Jump to content
Sign in to follow this  
İη¢ιѕєℓ

Necati Cumalı Üzerine

Recommended Posts

Necati Cumalı'nın ilk düzyazısını Varlık'ın Ocak 1948 sayısında gördüm.

 

 

Daha önce hep şiirler yazıyordu Cumalı. Çok değişik şiirlerdi bu şiirler. Kimseninkine benzemiyordu.

 

 

Kendi kendime sorardım, gerçek şiir nasıl olur, şiir böyle mi olur derdim. Ama okurdum, Necati Cumalı'nın şiirlerini, arardım, görmek isterdim. Baudelaire'in, Verlaine'in şiirlerinin asıllarının bize ezberletildiği; aruz, hece ölçülerinin öğretildiği yıllarda çok okuyan, güzel bulduklarını seçip ayıran bir okur olarak "Böyle mi olur?" desem de Necati Cumalı'nın şiirlerini arıyordum.

 

 

Yumuşak, alçakgönüllü, gerilimsiz, öykü anlatır gibi yazılmış, insanı tatlı tatlı sürükleyen, düzyazıyı anımsatan dizelerdi bunlar...

 

 

Hiç uyum ardında koşmuyordu, uyak arama gereksinimi duymuyordu, uyumun ve uyağın, musikinin yardımını istemeden dizeler yazıyordu. Ama, bizim öğrendiğimiz, bildiğimiz anlamda da olmasa bir musiki de yok değildi. Çok değişik bir musiki izlenimi, çok değişik bir güzel-uyum vardı onda. Bu yolda üç şiir kitabı yayımlamıştı: Kızılçullu Yolu, Harbe Gidenin Şarkıları, Mayıs Ayı Notları... Doğrusu, elimden düşürmüyordum bu kitapları. Cumalı'nın anılarına yaslanan şiirlerdi bunlar...

 

 

Derken "Bunlar Hep Hatıra Olacak" adlı öyküsü yayımlandı 1948'de. Anılarını anlatıyor. Yazının üstüne "Hikâye" imi konmamış olsaydı, "Anılarım" denseydi; biz o yazıyı "Cumalı'nın anıları" diye okuyacaktık ve çok sevecektik.

 

 

Cumalı şiirinin tiryakiliğiyle bu öyküyü de sevdim, "Henüz öykü yazmakta acemi..." deyivermiş de olsam...

 

 

Üniversitede hukuk öğrenimi döneminde iki arkadaşıyla, Selimle, Âsım'la birlikte küçük bir odada barınışlarını, başka bir eve çıkışlarını ve bütün çevrelerini anlatıyor bu yazısında. Üniversite yılları anıları... Cumalı'nın şiirlerinde gördüğümüz dünyası daha somut olarak karşımıza çıkıyor. Herkes için iyilik düşünen, sevecen, bütün yoksulluklara, yoksunluklara karşın mutlu bir Necati Cumalı... Bu mutlu genç şöyle diyor bir yerde: "Erkenden eve gider yatakların içinde okumaya başlardık. İkisi ders kitaplarından, notlardan başka bir şey okumazlardı. Ben ne zaman elime ders kitabı alsam arkasından hemen hülyaya dalardım. İmtihanlar yaklaşıncaya kadar saatte bir sayfadan fazla okuyabildiğimi hiç hatırlamam. Onlar sayfaları arkası arkasına çevirirken, ben, ya yazacağım şiirleri, hikâyeleri düşünür; yahut sevdiğim cinsten kitaplar okurdum. Romanlar, şiir kitapları vs."

 

 

Necati Cumalı'nın doğrudan kendisi var bu anılarda; çevresi, arkadaşları, iç dünyası, duyguları, aşk üstüne düşünceleri, insanlar üstüne, kendi yaşamları üstüne düşleri var. Bu yoksulluklar geçecek, yalnızca anı olarak kalacak diye düşünür. «Senelerce sonra bunlar hep hatıra olacak , ben de Selim de para, şöhret sahibi insanlar olacaktık. Birbirimizden uzakta da olsa, birbirimizin adı geçti mi 'Benim mektepte en iyi arkadaşımdı.' diyecektik» der. Selim'le Âsım'ın Hukuk Fakültesi'ni bitirdikleri sırada, bir gün, üçü birlikte bir ayrılış gecesi düzenlerler; birbirlerini mektupsuz bırakmayacaklarını, hiç unutmayacaklarını söyleyip durmalarına karşın ondan sonra üçü bir daha hiç bir araya gelmezler.

 

 

Necati Cumalı'nın gördüğüm ikinci düzyazısı, bir soruşturma. Adı: "Nurullah Ataç'la Dil Üzerine Konuşma". Bu yazı da Varlık'ta yayımlandı. Ağustos 1948'de. Birinci düzyazıdan çok daha düzgün yazılmış. Bunda kuşkusuz Nurullah Ataç'ın rolü var. Soruları soran Cumalı, yanıtları veren Ataç. Yanıtları doğrudan Ataç'ın kaleme aldığı düşünülebilir. İlk soru söyle: "Son zamanlarda dil özleşmesi hareketine karşı basında şiddetli hücumlar göze çarpıyor. Bu hususta siz ne düşünüyorsunuz?" Nurullah Ataç'ın bu birinci soruya yanıtı:

 

 

«Dil özleşmesine birçok yazarlarımızın saldırdıkları doğrudur; ama neden 'son zamanlarda' diyorsunuz? Öteden beri böyledir bu. Meşrutiyet'in ilk yılarında Selanik'te çıkan Genç Kalemler dergisi dilimizin sadeleşmesi gerektiğini söylerken, arapça, farsça kurallarına göre yapılmış terkipleri, cemileri kullanmayalım derken İstanbul gazetelerindeki yazarlarımız gene saldırmamışlar mıydı? Az mı alay ettiler!... Cenap Şahabettin, Ali Canip'le arkadaşlarına gülerek: 'Vatan sağır kef istiyormuş!' derken İstanbul yazarlarının çoğu, hemen hemen hepsi, ondan yana idiler. Ne oldu sonra? O gün saldıran, gülen, 'İstemeyiz!' diye bağıran yazarların hepsi de arapça, farsça terkipleri, cemileri bıraktılar. Davayı alay edenler, çoğunluk gibi gözükenler değil, kendileriyle alay edilenler, sözü edilmeye değmez bir azınlık gibi gözükenler, Genç Kalemler kazandı. Bugün de bırakın saldırsınlar, alay etsinler, öfkelenip köpürsünler: Davayı onlar kazanmayacak, biz kazanacağız; türkçeden arapça, farsça kurallarına göre yapılmış terkipler, cemiler kalktığı gibi köklerini artık bilmez olduğumuz, bize günden güne yabancılaşan arapça, farsça sözler de kalkacak Bakın, bugün dil devrimine en çok sinirlenenler, en şiddetle hücum edenler bile 'Lisan meselesi' diyemiyorlar, 'Dil meselesi' diyorlar; oysaki daha dört beş yıl önce, en ılımlıları yani mutedilleri arasında bile: 'Dil başka, lisan başka; lisan'ı yabancıdır diye atarsak türkçeyi fakirleştiririz' diyenler çoktu. Dikkatle okuyun yazıları, türkçe kelimeler günden güne çoğalıyor. Fuat Başgil, 1945 yılında Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazısında 'lengistik elemanlar' diyordu; o yazıyı, yeni bastırdığı küçük bir kitaba almış, şimdi 'dil elemanları' diyor. Kişi oğlundan umut kesilmez, yakında eleman 'nın da türkçede yakışıksız bir söz olduğunu anlar, onun yerine belki öğe der, belki daha bir iyisini arar; hiç değilse, Fransızların deyişine öykünmenin, yani taklit etmenin bir ayıp olduğunu sezer de doğrudan doğruya latinceye gidip element der (...)

 

 

Bence çabuk çabuk durmaz bu dil devrimi, daha çok kimseler saldırır, daha çok alay edenler olur; kim bilir? Belki o saldırışların, o alayların da bir iyiliği dokunur, önem’i önemli 'yi alay için kullandılar; şimdi ise en ağır başlı yazılarında bile, ne yaptıklarını belki kendileri bile bilmeden, 'önemli' deyip geçiyorlar.»

 

 

Necati Cumalı, üç şiir kitabını yayımladıktan sonra, düzyazıya iyice yönelir. Bir yandan şiirini de geliştirmekte, yoğun bir biçimde çalışmaktadır.

 

 

Bu sıralarda Oktay Akbal "Şair Dostlarım" adlı bir diziye başlamıştır. Oktay Akbal'ın "Şair Dostlarım" dizisinin ilk yazısı, Behçet Necatigil" başlıklı yazı oldu. Tatlı tatlı okunan insanı sürükleyen bir yazıydı o. Bir yerinde de şöyle diyor:

 

 

"... bir şair dostun üzerimde bıraktığı izlenimleri kâğıt üzerine dökmek, onun belirsiz bir portresini çizmek istedim."

 

 

Gerçekten Oktay Akbal, bir ressam gibi güzel bir portre çizmişti; herkes, böylece Behçet Necatigil'i iyice tanımıştı.

 

 

Bu ilk yazıdan sonra, okurlar, Oktay Akbal'dan yeni yazılar beklemeye başladılar. O da hiç gecikmeden "Şair Dostlarım" dizisinin ikinci yazısını yayımladı; bu, Necati Cumalı için yazdığı yazıydı.

 

 

Okurlar, Oktay Akbal'ın yazısını beğenerek okuduysa da, Necati Cumalı, büyük tepki göstererek hemen ertesi sayıda (Varlık, Aralık 1948) bir yanıt verdi.

 

 

«Akbal hakkımda aslı astarı olmayan bir sürü şey sıraladıktan sonra yazısını 'samimî, içten bir sesleniş' olarak kabul etmemi istiyor.» diye karşı çıkarak başladıktan sonra yazı boyunca kendini savundu.

 

 

Oktay Akbal'ın başka bir yazısının "Dostum Alain Fournier" başlığı taşıdığını, kendisine de 'Dostum' dediğine göre, kendisinin de, Oktay Akbal'ın gözünde Alain Fournier aşamasına ulaştığını söylüyor. Ancak insan dostum dediği kişi üstüne daha açık fikiri bulunması gerektiğini açıklıyor bu yazıda.

 

 

Birtakım şairler işlerine geldiği için Necati'ye şiiri bırakmasını salık verdiğine göre, Oktay Akbal da niçin öyküyü bırakıp şiire hız vermesini salık veriyordu? Oktay Akbal, Necati Cumalı'nın öykülerinden söz açtığına göre, hangilerini okumuştu?

 

 

Necati Cumalı, öykü anlayışının başka türlü olduğunu, Oktay Akbal'ın öykülerini beğenmemesini doğal karşıladığını, ancak, kendisinin de kendi anlayışına göre öyküler yazmak hakkı olduğunu açıklar. Sonra yazısını şöyle bitirir:

 

 

«... Ben yirmi sekiz yaşındayım. Oktay da tahminime göre 28-30 yaşındadır. Daha önümüzde tabii bir insan ömrüne göre yaşanacak uzun yıllar var. İkimiz de henüz bu türlü hatıralarla avunacak çağa gelmedik. Bıraksın bu şairane içlenmeleri de, yaşına yaraşır konularla uğraşsın.»

 

 

Kısaca diyebilirim ki Necati Cumalı, bu yazısında Oktay Akbal'ın kendisi için yazdıklarına baştan sona karşı çıkar.

 

 

Bir yazın izleyicisi olarak, ben, Akbal'ın da, Cumalı'nın da hiç ardını bırakmadım. Her ikisi de benim sevdiğim, izlediğim yazarlar olarak kaldı. Her ikisi de çalışmalarını kendi anlayışlarıyla yürüterek birbirinden güzel yapıtlar ortaya koydular. Her ikisi de gelişmeye, ileriye, cumhuriyet devrimlerine yandaş aydınlar olarak kişiliklerini geliştirdiler.

 

 

Oktay Akbal, doksanlı yılların başında Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı bulunuyordu. 1992'de , Necati Cumalı da 70 yaşına basmıştı. TYS, Oktay Akbal'ın başkanlığında Necati Cumalı'ya yaş kutlaması töreni düzenlemeyi kararlaştırdı. Necati Cumalı için 13 Ocak 1992 günü Karaca Tiyatrosu'nda "Necati Cumalı Gecesi" görkemli bir tören olarak düzenlendi.

 

 

Törenin konuşmacıları şu adlardan oluşuyordu: Oktay Akbal, Melisa Gürpınar, Konur Ertop, Raik Alnıaçık, Radi Fiş, Muzaffer Uyguner, Yıldız Kenter, kuşkusuz bir de Necati Cumalı'nın kendisi vardı. Sunuculuk görevini de Gülsen Tuncer üstlenmişti.

 

 

Türk Dili Dergisi, bu törene özel çağrılı olarak katılmıştı. Bütün etkinlikleri baştan sona izledi. Konuşmaları ses aygıtına düzenli olarak kaydetti. 1992 yılının Mayıs ayında çıkan 30. sayımız Necati Cumalı sayısı olarak yayımlandı.

 

 

O günlerde Necati Cumalı'nın öleceği usumuzun kıyısından bile geçmiyordu. Capcanlı bir Necati Cumalı vardı karşımızda. Bugün ise, Türk Dili Dergisi'nin Mayıs-Haziran 1992 sayısı, bizim için Necati Cumalı’dan bir anı olarak, araştırmacılar, incelemeciler için de bir kaynak olarak bulunuyor elimizde.

 

 

Toplantının açış konuşmasını Oktay Akbal yaptı. Şöyle dedi: «'Ustalarımıza Saygı' adı altında çeşitli toplantılar düzenledik. Edebiyatımıza yapıtlarıyla hizmet etmiş olan büyüklerimizi, arkadaşlarımızı hep birlikte alkışladık, görüşlerini dinledik geçen yıllarda...

 

 

Bu yıl, ilk oluyor toplantımız. Güzel bir raslantı oldu; yarım yüzyıllık dostum sevgili Necati Cumalı'nın 70'i biraz da aşmış doğum günü pastasını yiyeceğiz.

 

 

Şimdi Necati Cumalı'yı benim tanıtmam uygun olur mu? Kendisi 17, 18 yaşından beri şiirleriyle, daha sonra oyunlarıyla, romanlarıyla, öyküleriyle, denemeleriyle... dört başı bayındır gerçekten büyük bir yazarımız. Son kırk yılı hep günü gününe yaşamış, bize de yaşatmış bir arkadaşımız.

 

 

Necati Cumalı'ya Genel Yazmanımız Melisa Gürpınar sorular soracak, ben yalnızca yetmişinci yaşında kendini nasıl duyumsuyorsun demek istiyorum.»

 

 

Necati Cumalı'nın yanıtı şu; «Aynaya bakmasam anımsamıyacağım 70 yaşımda olduğumu. Aynaya bakınca, saçlarımı görüyorum. Apak, apak olmuş... Yoksa içimde bir değişiklik yok. Hâlâ çocuk gibiyim... Yaşar Kemal yazdı, 'ömrünce çocuk kalacak." dedi benim için. Bu bir yaradılış sorunu, çocukluk yitirilince şiir de onunla birlikte gider; şairler çocuk kalır...»

 

 

Melisa Gürpınar, sorular sorarak Necati Cumalı'yı yaşamı ve yapıtları üstüne konuşturdu; Muzaffer Uyguner, Necati Cumalı'nın şiirini anlattı; Konur Ertop, Cumalı'nın şiirindeki Urla'dan izler sergiledi; Raik Alnıaçık, Cumalı-Tiyatro İlişkilerini anlattı. Türkolog Radi Fiş, "Karda Ayak İzleri Var" şiirinin Rusçaya çeviriş öyküsünü anlattı. Yıldız Kenter, Necati Cumalı'dan seçilmiş şiirler okudu.

 

 

Radi Fiş, bu toplantıda, ikinci dünya savaşında kendi kuşağından yalnızca yüzde yirmisinin kaldığını, öbürlerini yitirdiklerini açıkladı. İşte bu kuşağın duygularını Türkiye'de Necati Cumalı'nın şiire geçirdiğini, onun için o şiiri Rusçaya çevirdiğini söyledi. Necati Cumalı'ya kuşağın duygularını şiire geçirdiği için teşekkür etti. Radi Fiş, şiirin Rusça çevirisinini okuduktan sonra, Türkçesini de Gülsen Tuncer'e okutturdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

KARDA AYAK İZLERİ VAR

 

 

Karda ayak izleri var

 

 

Vurulup düştükleri yere kadar

 

 

Yüzleri tanınmayacak bir halde

 

 

Olduğu yerde kalmış cesetleri

 

 

 

 

 

Onlar için hatıra yok

 

 

Saat durmuş

 

 

Onlar için değil

 

 

Yıldızlar ve bu gece

 

 

Onlar için değil gelen güneş

 

 

Artık onların yok

 

 

Uzak şehirlerde

 

 

Sevdikleri

 

 

Artık hepsi bitti

 

 

Açlık, susuzluk ve kin

 

 

Ne matra ne ekmek torbası lâzım

 

 

Ne silâh

 

 

Elbise ve düşen şapka da lüzumsuz

 

 

Artık üşümezler ki

 

 

En güzel ocak ateşleri

 

 

Artık ısıtamaz ellerini

 

 

İsimlerini en yakın tanıdık

 

 

Söylese işitmezler

 

 

Kurt mu, dost mu, düşman mı?

 

 

Bilmeyecekler baş uçlarına geleni

 

 

 

 

 

Artık ne tren, ne gemi

 

 

Onları getirmez bir daha

 

 

Ahmet Miskioğlu

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...