Jump to content
Fatih

Mehmet Akif Ersoy

Recommended Posts

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul'da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih'in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif'tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif'in doğum tarihidir.

 

Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.

 

2. Mahmut'un, 3. Selim'in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.

 

Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.

 

Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.

Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul'a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan'ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.

Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek'li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi'dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi'nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara'dan hacca giderken Amasya'da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi'nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım'ın ikinci eşidir.

 

Akif'in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

 

Akif babasını,

"Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak

Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak."

diye tasvir eder.

 

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)

 

Akif, Annesini ise şöyle anlatır:

 

"Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı."

 

Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif'in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:

"Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:

 

Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk"

Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir."

 

Akif'in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor"

 

"Fatih semti, İstanbul'un içinde ikinci bir İstanbul'dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur."

 

Akif, İstanbul'un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

 

Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.

 

Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.

 

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz

Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!

Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...

Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.

Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?

Ne var gidip Yakacık'larda demgüzâr olacak

Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;

Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!

 

Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.

 

Babası O'nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

 

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: "Bu gece,

Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;

Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!"

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi

Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi

Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade

Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde."

 

Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.

 

Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.

 

İşte yetişkin Akif'in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif'in dünyası ya da Âkif'in içinde kendini bulduğu dünya...

 

Ve Akif'in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım'ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.

 

Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi'ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi'ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.

 

Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade'sinin (Annesi Âkif'e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif'in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih'te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.

 

Sonunda Tahir Efendi'nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye'yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif'i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.

 

İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.

 

Mülkiye'nin İ'dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye'ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye'nin Baytar Mektebi'ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.

 

Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye'ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur'un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif'in Pasteur'ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla "Bu ne ilâhi yüzdür" dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından "Mu'tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.

 

Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif'e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.

 

Yine bu okul, Akif'in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.

 

Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin "Doru" isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor.

 

Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.

 

22 Aralık 1893'te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık'ta "Orman ve NMa'adin ve Ziraat Nezare'Baytar Müfettiş Muavini" olarak tayin edilir.

 

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.

 

Bu seyahatler Akif'in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif'in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

 

Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893'te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli "Servet-i Fünun'da yayınlanır.

Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur'an'ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.

1 Eylül 1898'de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey'in kızı İsmet Hanım ile evlendi.

 

Akif'in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete'de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca'dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.

17 Ekim 1906'da mevcut görevine ilâveten "Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi'ne "Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907'de Çiftlik Makinist Mektebi'ne Türkçe Muallimi olarak atanır.

23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul'da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin'dir.

 

Akif'in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.

 

Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim" şeklindeki yemindeki "kayıtsız şartsız itaat "itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif'le değişir.

Akif'in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.

 

OKUDUĞU KİTAPLAR

 

Mesnevi

Hafız Divanı

Gülistan

Leyla ve Mecnun (Fuzuli)

Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet

 

kronolojisi

 

1873

Mehmet Akif İstanbul Fatih Sarıgüzel'de doğdu

 

1877

Mehmet Akif 4 yaşında mahalle mektebine başladı

 

13 Şubat 1878

İkinci Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatarak 33 yıl sürecek dönemini başlattı.

 

1879

Akif, 7 yaşında Emir Buhari İlkokulu'na başladı.

 

1882

3 yıllık ilkokulu bitirerek, 9 yaşında Rüştiye'ye girdi.

 

1885

12 yaşında Mekteb-i Mülkiye'nin lise kısmına başladı.

 

1887

14 yaşında, Mekteb-i Mülkiye'nin yüksek kısmına girdi.

 

1887-1888

Evleri yandı ve babası öldü.

 

1888

Akif, 15 yaşında, Baytar Mektebi'ne girdi.

 

3 Kasım 1892

19 yaşında, bilinen ilk şiirlerinden "Destur"u yazdı.

 

14 Aralık 1893

20 yaşında, Baytar Mektebi'ni bitirerek memurluğa başladı.

 

1894

21 yaşında, İsmet Hanım'la evlendi. Edirne'de gezici görevde bulunuyor.

 

14 Mart 1895

22 yaşında, yayımlanan ilk şiiri "Kur'an'a Hitap" Mektep Mecmuası'nda çıktı.

 

1896

23 yaşında, Beşinci Ordu'ya at satın almak için Adana'ya sonradan Şam'a kadar gitti.

 

20 Mayıs 1897

Türk-Yunan Savaşı başladı.

 

1897

Bazı şiirleri Resimli Gazete'de yayımlandı (24 yaşında). Cemalettin Efgani İstanbul'da öldü.

 

1899

Muhammed Abduh, Mısır Müftülüğü'ne atandı.

 

26 Haziran 1903

"Hersekli Arif Hikmet" manzumesini yazdı.

 

1905

Rusya'da Çarlığa karşı geniş ayaklanmalar; Muhammed Abduh öldü; Tevfik Fikret "Tarih-i Kadim"i yazdı. Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti Beşinci Şube Baytar Müfettiş Muavinliği'ne atandı.

 

4 Ekim 1906

İlk görevinin yanında, (33 yaşında) Halkalı Ziraat Mektebi'ne kompazisyon öğretmeni olarak da atandı.

 

29 Aralık 1906

"Küfe"yi yazdı.

 

25 Ağustos 1907

(34 yaşında). Çiftlik Ziraat Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı.

 

28 Ocak 1908

"Seyfi Baba"yı yazdı.

 

23 Temmuz 1908

İkinci Meşrutiyet ilan edildi.

 

28 Temmuz 1908

Mehmet Akif, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydoldu.

 

27 Ağustos 1908

Sebilürreşat'ın ilk sayısı ve Akif'in bu dergide ilk manzumesi "Fatih Camii" yayımlandı.

 

11 Kasım 1908

Darülfünun Edebiyat Müderrisliği'ne atandı.

 

17 Aralık 1908

Meclis-i Mebusan açıldı.

 

13 Nisan 1909

"31 Mart" Ayaklanması başladı.

 

27 Nisan 1909

İkinci Abdülhamit tahttan indirildi. Sultan Reşat padişah oldu.

 

1911

(38 yaşında). İlk kitabu Safahat Birinci Kitap adıyla yayımlandı.

 

29 Eylül 1911

Türk-İtalyan Savaşları başladı.

 

5 Mart 1912

Yazılarının yayınlandığı Sıratı Müstakim, sebillürreşat olarak adını değiştirdi.

 

1912

(39 yaşında) Safahat, İkinci Kitap "Süleymaniye Kürsüsünde" yayımlandı.

 

15 Ekim 1912

Türk-İtalyan Savaşı sona erdi.

 

8 Ekim 1912

Balkan Savaşları başladı.

 

23 Aralık 1912

Akif İstanbul'dan Mısır'a gitti.

 

6 Ocak 1913

Balkan Savaşları'nı sonuçlandırmak için toplanan Londra Konferansı sonuçsuz olarak dağıldı.

 

20 Şubat 1913

Akif, Mısır'dan İstanbul'a döndü.

 

23 Ocak 1913

İttihatçılar Babıâli Baskını'nı düzenleyerek iktidara hakim oldular.

 

2 Şubat 1913

Akif (40 yaşında). Beyazıt Cami Kürsüsü'nde halkı birliğe ve yurt savunmasına çağırdı.

 

7 Şubat 1913

Fatih Cami Kürsüsü'nde konuştu.

 

5 Mart 1913

Edirne teslim oldu.

 

11 Mayıs 1913

Akif memurluktan istifa etti.

 

30 Mayıs 1913

Londra Antlaşması'yla Edirne Bulgarlara bırakıldı.

Mayıs-Haziran Safahat, Üçüncü Kitap "Hakkın Sesleri" yayımlandı.

 

29 Haziran 1913

İkinci Balkan Savaşları başladı

 

10 Temmuz 1913

"Fatih Kürsüsü'nde" uzun manzumesi Sebilürreşat'ta yayımlandı.

 

21 Temmuz 1913

Edirne kurtarıldı.

 

10 Ağustos 1913

Bükreş Anlaşması'yla Balkan Savaşları sona erdi.

 

14 Ağustos 1913

Akif'in ilk "Tefsir Serif"i yayımlandı.

 

1914

"Fatih Kürsüsünde" kitap olarak yayımlandı. Yılın ilk aylarında Akif Mısır'a gitti, Medine'ye kadar yolculuk yaptı.

 

29 Ekim 1914

Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'na girdi.

 

Aralık (?) 1914

Akif (41 yaşında). Almanların elindeki esir Müslüman askerlerine propağanda yapmak amacıyla Almanya'ya gönderildi.

 

5 Mart 1915

Akif (42 yaşında). Berlin Hatıraları'nı bitirdi.

 

8 Nisan 1915

Berlin Hatırları yayımlanmaya başladı.

 

25 Kasım 1915

Sebiürreşat yayınına 5,5 ay ara verdi.

 

1916 (ilk Ayları)

Akif (43 yaşında). Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a Gezisi 4-5 ay sürdü.

 

10 Mayıs 1916

5,5 aylık aradan sonra Sebilürreşat yeniden yayımlandı.

 

26 Ekim 1916

Sebilreşşaü 20 ay kadar yeniden kapandı.

 

1917

Safahat, Beşinci Kitap Hatıralar yayımlandı; (44 yaşında) Akif, Lübnan'a geri döndü; Dar-ül Hikmet-ül İslamiye başkatipliğine atandı.

 

4 Temmuz 1918

Sultan Reşat öldü. Vahdettin tahta geçti.

 

17 Temmuz 1918

Sebilüreşşat, yeniden yayına başladı.

 

1918

"Süleymaniye Kürsüsünde" nin üçüncü basımı, Hakkın Selleri ve Hatıralar'ın ikinci basımları yapıldı.

 

30 Ekim 1918

Mondros Ateşkes Anlaşması imza edildi.

 

13 Kasım 1918

İtilaf donanması İstanbul'a geldi.

 

21 Aralık 1918

Meclis-i Mebusan kapatıldı.

 

26 Aralık 1918

Akif'in "Hala mı Boğuşmak" manzumesi yayımlandı.

 

15 Mayıs 1919

İzmir işgal edildi.

 

19 Mayıs 1919

Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktı.

 

12 Haziran 1919

Sebilürreşat, mandacılığa karşı çıktı.

 

26 Haziran 1919

Sebilürreşat, Türklerle Arapların ayrılamayacağını yazdı.

 

23 Temmuz 1919

Erzurum Kongresi açıldı.

 

4 Eylül 1919

Sivas Kongresi açıldı.

 

18 Eylül 1919

Akif (46 yaşında). Asım, Sebilürreşat'ta yayımlanmaya başlandı.

 

12 Ocak 1920

Son Osmanlı Mebuslar Meclisi açıldı.

22 Ocak 1920

(47 yaşında) Dar-ül Hikmet-ül İslamiye üyeliğine atandı.

 

23 Ocak 1920

Akif Balıkesir'de Zağanos Paşa Camii'nde halkı düşmana ve bozgunculara karşı birlik olmaya çağırdı.

 

16 Mart 1920

İstanbul İtilaf Devletleri'nce işgal edildi.

 

11 Nisan 1920

Şeyhülislamlık fetavası yayımlandı. Akif (47 yaşında). İstanbul'dan gizlice Anadolu'ya geçti.

 

23 Nisan 1920

Büyük Millet Meclisi açıldı.

 

28 Nisan 1920

Hakimiyeti Milliye Mehmet Akif'in Ankara'ya geldiğini yazdı.

 

3 Mayıs 1920

Dar-ül Hikmet-ül İslamiye'deki görevine son verildi.

 

6 Mayıs 1920

Sebilürreşat'ın İstanbul'da son sayısı yayımlandı.

 

3 Haziran 1920

Biga'da adaylar arasında en yüksek oyu alarak mebus seçildi.

 

5 Haziran 1920

Burdur Mebusluğu Meclis'te onaylandı.

Haziran 1920 İsyancıları bastırmak üzere Konya'ya gönderildi. Daha sonra Burdur ve Antalya'ya gitti.

 

15 Temmuz 1920

Mehmet Akif, Meclis'te ant içti. Eşref Edip, Kastamonu'ya geldi.

 

17 Temmuz 1920

Burdur Mebusluğu'nu tercih ettiğini Meclis Başkanlığı'na bildirdi. (18 Temmuz'da görüşülüp onaylandı.)

 

4 Ekim 1920

Basın ve Haber alma Genel Müdürlüğü, Meclis Başkanlığı'ndan Akif'in "irşat" için Kastamonu'ya gönderilmei iznini istedi.

 

19 Ekim 1920

Kastamonu'ya geldi.

 

25 Ekim 1920

Batı Cephesi Komutanlığı'nın isteğiyle, Maarif Vekaleti'nin İstiklal Marşı yarışması açtığı haberi Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

 

5 Kasım 1920

Açıksöz'de ilk manzumesi yayımlandı: "Kır Ağası'nın Rüyası."

 

5 Kasım 1920

Kastamonu Nasrullah Camii'nde Sevr Anlaşması'nı anlatarak halkı birliğe ve milli mücadeleye çağırdı. Avrupa'ya karşı Moskova yönetimiyle iyi ilişkiler geliştirilmesini savundu.

 

28 Kasım 1920

Sebilürreşat'ın Anadolu'da ki ilk sayısı Kastamonu'da, Akif'in Nasrullah Camii Kanuşmasıy'la yayımlandı.

 

3 Aralık 1920

Kastamonu ilçelerinde yaptığı konuşmalar nesterilmeye başladı.

 

24 Aralık 1920

Akif ve Eşref Edip Kastamonu'dan Ankara'ya gitti.

 

3 Şubat 1921

Sebilürreşat'ın Ankara'da ilk sayısı yayınlandı.

 

5 Şubat 1921

Maarif Vekili Namdullah Suphi Tanrısever bir mektupla Mehmet Akif'e başvurarak İstiklal Marşı Yarışması'na katılmasını istedi.

 

8 Şubat 1921

Meclis Kürsüsü'nde tek konuşmasını yaptı. Tevfik Paşa Hükümeti'ne yumuşak bir cevap yazılmasını önerdi. Mustafa Kemal buna karşı çıktı.

 

10 Şubat 1921

Elcezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa, Akif'e bir mektup yazarak Nasrullah Camii Konuşması'nı ödü. Onun Diyarbakır'da kitapçık halinde basıldığını haber verdi.

 

17 Şubat 1921

"İstiklal Marşı" Hakimiyeti Milliye ve Sebilürreşat'ta yayımlandı. (Açıksöz'de 21 Şubat tekrar Hakimiyeti Milliye; 14 Mart, Gaye-i Milliye; 26 Mart; Yeni Giresun (?), Öğüt: 29 Şubat!)

 

26 Şubat 1921

İstiklal Marşı konusu Meclis'e getirildi. Seçimin Meclis genel kurulunda yapılması kararlaştırıldı.

 

1 Mart 1921

İstiklala Marşı Meclis'in ikinci çalışma yılının açılışında okundu, alkışlarla karşılandı.

 

12 Mart 1921

(Akif 48 yaşında) İstiklal Marşı Meclis'te tartışılarak kabul edildi.

Mart 1921 Marş için beste yarışması açıldı.

 

19 Mart 1921

Akif'in de içinde olduğu Anadolu'da bir İslam kongresi için hazırlık kurulu ilk toplantısını yaptı.

 

1 Nisan 1921

Besteci Ali Rıfat Bey, bestelediği İstiklala Marşı'nı Kadıköy Apollon Tiyatrosu'nda çaldı.

 

 

14 Nisan 1921

(15 Nisan'da Sebilürreşet'ta) "Süleyman Nazif'e" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

 

30 Nisan 1921

Akif'in Afgan elçiliği ziyareti Sebilürreşat'ta neşredildi.

 

7 Mayıs 1921

"Bülbül" Sebilülreşat'ta yayımlandı.

 

9 Mayıs 1921

Sebilülreşat-Hükümet ilişkileri Meclis'te tartışıldı.

 

10 Mayıs 1921

Akif'in de üye olarak gösterildiği Birinci Grup Mustafa Kemal tarafından kuruldu.

 

23 Ağustos 1921

Sakarya Savaşı başladı ve 13 Eylül'de kazanıldı.

 

12 Eylül 1921

Akif'in Afgan Elçiliği'ni ziyareti Açıksöz'de yayımlandı.

 

24 Eylül 1921

(Ali Şükür'en konuşması) Kayseri'ye taşınan Sebilülreşat'ın buradaki ilk ve tik sayısı ile birlikte yayımlandı.

 

1 Kasım 1921

İstiklal Marşı'ınıbestelenmesi konusu Meclis'te tartışıldı. Genel kurul beste seçiminin İstanbul'da yapılması isteğini reddetti.

 

19 Kasım 1921

Ali Rıfat Bey'in bestesi Yarın gazetesinde yayımlandı.

 

10 Aralık 1921

2,5 aylık bir aradan sonra Sebilürreşat yeniden Ankara'da yayımlandı.

 

31 Aralık 1921

Akif ve arkadaşlarının İstanbul'daki ahlaksızlıkların kınanmasıyla ilgili önergesi tartışılarak kabul edildi.

 

3 Nisan 1922

(Akif 49 yaşında) "Leyla" Hakimiyeti Milliye'de yayımlandı.

 

26 Temmuz 1922

Akif, İstiklala Mahkemeleri aleyhine oy kullandı.

 

29 Temmuz 1922

Üç milletvekiliyle birlikte Akif'in, askerlerin bayramını kutlamak üzere cepheye gittiği açıklandı.

 

26 Ağustos 1922

Türk ordusu Büyük Taarruz'a başladı.

 

9 Eylül1922

Türk ordusu İzmir'e girdi. Meclis'te Sebilürreşat'a yardım konusu tartışıldı. Basına hükümet yardımı kesildi.

 

1 Kasım 1922

Padişahlık kaldırıldı.

 

16 Aralık 1922

Akif, Eğitim Komisyonu Başkanlığı'ndan istifa etti.

 

19 Ocak 1923

2 ay ve 7 günlük bir aradan sonra Sebilülreşat yeniden yayımlandı.

 

29 Ocak 1923

Yunus Nadi'nin Cumhuriyet'te "Yeni bir Savaş Devri" başlıklı yazısı mecliste tartışıldı. Akif ve arkadaşlarının yazıya itirazları kabul edilmedi.

 

1 Nisan 1923

Meclis, seçimlerin yenilenmesi kararını aldı.

 

12 Nisan 1923

Sebilürreşat'ın Ankara'da son sayısı çıktı.

Mayıs 1923 Mehmet Akif 50 yaşında, İstanbul'a döndü.

 

16 Mayıs 1923

Sebülürreşat, taşınmasından 3 yıl sonra yeniden İstanbul'da yayımlanmaya başladı.

Ekim 1923 Abbas Halim Paşa'nın çağrısına uyan Mehmet Akif kışı geçirmek üzere Mısır'a gitti. (1924 baharında dönecek, kışın yeniden gidecek,1925 baharında tekrar gelecek ve sonbaharında yeniden gidecektir.)

29 Ekim 1923

Cumhuriyet ilan edildi.

 

3 Mart 1923

Halifelik kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi yasası çıktı. Şer'iye ve Evkaf Vekaletleri kaldırıldı.

 

5 Mart 1925

Sebilürreşat'ın son sayısı yayımlandı.

 

6 Mart 1925

Hükümet, diğer bazı yayım organlarıyla birlikte Sebilürreşat'ı kapattı

Mayıs 1925 Sebilürreşat'ın sahibi ve müdürü Eşref Edip Fergon, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmak üzere tutuklanda.

 

1925

Mehmet Akif (52 yaşında) Mısır'a gitti.

 

2 Eylül 1925

Bakanlar Kurulu türbe ve zaviyelerin kapatılmasını (Kanun: 30 Kasım), memurların şapka giymesini (Kanun: 25 Kasım) kararlaştırdı.

 

17 Şubat 1926

İsviçre Medeni Kanunu uyarlanarak kabul edildi.

 

1926

Annesi 90 yaşında İstanbul'da öldü. 53 yaşındaki Akif, Mısır Darülfünunu Edebiyat Şubesi, Edebiyet-ı Türkiye müderrisliğine atandı. (1936'ya kadar)

 

10 Nisan 1928

Anayasa'dan "devletin dini, din-i İslamdır" ve din hükümlerinin meclis tarafından yerine getirileceği ibaretleri çıkarıldı.

 

1928

Akif'in damadı Ömer Rıza Doğrul, Safahat'ın mevcudu tükenmiş ciltlerini yeniden bastırdı. Kabil Elçiliği'ne giden Hikmet Bayur, Mısır'da Akif'ten Kur'an çevirisini istediyse de alamadı.

 

1 Aralık 1928

Yeni harfler kullanılmaya başlandı.

 

1 Ocak 1929

Eski yazıyı kullanma yasağı başladı.

 

1 Eylül 1929

Okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı.

 

22 Ocak 1932

Türkçe Kur'an ilk kez Yerebatan Camii'nde okundu.

 

1932

Mısır'a giden Eşref Edip Akif'in Kur'an çevirisini vermeye ikna edemedi.

 

7 Şubat 1933

İstanbul'da bütün camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı.

 

1933

Akif (60 yaşında), Mısır'da Safahat'ın yedinci kitabı Gölgeler'i bastırdı.

 

1935

Mısır'da hastalanan Akif (62 yaşında), tedavi olmak için Lübnan'a gitti. Oradan Antakya'ya geçti.

 

19 Haziran 1936

63 yaşına Akif hasta olarak İstanbul'a geldi.

 

27 Aralık 1936

Mehmet Akif, İstanbul'da siroz hastalığından öldü.

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest psychick

teşekkürler fatih, emeğine sağlık..:)

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest natilyus81

Mehmed Akif in az bilinen 13 özelliği

 

Bâzı şahsiyetler vardır, hem eserleriyle, hem de şahsî hayatlarıyla ölümsüzleşmişlerdir, istiklâl Marşı şâirimiz ve meşhur şiir klasiğimiz Safahat'ın şâiri Mehmed Akif bunlardandır. . Âkifin yakın dostu olan, güçlü şâir ve edip Mithat Cemal'in "Mehmed Akif" isimli eserini üçüncü defa okudum. Ama bu sefer kelimenin tam manâsıyla "okumaya" gayret ettim. Tarih, edebiyat, sanat, şiir ufkunda seviye elde etmek ve kültür bakımından derinlik kazanmak isteyenlere hararetle tavsiye ederim bu kitabı... Sadece şiiriyle değil; mekaleleriyle, İdareciliğiyle, mücadelesiyle, muallimliğıyle, hatipliğıyle, kültür admlığıyla,:

 

1) Çok iyi derecede Arapça bilirdi, ama sesinde Arapça yoktu; halis ve akıcı bir cengâver Turkce'siyle konuşurdu, .

 

2) Arap edebiyatına çalışırken Akif bakar ki şevâhid hep âyetler... Telmihler de öyle... Ve nihayet başka türlü olmayacağını anlayınca 6 ayda Kurân'ı ezberledi.

 

3) Mısırda bazen bütün Ramazan hatimle teravih kıfdırırdı. Fakat bu teravih namazlarına her zaman cemaat bulamaz, oğlu Tahir'in önüne cemaat diye geçip imam olurdu. Hatimle kıldırılan bu teravih namazları uzayınca Akif "Bazen arkama dönüp bakıyordum, o da kaçmış!" derdi.

 

4) 18 yaşındaki Mithat Cemal, Âkifle yürürken bir şiirini okumuş. Uzun bir sessizlik olmuş. Şiiri tekrar okumasını İstemiş Akif Mithat Cemal tekrarlamış. Bu esnada Mithat Cemal sormuş; "Neden şiirlerinizi kitaplaştırmıyorsunuz?" Akifin cevabındaki nezâkete dikkat edin: "Ben şiirlerimi ne diye bastırırım? Siz bu yaşınızda benden güzel yazıyorsunuz!"

 

5) Caddelerden daima kaçar, evine ve işine tenhâ sokaklardan giderdi. Caddeden geçmeye mutlaka mecbursa, gözlerini meçhul bir noktaya diker, caddeyi kendi hesabına tenhâ bir sokak hâline getirirdi.

 

6) Kuvvet şımarıklığı en İğrendiği şeydi. Kendisine haksız yere ve ağız dolusu söven bahçıvanı önce dövmüş, sonra da bir taşın üstüne oturup ağlamıştı.

 

7) Mithat Cemal'in Âkifle İlgili şu tesbiti enteresandır "Akif hayatımın 33 senesidir. Bu 33 senede o, bir tek defa bayağı olmadı. Onun iç yüzüne baktığım vakit gökyüzüne, denize bakar gibi ferahlardım. Sonra 63 senelik hayatını öğrendim; bu ne berrak 63 senedir, siyah ve pis tek bir dakikası yoktur.'"

 

8) Eserinin beğenilmesi onu çocuk gibi utandırırdı, başka yere bakardı...

 

9) Kütüphanesindeki kitapların tamamını okumuştu. Bir kitabı önce toptan, sonra tenkit ederek okur; dördüncü okuyuşta bâzı tesbitler yapardı. Az eseri çok okurdu.

 

10) Bir işin "takriben" Akif e yalan kadar çirkindi. Kırmızıya pembe diyorsanız cürümdü. Ona dörtte gidecekken dördü çeyrek geçe gitmişseniz, geç kaldığınız bu 15 dakika kabahatti,

 

l1) Yine Mithat Cemal'in bir tesbiti vardır: "Dalkavukluk etmeyen adam gördüm; fakat dalkavukluktan hoşlanmayan adam görmedim. Bunun bir müstesnası vadır: Akif.."

 

12) Akif için dört şey çamur kadar pisti; Cimrilik, ikbal şımarıklığı, kibir, maddî pislik.

 

13) Şöyle anlatırdı: "Bir ingiliz'e sormuşlar; Bu kadar an'aneci (gelenekçi) olduğunuz halde nasıl terakki" ettiniz? ingiliz cevap vermiş: Bizde en yeni an'ane 600 seneliktir, en eski teceddüd (yenilik) 6 saatlik" Akif de böyleydi, 14 asırlık an'aneyle 14 saatlik teceddüdün beraber yürümesini isterdi.

Share this post


Link to post
Share on other sites

“Hiç kapımdan geçmez oldun bak!”

 

 

Bu bir mabedse, çırılçıplak yakışmaz, sonra gayet loş; Gelen: Mabud; ışık bul, yaygı bul, git başka yerden, koş!

 

Hemen bir kandil aldım komşulardan, bir de seccade;

 

Dedim: “Gel şimdi mihmanım, saadetgâhın âmâde.”

 

Ne yanlışmış hesabım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!

 

 

* * *

Mehmed Akif'in Hicran adlı şiirinin girişi.

 

Yazıldığı tarih 1925... Yer Mısır (Hilvan).

 

Akif'in bu mısrâlarından yağan hikmet sağanağı ise, nazarımızda, nihayetsiz...

 

 

* * *

Abidin kendisi yoksul. Bu yüzden mabedi de hem boş, hem loş. Oysa ağırlanacak olan sıradan biri değil ki, Mâbud. Yani Tanrı.

 

Çırılçıplak olmaz mabed dediğin, hemen yaygı bulmalı, yere sermeli; konuksa karanlıkta değil, ne yapıp edip aydınlıkta ağırlanmalı. Görmeli, görülmeli, öyle ya, mabudla yüzyüze görüşmeli.

 

Davet etmekte hiç tereddüt etmemiştir ammâ, talib yoksul olduğu için kendisinin ne yaygısı, ne de ışığı vardır. Çaresiz, yaygıyı da, ışığı da başkalarından temin etmek zorundadır; yani komşulardan, yani taşradan, yani dışarıdan...

 

Bir çırpıda ışık kandile, yaygı seccadeye dönüşür. Başkalarından 'ödünç' de alınmış olsa mabed süslenmiştir artık.

 

Talib 'hemen' diye belirtmiş. Acelesine, heyecanına bizi de ortak ediyor. Zaten alınanlar da yabancılardan ve uzaklardan değil, en nihayet komşulardan alınmış, böylelikle mabed bir çırpıda davete hazır hâle getirilmiş.

 

Abid, heyecanla ve sevinçle Mabudu mabede davet eder.

 

Ne var ki sevgili değil kapısından içeri girmek, önünden bile geçmez.

 

Talib yanılmış, hesabını yanlış yapmıştır.

 

Hayal kırıklığını, yanılmışlığını ne hoş, ne safiyane ifade eder:

 

- Hiç kapımdan geçmez oldun bak!

 

Hakikaten hoş. Çünkü sevgiliye sitem yerine hâlâ 'iltifat' ediyor. Küsmüyor, arkasından konuşmuyor, “Artık kapımdan geçmez oldu” demiyor da yine hitabın yönünü sevgiliye çevirmekte ısrar ediyor. (İltifat İlm-i Belağat'ta bir söz sanatıdır.)

 

- ... bak!

 

 

* * *

Eşref Edib şöyle anlatıyor:

 

- Hicran şiirini okuyorduk, “Ben bunu anlamadım” dedim. “Anlaşılmayacak nesi var?” diye bana kızdı. Sonra okumaya, izah etmeye başladı. “Buradaki mabed'den maksadım, kalb. Yani: Gittim o boş kalbi ilimle, irfanla süsledrim. Çünkü oraya Mabud girecekti.

 

Ne yanlışmış hesabım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!

 

Demek ki ben aldanmışım, orası ilimle, zahirî şeylerle aydınlanmıyormuş, süslenmiyormuş.

 

Sonra ne yapıyorum? Onları söküp atıyorum. Gafletimden öyle hesap etmişim, onlar hep varlıkmış, onları atıyorum.”

 

Şair, bizatihi şiirini şerh etmişken, bize söz mü düşer? Öpüp başımıza koyuyoruz.

 

* * *

 

Şiirin devamı, bu tevili bakınız nasıl da teyid ediyor:

 

İlâhî! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak:

 

Ne âfakında tek kandil, ne mihrabında seccade;

 

Ezelden bildiğin toprak, bütün varlıktan âzâde.

 

Serilmiş secdelerdir bekleyen yerlerde mihmânı

 

Bu üryan şu'le dersen, sinemin payansız imânı.

 

 

* * *

Talibin artık başkalarından alınmış ödünç kandillerle, seccadelerle işi yoktur. Hatasını anlamış ve mâsivayı (O'ndan gayrısını) kalbinden söküp atmıştır. Artık hâlisâne secdeleriyle dokur seccadesini, saf imanını ise pırıl pırıl yanan bir kandile dönüştürür.

 

İlim ve irfan adına öteden beriden topladıklarıyla, talibin, gönlünü Hakkın tecellisine hazırladığını (nefsini, Zahir'in zuhuruna mazhar kıldığını) düşünmesi kesinlikle doğru değildir. Çünkü istenen sadece akl-ı selîm değil, bilâkis (Kur'an'ın ifadesiyle) kalb-i selim'dir.

 

 

* * *

Şairler dervişlerin kardeşleridir.

 

Şurası muhakkak ki “yaşam soluğu” her iki sınıfa da cimri davranır. Dünya nimetlerinden yoksun ve yoksul yaşarlar bu yüzden. Lâkin nefes-i Rahman'ın sağ omuzlarında bıraktığı bûsenin sıcaklığıyla yetinmeyi bildiklerinden aslâ dünyayı istemezler. Kanaat değil, şükran makamıdır onlarınki.

 

Ey talib, “işte hücrem şimdi çırılçıplak!” diyebilecek bir şairi anlamak istiyorsan, en azından sen de onun gibi hücreni temizlemeyi önemsemelisin.

 

Unutma, onun kadar değil, onun gibi....

 

Dücane CÜNDİOĞLU

 

rahmetle üstad....

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest maiadam

Allah rahmet eylesin. Ruhun şaad, mekanın cennet olsun. Nur içinde yat M. Akif ERSOY

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.

Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

 

 

İstiklal şairimizi,gönüllerimizin sultanını buraya taşıdığın için teşekkürler...

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest

Bir toplantıda bir genç Mehmet Akif'i küçük düşürmek için;

"Afedersiniz siz baytar mısınız?" diye sormuş,,

Mehmet Akif hiç istifini bozmamış ve şu cevabı vermiş;

"Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?.."

 

:rofl:

Share this post


Link to post
Share on other sites

Geçmişten gelecege ışık tutan degerlerimizden biri idi...Teşekkürler.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Bütün zamanların şairi o.Eserleri muhteşem,kişiliğini çok güzel yansıtmış eserlerine..Teşekkürler..

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×
×
  • Create New...