Jump to content
Fatih

Mevlana Celaleddin-i Rumi

Recommended Posts

"Gene gel! gene gel! her ne isen gene gel!

kafirsen, atese tapiyorsan, puta tapiyorsan da, gene gel,

Bu bizim dergahimiz umutsuzluk dergahi degil,

Yüz kere tövbeni bozmussan da gene gel!"

 

Mevlana Celaleddin-i Rumi

 

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

 

Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

 

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

 

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

 

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

 

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

 

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

 

Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

 

Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

 

Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

 

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

 

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

 

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

 

"Kardes, mezarima defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamli durmak yarasmaz.

Hak Teala beni ask sarabindan yaratmistir. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o askim."

 

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

 

Bugün müze olarak kullanilmakta olan Mevlâna Dergâhi'nin yeri, Selçuklu Sarayi'nin Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykûbad tarafindan Mevlâna'nin babasi Sultânü'l Ulema Bahaeddin Veled'e hediye edilmistir.

 

Sultânü'l Ulema 12 Ocak 1231 yilinda vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmistir. Bu defin, gül bahçesine yapilan ilk defindir.

 

Sultânü'l Ulema'nin ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlâna'ya müracaat ederek babasinin mezarinin üzerine bir türbe yaptirmak istediklerini söylemislerse de Mevlâna "Gök Kubbe'den daha iyi türbe mi olur" diyerek bu istegi reddetmistir. Ancak kendisi 17 Aralik 1273 yilinda vefat edince Mevlâna'nin oglu Sultan Veled Mevlâna'nin mezarinin üzerine türbe yaptirmak isteyenlerin isteklerini kabul etmistir. "Kubbe-i Hadra" (Yesil Kubbe) denilen türbe dört fil ayagi (kalin sütun) üzerine 130.000 Selçukî Dirhemine Mimar Tebrizli Bedreddin'e yaptirilmistir. Bu tarihten sonra insaî faaliyetler hiç bitmemis, 19 yy.in sonuna kadar parçalar halinde devam etmistir.

 

Mevlevî Dergâhi ve Türbe 1926 yilinda "Konya Âsâr-i Âtîka Müzesi" adi altinda müze olarak hizmete baslamistir. 1954 yilinda ise müzenin teshir tanzimi yeniden elden geçirilmis ve müzenin adi "Mevlâna Müzesi" olarak degistirilmistir.

 

HZ. MEVLANA'NIN ESERLERI

 

1. Mesnevi: Mesnevi, klasik dogu edebiyatinda, bir siir tarzinin adidir. Bu tarzla yazilan siirlerde, her beyitin iki misrasi kendi arasinada kafiyelidir. Bir beyitin kaiyesinin kendisinden önce gelen beyitlerle de kendisinden sonra gelen beyitlerle de uyumu gerekmez bu nedenle uzun sürecek konular veya hikayeler siir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolayligi nedeniyle mesnevi tarzi seçilirdi. Bu suretle siir, beyit beyit sürüp giderdi. Mesnevi her ne kadar klasik dogu siirinin bir siir tarzi ise de Mesnevi denildigi zaman akla Mevlana'nin Mesnevi'si gelir. Mevlana Mesnevi'yi Çelebi Hüsameddin'in istegi üzerine yazmistir. Katibi Çelebi Hüsameddin'in yazdigina göre, Mevlana Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, otururken yürürken hatta sema ederken söylermis. Çelebi Hüsameddin'de yazarmis. Mesnevi'nin dili Farsça'dir. Halen Mevlana Müzesi'nde teshirde bulunan 1278 tarihli, elimizdeki en eski Mesnevi nüshasidir. Bu nüshaya göre, beyit sayisi 25618 dir. Bu Nesnevi nüshasi Mevlana'dan sonra bu konuda en yetkili iki isim olan oglu Sultan Veled'in ve katibi Çelebi Hüsameddin'in tashihinden geçmis olmasi nedeniyle ayni zamanda en saglam nüshadir. Mesnevi'nin vezni; Fa i la tün - Fa i la tün - Fa i lün' dür. Mevlana alti büyük cilt olan Mesnevi'sin de, tasavvufi fikir ve düsüncelerini, bir birine ulanmis hikayeler halinde anlatmaktadir.

 

2. Divan-i Kebir: Divan, sairlerin siirlerini topladiklari deftere denir. Divan-i Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divan" manasina gelir. Mevlana'nin çesitli konularda söyledigi siirlerin tamami bu divandadir. Divan-i Kebir'in dili de Farsça olmakla beraber, Mevlana Divanin içinde az sayida Arapça, Türkçe ve Rumca siire de yer vermistir. Divan-i Kebir 21 küçük divan (Bahir) ile Rubai Divani'nin bir araya getirilmesiyle olusmustur. Divan-i Kebir'in beyit adeti 40.000 i asmaktadir. Mevlana, Divan-i kebir'deki bazi siirlerini Sems Mahlasi ile yazdigi için bu divana, Divan-i Sems de denilmektedir. Divanda yer alan siirler vezin ve kafiyeler göz önüne alinarak düzenlenmistir.

 

3. Mektubat: Mevlana'nin basta Selçuklu Hükümdarlarina ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açiklayici bilgiler vermek için yazdigi 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarinda, edebi mektup yazma kaidelerine uymamis, aynen konustugu gibi yazmistir. Mektuplarinda "kulunuz, bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemistir. Hitaplarinda mevki ve memuriyet adlari müstesna, mektup yazdigi kisinin aklina, inancina ve yaptigi iyi islere göre kendisine hangi hitap tarzi yakisiyorsa o sözlerle ve o vasiflarla hitap etmistir.

 

4. Fihi Ma Fih: Fihi Ma Fih "Onun içindeki içindedir" manasina gelmektedir. Bu eser Mevlana'nin çesitli meclislerde yaptigi sohbetlerin, oglu Sultan Veled tarafindan toplanmasi ile meydana gelmistir. 61 bölümden olusmaktadir. Bu bölümlerden bir kismi, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alinmistir. Eserde bazi siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser ayni zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürsit ve mürid, ask ve sema gibi konular islenmistir.

 

5. Mecalis-i Seba'a: Mecali-i Seb'a, adından da anlasılacagı üzere Mevlana'nın yedi meclisi nin yedi vaazı nin not edilmesinden meydana gelmistir. Mevlana'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oglu Sultan Veled tarafindan not edilmis, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra Mevlana'nın tashihinden geçmis olması kuvvetle muhtemeldir. Siiri amaç degil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlana, yedi meclisinde serh ettigi Hadis'lerin konulari bakımından tasnifi söyledir.

 

a. Dogru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacagı.

b. Suçtan kurtulus. Akıl yolu ile gafletten uyanış.

c. Inanç'daki kudret.

d. Tövbe edip dogru yolu bulanlar, Allah'in sevgili kullari olurlar.

e. Bilginin degeri.

f. Gaflete dalis.

g. Aklin önemi.

 

Bu yedi meclisde, asil serh edilen hadislerle beraber, 41 hadis daha geçmektedir. Mevlana tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlana yedi mecliste her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile baslamakta, açiklanacak konulari ve tasavvufi görüslerini hikaye ve siirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazilisinda da aynen kullanılmıştır.

 

"Cömertlik ve yardim etmede akarsu gibi ol,

Sefkat ve merhamette günes gibi ol,

Baskalarinin kusurunu örtmede gece gibi ol,

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol,

Hosgörülükte deniz gibi ol,

Ya oldugun gibi görün, ya göründügün gibi ol."

Share this post


Link to post
Share on other sites

Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlana’yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

 

 

Doğum Yeri ve Yılı

 

Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh’tir. Mevlana’nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu’l-evvel, 604) dir.

 

Nesebi (Soyu)

 

Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultanü’l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’dir. Eflaki’ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana’nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed’in torunu Hazret-i Hüseyin’e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed’in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a ulaştığını kaydediyorlar.

 

Babası Bahaeddin Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti

 

Bahaeddin Veled, 1150’de Belh’de doğmuş, babası ve dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübra (? – 1221)’dan feyz almıştır. Bahaeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi. İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan Diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi. Kaynakların ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed’in manevi işaretiyle, Baheddin Veled’e Sultanü’l- Ulema ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Bu ünvanın verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı.

 

Onları halkın gözünde belirtmek, halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hatta anane gereğince imzaların üstünde bu ünvanları kullanmaya mecburdurlar onlar kazandıkları bu ünvanları kendileri için manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzere, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va’z ederdi. Va’zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve “Semavi (Allah’dan olan ilahi) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümidi olur” derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Razi’ye ve ona uyan Harezmşah’ın aleyhinde bulunur; onları bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi: “Muhammed Mustafa’nın yürüyüşünden dahi iyi yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedim”

 

Hazret-i Mevlana’nın Babası ile Belh’ten Çıkışları ve Konya’ya Gelişleri

 

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin Veled’in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah’a gammazladı. Bahaeddin Veled’in de gönlü Harezmşah’tan incindi ve Belh’i terk etti. Ancak araştırıcılar, Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler. Sultanü’l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur’a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat’a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled şu manidar cevabı verir: “Allah’dan geldik, Allah’a gidiyoruz.

 

Allah’dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.” Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)’ye ulaştığında: “Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled”den başkası söyleyemez” dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddin Veled’in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled, Bağdat’ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan Kabe’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Bahaeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlana olduğu halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya, oradan Erzincan’a, oradan Karaman’a uğradılar. Karaman’da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya’yı seçip oraya yerleştiler.

 

Göç Yolunda Hazret-i Mevlana’ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar

 

Şeyh Attar Hazretleri: Belh’i terk ettikten sonra Bağdat’a doğru yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur’a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlana’nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder ve babasına da; “Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.” der.

 

Şeyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü’l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultaü’l-Ulema’nın arkasında yürüyen Mevlana’ya bakarak: “Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor” demiştir.

 

Hazret-i Mevlana’nın Evlenmesi

 

Karaman’da bulundukları 1225 tarihinde Mevlana, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

 

Hazret-i Mevlana’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu: “Hak Teala’nın Anadolu halkı hıkkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah’ın aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.

 

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar.”

Hazret-i Mevlana’yı Yetiştiren Mutasavvıflar

 

Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled Hazretleri

 

Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahaeddin Veled, Mevlana’nın ilk mürşididir. Yani Mevlana’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulunce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçukluluların Sultanı Alaaddin Keykubat’tan yakın alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddin Veled’in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi. Sultaü’l-Ulemaya gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu hayranlıkla şöyle över;

 

“Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri ördüke, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur.” Dünya sultanına hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi alemde göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultanü’l-Ulema, sadece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.

 

Seyyid Burhaneddin Hazretleri

 

Bahaeddin Veled’in irtihalinde Mevlana yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu. Mevlana, babasından sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altına girdi.

 

Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri irfanının delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarda taşıyıp dolaştırdığı Mevlana’ya dedi ki: “Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy.” Mevlana babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.

 

Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin’i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim, Mesnevi’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; “Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin.”

 

Hazret-i Mevlana’nın Konya Dışına Seyahati

Halep ve Şam’a Gidişi: Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in izniyle Haleb’e gitti. Halaviyye Medresesi’nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin’den ders aldı. Mevlana, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam’daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

 

Şam’da Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme

 

Eflaki’ye göre Mevlana, Şam’da Şemseddin-i Tebrizi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir. Şemseddin-i Tebrizi, bir gün halkın arasında, Mevlana’nın elini yakalayıp öper ve ona “Dünyanın sarrafı beni anla!” diye hitap eder ve kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek ve Mevlana ile içli dışlı sohbet edecektir.

 

Hazret-i Mevlana Kamil Bir Mürşid

 

Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya’ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin’in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle, “Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt.” Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana’dan izin alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür (1241-1242).

 

Türbesi Kayseri’dedir. Mevlana Seyyid Burhaneddin’in Konya’dan ayrılışından sonra, irşad (Allah Yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi vardı.

 

Hazret-i Mevlana’nın Dostları, Halifeleri;

Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar

 

Şems-i Tebrizi Hazretleri

 

Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186 dır. Tebrizli Melekdad oğlu Ali’nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegane şeyhi olarak gördüğü Tekbirzi Şeyh Ebu Bekir Sellebaf’a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyehate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok bir çok yerler dolaştı, zamanının arifleriyle görüştü. Bu arifleri, mana alemindeki uçuşunda kinaye olarak Şems’e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir. Şems, ta çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine ilahi aşka dalarak yaşayan bir şahsiyetti. Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kamil velidir.

 

Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems’in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah’ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında “Ey Allah’ım! Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum” diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belhli Sultanü’l-Ulema’nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya’ya geldi.

 

Hazret-i Mevlana ile Hazret-i Şems’in Buluşmaları

 

Mevlana ile şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems, altmış, Mevlana, otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk’a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: “Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlana’yı şaşılacak bir aleme çağırdı, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap.”

 

Hazret-i Mevlana’nın Maşukluk Mertebesine Erişmesi: Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar, “Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, maşukluk durağıdır. Aleme bu maşukluk durağına dair haber gelmemiş, bu durakta bulunanların ahvalini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin’i aşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmaması olan, maşukluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlana, ezelde, maşukluk denizinin incisiydi, her şey döner, aslına varır.”

 

Kim, kimi aradı? Hatırlara gelebilecek, “Şems mi Mevlana’yı aradı, Mevlana mı Şems’i” sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Şems, Mevlana’yı, Mevlana’da Şems’i aramıştır. Şems Mevlana’ya aşık ve taliptir, Mevlana’da Şems’e aşık ve taliptir. Çünkü aşık, aynı zamanda maşuk, maşuk aynı zamanda aşıktır. Mevlana der ki: “Dilberler (gönlü alıp götürenler, manevi güzeller), aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda suzusları arar.”

 

Hazret-i Mevlana’nın Manevi Yolculuğundaki Safhaları

 

Mevlana, manevi yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır. “hamdım, piştim, yandım.” Mevlana’nın pişmesi, babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’in feyizli nefesleriyle, yanması da Şems’in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.

 

Hazret-i Mevlana ile Şems Hakkında

 

Mevlana, Şems ile Konya’da buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlana’ya ayna oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı. Mevlana’nın Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems, Mevlana’yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.

 

Şems-i Tebrizi Hazretleri’nin Konya’dan Ayrılışı

 

Şems ile buluşan Mevlana, artık vartini Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen, Konya’dan Şam’a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).

 

Hazret-i Şems’in Konya’ya Dönüşü

 

Şems’in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığındaki kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam’a vardı, Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems’e sundu. Şems, “Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir.”diyerek, Mevlana’nın davetine icabet etti ve 1247 ‘de, Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya döndü.

 

Hazret-i Şems’in Kayboluşu

 

Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems’in şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled’e dedi ki: Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlana’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek.

 

Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek.” İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya’dan ansızın gidip kayboldu. Şems’in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems’i görmemiştir, dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir. “Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim.”

 

Hazret-i Mevlana’nın, Şems-i Tebrizi Hazretleri’ni Aramak İçin Şam’a Gidişi

 

Mevlana, Şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam’a gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in ifadesiyle Mevlana, Şam’da suret bakımından Tebrizli Şems’i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben.”

 

Konya’lı Kuyumcu Şeyh Selahaddin Hazretleri

 

Yağıbasan’ın oğlu Konyalı Zerkub (kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selahaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ummi olarak bilinen Şeyh Selahaddin, gençliğinde Seyyid Burhaneddin’in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kamil bir insandır. Ayrıca Şems’in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır. Mevlana ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selahaddin’in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zat, Şeyh Selahaddin’dir. Şeyh Selahddin, kuyumcu dükkanında altın varak yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.

 

Hazret-i Mevlana’nın Vecd ile Sema’ı

 

Şeyh Selahaddin’in, Mevlana ile tanışması ta Seyyid Burhaneddin’in manevi terbiyesi altına girdiği tarihte başlar, fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlana’ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hadisedir. Mevlana bir gün Şeyh Selahaddin’in Kuyumcular çarşısındaki dükkanının önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için çekiçle altın dövmekte olan Kuyumcu Şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir. (Allah tarafından manen çekilerek iradesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aşka dalarak) Sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlana’nın Sema ettiğini gören Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır.

 

Hazret-i Mevlana’nın, Şeyh Selahaddin Hazretleri’ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi

 

Mevlana, son Şam seyahatinde, mana yönünden Şems’i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh Selahaddin’i dost ve hemden olarak seçti. Mevlana, Şems’e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selahaddin’e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana, Allah’ın cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birbirini tayin etmiştir. İşte Şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlana, Şeyh Selahaddin’e yalnız manevi bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı hakkında, “Benim sağ gözüm” diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun’u oğlu Slutan Veled’e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.

 

Şeyh Selahaddin Hazretlerinin Olgunluğu

 

Mevlana’nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana’nın Şeyh Selahaddin’e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selahaddin’i, ümmidir diye, yüksek irşad makamına layık görmüyorlardı. Şems’e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar. Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selahaddin, “Mevlana, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki benim apaçık bir görüşüm yok, ben bir aynayım. Mevlana, ben de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O kendi güzelim yüzüne aşık, bundan başka fikre düşmek kötü bir şey” diyerek, kemal ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllüğünü) göstermiştir.

 

Şeyh Selahaddin Hazretleri’nin Ebedi Aleme Göçüşü

 

Mevlana ile Seyh Selahaddin, on yıl birbiriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet ettiler, ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal aleminde safalar sürdüler. Nihayet Şeyh Selahaddin hastalandı ve ebedi alemde göçtü (1259).

 

Çelebi Hüsameddin Hazretleri

 

Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya’ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya’dır. (1225) Çelebi lakabını kendisine veren Mevlana’dır. Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alaka ve himaye gördüğü halde, bütün hizmetkarları ve arkadaşlarıyla, Mevlana’nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlana’nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kamil insan olmuştur.

 

Hazret-i Mevlana’nın Çelebi Hüsameddin’i Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi

 

Mevlana, Şeyh Selahaddin’den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin’i seçti ve dostlarına şöyle dedi; “Ona baş eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin, sevgisini canınızın ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur.” Mevlana’nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled’in diliyle, “Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi kesildiler, Şems’e ve Şeyh Selahaddin’e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsameddin’e itaat ettiler.” Çelebi Hüsameddin on beş sene Mevlana’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlana’dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlana postunda oturdu.

 

Çelebi Hüsümeddin Hazretleri’nin Değeri

 

Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin’in bulunduğu meclis rahat bulur, huzur duyar, coşup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlana’ya göre, hakikatler memesinden manalar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsameddin’dir. Mesnevi’sinde bu manaya işaretle şöyle der; “Bu söz, can memesininde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va’zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri, na-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir. Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir (en ince) ve bam (en kalın) nağmeleri, nasıl olur da sağır kular için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil.” İşte İslami Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana’nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkartmıştır.

 

Çelebi Hüsameddin Hakkında

 

Mevlana’nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsalar, Risale’sinde, Çelebi Hüsameddin’in değerini şu cümlelerle belirtiyor; “Hakikatte Hüdavendigar Hazretlemizin tam mazhari Çelebi Hüsameddin idi ve bütün Mesnev-i Şerif onun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevi’nin yalnızca yazılması hususunda, kıyamete kadar Çelebi Hüsameddin’e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler.”

 

Mesnevi’nin Yazılışı

 

Eflaki, Mesnevi’nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: “Mevlana Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin’in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi’yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür’atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlana’ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.” Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında sona erdi.

 

Hazret-i Mevlana’nın Baki Aleme Göçüşü

 

Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık haberi Konya’da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

 

Şeyh Sadreddin (? – 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana’ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip, “Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz” diye temennide bulundu. Bu nun üzerine Mevlana: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?” dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.

 

Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın hanımı, Mevlana’ya hitaben; “Ey alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. “Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lazımdı.” Mevlana cevaben, “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud’uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur”

 

Hazret-i Mevlana’nın Vasiyeti

 

“Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.”

 

Şeb-i Arus

 

irfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5 Cemaziye’l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.

 

Hazret-i Mevlana’nın Cenaze Merasimi

 

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlana’nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar: “Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlana bizimdir, bizim imamımızdır” diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı. “Biz Musa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri’nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?

 

Hazret-i Mevlana’nın Cenaze Namazı

 

Mevlana’nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlana’nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti.

 

Hazret-i Mevlana’ya Yeşil Kubbe

 

Mevlana’ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Emir Pervane’nin eşi (Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı. Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin’dir. Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar da Mevlana’nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. Bu sanduka bu gün, Sultan”ül-Ulema Bahaeddin Veled’in kabri üzerindedir.

 

Hazret-i Mevlana’nın Ölüme ve Mezara Bakışı

 

“Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık aleminin fezasındadır.”

 

Hazret-i Mevlana’nın Ziyaretçilerine Seslenişi

 

“Kardeş, mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım.”

 

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız?

Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest Schattenprinz-de

cok güzel yazmissin tesekürler prayer. kac saatir bir kendini bilmezle bu konu hakkinda tartisiyorum.adam tutturmus mevlana irkci nebilim türkleri sevmiyor,türkceyi sevmiyor, sevmedigi icin türkce eseri yok, rumlari yüksek görüyor seviyor. türklere barbar diyor vs gibi sacmaliklari dile getiriyor ve savunuyor.

 

sahsa böyle birseyin olmasinin imkansiz oldugunu, böyle birseyin olmadigini, zaten mesneviyi okusa , orda irk mezhep din ayrimi yapmadigini görecegini dile getiriyorum. ama arkadas olayi bana hakarete kadar götürüyor.

yabu sitede bazen gercektende cok sinir bozucu ,saygisiz insanlar var.

neyse böyle bir konu acman cok güzel.bir konyali olarak ve mevlana asigi olarak cok hosuma gitti. sevgilerimi ve saygilarimi sunuyorum :)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ben de çok sinirlendim Hz Mevlana benim için çok özel. Yıllardır bilgi topluyorum bilgisayarımda E -book halinde eserleri var burayada kopyalarım inşallah. Vakit ayırıp okurlarsa ne kadar yanıldıklarını görürler Allah hidayet versin arkadaşlarada...

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest Deli_Kadir

eline emegine saglik arkadasim

Share this post


Link to post
Share on other sites

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

 

Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında 'Bilginlerin Sultanı' ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

 

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

 

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

 

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

 

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

 

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

 

Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

 

Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

 

Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

 

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te 'mutlak kemâlin varlığını' cemalinde de 'Tanrı nurlarını' görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

 

Yaşamını 'Hamdım, piştim, yandım' sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

 

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen 'Şeb-i Arûs' diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

 

[ame]

[/ame]

 

[ame]

[/ame]

 

[ame]

[/ame]

 

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,

ister kafir, ister mecusi,

ister puta tapan ol yine gel,

bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,

yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeliyiz,

Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeliyiz biz...

Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?

Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.

 

Mevlana Celaleddin Rumi

  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest vâcid

Allah razı olsun..Harika bi paylaşım..Mevlanaa..

 

kendileri demiş ki (aklımda kaldığı kadarıyla)

 

Benim bu eserimi okuyan bir kısım insan onu masal sanacaktır...

Bir kısım insan da ilahi sırların en derinlerini bulacaktır..

 

buna benzer birşeydi...

Share this post


Link to post
Share on other sites

Teşekkür ederim ilginize Ceberut, Allah sizden de razı olsun

--------------------

Dün Mevlana'nın ölüm yıldönümüydü.

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest vâcid

Böyle insanlar başımızın tacı gönlümüzün nuru olmalı ama gereken önemi ve hassasiyeti gösteremiyoruz..Çoğumuz mesneviyi.... fihi ma fihi falan okumamışızdır...Yanlış hatırlamıyorsam 1-17 aralık arasında bazı etkinlikler vardı..Sema gösterileri falan..

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest INRI

mesneviyi zevkle okumuştum :) mevlanayıda severim aşıkları kim sevmez :)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×
×
  • Create New...