Jump to content

HaYaLGöZLüM

Moderatör
  • Content Count

    7,502
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    21

HaYaLGöZLüM last won the day on October 18

HaYaLGöZLüM had the most liked content!

Community Reputation

282,071 Excellent

2 Followers

About HaYaLGöZLüM

  • Rank
    Orhan-38

Recent Profile Visitors

17,766 profile views
  1. Ahmet özhan: sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver şarkısı..
  2. MG. Magnezyum çok önemli bir mineraldir immün sistemden tutun da saç dökülmesine hatta hormonel sisteme kadar bir çok etkisi vardır..
  3. Bu konu ile her gün gece yarısından sonra 400 defa "ya vedud" ismini okumak daha etkilidir bu konuda..
  4. Karaciğer veya hormonal bir rahatsızlık sanırım.. iyi bir uzman hekim kan ve hormon tahlilleri ile hemen bilir bunu zaten
  5. Normal rutin 9,5 ta otomobilime binecem işyerime gidecem her gün yaptığım işler işte..
  6. Allah’ın “El-Berr” İsmi şerifi mana itibariyle katından gelen iyilik ve lütufla kullarına karşı şefkatli ve merhametli olan. Mahlukatı hayırlara ulaştıran. Kullarına karşı şefkatli, merhametli, cömert ve ikramı ,ihsanı bol olan anlamındadır. Bu ismin zikrine devam her gün 202 defa devam eden kişinin ihtiyaç için düşmanı bile ayağına gelir. Dünyalık elde etmek isteyen bu ismin zikrine devam eder. Bir kimse her gün (786) defa “Ya Berr c.c” diye okuyup ve buna devam eder ise Cenab-ı Hakk ,ona lütuf ve ihsanlarını ardı ardına yağdırır. Bu esmaýı her gün sabah namazı önces abdestli olaraki ebced değeri olan 786 defa okuman gerekiyor ..
  7. Bitkiler evimizin havasını temizliyormuş. Zaten paşa kılıcından hop diye evimizde kirli havaya atladıysam anladınız siz aradaki ilişkiyi.. Nasa'nın iki senelik yaptığı araştırmalar sonucunda evinizdeki bazı bitkilerin havayı %87 oranında temizlediğini biliyormuydunuz? Hepimiz az çok bir şekilde bunu biliyorduk. Ama aynı zamanda havadaki oksijeni alıp karbondioksit verir. Hoş, bana kalırsa yaptığı temizliğin yanında o kadarcık bi karbondioksitin lafı bile olmaz ya neyse,, Ne diyorduk oksijenimize ortak olurlar... Biri hariç! Evet. Paşa kılıcı. Yani Sanseveria... Yani halk dilinde Peygamber kılıcı... Bu mucize çiçek havaya oksijen veren tek çiçekmiş. Ve yatak odasında bulundurmak uykunun kalitesini yükselterek Kaz dağlarında uyumuşcasına etki yaparmış... Aman da ben bunu duydum ya, o gün çiçeği nerelere koyacağımı bilemedim:) Öyle ki bu çiçekle bir kapalı kutuya hapsedilseniz dışarıdan hiç bir hava akımına ihtiyaç duymadan yaşamak bile mümkünmüş! Bu şahane bir haber değil mi şimdi sizce de? Tabi evin havasını temizleyen tek bitki Paşa kılıcı değil. Şimdi sizeecologist'te yayınlanan evinizin ve ofisinizin havasını temizlemeye yarayacak 12 bitkiyi açıklıyorum ki bunlardan bazıları hepimizin çok yakından tanıdığı ama bu özellilerini hiç bilmeden evimizde baktığımız çiçekler.. 1.Şeytan sarmaşığı 2.Kurdele çiçeği 3.Güve orkidesi 4.Ağaç minesi 5.Devetabanı 6.Afrika menekşesi 7.Yılbaşı kaktüsü (bilgisayarın yanına koymanızda yarar var) 8.Kasımpatı ( Bulunduğu ortamdaki gerginliği alıyor) 9.Barış çiçeği & Yelken çiçeği 10.Çin herdem yeşili 11.Paşa kılıcı 12.Benjamin Bunun yanında eve pozitif enerji çeken başka bitkiler de var. Bunlardan bazıları şunlar: Nane: Pozitif tireşim yayıyor. Negatif titreşimleri uzaklaştırıyor uykusuzluğa iyi geliyor. Okaliptüs: Bu bitki kıskanç ve negatif enerjili insanları kovuyormuş:) Refah ve pozitif enerji veriyor. Aloe Vera: Bu bitki kötü şansa ve kıskanç enerjili insanların kötü enerjisini emiyormuş Hatta Aloe veranız sarardıysa bu yüzdenmiş. Dağ kekiği : yine havadaki olumsuz enerjileri temizliyor, kabuslara karşı koruyor. Kendiniz için gelin bir iyilik yapın, yaşadığınız alanda havayı temizleme ve kimyasal kirliliği emme konusunda uzman ve yardımcı olan bu bitkileri evinizin köşesine yerleştirin derim ben.. Alıntıdır..
  8. Neden mi? Aslında çok basit. Hz. Peygamber (sav)`in, bu şahsın Müslüman olması için özel bir gayret içinde olduğunu biliyoruz. Hatta gayretten öte, bir duasının da olduğunu biliyoruz. Çünkü; “Ey Allah`ım! İki Ömer`den (Ömer b. Hattab ve Amr b. Hişam) biri ile İslam`ı aziz kıl, güçlendir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned,2/95; Tirmizi, 3681) hadisindeki birinden biri, yani Amr bin Hişam, Müslümanlarca “Cahillerin babası” olarak künyelendirilen Ebu Cehil`in ta kendisidir. Neden bu şahıs böylesi bir duaya muhatap olmuş olabilir? Çünkü Hz. Peygamber (sav) bu şahısta bir kalite ve küfür üzere de olsa bir samimiyet görüyordu. Peygamber (sav); “Küfürde samimi olan, İslam`a girdiğinde de bu özelliğini muhafaza eder” görüşünde olduğundan, Mekke`de şirkin en samimi isimlerinden Ömer b. Hattab ile Ebu Cehil`e, İslam`a girmeleri için dua ediyordu. Neticede; Ömer b. Hattab`ın İslam ile müşerref olması ve sonrasındaki icraatları sayesinde, Hz. Peygamber (sav)`in bu duasında ne kadar isabet ettiğini anlamış oluyoruz. Şimdi gelelim bu günün Ebu Cehillerine. Günümüzde Ebu Cehil`in Veliahd Prensi Muhammed bin Selman`ı görünce, inanın Amr bin Hişam`ın şirk dinindeki dosdoğru samimiyetine teşekkür edesi geliyor insanın. Veliaht Selman`ın şu G20 zirvesindeki tavırları, mimikleri, dilini sarkıtarak batılı devlet başkanlarına yavşamasını gördükten sonra, herhalde sizler de bana hak verirsiniz. Aslında için için seviniyorum da. Çünkü ABD`in gerçek niyetlerini dışa vurup, tüm Müslümanlara anlatmak istediğimiz şeylerin anlaşılmasında, Trump ne kadar yardımcı oluyorsa, aynı şekilde Suudi Arabistan`ın ne kadar batıcı, zalim, gaddar ve israil sevici olduğunun anlaşılmasında, Veliaht Prens de o kadar Müslümanlara yardımcı oluyor. Belki de işin sonuna geldik. Çünkü Trump`un ABD`de Başkan, Muhammed bin Selman`ın da Suudi`de Veliahd Prens olması ve bahsi geçen ikilinin niyetlerini açık seçik beyan etmeleri, tüm Müslümanları uyudukları uykudan uyandırmaları, yani uyuyan devin uyanması anlamına gelmektedir. Elbette ki Trump diğer ABD Başkanları kadar zalim ve İslam düşmanıdır. Hakeza Veliaht Selman da selefleri gibi Batı`nın hadimidir. Fakat bu ikilinin satranç tahtasındaki hatalı hamleleri, ümmetin kafasına dank ettirecek cinsten faaliyetleri, ilerisi için ümitvar olmamızı sağlıyor. Örneğin; Suudi`nin İstanbul Başkonsolosluğunda katledilen Cemal Kaşıkçı olayı ile ilgili olarak, Macron ile Veliaht Prens`in ayaküstü görüşmeleri ve aralarındaki konuşmaların basına yansıması dahi, yukarıda söylediklerimizin teyidi açısından oldukça önemlidir. Veliaht Prens`in Batı ile nasıl bir diyalog içerisinde olduğunun bir ispatı şeklindeki konuşma, haber sitelerine şu şekilde düştü: “Ayaküstü sohbette Macron'un Kaşıkçı cinayeti ile ilgili olarak, yürütülen soruşturmaya uluslararası uzmanları dâhil etme talebi üzerine Selman, "Endişelenme, endişelenme" diyerek karşılık verdi. Macron ise durumun ciddiyetini göstererek "Nasıl endişelenmem, tabi ki endişelenirim, beni hiç dinlemiyorsun bile" diyerek uyarıda bulundu. Veliaht Prens "Seni dinleyeceğim" diyerek karşılık verdi. Ayaküstü sohbet, Macron'un "Ben sözümün eriyim" demesiyle bitti. Haber siteleri, televizyonlar veya sosyal medya gibi basın materyalleri ile bütün dünyaya servis edilen bu tür konuşmalar, inşallah dediğimiz türden bir uyanışla sonuçlanır da, mazlumlara musallat olanların alaşağı olacağı günleri dünya gözü ile hep birlikte görürüz. İnşallah... Alıntıdır: M. Emin Özmen https://dogruhaber.com.tr/yazar/memin-ozmen/11434-tufan-ustune-tufan/
  9. kendi yerlerini sağlamlaştırmak için yapamayacakları şey yok bunların kubilay
  10. Müfessirlerin çoğunluğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'de ismi zikredilmeksizin, "Onlara şu adamın kıssasını anlat: Ona âyetlerimiz hakkında bilgiler verdik ve o -bunlara önce uyduğu halde- daha sonra bunlardan tamamen sıyrılıp uzaklaştı; şeytan onu peşine taktı ve bu suretle azgınlardan biri haline geldi. Biz dileseydik o kişiyi âyetlerimizle yüceltirdik; fakat o dünyaya sımsıkı sarıldı, ihtiraslarına uydu. -Allah'ın âyetleriyle bilgilendirdiği, fakat tabiatının kötülüğü yüzünden bu bilgileri daima dünya menfaatlerine âlet eden- bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar" (el-A'râf 7/175-176) ifadeleriyle kendisinden söz edilen kişi Bel'am b. Bâûrâ'dır. Kaynaklarda Bel'am (بلعم), Bel'âm (بلعام), Bel'âm b. Bâurâ (بلعم بن باعرا), Bel'am b. Eber (بلعم بن أبر) veya Bel'âm b. Bâûrâ (بلعام بن باعوراء) şeklinde kaydedilen bu kişi (Taberî, Tefsîr, IX, 82; Kurtubî, VII, 319), Tevrat'ta Beor'un oğlu Balaam olarak geçmektedir (Sayılar, 22/5). Kâhin (Yeşu, 13/22) ve peygamber (Petrus'un İkinci Mektubu, 2/15) diye takdim edilen Bel'am'ın kehanetlerine büyük önem verilmektedir (Sayılar, 22/6). Bel'am'ın kıssası Tevrat'ta en az iki ayrı rivayet halinde nakledilir ki bu rivayetler birbirinden farklıdır (Sayılar, 22-24). Elohist denilen rivayete göre o Ârâmî veya Amorî bir kâhindir. Tanrı'ya inanmakta ve O'ndan ilham almaktadır. Moab Kralı Balak'ın İsrâiloğulları'na lânet etmesi hususundaki ısrarlarını ancak Tanrı tarafından müsaade edilince kabul eder (Sayılar, 22/5-21). Yahvist denilen rivayete göre ise o Midyanlı (Medyen) bir kâhin olup (Sayılar, 31/8) Balak'ın davetine Tanrı'nın izni olmaksızın icabet etmiştir (Sayılar, 22/22-34). Tevrat'taki kıssaya göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrâiloğulları'nın çölde Ken'an diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır. İsrâiloğulları'na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel'am'ı davet eder. Zira Bel'am'ın mübarek kıldığı mübarek olmakta, lânetlediği ise lânetlenmektedir (Sayılar, 22/6). Bel'am ise rabden alacağı emre göre hareket edeceğini bildirir; ne var ki bu konuda kendisine müsaade verilmez. Moab kralının ikinci defa ısrarı üzerine yine rabbe danışan Bel'am'a bir rivayete göre gitme izni verilir (Sayılar, 22/20), diğer bir rivayete göre ise o izin verilmeksizin yola çıkar (Sayılar, 22/22). Yolda eşeği melek tarafından durdurulur. Sonra yoluna devam eder ve Balak'a sadece, Allah'ın kendisine söyleteceği şeyleri söyleyebileceğini ifade eder. Söylediği dört meselin hepsinde de kralın beklediğinin aksine, İsrâiloğulları'na lânet edeceğine onları mübarek kılar (Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-24). Bel'am, Allah'ın lânet etmediğine lânet edemeyeceğini, rabbin beddua etmediğine bedduada bulunamayacağını, O'ndan emir aldığını, Allah'ın sözlerini işittiğini, yüce olanın bilgisini bilen kişi olduğunu, rabbin sözünden öteye geçemeyeceğini ifade eder (Sayılar, 23/8, 20; 24/4, 12, 16). Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes'te Bel'am'ın İsrâil'e düşman olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları'nın Midyan kadınlarıyla zina ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde (bk. TEVRAT) Bel'am'ın bir hilesi olarak gösterilir (Sayılar, 31/16). Balak'a, İsrâiloğulları'nın Moablı kadınlarla zina etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezalandırılacaklarını öğreten Bel'am'dır (Vahiy, 2/14). Bel'am ile ilgili kıssada bu hususa yer verilmez, ancak İsrâiloğulları'nın Moablı kızlarla zina ettikleri, onların ilâhlarına eğildikleri ifade edilir (Sayılar, 25/1-3). Bel'am İsrâiloğulları tarafından öldürülmüştür (Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22). İslâmî kaynaklar umumiyetle yukarıda meâli verilmiş olan A'râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin Tevrat'ta da zikredilen Bel'am b. Bâûrâ olduğunu, söz konusu âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları'ndan bahsedilmesinin de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye b. Ebü's-Salt es-Sekafî veya Nu'mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler de vardır (Taberî, Tefsîr, IX, 83; Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 507; Sa'lebî, s. 182). İslâmî kaynaklarda Bel'am b. Bâûrâ ile ilgili çeşitli rivayetler yer almaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Hz. Mûsâ'nın, Kur'ân-ı Kerîm'de "cebbar bir kavim" şeklinde nitelendirilen bir toplulukla savaşmak için hazırlanması üzerine Bel'am'ın kavmi ona durumu anlatarak Mûsâ'nın etkisiz kılınması için dua etmesini isterler. Ancak Mûsâ'nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü'min olan Bel'am bu isteği reddeder; Allah'ın kendisine Mûsâ'ya beddua konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri çevirirse de kavmi onu hediyelerle kandırıp beddua etmesini sağlarlar. Ancak Allah bu bedduayı onun kavmine çevirir; Bel'am'ın da Allah tarafından bir ceza olmak üzere dili göğsüne doğru sarkar. Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel'am, hiç olmazsa kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları'na karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim kadınları süsleyerek Mûsâ'nın sefer halinde olan askerleri arasına gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten Şimeonîler'in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zina etmiş ve bu yüzden ilâhî bir ceza olmak üzere baş gösteren veba salgınında 70.000 kişi ölmüştür (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 511; Âlûsî, IX, 112). Bir başka rivayete göre ise Bel'am Hz. Mûsâ'ya beddua edemeyeceğini, çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a'zam*ı okuyarak Hz. Mûsâ'nın şehre girmemesi için dua etmiş, duası kabul olunmuş ve böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ, Bel'am'dan ism-i a'zam ile imanın alınması için dua etmiş ve ilgili âyette belirtildiği gibi Bel'am'a verilen "âyetler" geri alınmıştır (Âlûsî, IX, 112). Bel'am'ın İsrâiloğulları'ndan, Ken'ânîler'den veya Yemenli olduğu, ona verilen âyetlerden maksadın ise "ism-i a'zam", "suhuf" veya "kitap" olduğu da rivayet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından bu rivayete itibar edilmemektedir (Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 509). Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel'am b. Bâûrâ olduğuna dair bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade edilmektedir. Mutasavvıflar ise Bel'am b. Bâûrâ'yı, kibir ve dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak takdim etmektedirler (EI2 [Fr.], I, 1014). Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
  11. İslam dışı anlayış ve itikadların Müslümanlara arız olmasıyla birlikte Kitabî bir ümmet olmaktan uzaklaşma sürecimiz de başlamıştı. Bu sapmalardan birisi de şirke bulaşmış olan yanlış şefaat anlayışıdır. İslam anlayışının altüst edildiği dönemlerde, Kur'an'ı kendi anlam bütünlüğüne göre değil de müşriklerin anlayışı ve Kitap Ehli'nin bütün günahları kimi peygamberlerin ve din adamlarının bağışlayacağı inancı içinde değerlendiren yaklaşımlar şefaat kavramını yanlış algılamaya sevketmişti. Bu süreçte şefaat kavramı, genellikle Hristiyan kültürünü yansıtan rivayetler ve kültürel anlayışlarla yorumlanmaya başlamıştı. Şefaatle ilgili rivayetler, Kur'an ayetleri doğrultusunda anlaşılacağı yerde, ayetler söz konusu rivayetler doğrultusunda anlaşılmakta, yorumlarla onlara uydurulmakta ve Kur'an'a söylemediği şeyler söylettirilmekteydi. Bu tür yanlış algılayışlardan hareketle toplumda neredeyse konuşabilen herkes, hemen her vesile ve münasebetle şefaat ister hale gelmiştir. Hatim duasında, yemek duasında, mevlitte, ilahide; cenaze, nikah, düğün, ziyafet, ziyaret gibi hemen her münasebette insanlar şefaat istemektedir. Kendi iman ve ameli ile Allah'a kulluk ve itaatiyle cehennemden kurtulmak ve cennete gitmek için çabalayacağına, Allah'ın emirlerini yerine getirerek ve yasaklarından kaçınarak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya ve böylece hem cehennemden kurtulmak hem cennete gitmek için çalışacağına, yalnız ve yalnız ameline bel bağlayacağına, insanların çoğunluğu umutlarını şefaate bağlamış duruma gelmişlerdir. Ve hemen her münasebette ve her duada bu Kur'an dışı şefaat anlayışı ile davranan ve hayal kuran mukallitler, "Şefaat ya Resulallah" deyip durmaktadırlar. Şefaatin İslam'ın öğretisi değil, başka inanç ve kültürlerin öğretisi olduğunu seslendiren kişilere insanların bu kadar ilgisiz kalmalarının veya muhafazakarlık güdüsüyle bu kadar tepki göstermelerinin sebebi, herhalde rivayetler konusunda yeterli doğru bilgiye sahip olmamaları, hayal kırıklığına uğramaları veya umutlarının boşa çıkması korkusudur. Çünkü geleneksel dindar ve muhafazakâr yığınlardan; falan yerde Allah'a ibadet edilecek bir caminin yapılmasına veya kitabının okutulacağı bir Kur'an kursunun açılmasına karşı çıkan sözde Müslüman çağdaşlara kadar, neredeyse herkes ümidini şefaate bağlamış ve hayatını Allah'ın dinine göre değil, bu ümide göre yaşamaktadır. Neredeyse herkes kendisine Allah'ın dinine göre çekidüzen vermek yerine, şefaatle paçayı kurtarmanın hayali ve ümidi ile yaşamaktadır. Geleneksel kültürde terim olarak şefaat kavramı, mahşerde bunalan veya cehenneme girmiş bulunan müminlerin, mahşer sıkıntısından veya cehennemden kurtulması için Hz. Muhammed'in Allah nezdinde yapacağı iddia edilen aracılık anlamına gelmektedir. İsfâhani'ye göre şefaat, yardım etmek ve halini sormak üzere başkasıyla birleşmek, bir araya gelmek demektir. Bu kelime mertebece daha yüksek bir konumda olanın, daha aşağı bir düzeyde olan ile bir araya gelmesi anlamında kullanılır. Kıyametteki şefaat de bu anlamdadır. Nisa Suresi 85. ayetindeki bir diğer kullanıma göre kim başkasıyla birleşip ona yardım (şefaat) ederse, onun eşi veya ona iyilik ve kötülük yapmada desteği olur; fayda ve zararına ortak olur. İsfâhani, O'nun izni olmadan kimse şefaat edemez hükmünü de, Allah, işleri tek başına düzenler, hüküm vermede O'nun bir ikincisi yoktur. Ancak işleri düzenlemekle görevli meleklere izin verdiğinde, onlar da bundan sonra görevlendirildikleri işleri yaparlar demektedir. "Şefaat, birini desteklemek ve halini sormak için ona eşlik etmektir. Daha çok, saygı ve mertebe olarak üstün olan kişinin aşağı olan kişiye eşlik etmesi, anlamında kullanılır. Kıyamet günü olacak şefaat de bu kabildendir. Başka görüşe göre buradaki şefaat, birinin başkasına iyilik veya kötülük yolunu açması, onun da bunu izleyerek ona eşlik etmesi, anlamındadır. Tıpkı Hz. Peygamber'in, "Kim güzel bir çığır açarsa, onu işlemenin ecri ve onunla amel edenlerin ecri kadar ecir alır, kim kötü bir çığır açarsa, onu işlemenin günahı ve onunla amel edenlerin günahı kadar günah alır." sözündeki gibi."1 Şefaat işinde, işin olmasını isteyen, o işin olması için aracılık yapan ve bu işi gerçekleştirme yetkisine sahip olan kişiler bulunmaktadır. Bunlar da şefaat isteyen günahkâr kişiler, şefaat edecek aracılar, bir de şefaat izin ve yetkisini elinde bulunduran yüce Allah'tır. Şefaat etmesi umulanlar; müşrikler için tanrılaştırılan putlar ve melekler, Kitap Ehli için kimi peygamberler ve kişiler, günahkâr Müslümanlar için de Hz. Muhammed ve başka kişilerdir. a- Şefaat inancının arka planı Bir kavram olarak şefaat terimi, Kur'an'ın kavramlaştırdığı bir terim değil, muhatap kitlenin/müşriklerin zihninde zaten önceden var olan bir terimdir.2 Tevhit inancından sapan ve dinlerini gelenek, görenek, mitoloji, bozuk inanışlar ve bulanık kültürlerle bulandıran bütün kavimlerde Arap müşriklerinin ve Kitap Ehli'nin şefaat inanç ve beklentilerine benzer inanışlar ve beklentiler oluşur. Bu toplumlarda insanlar, Allah'ı gereği gibi anlamamakta, tevhid inancını ve dinin doğasını kavramamakta, dinin inanmak ve amel etmekten oluştuğu gerçeğini göz ardı ederek amel unsurunu yerine getirmeden aracılar ve torpil anlayışlarla kurtulmaya çalışmaktadırlar. Örneğin, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz." (Maide, 5/18), "Ateş bize sadece sayılı bir kaç gün dokunacaktır." (Bakara, 2/80) diyen Yahudiler ve İsa'nın, Papa'nın ve diğer din adamlarının kendilerine şefaat edeceği mantığı ile hareket eden Hristiyanlar, dinin öğretilerini yerine getirmeyi önemsemeyip işi kuruntu ve ham hayallerle götürebileceklerini düşünmektedirler. En somut örneği, Papa'nın günah bağışlama uygulamasıdır. Halbuki Allah, bu mantığın doğru olmadığını, kimseyi kayırmadığını, kimseye torpil geçmediğini, kimseye böyle bir yetki vermediğini, kötülük yapıp kötülüğü kendisini kuşatanların ebedî cehennemde olacaklarını belirterek bu yanlış ve bozuk anlayışı reddetmektedir. "Ateş bize sadece sayılı bir kaç gün dokunacaktır, derler. "Allah katından siz söz mü aldınız?" diye sor. Eğer öyle ise Allah sözünden caymayacaktır. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz? Öyle değil; kötülük işleyip günahı kendisini kuşatmış olan kimseler; cehennemlikler işte onlardır. Onlar orada temellidirler." (Bakara, 2/80-81) "Yahudiler ve Hristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz." dediler. "Öyleyse günahlarınızdan ötürü size niçin azap ediyor?" de. Bilakis siz onun yarattığı insanlarsınız. Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş O'nadır." (Maide, 5/18) Görüldüğü gibi ayetler, kendilerinin Allah'ın yanında ayrıcalıklı olduğunu ve şefaat/aracılıkla kurtuluşa ereceklerini düşünen kişilere Allah'tan başka bir dost ve yardımcının bulunmadığı, kötülükleri kendilerini kuşatmış olanların cehennemde ebedî kalacaklarını ortaya koymaktadır: "Ey inananlar! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun, hiçbir şefaatin olmadığı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin. İnkar edenler ancak kendilerine yazık edenlerdir." (Bakara, 2/254) "Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden sakının." (Bakara, 2/48) "Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden sakının." (Bakara, 2/123) ayetlerinde de o gün kimsenin kimseye yarar sağlamayacağı ve başkası adına kimsenin bir şey yapamayacağını da açıkça ortaya koymaktadır. Kitap Ehli, kimi peygamberleri ve din adamlarını şefaatçi aracılar olarak gördüğü gibi, Hz. Muhammed peygamber gönderildiği zaman meleklerin Allah'ın kızları olduğuna inanan (Saffât, 37/150, Zuhruf, 43/19, Necm, 53/27), onları putlarla sembolleştirip kutsayan ve Allah'ın yanında kendilerine aracılık edeceklerine inanan cahiliyye Arap toplumu ve tevhit inancı bozulmuş toplumlar, Allah'ın altında ve insanların üstünde aracı birtakım tanrılar edinmişlerdi. Bu varlıkların kendilerini veya sembollerini her zaman gördükleri, onlarla sürekli karşılaştıkları, onlara seslerini duyurabildikleri, kendilerine daha yakın hissettikleri, her fırsatta yüz yüze geldikleri belki de muhalefet etmekten utandıkları için onlara bağlılığı katmerleşmekte, sevgi ve saygıları çoğalmaktaydı. Şefaat beklentisi olanlar, Yasin 36/77-78, Mü'minun 23/73-74, Necm 53/27 ayetlerinde belirtildiği gibi ahireti ve dirilişi inkâr edip sadece dünyalık çıkar yahut kötülüklerini dünyada Allah'ın bağışlaması için isteyenler olabileceği gibi, şöyle böyle bir ahiret ve ceza inancına sahip olanlar da olabilirler. Çünkü putlarının kendilerine salt dünya hayatında veya ahirette şefaat etmelerini istediklerini söyleyen bir bilgi veya rivayet yoktur. b-Şefaatin mantığı nedir? Allah, insanlara öğretilerini peygamberler yolu ile bildirmiş, cennetin ve cehennemin yolunu öğretmiş ve göstermiştir. Cennete gitmek için öğretilerinde gösterdiği şekilde Allah'a inanıp kulluk yapmak gerektiğini, Allah'a inanmayan ve gösterdiği şekilde kulluk yapmayanların cehenneme gideceğini ve orada ebedî olarak kalacaklarını açık seçik ortaya koymuştur. Durum bu kadar net ve yol bu kadar açık seçik olmasına karşın, inancı başka şeylerle bulanmış ve kulluk görevlerini yerine getirmeyen kimileri, görev ve sorumluluklarını yerine getirmeden kestirme yollardan veya başkalarının üzerinden mükafat almak veya cezadan kurtulmak istemektedir. Onun için şefaatin mantığı, dinin kesin ve açık öğretilerine inanıp salih amel işleyenleri cennete, inkar edip kötülük işleyenleri de cehenneme koyacağını belirten Allah'ın adaletine ve verdiği söze aykırıdır. Şefaatin hangi mantığa dayandığı bugüne kadar netleşmiş değildir. Şefaat, torpil ve kayırma mıdır? Ödüllendirme midir? Genel veya kısmî af mıdır? Yoksa birilerini onurlandırmak için düzenlenen sözde bağışlama töreni midir? Yahut kimilerinin, peygamberleri dünyada yarıştırdığı gibi ahirette de yarıştırıp Hz. Muhammed'i en öne çıkarma yarışı mıdır? Torpil ve kayırma ise Allah'ın yanında torpilin geçmediğini her Müslüman bilmektedir. Çünkü Allah adaletlidir ve kimseyi kayırmaz yahut kimseye haksızlık yapmaz ki bunun önüne geçmek için birileri onun nezdinde torpil yapsın da bu haksızlığı veya kayırmayı önlesin. Zaten torpil ve kayırma, günlük hayatımızda görüldüğü gibi, daha çok hak edilmeyen şeyleri elde etmek veya kayırma yolu ile birisinin hakkını başkasına vermek için yapılan bir iştir. Allah için böyle bir şeyin düşünülmesi zaten imkansızdır. Onun için şefaatin bu anlamda olması mümkün değildir. Yüce Allah; "Kıyamet günü tartı gerçektir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır. Tartıları hafif gelenler, ayetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır." (Araf, 7/8-9) "Tartıları ağır gelen kimse hoş bir hayat içinde olacaktır. Tartıları hafif gelen ise, onun yeri bir çukurdur. O çukurun ne olduğunu sen bilir misin? O, kızgın bir ateştir." (Karia, 101/6-11) diyerek kötü amelleri ağır basanların cehennemde olacağını belirten ve Yüce Allah, "Huzurumda çekişmeyin; size bunu önceden bildirmiştim. Benim katımda söz değişmez; Ben kullara asla zulmetmem."(Kâf, 50/28-29) buyurmaktadır. Kaldı ki Allah nezdinde birilerine torpil yapılacaksa, neden diğerlerine de yapılmasın? Torpile layık görülenler ile layık görülmeyenler arasında Allah'tan başka kim ve hangi yetki ile seçim yapacak ve birbirinden ayıracaktır? Yoksa Hristiyanların İsa'ya, "Bütün uluslar onun önünde toplanacaklar ve o, çobanın koyunları keçilerden ayırdığı gibi, insanları birbirinden ayıracaktır ve koyunları sağına, keçileri soluna koyacaktır." (Matta, 25/32-33), "Şimdi o, Babanın yanında Hristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah'ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır." (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Par. 519), "Kendisi aracılığı ile Allah'a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter." (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Par. 519) şeklinde inandıkları gibi Müslümanlar da Hz. Muhammed'e mi inanmaktadırlar?! Kur'an ve sünnet kesin olarak Hz. Muhammed'e böyle bir görev ve yetki vermediğine göre, bu seçimi ve kullar arasında bu ayırımı kim hangi yetki ile yapacaktır? Şefaat anlayışı piyango şeklindeyse o zaman niçin bazılarına çıktığı halde bu piyango diğerlerine çıkmamaktadır? Halbuki biliyoruz ki İslam'da piyango yoktur. İnsanlar ancak kazandıklarının karşılığını görürler."İnsanın eline çalıştığından başkası geçmez. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir." (Necm, 53/39-41); "O gün insanlar, işlerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür." (Zilzal, 99l/6-8) Onun için küçük bir iş karşılığında çok büyük mükâfat verileceğini belirten hadislerin daha çok uydurma olduğu ve birileri tarafından teşvik amacıyla kullanıldığı kabul edilir. Çünkü İslam anlayışında emeksiz karşılık ve piyango mantığı yoktur. Şüphesiz Allah'ın rahmeti ve lütfu çoktur. Onun rahmetini ve iyiliğini sınırlandıracak veya engelleyecek hiçbir kimse de yoktur. Rahmetini ve lütfunu dilediği kişiye verir. Bunu da kimlere vereceğini belirterek şöyle der: "Bu dünyada ve ahirette bizim için güzel olanı yaz; biz Sana yöneldik, dedi. Allah, "Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım, rahmetim her şeyi kaplamıştır; bunu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekât verenlere, ayetlerimize inanıp, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, ümmi olan Peygamber'e uyanlara yazacağız. O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve kötülükten alıkoyar, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu Peygamber'e inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar saadete erenlerdir." dedi." (Araf, 7/156-157) Şefaat, ödüllendirme de değildir. Çünkü şefaat edilecek adaylar, ödüllendirmeyi değil, cezalandırmayı hak etmiş suçlu/günahkâr kişilerdir. Bunlar inanç veya amel olarak İslam dışında bir hayat sürmüş ve tevbe etmeden öldükleri için cehennemde yanma cezasını hak etmişlerdir. Bunlar inanç ve amelleriyle merhameti, bağışlanmayı ve kurtarmayı değil, cezayı hak etmiş zalim kişilerdir. "Allah, sakınanları başarılarından ötürü kurtarır. Onlara hiçbir kötülük gelmez; onlar üzülmezler." (Zumer, 39/61)3 Şefaat, genel veya kısmi af da değildir. Çünkü Allah zaten tevbe eden kullarını aracılar olmadan bağışlayacağını ve günahlarını iyiliklere çevireceğini, cennetlerine yerleştireceğini belirtir. Kötülük işleyenlerden istiğfar ederek tevbe edenleri, günahlar üzerinde ısrar etmemeleri durumunda aracısız bağışlayacağını söylemektedir. "Onlar kötü bir şey işlediklerinde veya kendilerine haksızlık yaptıklarında Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler. Onların hareketlerinin karşılığı Rab'lerinden bağışlanma ve altlarında ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ecri ne güzeldir!" (Âl-i İmrân, 3/135-136) "Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah'ındır. O, kötülük yapanlara işlerinin karşılığını verir; iyi davrananlara, ufak tefek kabahatleri bir yana, büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınanlara işlediklerinden daha iyisiyle karşılığını verir. Şüphesiz Rabbinin bağışı boldur." (Necm, 53/31-32) "Allah, istediğini bağışlar, istediğini bağışlamaz, istediği kişileri istediği kimseler için şefaatçi yapar, dilediği gibi karar verir ve hiçbir kimseye hesap vermek zorunda değildir." denilecekse elbette böyledir, ama Allah; aynı zamanda bütün insanların rabbidir, adaletlidir, kullarına haksızlık yapmayan ve sözünden dönmeyendir, ilkelidir ve değişmeyen yasaları herkes için adaletle işlemektedir, mülkünde tasarruf yetkisi sadece O'nundur. İnsanların dünyada hangi işlemlere tabi tutulacaklarını, hangi kurallarla hareket edeceklerini belirttiği gibi, ahirette de hangi işlemlere tabi tutulacaklarını ve kurtuluşlarının ancak iman ve amelleriyle olacağını belirtmiştir. İnsanlara hiçbir şekilde en ufak bir haksızlık ve ayırımcılık yapılmayacağını söylemiştir. Onun için dünyada insanların birbirlerine karşı yaptıkları uygulamalara benzeterek şefaatin kısmî af şeklinde bir uygulama olduğunu söylemek, bunun için birilerini onurlandırmak amacıyla bağışlama törenleri düzenlemek ve bu mantıkla şefaati açıklamak mümkün değildir. Çünkü böyle bir anlayış, gayb âlemini müşahede âlemine kıyas ederek şefaatin olacağını önkabul olarak savunanların geliştirdikleri spekülatif argümanlardan başka bir şey değildir. "…De ki: Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için hayırlıdır, size zerre kadar zulmedilmez." (Nisa, 4/77) "Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitaplarını okurlar. Onlara bir kıl kadar haksızlık edilmez." (İsra, 17/71) "Asra andolsun ki, insan kesin olarak zarardadır. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır." (Asr, 103/1-3) c-Kimler/neler, kimlere şefaat eder? Şefaat'in hangi mantığa dayandığı net olmadığı gibi, kimlerin kimlere şefaat edeceği de netleşmiş değildir. Şefaat edecekler arasında sayılan Kur'an, Kur'an'dan sûre, otuz ayet, iman, amel, oruç, şehid, sıddîk, âlim, müminler, adam, çocuk, peygamber, melek, arkadaş gibi öznelerin şefaatinden geçilmemektedir. Kimlerin/Nelerin kimlere şefaat edeceğini belirten rivayetlerden bazıları şöyledir: "Peygamberler, melekler ve müminler şefaat ederler."4 "Allah, meleklere ve peygamberlere şefaat etmesini emretti."5 "Melekler gelip şefaat ederler, peygamberler de şefaat ederler. Sırat da belirtildi."6 "Sonra peygamberlere, meleklere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verilir, onlar da şefaat ederler ve çıkarırlar, yine şefaat ederler ve çıkarırlar..."7 "Kıyamet günü oruç ve Kur'an, kula şefaat eder."8 "Şehitlere dua ediniz, onlar istedikleri kişilere şefaat ederler."9 "Ümmetimden tek adam insanlardan çok kişiye, kabileye, gruba, üç kişiye şefaat eder."10 "Akrabalarından yetmiş kişi için şefaat eder."11 "Yetmiş kişiye şefaat ettirilir."12 "Oruç ve Kur'an onun hakkında bana şefaatçı yap der ve ikisi şefaat eder."13 Mahşerde olanlar veya cehennemde bulunanlar için şefaat sözkonusu edildiği gibi, Peygamber için "Ben cennette şefaat edecek ilk kişiyim."14 rivayetindeki gibi cennette de şefaatten söz edilir. Yine şefaatle ilgili rivayetlerde kimin önce veya sonra şefaat edeceği, kimin kaç kişiye şefaat edeceği, kimin şefaatinin kabul edileceği gibi konularda birçok çelişki ve tutarsızlık da bulunmaktadır. Örneğin, kimi rivayetlerde mahşerdeki zor durumdan kurtarmak için şefaatin yapıldığı söylenirken, kimilerinde cehennemden çıkarmak için yapıldığı belirtilir. Bütün bunlar, kelimenin anlamı, şefaatçiler, şefaat edilecekler, şefaat yerleri, vs. yönlerinden de şefaat konusunun net olmadığını göstermektedir. Âhirette şefaatin olacağını belirten rivayetler Kur'an'ın açık ifadelerine aykırı olduğu gibi, kendi içinde de birçok tutarsızlıklar içermektedir. Öyle ki diğer peygamberleri kimi suçlu, kimi mahçup, kimi değersiz, kimi ümmetini değil, ancak kendini düşünen olarak göstermektedir. Örneğin, "Enes b. Malik'ten: Resulullah bize konuşma yaptı, bilgiler vererek şöyle dedi: Kıyamet günü olunca insanlar denizin dalgaları gibi çalkalanarak hareket ederler, derken Âdem'e gelerek, 'Bizim için Rabb'inin yanında şefaat dile.' derler, o da, 'Ben bunun erbabı değilim, ama siz İbrahim'e gidin, çünkü o, Halilürrahman'dır (Rahman'ın dostudur.)' diye cevap verir. İbrahim'e varırlar, o da, 'Ben bunun erbabı değilim, ama siz Musa'ya gidin, çünkü o, Kelimullah'dır. (Allah'ın kendisiyle konuştuğudur.)' diye cevap verir. Musa'ya varırlar, o da, 'Ben bunun erbabı değilim, ama siz İsa'ya gidin, çünkü o, Ruhullah (Allah'ın Cebrail yolu ile üflediği ruh) ve O'nun kelimesi/ol demesidir.' diye cevap verir. İsa'ya varırlar, o da, 'Ben bunun erbabı değilim, ama siz Muhammed'e gidin.' diye cevap verir. Neticede bana gelirler, ben de 'Bu işin erbabı benim.' derim ve Rabb'imden izin isterim, bana izin verilir.15 Bana şu anda aklıma gelmeyen birtakım övgüler ilham eder,16 ben de bu övgülerle Rabbimi överim, O'nun için secdeye kapanırım. Bana, 'Ey Muhammed! Başını kaldır. Söyle, söylediğin dinlenir. İste, istediğin verilir. Şefaat et, şefaatin kabul edilir.' denir. Ben de, 'Ey Rabb'im! Ümmetim, ümmetim' derim. Bana, 'Haydi git ve kalbinde bir arpa tanesi kadar iman olanları oradan çıkar.' denir. Ben de gider, söyleneni yaparım. Sonra tekrar döner bu övgülerle Rabb'imi överim, O'nun için secdeye kapanırım. Bana, 'Ey Muhammed! Başını kaldır. Söyle, söylediğin dinlenir, iste, istediğin verilir, şefaat et, şefaatin kabul edilir.' denir. Ben de, 'Ey Rabb'im! Ümmetim, ümmetim' derim. Bana, 'Haydi git ve kalbinde bir hardal tanesi kadar iman olanları oradan çıkar.' buyrulur. Ben de söylenileni yaparım. Sonra tekrar döner bu övgülerle Rabb'imi överim, onun için secdeye kapanırım. Bana, 'Ey Muhammed! Başını kaldır, söyle, söylediğin dinlenilir, iste istediğin verilir, şefaat et şefaatin kabul edilir.' denir. Ben de, 'Ey Rabb'im! "La İlahe illellah"17 diyen kimselere (şefaat etmem) için de bana izin ver.' Bana, 'Haydi git ve kalbinde bir hardal tanesi miktarından daha, daha, daha az iman olanı cehennemden çıkar.' denir. Ben de gider, söyleneni yaparım."18 Alıntıdır: Kaynak: İslam’ı Doğru Anlama Bağlamında Şefaat İnancı - İbrahim Sarmış
  12. Mevlit kandiliniz mübarek olsun bu mevlit kandili sizlere ailenize tüm islam alemine ve insanlığa hayırlara vesile olması dileğimle...
×
×
  • Create New...