanmıyor sevincini ateşe döken gelincik çiçeklerine

    dönüp bakmıyor çığlıklarına annelerin

    hergece dokuz yerimden vurur beni, gözleri öksüz çocuklar

    bu yüzden çıkarmıyorum kurşunları yüreğimden, yaramı da sarmıyorum

    siyahlar giyiniyorum her gün, dalgın dalgın bakıyorum camlara

    ah gönlü güvercinim sen olmasan nasıl dayanırim bu rezil yaşama...

     

    Herşeyin kirletildiği bir dünyada, temiz tutamadık güzelliklerimizi

    bu yüzden hep vurgun kaldı bir yanımız, bir yanımız aşka, acıya ayarlı

     

    Her gece dumanlar yürüyor

    beton yığınlarıyla örtülü sevgisiz kentler üstüne

    zifiri karanlıklar yürüyor Anne

    kapkara nehirler gibi, acı akıyor yüzünde yoksulların

    bir cehennem ateşi yanıyor yüreklerinde her akşam

    kimse kimsenin yasını tutmuyor, bölüşmüyor acısını

    bu nasıl bir dünya Anne

    bu nasıl bir dünya

    kahretsin

     

    Sarılki, serinlensin ateşler içindeki alnım

    Yorgunum anne, beynim, tenim, ellerim yorgun

    kendime sürgün yaşamaktan

    sevgiye tanımlar aramaktan

    tüm bu oldu bittilere

    insanın kayıtsızlığından yorgunum Anne...

     

    Yorgunum, ağrılarım, sızılarım, hayallerim yorgun

    ihanetler yedi umudumu, sevincimi, düşlerimi

    her gece yalnızlıklar sürüyorum kanayan yerlerime

    ellerime çaresizlikler yüklüyorum

    üşüyorum bu karanlık soğuk gecelerde sarıl bana Anne

     

    Oysa hiç dönmedim sırtımı insan emeğine

    öpmedim namerdin elini, eğilmedim zalimin önünde

    ama ezildim bir çaresizin bakışından

    bir annenın yakarışından

    bir babanın haykırışından

    utandım Anne dünyayı kirli bahçesine çevirenlerden

    aç insanların kederinden utandım

    bombalanan şehirlerden, yalvaran gözlerden

    insanların kayıtsızlığından tüm bu oldu bittilere

    insanlığımdan utandım Anne insanlığımdan.

     

    Heyhatki,

    bizi ağlatan acılar güldürüyor başkalarını

    yürek yanarsa titrer Anne, gül üşürse

    kaç insan soyundan ihanet görmüş, kaç gül dikeninden

    mademki ihanet var,

    öz elleriyle boğsun gül emen çocuklarını anneler

    ve ihanet etsin şairler

    yazmasın şiirler gül yüzlü sevgililerine

    her mısrası kurşun olup saplansın yüreklerine...

     

    Dünyadaki tüm çocukları sevdim Anne

    sevdim yeryüzündeki bütün insanları

    diline, dinine, ırkına bakmadan sevdim

    sevdim boynu halkalı köleler gibi

    nerde bir ah duydum yüreğime saplandı oklar

    nerde bir çocuk vuruldu ben de vuruldum Anne...

     

    Can çekişir dudağımda kelebek ölüleri, nerede kötülük görsem

    nerede kötülük görsem, söner yıldızları gözlerimin, kör olurum...

     

    Suskunum, susuzum, yorgunum Anne

    bunca kalabalıkların, bunca mekanların içinde

    her defasında yarası kanayan şiirler damlarken içime

    yüreğimdeki yağmurlarla, herkesin bildiği bu dünyada

    adresi olmayan yitik mektuplar gibi yorgun

    yavru bir kedi gibi sahipsiz ve de yalnızım

    “öyle mi?

    Vayyy”

     

    Ben nazlı bir yaprağım dalından düşmüş

    alın beni üşüdüğüm yerden

    kaldırın düştüğüm yerden

    kalbinizin üstüne tutun pul pul

    vicdanınızın üstüne

    aynı soydanım sizinle...

     

    Nuri CAN

×
×
  • Create New...