Jump to content
Sign in to follow this  
Fatih

gül ve haç kardeşliği

Recommended Posts

16. Yüzyıl Batı Avrupa'da yeni tarihsel, toplumsal, siyasal ve iktisadi oluşumların ortaya çıktığı dönemdir. Özellikle de Katolik Kilisesi'ne karşı kararlı hatta radikal sayılabilecek eleştiriler ve başkaldırılar bu yüzyılda ağırlıklarını duyurmuşlardır. Yüzyıllarca Avrupa'yı kasıp kavuran, kendi görüşlerini, bırakın eleştirmeyi, akıllarından geçirdiklerinden şüphelendiklerini bile canlı canlı yaktıran Katolik Kilisesi ilk kez bu yüzyılda örgütlü kitle direnişleriyle karşılaşmıştır. Nitekim Luther'in öncülüğünde kanları canları pahasına direnenler sonuçta “Protestanlar” olarak Katolik Kilisesi'nden ve onun egemenlik ve baskısından bağımsızlaştılar ve kendi dinsel örgütlenmelerini gerçekleştirdiler.

 

Tek kelimeyle, “korkunç” kıyım, vahşet ve işkence uygulayan Katolik Kilisesi, tabiidir ki, tek “Bilim” (daha doğrusu, ilim) tanıyordu, o da, kendinden başka herkese, istisnasız herkese yasak olan “Teoloji” ydi. Kim ki, Kilise'nin kendinden menkul “ilmi” (!) buyruklarına şu ya da bu şekilde ters düşen bir işle uğraşır, ya da fikir beyan eder, soluğu celladın önünde alırdı.

 

Şimdi masal gibi geliyor değil mi?

 

Bütün bu baskı ve zulme rağmen, yine de Kilise'nin mutlak denetimi dışında, ondan bağımsızca ve tabiidir ki, müthiş bir gizlilikle varlığını sürdüren bir “ilim” daha vardı. Kilise'nin hiç çözemediği, dolayısıyla da anlayamadığı bir “Terminoloji” yle konuşup, yazışıp, anlaşan, kendine göre “Buluş” lar yapan bir ilim: Simya.

 

16. Yüzyıl, “İlm-i-Simya”nın, Batı Avrupa'da yetişen belki de son ve en önemli temsilcisini tanıttı dünyaya: PARACELSUS. Erasmus, Agricola ve Martin Luther'in çağdaşı olan Paracelsus, Christendome tarihinin en esrarengiz yeraltı örgütü olan “Gül ve Haç Kardeşliği” (Brotherhood of the Rosy-Cross)nin de “Tarihsel Önderi”idi.

 

İlginçtir, başta adı olmak üzere, milliyeti dahil hayatının hemen her safhası hakkında sayısız tartışma yapılan Paracelsus'un, nerede, ne zaman doğduğu ve öldüğü hiç tartışmasız bilinmekte ve kabullenilmektedir. Buna göre Paracelsus, 1493 yılında İsviçre'nin Zurich kenti yakınlarındaki Maria-Einsiedeln köyünün 1 “Şeytan Köprüsü” denen mevkiinde 2 17 Aralık tarihinde dünyaya gelmiştir. 3 Babası, William Bombast, kökeni itibarıyle, Stuttgart/Würtemberg'e bağlı Plinningen köyü civarındaki Hohenheim şatosunun sahibi olan soylu bir Alman ailesindendir. 4 William Bombast, Maria-Einsiedeln köyünde hekim olarak tanınmış 5 ve 1492'de o çevredeki hastahanenin kadın görevlisi (matron) Els Ochsner ile evlenmiştir. 6 Çiftin tek çocuğu olmuştur. 7

 

Baba tarafında Alman olmasının yanı sıra, o yıllarda doğduğu Einsiedeln köyü de Alman İmparatorluğu'nun sınırları dahilindeydi. 8 Bu nedenledir ki, Paracelsus, gerek sağlığında gerekse ölümünden sonra hem Alman, hem İsviçreli, hem de Suabiye'li (Swabi) 9 sayılmıştır. Nedir ki, günümüzde Alman ve Suabiye'li olduğu tezleri zayıflamıştır ve uluslararası kaynaklarda İsviçre'li olarak tescil edilmektedir. 10 Kanımızca da, İsviçre'li olarak kabulü uygundur, çünkü hayatı ve eserleri incelendiğinde kendini Almanlar'dan çok İsviçreliler'e yakın hissettiği belli olmaktadır. İsviçreliler'in Alman İmparatorluğu'na karşı giriştikleri bağımsızlık mücadelesini kesin destekleyişi ve onların saflarında yer alışı bu kabulün açık belgesidir

 

Adı üzerinde de tartışmalar var dedik. Buna da kısaca değinelim. Elimizdeki kaynakların hemen hiçbirinde Paracelsus'un tam adının ne olduğu anlaşılamamaktadır. Hayatı ve görüşleri üzerine yayınlanmış kaynaklardan seçtiğimiz şu beş kitapta da adı değişik yazılmıştır. Philippus Aureolus Theophrastus 11 ; Theophrastus von Hohenheim veya Theophrastus Bombastus von Hohenheim 12 ; Theophrastus Paracelsus 13 ; Theophrastus Baumbast von Hohenheim 14 ; Theophrastus Bombastus von Hohenheim 15 . Buraya aktarmadığımız diğer birçok kaynakta da adının yazılışının (Ortografi) daha değişik ya da yukarkilerden biriyle uyumlu olduğunu da ekleyelim. Bu karışıklık, kanımızca, Paracelsus'un yukarıda belirttiğimiz üzere hangi ulustan olduğunun tartışmalı olmasından doğmuştur. Buna karşılık, sıralamada ortaya çıkan tartışmalar bu adların nasıl bir seçimle ve kimin tarafından konuldukları sorusuna dayanınca kesilmektedir. Yazarların büyük kısmı ona Theophrastus adını babasının koyduğunu ve resmi kayıtlara da (Kilise'ye) bu adla tescil ettirdiğini onaylamaktadır. Buna göre, babası bu adı, ünlü Aristo'nun en sadık izleyicilerinden biri olan ve/fakat fazla tanınmayan bir düşünürün, Lesbos adasındaki (ünlü sevici kadın şair Sappho'nun adası). Eresus'lu Tyrtamus Theophrastus'un anısına hürmeten koymuştur. 16 ‘Aureolus' ise, yine babası tarafından konulmuş ve/fakat Kilise defterlerine –o dönemde Kilise nüfus kayıtlarını tutardı- kaydedilmemiş bir “nickname/lakap” tır. 17 Bombast mı, Baumbast mı? Bu da önemlidir. Çünkü Bombast, günlük dilde, ‘kendi bildiklerini en ateşli, hatta abartılmış sözlerle savunma' anlamına gelir –ki, daha ilerde de görüleceği üzere, Paracelsus, ‘Bombast(ic)' söylevleriyle ünlenmiştir. Nedir ki, onun bu özelliği düşmanlarınca, hem de sayısı belli olmayan muarız ve düşmanlarınca alay konusu yapılmıştır. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında yazılan kitaplarda da belki de kendisine duyulan saygıdan dolayı Bombast, Baumbast yapılmıştır. Paracelsus, kendisi acaba hangi anlamda kullanıyordu? Bu, sanırız “Bombastic”dir ve semantiği itibarıyle de “sofiyye”ile bağlantılıdır. ‘Aureolus' ise, Batılı yazarlarca üzerinde hemen hiç durulmamış, dikkat çekmemiş bir addır. Latince olan bu birleşik ad, eğer açılırsa ‘Aure' (us) ve ‘olus' sözcükleri ile elde edilir ki, bunlar da ‘Altın' ve ‘sebze/yeşil bitki' anlamlarına gelir. Burada da ilgi çekici bir seçim söz konusudur. Şöyle ki, baba William Bombast, bir Lokman Hekim'dir. Çeşitli otlardan elde ettiği ilaç ve iksirlerle dertlere derman olma çabasındadır. Paracelsus'a ilk otlarını (Herb anlamında) ve taşlarını veren odur. 18 Bunlarla ilaç yapmasını öğreten de odur. Ne var ki, 15. yy.dan çok önceden beri, özellikle de İslamiyet'le birlikte, bitkilerden şifa aranışı –ve bulunuşu- Doğu'da çok yaygındır. Doğu'ya nereden geldiği ayrı bir tartışmadır ama İran'da kendisine “Sebzevari” mahlası verilmiş en az bir esoterist bilinmektedir. (Tam adı, Gülşir Sebzevari) Sebz, Farsça ‘Yeşil' demektir. Burada ters bir bağlantı yapılırsa, ‘Yeşil-Altın' gibi bir birleşik ad elde edilir ki, bu sözcük özellikle de Batı Avrupa'daki Simya ilmindeki kilit kavramlardan biridir. Paracelsus'da ve diğer ünlü Simyacılar'da bu yakıştırmaya sıkça rastlanmaktadır. 19. yüzyıl'da “Gül ve Haç” örgütünün gizli toplantı salonları, altın gibi parlayan “Yeşil” halılarla kaplıydı

 

Buraya kadar geldikten sonra, dilerseniz biraz da “Paracelsus” sözcüğü üzerinde duralım. Bizce en önemlisi budur. Zira, bu adı kendi seçmiştir. Hemen belirtelim ki, eldeki kaynakların hiçbirinde hangi yıl seçtiğine rastlamadık. O sıralarda özellikle de hekimlik sanatıyla uğraşanlar kendilerine eski Grek veya Latin adlarını alıyorlar ve bu adlarla ünleniyorlardı. Örneğin Paracelsus'un çağdaşlarından Agricola (Bauer'den) Eco Iampadius (Hausschein'den) dönüştürülmüşlerdi. Bu nedenle olacak, Theophrastus da kendisine bir ad seçmiştir. Ama öyle bir ad ki, ne tam Grekçe, ne Latince, ne İtalyanca, ne Almanca'dır. “Paracelsus” bir diğer birleşik addır. ‘Para' ve ‘Celsus' olarak ayrılabilir. ‘Para' hem Latince'de, hem İtalyanca'da, hem Türkçe'de, hem de Brezilya dialekti'nde yer alan bir sözcüktür. Türkçe'de bildiğimiz ‘Para' dışında bir anlamı yoktur. Ama kanımızca, Paracelsus'un ‘Para' sı özgün olarak Sanskritçe'deki ‘Para'kavrayışına yakındır. Sanskritçe'de ‘Para', ‘Diğer', ‘Öte/Öbür' taraf(taki)' anlamını taşır ve ‘Nirvana'ya, ‘Aydınlanma'ya ulaşılması bağlamında söylenilen son duada yeralır. 19 Bu analojiyi durup dururken yapmıyoruz. Gezip görmedik ülke bırakmayan Paracelsus, İsviçre'ye dönmezden önce Hartmann'a göre tam sekiz yıl Doğu'da Tatar Hanları'nın yanında yaşamıştı ve yine aynı kaynağa göre, kendi düşünsel sistemiyle Budizm dahil –ki, yazılarında Sanskritçe birçok sözcük vardır- Doğu Adeptizm'i (İlm-i Havass) arasında tam bir uyum vardır. 20 ‘Celsus' ise öncekinden de ilginç bir addır. Tarihte adları ünlenmiş iki ‘Celsus' vardır, bunlar da Romalı'dırlar. Bunlardan birincisi, İ.S. ikinci yüzyılda yaşamıştır ve Eflatun felsefesinin en ateşli savunucusu olarak Hıristiyanlık'a karşı çıkmış ve İsa'yla ilgili olarak anlatılan Gospeller'in hiç birine inanılmaması gerektiğini savunmuştur. 21 Diğeri ise Hipokrat'ın hekimlik anlayışını ve ilaç sistemini Roma'ya getiren bir yazardır. Kendisine Romalı Hipokrat adı verilmiştir. İlaçlarla ilgili olarak yazdığı De Medicina adlı sekiz ciltlik kitabı ilk kez Floransa'da 1478'de basılmıştır. 22

 

Hipokrat'a, Galen'e ve İbni Sina'ya şiddetle karşı çıkan 23 Paracelsus'un, hekimlik öğrenimi amacıyla İtalya'yı ziyareti sırasında, çok ünlü olan bu kitabı okumuş ve eleştirmiş olması doğaldır. Bu karşı çıkışını, ‘Celsus-tan-Öte' anlamındaki ‘Paracelsus' sözcüğüyle dile getirmek istemiş olabilir. Ayrıca Katolik olduğu halde, Katolikliği eleştirmiş ve Luther'i desteklemiştir. Hiçbir zaman Protestan olmamış ama tam bir Katolik de sayılmamıştır. Bu durumda ‘Diğer' Celsus'a da bir atıf yapmış olabilir. Bütün bunlar renkli fantaziler olarak görülebilir. Bu kaçınılmazdır. Çünkü ‘Paracelsus' gerçekten de gelmiş geçmiş, en ilginç ve renkli simalardan biridir. Kendi deyişiyle: “Ben değişik biriyim, ama bu sizi şaşırtmasın. (...) Okuyun kitaplarımı ve benim fikirlerimi başkalarının fikirleriyle karşılaştırın; işte o zaman kendi yargınızla kendinizi yönetmiş olursunuz” 24 .

 

‘Paracelsus' neden bu adı aldığını hiçbir zaman açıklamamış. Ondan önce ya da sonra Batı Avrupa'da hiç kimse de bu adı kullanmamış. Biz de, kendini değişik kabul eden biri hakkında bu kadarcık çağrışım yapmış olalım.

 

Parcelsus, ilk eğitimini babasından aldıktan sonra, kendi anlattığına göre – ve adlarını verdiği- Arşövek düzeyindeki en az on din adamından ders görmüştür. Bunlardan Trithemius (Sponheim) Neoplatoncu filozof ve Kabbalist olarak tanınmaktaydı. İlk gençlik yaşlarında yanında eğitim gördüğü soylu Sigmund Füger ise oldukça ünlü bir Simya ustasıydı. 25 Paracelsus'a Adeptizm'i (İlm-i Havass), Occultism'i (Ulum-u Garibe), Astroloji'yi (İlm-i Nücum ve Felekiyat) öğreten ve onu bu özel “Öğreti” yi edinmeye layık gören Johann Trithemius olmuştur denebilir. Kendisi Abbot'tu (Manastır Başrahibi) 26 . Daha sonra Paracelsus'un uzun geziler yaptığı biliniyor. Almanya, İtalya, Fransa, Hollanda, Danimarka, İsveç ve Rusya'ya gidiyor. Ama en ilginci Hindistan'a ve oradan da İstanbul'a gelmesidir. Burada bir müdahele yapabiliriz. Paracelsus, kendi de söylemiştir İstanbul'a geldiğini ama yakın zamanlarda, örneğin 1950'lerde Batı Avrupa'da yazılan kitaplarda onun gezilerinde İstanbul'a geldiğinden ya hiç söz edilmemekte ya da sadece belirtilip geçilmektedir. Oysa 19. yy.da Paracelsus'un en önemli savunucularından biri olan Dr. Hartmann'ın açıkladığına göre 1521'de İstanbul'a gelmiştir. Yine Hartmann'a göre 1513-1521 yılları arasında Tatar Hanları'nın esiri olarak yaşamıştır. 27 Paracelsus'un Doğu ülkelerinde geçirdiği bu sekiz yılda Doğu'dan pek çok bilgi edindiği ve bunları Avrupa'ya aktardığı kuşku götürmez. Çünkü Avrupa'ya döndüğünde Paracelsus'un bildiklerini Batı hemen hiç bilmiyordu, onlar için yepyeni ve duyulmadık bilgilerdi bunlar. Zaten Paracelsus da “Doğu'lu Bilgeler” den (daha doğrusu, Ricalullah) söz ediyordu yazılarında. Biz İstanbul'da başından neler geçmiş, Hartmann'a dayanarak, bunu aktaralım. Paracelsus, Tatar Hanı'nın oğluyla İstanbul'a gelir. Yıl, Van Helmot'un belirttiğine göre 1521'dir. (Tartari Historia) ve burada da Filozof Taşı'nı edinir. Bu, kendisine –Rorschach, 1598 tarihli bir kayda göre- Solomon Trismosinus adlı biri tarafından verilmiştir. 28 Buradan sonra Yugoslavya üzerinden İtalya'ya gider ve burada Hassa alayında hekim olarak hizmet verir. 29 1522'de Venedik Savaşları'na katılır, daha sonra Hollanda ve Danimarka'da cerrah (surgeon) olarak çalışır. 30 Ayrıca Paris, Oxford, Köln, Viyana, Padua, Bologna üniversitelerinde de bulunur. Otuziki yaşındayken Almanya'ya döner. 31 1525 yılında Basel (İsviçre'de) Üniversitesi'ne, Şehir Meclisi kararıyla Profesör olarak atanır. Ama kısa bir süre sonra alışılmadık anlatım ve uygulamalarıyla hem dikkatleri hem de şimşekleri üstüne çeker. Buna rağmen Basel şehri başhekimliği de ona verilir. Bu görevdeki faaliyetleri de bu kez eczacı ve ilaçcıları kızdırır. 32 Neden mi? Gayet basit. Kendi ürettiği ilaçlar hem daha yararlı olduğu hem de çoğu kez bedava dağıttığı için, caziptir. 33 Sonunda olan olur. Çevresinde kendini destekleyen kimse kalmaz. Daha önce sözünü ettiğimiz Galen'in, Hipokrat'ın ve İbni Sina'nın kitaplarını yakışı da burada olmuştur. Ölümle tehditler başlar. 1528 yılının Temmuz'unda gizlice şehirden kaçar. 34

 

Bundan sonrası ise yeniden yoksulluk ve oradan oraya sürülme, sığınma günleridir. Üç beş parça eşyası ile dolaşır durur. 1530'da Nurnberg'li hekimler tarafından “Şarlatan” ilan edilir. 35 (NOT: Bu yakıştırma öyle tutmuş ki, Americana'da da Paracelsus için şarlatan diye yazıyor.)

 

Daha sonraki yılları da sıkıntı içinde geçti. Bu arada Macaristan'a da gitti. Bir ara kötü talihi döner gibi oldu. Bavyerea'dan Prens Palatine'den bir çağrı alarak Salzburg'a yerleşti. Prens, gizli sanatlara meraklı bir insandı. Nedir ki, Paracelsus'a rahata kavuşmak yaramadı. 24 Eylül 1541'de kısa bir hastalıktan sonra öldü. 36 Hartmann'ın belirttiğine göre eceliyle değil düşmanları tarafından başına vurularak öldürüldüğü şeklinde söylentiler vardır. S. Th.von Soemmering adlı bir doktor tarafından kafatası üzerinde yapılan bir inceleme sonucunda da, doktor, ense tarafındaki kemiklerin bir darbeyle kırılmış olabileceği kanısında olduğunu beyan etmiştir. 37

 

Mezat taşına gayet ilginç bir aforizma kazıtılmıştır. ‘Vitam Cum morte mutavit' 38 ‘Ölümle hayatı takas etti' . Mezarı Salzburg'daki Sebastian Kilisesi'nin yoksullar için ayrılmış olan bölümündedir

 

Paracelsus'un görüşlerine geçmeden önce kısaca birkaç önemli hususa daha değinelim. Bunlardan biri özel hayatıyla ilgilidir. Diğer kaynaklarda rastlanmamasına rağmen, Hartmann, Paracelsus'un küçük yaşlarında ya bir kaza sonucu ya da sarhoş bir askerin mağrifetiyle hadım olduğunun/edildiğinin sanıldığını belirtmiştir. Dolayısıyla da kösedir ve kafa yapısı da erkeksi değil kadınsıdır. 39 Hadım edildiği gerçek midir değil midir, bunu anlayabilmek zorsa da kadınları pek sevmediği kesindir. Hemen hemen tüm yazarlar bu konuda ortak kanıdadırlar. Parcelsus'un kadınları ‘aşağılık' yaratıklar olarak görmesi, kanımızca onun kadın-düşmanı olduğunu kanıtlamaz. Çünkü özellikle (Yahudi) Kabbalası'nda kadın sui generis ölümü getiren/veren ve çekinilmesi gereken yaratık olarak gösterilir. Her Simyacı gibi Paracelsus da Kabbala eğitiminden geçmiştir. Bu tavrını öğretisinden almış olabilir. Ayrıca o günlerde -ve hala- Katolik Kilisesi, kadını, “sadece aşağılık değil, aynı zamanda iğrenç” bir yaratık –dikkat: insan değil, yaratık- olarak görüyordu. Kilise'nin ‘kadın'ın insan mı, şeytan mı olduğunu tartıştığı bir ortamda, her erkekten de kadına düşkün olması herhalde istenemezdi. Bütün bunlara rağmen, Paracelsian Ethos'da kadına üçüncü sırada –Tanrı, Erkek, Kadın, Hayvan- yer verildiği tartışmasız kesindir. Daha fazla bir kredi tanınmamıştır. Değinilmesi gereken diğer husus da yazılarıyla ve kullandığı dille ilgilidir. Paracelsus, ısrarla Almanca konuşmuş ve özellikle Latince ders vermeyi kabul etmemiştir. Eğer Kilise Tanrı'nın sözlerini iletiyorsa, bunları Almanca'yla da yapabilir diyen ilk öğretim üyelerinden biridir. Ama yazdığı Almanca yer yer İsviçre dialekti'ne kaçmaktadır ve anlaşılması çok güçtür. (NOT: İsviçre'de İsviçre-Almancası denen dialekt, günümüzde bile resmi değil, gayrı-resmidir. Her türlü yazışma Almanca'dır.) Diğer çağdaşlarıyla karşılaştırılırsa az yazı yazmıştır denebilir. Ölümünden sonra yazıları çeşitli ellerde kalmışsa da daha sonraları toplanmıştır. Ama bunların arasında bizzat Paracelsus tarafından yazıldıklarından kuşku duyulanlar da vardır. Yazılarının bir kısmı yayınlanmış, bir kısmı da henüz yayınlanmamıştır. Birçok yazar, ilginçtir ki, Paracelsus'un yoksul insanlardan ve “EMEK”ten (evet, tastamam bu sözcük) yana oluşunu gözlerden gizlemeye çalışmıştır. Şimdi görüşlerine geçebiliriz

 

Parcelsus'un “Görüşleri” nelerdi, bunlara geçmeden önce galiba Parcelsus'un “Görüşleri” nin özgün bir Felsefe, bir İdeoloji, bir Doktrin ya da bir Dünya Görüşü olarak ele alınıp alınamayacağını yanıtlamak gerekir. Kanımızca Paracelsus'un “Görüşleri” bir Felsefe, bir Doktrin ya da bir Dünya Görüşü olarak değerlendirilemez; Paracelsus'un bir “İdeolog” olabileceği ise hiç düşünülemez. Öyleyse nasıl tanımlanacaktır bu “Görüşler”? Kanımızca “Ethos” 40 kavramı burada anlam katabilir. Şöyle söylersek, özgün bir Paracelsus Felsefesi, İdeolojisi, Doktrini ya da Dünya Görüşü yoktur ama, “Paracelsian Ethos” 41 vardır. Bu durumda zorunlu olarak çok kısaca “Ethos” kavramı üzerinde durmamız gerekecektir.

 

“Ethos” Türkçe'ye bir sosyoloji kavramı olarak “bir kavmin özellikleri; toplumsal bir kurumun özelliği” 42 diye çevrilmiş. Tabiidir ki, bu kadar değil. Webster'e göre, özetle, karakter, duygu, sezgi ya da moral tabiat; bir topluluğu, bir halkı ya da bir ideolojiyi karakterize eden yol gösterici inançlar, ölçütler (standart anlamında) ya da ülküler; bir halktaki, bir dönemdeki, ya da bir bölgedeki fikirleri, görenekleri ya da pratikleri devinime uğratan saik güç (spirit anlamında). 43 Ve uzayıp gidiyor açıklama. Öyleyse, “Paracelsus'un Görüşleri” derken, kastettiğimiz Paracelsus'un kendine özgü –bunun nasıl bir kendine-özgülük olduğuna az sonra değinmek kaydıyla- belirli ölçütlerin, yol gösterici olduklarına inandığı – inanışlarının ve ideallerinin bir “Ethos” bütünlüğü olarak ele alınabileceğidir. Dolayısıyladır ki, bazı yorumculara göre bir “Filozof” sayılan Paracelsus, bizce özgün tanımıyla bir Filozof ya da bir İdeolog değildir. Ortaya özgün bir Dünya Görüşü ya da Doktirin de koymamıştır- zaten koyamazdı da. Çünkü Simya(cı)'dan Filozof değil, Esoterist çıkar. Nedir ki, Paracelsus kendini Alman tarzı (German Manner) bir Filozof olarak görüyor(muş). “Ben bir havari ya da onun gibi bir şey değilim ama Alman tarzında bir filozofum.” 44

 

Ama birkaç satır sonra, bu kez, neredeyse yemin edercesine, bir vurgulama yapar. “Ben bir Hıristiyanım ve İsa'nın yolunda yürüdüm, nasıl olur da dinsiz (heathen anlamında) sayılabilirim? Ben Hıristiyan ruhuyla yazdım...bana dinsiz, büyücü ya da çingene denemez...Ben yazılarımda kendimi bir Hıristiyan olarak ortaya koydum, sahte Hıristiyanlar utansınlar.” 45 Bu sözlerine rağmen Paracelsus'un gerçek anlamında bir “Teist” değil, belki bir “Deist” olduğu söylenebilir. Çünkü Paracelsus, ünlü Credo 'su (Amentü) dışında hemen hiçbir yerde Kilise'yi vazgeçilmez, kutsal ve tek otorite olarak görmemektedir. “İnsan tabiatı, diğer tüm hayvanlarınkinden farklıdır. O İlahi zeka ve ilahi marifetlerle (arts) mücehhez kılınmıştır. Bu sebepledir ki bizler haklı olarak tanrılar (gods) ve Yüce Varlık'ın (Supreme Being) evlatları olarak adlandırılmışızdır.” 46

 

Pracelsus'un “Ethos/Hars” ında “İnanç” ilginçtir ki, a priori değil, a posteriori kimliktedir ve ancak ve sadece “Bilgi” den sonra gelir. “Önce Bilgi gelir, sonra İnanç, sonra da meyva, filozofun ayaklarını basması gereken zemin budur.” 47 Ve bu görüşten hareketle her türlü “ceremony” ye de karşı çıkar. “Dinsel törenlere gelince, bunların gereksiz olduklarını bilmelisiniz, çünkü eğer Tanrı'dan birşeyler edineceksek O'nun dinsel törenlere değil bizlerin yüreklerine bakmakta olduğunu bilmeliyiz. Eğer O'ndan bir şey alabilmişsek O bizim bunu dinsel törenlerde değil, işimizde kullanıp kullanmadığımıza bakmaktadır.” 48

 

Paracelsus'un “İnanç” ı nasıl algıladığını özetle gördükten sonra, buradan onun “Simya” ya olan bağlılığına geçebiliriz. Önce şu söylenebilir ki, Parcelsus için “Simya” gerçek bilgiyi üreten bir marifet/sanat niteliğindedir. Bu gerçek bilgi aracılığıyla da “Doğa” nın tanınması sağlanır. Bu durumda Paracelsus'un “Simya” kavrayışında “Doğa” nın merkezi bir anlam ve rolü olduğu kesin söylenebilir. Paracelsus kendi özel terminolojisinde “İnsan” ı Mikrokozmoz, “Doğa” yı (Tümel Zihnin tezahürü olarak görülen) da Makrokozmoz olarak ele almış ve bunların “İkisinin Bir Olduklarını” 49 göstermeye gayret etmiştir. Hartmann'ın belittiğine göre, Paracelsus, Hıristiyanlık'ta asla bulunmayan bu görüşü Doğu'da öğrenmiş ve Batı'ya taşımıştır. 50 Paracelsus'un “Doğu” dan, özellikle de “İslam” daki belirli bir kavrayıştan nasıl etkilenmiş OLABİLECEĞİNİ az sonra göstermeye çalışacağız. Ama önce “Simya ile Kimya” farklılığına değinmemiz gerekiyor. Şunu da ekleyelim ki, “Gül ve Haç” için “Mikrokozmoz” kavramı kilit önemdedir.

 

İlkin şunu belirtelim , Kimya Simya'nın bilimsel olarak inkarı değildir. Yani Simya silinip gitmiş ve onun yerini ondan daha kapsamlı olan Kimya almış değildir. Belki şaşırtıcı gibi gelecek ama, Kimya –bugünkü anlamıyla bile- İlm-i Simya'nın kapsamında yer alan birçok uygulamadan sadece biridir. Şöyle söylersek, “İlm-i Simya” bir bütünse, Kimya, bu bütüne bağlı, ondan ayrı düşünülemeyecek ve/fakat tarihsel, teknolojik gelişim sayesinde özerklik kazanmış bir parçadır. Simya ile Kimya birbirlerini bire bir karşılamazlar.

 

Hartmann, uzun uzadıya anlatır “Simya ile Kimya” arasındaki farklılığı. Diğer birçok yazar da değinmiştir bu ayrıma. Kısaca şunları söyleyebiliriz. “İlm-i Simya” için esas olan “Madde” ve onun “Tümel Özellikleri” dir. “Madde” nin “Değişkenliği” , “İlm-i Simya” da en önemli bilgidir. Simyacı için, statik, durgun, hiç değişmeyen ve değiştirilemeyecek bir “Madde” yoktur. Çünkü her varlık “Mysterium Magnum” (Büyük Esrar)un bir parçasıdır. “Ayrışma varoluşun nedenidir. Ayrışma, şeylerin Mysterium Magnum (A'kasa)dan 51 doğuşudur. Kim ki, şeyleri Mysterium Magnum'dan dışarı çekebilir, işte gerçek Simyacı odur.” 52 Paracelsus'a göre, “Simya, Doğa'nın ateşi'nin – ve astral ışığın (İslam'da ‘Nur' karşılar). Etkili yaratıcı olarak yer aldığı bir sanattır. Bu sanat aracılığıyladır ki, saf olan saf olmayandan ayrıştırılır. Simya Doğa'nın mükemmel hale getirmeden bıraktıklarını mükemmelleştirir.” 53 Ve Simya'nın en alt uğraşı, hazırlama, temizleme ve birleştirme işlemlerinin yapılmasıdır ki, yine Hartmann'a göre modern kimya işte Simya'nın bu en alt dalından türemiştir. 54 Kimya maddeyi dekompoze veya rekompoze edebilir, ama Simya, örneğin basit yapıların özelliklerini değişikliğe uğratarak onları daha üst veya yüksek varoluş duraklarına çıkarır. 55 Özetle, Simya Astral prensiplerin sırlarını araştırır (ve bulur). Kimya ise maddenin fiziki yapısıyla sınırlıdır, onun ötesine geçemez. Örneğin belirli bir elementin astral bağlantıları olduğunu/olabileceğini varsayamaz.

 

Simya için “Değişim” in esas olduğunu söylemiştik. Bu, o çağlar için öylesine ileri ve rafızi bir düşünceydi ki, anlatabilmek için, idealistlere göre “Değişim”in günümüzde bile esas sayılmadığını belirtmemiz yeterlidir. Oysa Simya ustaları, “Değişim”i esas aldıkları için herşeyin “canlı” olabileceğini varsayabilmişlerdi. Örneğin, onlar için “Metaller” canlı varlıklardılar ve tıpkı “Yeşil Bitkiler” gibi elde edilebilirlerdi. 56 Simyacılar'ın, bu arada Pracelsus'un da “Altın ”ı “Yeşil Bitki” özdeşliğinde düşünmüş olduğu açıktır. Aynı durum Paracelsus'un babası için de her halde geçerlidir (Aureolus espirisi). Burada bizi ilgilendiren, Simyacı'nın “Altın” peşinde koşan adam imajı değil elbette: “Metalleri” canlı organizmalar olarak görebilen adamlar olmaları. Daha önemlisi, “Değişim”in hayat'ın olmazsa-olmaz koşulu olduğunu sezişleri. Ve en önemlisi; “Primordial Matter” diye bir kavramı, canları pahasına savunmalarıdır. Bunun üzerinde biraz duralım.

 

Tüm Ortaçağ boyunca ve günümüzde de Kilise için “Madde” asla temel kategori değildir. Kilise için esas “Ruh” tur, “Madde” O yüce Ruh'un sadece bir suretidir ve hiçbir değeri yoktur. Simya ustası içinse “Madde” ilk ve vazgeçilmez kategoridir. Örneğin Paracelsus için “İnsan” (ikili yapısıyla; Ruhsal ve Bedensel) dünyanın merkezidir ve başlangıç “İnsan” dır. 57 Dolayısıyladır ki, yine Paracelsus için; “herşeyden önce Kilise” değil, “Madde” vardır. “Önce Madde yaratıldı ve o hayatın canıyla mücehhez kılındı, ve ondan –Tanrı'nın isteğiyle- herşey türedi.” 58

 

Her ne varsa tümünün aynı kaynaktan, “Madde” den doğduğunu düşünebilen bir Simya ustası, Paracelsus'un toplumsal hayata bakışı nasıldı acaba?

 

Kesin söylenebilir ki, Paracelsus, ne düşünceleri ne de pratiği itibarıyle “Zengin” den yanadır. “İnsan doğanın ürünüdür, çocuğudur.” 59 Ve “Ahret'in ne başlangıcı ne de sonu vardır. Hiç kimse de ortasını bilemez.” 60 Bu anlayışla bakar insan topluluklarına ve “Bizlerin yeryüzündeki hayatımızı belirlemesi gereken sadece bir sayı vardır, o da BİR'dir. Bundan ötesini saymayınız. Doğrudur Tanrı katı ÜÇ'lüdür ama bu da yine BİR'de birleşir. Nasıl ki Tanrı kendini BİR'e dönüştürüyorsa yeryüzündeki biz insanlar da BİR için çalışmalıyız ve kendimizi BİR olmaya adamalıyızdır. Bu sayıda Huzur ve Barış'tan başka bir şey yoktur.” 61

 

Bu sözler günümüzden yaklaşık 450 yıl önce söylenmişlerdir. Herhalde küçümsenecek sözler değillerdir. Bu bilinçle topluma bakan Paracelsus belki de modern iktisat teorilerinin en temel tartışma konusuna da yakınlaşmıştır: Toplum “Sermaye” esas alınarak mı yoksa “Emek” esas alınarak mı kurulmalı? Paracelsus'un tavrı kesin ve açıktır. “Emek esas alınmalıdır. İnsan, Tanrı'nın kendisine neler verdiğini sadece çalışarak öğrenir.” 62 Ama Paracelsus burada da kalmaz. “Tembel, çalışmayan (aylak) zenginlerin ellerindeki malların alınarak onların çalışmaya zorlanmasını” 63 ister.

 

Paracelsus'un aile ve evlilik hakkındaki görüşlerine de kısaca değinelim. Çok ilginçtir ki, kendisi kadından hoşlanmayan bir adam olduğu halde, başka erkeklere en az “üç kadınla evlilik yapabileceklerini” 64 öğütler. Ona göre “Erkek küçük dünyadır ama kadın en küçük dünyadır ve erkekten farklıdır... Dünya ilk yaratılan, erkek ikinci, kadın üçüncüdür.” 65 Paracelsus tabiidir ki, “Zina etmeyeceksin” ilkesine de sıkıca bağlıdır. Bunu affedilmez bir suç addeder. “İki tür evlilik vardır. Birini Tanrı kıyar, diğerini insanın kendisi.” 66 Ve Paracelsus birinci tür evlilikten yanadır. Bir kadınla bir erkeğin “cinsel” nedenlerle bir araya gelmelerini “Hayvanca” bir olay olarak görür. Tüm mutluluk ve kıskançlıkların bu tür birleşmelerden doğduğunu ama bunun da kaçınılmaz olduğunu vurgular. 67

 

Son olarak Paracelsus'un, daha önce sözünü ettiğimiz “İslam” içinde önemli yer tutan bir kavrayıştan etkilenmiş OLABİLECEĞİ üzerinde duracağız. Bu İslami kavrayış “İnsan-ı Kamil” düşüncesidir. Kanımızca Paracelsus –eğer Hartmann'ın belgelerle açıkladığı üzere Doğu'da sekiz yıl kaldığı gerçekse– o günlerde en yaygın tartışma konusu olan bu tezi öğrenmiş ve Batı'ya taşımıştır. Özetle belirtelim ki, “İslam” da “İnsan-ı Kamil” fikri, gerçektende son derece önemli bir tezdir. Üzerinde çok ayrıntılı olarak durabilmemiz, burada olanaksızdır, ama ana hatlarında söz edebiliriz.

 

“İnsan-ı Kamil” Latince düşünen insanlar için mantıken –Aristocu mantık– kolay anlaşılabilir ve özümsenebilir bir düşünce değildir. Buna rağmen bazı usta çevirmenler tarafından “L'homme Universel” ve/veya “Universal Man” olarak çevrilmiştir. Biz burada Batı'da yakın zamanlarda yayınlanmış olan bir çeviriyle, Paracelsus'un “Divine Man” (Ebedi İnsan) kavramı arasındaki bağlantıya dikkat çekeceğiz.

 

Türkiye'de Abdülkerim el-Ceyri 68 diye tanınan Sufi, Batı'da “El Jili” diye tanıttılmıştır. 69 El-Ceyri'nin “El İnsan El Kamil” adlı kitabının 60. Bab'ı hassaten bu konuya ayrılmıştır ve Sufiler için esasta önemli bir çalışmadır. Ceyri, 1366'da Bağdat'ta doğmuştur. Ünlü Arabi'nin izleyicisi el-Ceberti'den öğrenim görmüştür. Burkhardt'ın belirttiğine göre El Ceyri'nin bu kitabında “diyalektik” açıkça uygulanmıştır. 70 “El Ceyri” sözkonusu kitabının bu bölümünde, kendisinin “İnsan-ı Kamil” derken özellikle “Hazreti Muhammed'i kastettiğini” 71 belirtmektedir. Nedir ki, yine Ceyri'ye göre, aynı zamanda, “İnsan-ı Kamil, şeriat, tarikat ve hakikatte tamam olandır. Eğer bu anlatış uygun gelmediyse başka türlü anlatayım. İnsan-ı Kamil'de dört şey tamam olmalıdır. İyi sözler, iyi işler, iyi huylar, iyi bilgiler... Çünkü kamil Allah'a erişmiştir ve Allah'ı anlamıştır ve Allah'ı anladıktan sonra eşyanın tamamını ve cevherlerini ve cevherlerin hikmetlerini oldukları gibi bilmiş ve görmüştür.” 72

 

Burada ayrıntıya girebilmemize olanak yok, bu nedenle kısaca belirteceğiz ki, Paracelsus İnsan'ın dört kategoriden oluştuğunu söyler. Üçlü ve dörtlü kategorileşme, Paracelsus tarafından temel alınmıştır. Yazıları incelendiğinde, “Virtue” nün (Erdem, hassa, doğruluk, iyi ahlak, iffet, ismet) İnsan'da bulunmasını istediği en önemli haslet olduğu anlaşılmaktadır. “Gül ve Haç” örgütü de sırlarının İslam'dan ve Doğu'dan geldiğini ve “İnsan'ı Kamil” kavrayışına bağlı olduğunu resmen açıklamıştı.

 

Paracelsus için tüm “Erdemleri/Virtues” simgeleyen “Taş” İnci'dir (NOT: Taş'ın çok özel yeri vardır ama konuyu dağıtmamak için giremiyoruz.) “İnci” tüm Doğu'da fazlasıyla atıfta bulunulan bir “Taş ve Kavramdır” . Evet “İnci” fikri, İslami “Ehli Hak” ve “Enel Hak” (Ben-de Allah / Hak – tüm gerçekler) kavrayışındaki temel kategorilerden biridir. Çünkü “İnci” a) Canlı olan tek taş'tır. b) Esoterizm'deki Parça (İnci) Bütün (İstiridye) ilişkisini simgeler. Bu nedenle Muhammed'in bir adı da “Dürri yetim” (Yegane İnci)dir. “İnci” aynı zamanda “İnsan-ı Kamil” yerine kullanılır. 73 Avrupa'daki Simyacılar arasında yaygın olan “To throw pearls before the swine “ ( Domuz inciden ne anlar) sözü, gerçekte işte bunu, “Virtue” ve “Bilgi” yi, “Domuz” ise, kendini akıllı ve bilgili sayan “Otoriter” çevreyi ve onun bir parçasını simgeler.

 

Bu konu tüm ayrıntılarıyla işlendiğinde görülecektir ki, Paracesus'un sözünü ettiği “Divine Man” ile İslam'ın “İnsan-ı Kamil” i birbirleriyle çok sıkı bağlantıları olan kavramlardır. Ve işte Paracelsus'un kendi yurdunda (genel olarak Avrupa'da) uğradığı haksızlıklar da kanımızca bundan kaynaklanmaktadır. Ama Paracelsus, Avrupa'da İslam'ın kavramlarını dolaylı olarak savunduğu ya da aktardığı için değil; o günlerdeki toplumsal, siyasal ve iktisadi gelişmelerle ters düştüğü için. Çünkü, aynı yıllarda çok keskinleşmiş olan Luther – Kilise çekişmesinde Luther,gelişmekte olan Kapitalizm'in saikleri doğrultusunda “Individual Man” (Tekil İnsan)ı savunuyordu Kilise'ye karşı. Yeni yeni palazlanmakta olan Avrupa Burjuvazisi de bunu benimsemişti. Luther, kendi ustasının William Ockham olduğunu açıkça söylüyordu. Ockham ise, Kilise'yi dehşete düşürmüş bir Nominalist'ti. Özetlersek, Paracelsus'un, “Divine Man” ine bu gelişmelerde hemen hiç yer yoktu. Çünkü sonunda hiçbir “Kar” yoktu. Hiç kimsenin “Kar” edemeyeceği BİR ve bütünleşmiş, erdemli ve iyi ahlakı Tanrı katında (Allah'ın cemalinde) bulacak bir “Soyut İnsan” cazip değildi. Olamazdı da. Ve Paracelsus, kendi başına oradan oraya sürüklendi durdu. Kendisine Tıbbın Luther'i denildi ama 19. yy.a değin Burjuvazi onun adını sildi, unutturdu ya da şarlatan olarak tanıttı. Kilise ve çevreler kitap ve yazılarını yaktırdılar.1952'de ise Almanya'da Hekimler Birliği, onun adına bir madalya koydu. Özellikle kan-bilimine yaptığı katkı, şimdilerde çok önemseniyor. (Kan'a Altın katarak tedavi günümüz için de yenidir. Paracelsus bu usulü düşünmüştü). Umarız, şu ünlü “Tüp Bebek” fikrinin savunucularından birinin Paracelsus olduğu da anımsanır. Şu sözleri, onun ünlü “De Natura Rerum” undan aktarıyoruz. “İnsanoğulları doğal ebeveynlere sahip olmadan doğabilirler. Bu şu demektir ki, özel bilgilere sahip bir alşimistin marifeti aracılığıyla, böylesi yaratıklar dişi organizmada geliştirilmeden ve doğmadan ortaya çıkabilirler.” (Homunculi fikri). Ve Paracelsus, bunun nasıl olacağını –bir cam tüp içinde– formülüyle yazmıştı. Paracelsus, belki gerçek hayatında hiçbir zaman düşlediği “Divine Man” gibi olamadı ama şu unutulmaz sözleri de kendine şiar edindi. “Alterius non sit qui suus esse potest / Kendine malik olan, başkasına ait olmaz.” Gerçekten de kendine malik olabildiği zaman başkalarına ait olmadı. Aynı benimseyiş “Gül ve Haç”ın da şiarı olmuştu. Hiçbir kişi ya da kurum “bu gizli örgütü ben (biz) kurdum/kurdurttuk” diyemedi.

 

Paracelsus'un bilinen 32 Kehaneti vardır. Nedir ki ünlü Simyacı bunları Kehanet başlığı altında değil, “Prognosticatio eximii doctoris Theophrasti Paracelsi” (Dr.T. Paracelsus'un Öngörüleri / İncelemesi) başlığı altında yazmıştı. Kehanetler ilk kez Almanca olarak 1530'da çok sınırlı sayıda basılmış ve özel kişilere ulaştırılmıştı. Bunlar daha sonra Latince'ye çevrilmişti. 1616'da, Paracelsus'un tilmizlerinden Johann Huser, onun tüm eserlerini Strassburg'da yayınladı. Burada sözünü ettiğimiz kehanetler işte bu yayından alınmıştır (Cilt, ii, ss.594-608).

 

Kehanetler yakın dönemde ilk kez 1861'de ünlü Fransız Papaz ve Okültisti Alphonse Louis Constant (1809 – 1875) tarafından yeniden yorumlanmış ve yayınlanmıştır. Kehanetlerden 21.si Osmanlı Devleti ile ilgilidir ve ‘bu imparatorluk 420 yıl içinde yok olacak ve Türkler Avrupa'dan atılacaklar' denilmektedir. 6.sı Napolyon'la, 17., 29. ve 31. kehanetler, ‘Yeryüzünde Yeni Bir Dinin Kurulacağı' ile ilgilidir. 27. kehanet ‘Balkan Paktı'nı öngörmektedir. Diğerleri Papalık ve İlahiyatla ilgilidir.

 

Konumuz itibariyle bizi ilgilendiren kehanetler 16., 20. Ve 26. Kehanetlerdir. 16. Kehanette ‘her inciyi gerçek sanma' ibaresiyle, çizimde (tasvirde) gözlerden gizli bir köşeye “Rosa = Gül” yazılmıştır. Burada İnci, simyanın kodudur. Dolayısıyla kişi gerçek bilgiyi yanlış yerde aramaktadır. Bunun Okültik sığınağı Rosa Örgütü'dür göndermesi vardır. Rosa sözcüğünün yer aldığı kısım bir ağacın dibinde duran kapalı bir kitapla işaretlendirilmiştir. Diğer tüm kitaplar, parşomenler, el yazmaları ve semboller açık bırakılmış ve üstüne bu sahte incileri seyreden bir insan sureti konmuştur. Gerçek bilgiyi yanlış yerde arayan, bulamaz mesajı verilmektedir. 20. Kehanet ‘Materyalizm' ile ilgilidir ve burada, ‘zaman sana güller getirecek ama bunlar solacaklar, çünkü insanın kendinden menkul Hikmeti çiçek gibidir, günü gelince solar' denilmektedir. Paracelsus için aslolan ilim insan beyninin ürettiği Hikmeti yansıtan Philosophy (Felsefe) değil, Tanrı'nın Hikmeti'ni yansıtan Theosopy'dir.

 

Paracelsus'un 32 Kehanetinden en esrarengiz olanı, Abbe Constant'ın (Eliphas Levi) yazdığına göre 26. Kehanettir (Bkz: Ek). Kehanet şöyledir:

 

“Kahine, (F) yi yerleştirirken sizleri tanıyordu ve onun için şimdi gülün içinde (tam ortasında) dimdik duruyorsunuz; çünkü (artık) olgunlaştınız ve zaman sizleri (buraya) taşıdı. Kahine'nin size dair söyledikleri tamamlanacaktır (gerçekleşecektir) ve sizinle ilgili bundan fazlası da söylenecektir. Gülleri getiren yaz karşı/ters zamandır ki, orada her şey bölünmüştür; bu, insanoğlunun sadece kumların üzerine binalar inşa ettiğinin delilidir / (ipucudur). Bu geçip gitmek zorundadır ve sen onu kayanın üzerine inşa ettiğinde birçokları şaşıracaktır. Çünkü zaman gelince onunla birlikte geldiği yer de gelir.”

 

Bu kehanette yüksek bir dağın tepesindeki kayaların üzerine oturtulmuş bir Taç vardır. Taç'ın iki yanında biri çoraklaşmış, diğeri ağaçlık ve bereketli iki kent vardır. Bunlardan çorak olan ‘Yeryüzü Krallıklarını' diğeri ise Okültik ‘Tanrısal Krallığı' sembolize etmektedir. Taç'ın üstünde beş çeperli bir Gül, onun üstünde de Sybil (Kahine) tarafından oturtulmuş bir (F) harfi vardır. Kaya, ‘Gizli İmanı' sembolize eder. Taç, sadece kralların değil aynı zamanda Tanrının insana bağışladığı “Magic” in (sihir) sembolüdür. Paracelsus'a göre Tanrı insana ‘Magic'i öğreterek onu Taç'landırmıştır. Kendisi de tüm Kozmoz'u ‘Magic' aracılığıyla kurmuş ve yönetmiştir. Paracelsus için ‘Magic' Tanrı'nın “Olsun” (Latincesi: Fiat) deyişiyle başlamıştır. Paracelsus'a göre Tanrı'nın bu sırrı , subrosa yani “Gülün Altındadır”, gizlidir ve (F) tarafından korunmaktadır. (F) ise İnsanlığa Sybil aracılığıyla iletilmiştir. Bu tasvirde Gül'ün sayısal Kod'u 4169 ve 9654 dür.

 

Katolik Kilisesi, resmi yayınlarında 12 Sybil (Kahine) kabul eder. Paracelsus'un sözünü ettiği Sybil, Katolikler'in kutsal kitaplarında 5.sırada yeralan “Sibylla Erythrea”dır. Bu Kahine'nin ambleminde bir zambak, kılıç ve “Tree of Jesse” vardır. Tasvir'deki Taç'ın amblemi de zambaktır. Öte yandan “Tree of Jesse = Jesse'nin Soyağacı” / (Kral David'in babası) da doğrudan doğruya Meryem'i (Gül = Meryem = Sofia = Hikmet) işaretler. Bu Sybil gelecekte “Bakire Doğum” olacağını muştulayan bir “Oracle” (Kehanet)i kentin duvarına yazdırttığı için ünlenmiş ve kilise tarafından kutsanmıştır. Paracelsus'un simyacılık anlayışına göre ‘Bakire Doğum' sadece Meryem'in yaptığı doğumu değil, “Felsefe Taşı'nın” doğumunu da simgeliyordu ve ona göre bu Pagan Sybil'i ‘Bakire Doğumu' müjdelerken gerçekte ‘Sofia'nın doğacağını ve insanlığın Tanrı'nın gerçek bilimi olan ‘Magic' ile tanışacağını anlatıyordu.

 

Paracelsus'a göre Meryem'in ‘Bakire Doğumu' Tanrısal Sihir aracılığıyla olmuştur. (F) harfi ise bu kehanetteki kilit harftir. Sybil tarafından Gül'ün üstüne yerleştirilmiş olan (F) harfi üç değişik anlamın Kod'uydu. Birincisi (F) Fatum = Fate = Kader anlamına geliyordu. İkincisi: (F) Geçmiş, Şimdiki Zaman ve Gelecek demektir. Üçüncüsü ise “Gül ve Haç Kardeşliği Gizli Örgütünün Anayasası (Şeriatı)” kabul edilen FAMA FRATERNİTATİS'in Kod'uydu. Buna göre Kader (F), Gül'ün Altındaki Taç'da saklanan yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olan tüm sırların açıklanmasını istemişti. Bu açıklamayı yaparak insanlığı Tanrı'nın Hikmeti'yle tanıştırma görevi işte bu FAMA'daydı. FAMA ise ‘Gül ve Haç Örgütü' tarafında açıklanacaktı. (NOT: FAMA, Latince bir sözcüktür ve “Kamuya Açıklanan Söylence / gizli bilgi” anlamına gelmektedir.)

 

Günümüzde bu esrarengiz Okült Örgütünü araştırmış olan uzmanlar Paracelsus'un bu örgütün tüm düşünsel alt yapısını, terminolojisini ve gizli alfabelerini hazırlayan kişi olduğu hususunda fikir birliği içindedirler. Öyle ki, Katolik Kilisesi 1541'de Paracelsus'u ‘Rafızi Hıristiyan' olarak kabul edip bir tür aforozla (Anathemize ederek) cezalandırmıştı. Katolik Kilisesi bu cezayı yaklaşık 450 yıl sonra 1991'de kaldırmıştı. 74

Yeni Avrupa Yeni Bilim' fikrini 16.yy.da Avrupa'da ilk işleyen akademisyen Paracelsus'tur. Tüm Avrupa devletlerinin yeni bilimin altında birleşmeleri gerektiği fikri ona aittir. Bunların ayrıntılarını ilerki bölümde göreceğiz. 1614'te ilk kez el altından dağıtılan Birinci Gül ve Haç Manifestosu da “Gül ve Haç Kardeşliğinin İlkeleri Avrupa'nın Tüm Guvernörlerinin ve Aydınlarının Dikkatine Sunulur” başlığını taşıyordu. 75

 

Ve tıpkı 26. Kehanette söylendiği gibi Gül ve Haç Örgütü'nün bir anlamda yer üstüne çıktığını açıkladığı bu manifesto, Alşimist, Okültist ve Hermetistler tarafında okununca başta ilk dağıtımının yapıldığı Cassel kenti olmak üzere önce tüm Almanya'nın Okültistleri sonra da tüm Avrupa'nın Alşimistleri arasında müthiş bir şaşkınlık meydana gelmiş ve hakkında çok fazla söz edilmişti

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest Mohikan

eline saglik fatih, bilgiler icin tskler

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...