Jump to content
Sign in to follow this  
İη¢ιѕєℓ

Atatürk’ü Anlamak ve Anlatmak

Recommended Posts

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir.” (1929) MustafaKemal ATATÜRK

 

Cumhuriyetin İlk Nesilleri

Bugün yaşları yetmiş ve yetmişin üstünde olanlar, Türk İnkılâbının önemli aşamalarının tamamlandığı bir dönemde doğdular. Bütün iktisadi sıkıntılara ve çeşitli yokluklara rağmen toplumda sevginin, saygının, dayanışmanın ülkede huzur ve güvenin ve Türklük çoşkusunun egemen olduğu bir ortamda hayata gözlerini açtılar.

Milli hududlarla çevrili, içerisinde bölücü ve yıkıcı unsurları etkisiz kılınmış, iç çekişmelerden ve dış müdahelelerden kurtulmuş yeni bir vatan üzerinde tarihi varlık alanına çıktılar. Varlığını, namusunu, topraklarını düşman işgalinden, iradesini ve egemenliğini asırlarca süren baskı ve zulümlerden kurtarmak için Mustafa Kemal Paşa’sının öncülüğünde ve liderliğinde başlattığı millet mücadelesini başarılarla ve zaferlerle sonuçlandırmış ve bütün dünyaya kabul ettirmiş bir milletin, Türk Milleti’nin çocukları olarak ilk adımlarını attılar. Yapılan inkılâplarla ümmet düşünce ve hayat tarzından uzaklaşarak millet düzeyine ulaşmış, kendi tarihine, öz diline, kültürüne, benliğine sahip olmuş yeni toplumda millet analarının, millet babalarının evlatları olmanın sağladığı özgüvenle yaşamaya başladılar.

Varoluş nedenini binlerce yıllık tarihi ve kültür mirasından, inanç ve değerlerinden alan, millet iradesine ve egemenliğine dayanan tam bağımsız, yeni, milli, laik, çağdaş ve ileri bir devletin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları bulunmanın gururu, onuru, kıvancı içinde ilk gençlik yıllarına girdiler. Cumhuriyetin ikinci ve üçüncü nesilleri şeklinde tanımlanabilecek bu gençler; her alanda yapılan devrimlerin toplumun hukuk düzeninde, siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel, eğitim ve teknolojik hayatında meydana getirdiği olağanüstü değişimlere, yıllarca süren harpler, çatışmalar sonunda acılarla kıvranan, yoksul ve yorgun bir halkın yeniden dirilişine, ülkenin demirağlarla örülüşüne, okulların, fabrikaların açılışına kısaca vatanın bayındırlığa, milletin kalkınma ve refaha doğru hamle ve girişimlerine tanık oldular. Büyük ümitler ve beklentilerle bu kutsal ve sonsuz görünen enerjiye katıldılar. Ata’nın gösterdiği hedefe doğru hızla koşmaya başladılar.

Yüce Atatürk, bu tarihi süreci şu sözlerle özetliyordu: “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş... Ondan sonra, içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız devrimler... İşte Türk genel devriminin kısa bir özeti...” (1935)

Büyük çoğunluğu tarlada, fabrikada, tezgâhda, meslek, sanat ve hizmet alanlarında çalışmaya başlayan, küçük bir bölümü ancak ilk, orta ve yüksek öğretime katılma ve devam edebilme şansına ve imkânına sahip olabilen bu yarı çocuk, yarı genç nesiller başta Yüce Atatürk’ün olmak üzere bütün milletin ümitlerini temsil ediyorlardı. Toplum gelecekle ilgili her atılımı, her oluşumu ve her ileri girişimi de onlardan bekliyordu. İnsanlık tarihinde hiçbir lider ve hiçbir toplum başarıya ulaştırdıkları kurtuluş hareketlerinin ve devrimlerinin sonuçlarını bu kadar kısa bir süre içinde genç nesillerine bırakmayı düşünmemiş, bırakma güvenini duymamıştı.

Yüce Atatürk, 1924 yılında: “Gençler; cesaretimizi güçlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile, insanlığın üstün niteliklerinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil ! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz...” sözleriyle duygularını açıklıyor, gençliğe olan güvenini belirtiyor ve gençlikten beklentilerini ortaya koyuyordu.

Atatürk, 1927 de “Nutku”nu: “Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen milli felâketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.” şeklinde bitiriyor ve bilinen “Gençliğe Hitabe”si ile tamamlıyordu.

 

Görev ve Sorumluluklar

Cumhuriyetin ilk nesillerinin hayatlarını ve kaderlerini üstlendikleri üç önemli görev ve sorumluluk yönlendirdi. Düşünce ve hayat tarzları büyük ölçüde bu görev ve sorumlulukların etkisi altında gelişti. Aralarındaki güç ve rekabet mücadeleleri görev ve sorumluluklarına verdikleri önem, gösterdikleri özen ve seçip, tanıdıkları öncelikler oranında arttı veya azaldı. Bu durum zaman, zaman ülkenin kalkınmasını engelledi, milletin kan ve kaynak kaybetmesine neden oldu. Bu nesiller görev ve sorumluluklarını doğru bir şekilde algılamaları, anlamaları ve gereklerini yerine getirmeleri ölçüsünde başarılı oldular.

Aksine bir tutum, davranış ve yaklaşım sergilediklerinde, başka görev ve sorumluluklar üstlenenlere boş alanlar bıraktılar. Milli varlığı, vatanın bütünlüğünü ve rejimi tehdit eden, yok etmek isteyenlerle karşılaştılar. Hayatları süresince cumhuriyetin gücünü sınayan ve her defasında üstlendikleri görev ve sorumluluklarda boşluk, güçsüzlük arayan hasım kuvvetlerle mücadele ettiler.

Sonuçta; Cumhuriyetin ilk nesilleri ülke bütünlüğünü korudular. Millet varlığına gereken önem ve özeni gösterdiler. Milli birliği ağır bedeller karşılığında da olsa devam ettirdiler. Uluslararası ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onur ve saygınlığını korudular. Millet varlığının bir parçası olan ve cumhuriyeti kollama ve koruma görev ve sorumluluğunu bütün zamanlarda yerine getiren Türk Silahlı Kuvvetlerini devamlı güçlü tutmayı başardılar. Bu sayede vatana yönelen dış ve iç tehdit ve tehlikeleri önlediler. Ancak üstlendikleri görev ve sorumlulukları bütün özellikleri, anlam ve kapsamıyla tam ve gereği şekilde yerine getiremediler. Yaşayan ve doğmamış olan Türk nesillerine devretmek zorunda kaldılar.

 

Cumhuriyetin ilk nesillerinin, kısa bir süre de olsa, Atatürk ile birlikte yaşayanların görev ve sorumlulukları şunlardı:

1- Atatürk’ü anlamak ve O’nun emellerini gerçekleştirmek.

2- “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri düzeyine çıkarmak, milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılmak, milli kültürümüzü çağdaş medeniyet düzeyinin üstüne çıkarmak.”

3- Öğretim ve eğitimden çeşitli nedenlerle yoksun kalan, sayıları onbinleri, yüzbinleri bulan, cumhuriyet nesillerinin sosyal, iktisadi, kültürel alanda gelişmelerini, sosyal güvenliklerini sağlayacak imkânlar, fırsatlar, kaynaklar hazırlamak ve bu yolda toplumda dayanışma ve adaleti gerçekleştirmek.

Zaman içinde bütün cumhuriyet nesillerinin görev ve sorumluluğu özelliğine sahip olacak bu görevlerden birincisi, bir anlamda Atatürk’ün en içten dileğini yansıtıyordu ve en önemlisi, en kapsamlısı ve diğer sorumlulukları yerine getirme güç ve imkânını verecek niteliğe sahip bulunuyordu.

Yüce Atatürk, 1937 yılında, bu nesillere: “Gençler; benim gelecekteki emellerimi üstlenen gençler... Birgün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnunum ve mutluyum. Buna cidden sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız müddetçe benim hedefime yürümenizi talep etmek, meşru bir hakkım olarak tanınmalıdır...” şeklinde sesleniyor ve sonsuzluk sürecine başlamadan yaklaşık bir yıl önce, bir anlamda, Türk Gençliğine milli ve ebedi vasiyetini yapıyordu.

İkinci görev, yaşayan ve doğmamış olan Türk çocuklarının ve cumhuriyet nesillerinin milli hedefleri niteliğini taşıyordu. Bu niteliği koruyarak zamanımıza kadar devam etti ve geleceğe yöneldi.

Üçüncü görev, başlangıçta dar kapsamlıydı ve küçük bir gençlik kesiminin, çağdaşlarına olan borçları şeklinde anlaşılıyordu. Cumhuriyetin ilk nesilleri içinde eğitim ve öğretim fırsatını elde edenlerin, bunlardan yoksun kalanlara karşı milli ve vicdani bir yükümlülüğü gibi algılanıyordu. Ancak daha sonra bütün okumuş nesillerin bir vatan ve millet borcu durumuna geldi. Zamanımızda ise, önemli ve çözümü beklenen gerçek sorunlar dizisinin başlarında yer aldı.

 

Atatürk’ü Anlamak

Kısa bir süre de olsa Atatürk ile beraber yaşamak mutluluğunu paylaşan cumhuriyetin ilk nesillerinin dünyaları tek bir güç kaynağına bağlanmış görünüyordu. Düşüncelerini, hayallerini, ümitlerini, davranışlarını bu güç kaynağı yönlendiriyordu. Yaşadıkları ortamlarda bütün ilişkiler güzeldi, insancıldı, geleceğe yönelikdi. Hiçbir konuda, hiçbir durumda, hiçbir ilişki ve girişimde güvenlik kaygı ve korkuları yoktu. Genç, ihtiyar, kadın, erkek başları dik, gözleri ışıl ışıl, çevreleriyle ilgili, adımları ölçülü ve sertti. Köyde, kentte, evde, tarlada, fabrikada, okulda, tüm kamu hizmetlerinde, asker ocağında özgüvene dayanan sevgi, saygı, özveri, dayanışma ve kendine özgü bir bağlılık, düzen, disiplin ve durmak bilmeyen çaba ve çalışma vardı. Başta Cumhuriyetin merkezi, başkenti Ankara olmak üzere, işgalden kurtulmuş bütün bölge ve şehirlerde, köy ve kasabalarda hummalı bayındırlık faaliyetleri hızla devam ediyordu. Yıkıntılar ve yangın yerleri bir kaç yıl içinde olağanüstü çabalarla çağdaş bir yapılaşmaya kavuşuyordu. Yeni vatan demiryolları, köy ve şehir kara yolları, fabrika ve okul yapımlarıyla şantiyeyi andırıyordu. Bütün bu toplumsal hayatın ilişkileri, etkileşimleri, oluşumları bir enerji kaynağından besleniyordu. Birleştirici, toparlayıcı, harekete geçirici, güven verici ve hiç tükenmeyecek kabul edilen bu enerji kaynağı Atatürk’dü. Onun düşünceleri, açıkladığı fikirleri, ilkeleri, davranışları ve eylemleriydi.

Atatürk, bu kurucu, yapıcı, geliştirici ve daima ileriye, çağdaşlaşmaya yönelen enerjiyi milletten, milletin vicdanından, inançlarından, çıkarlarından ve özlemlerinden alıyor; topluyor ve bir güç oluşturarak tekrar millete yansıtıyordu. Atatürk gerçeğinin en önemli özelliği de buydu.

Türk Millet Mücadelesine katılanlar, yeni vatanın, yeni toplumun, yeni devletin kuruluşunda kanları, emekleri, özverileriyle rol alanlar ve cumhuriyetin ilk nesilleri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Türklük, Türk Tarihi ve Türkiye açısından aşağıdaki şekilde anladılar. Bu anlayış daha sonra Atatürk gerçeğini açıklamada ilk ve temel bir bilgi kaynağı ve yaklaşımı oldu.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türklüğün ve Türk tarihinin en acı günlerinde geldi. Yok edilmek istenen bir milleti tarihi, dili, bütün özellikleri ve nitelikleriyle yeniden tarihi varlık alanına çıkardı. Türklüğe tarihin en onurlu, en saygın ve en yüksel devirlerini açtı. Türklük düşüncesine ve hayat tarzına sonsuz ve geleceğe yönelik ivme kazandırdı. Türk Milletinin bağımsızlığını, özgürlüğünü, özgüvenini sağladı. Ona yüksek bir insan toplumu olma aşkını ve şuurunu aşıladı. Yeni, milli, laik, çağdaş, ileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurdu. Yeni bir hukuk düzeni içerisinde toplumun siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel hayatında yaptığı inkılâplarla sayısız özveriler ve kan pahasına elde edilenlerin korunmasını, geliştirilmesini, devamını gerçekleştirdi. Uluslararası toplumda ve ilişkilerde eşitliğe, barışa, milli egemenliğe ve insan haklarına, andlaşmalara uymaya ve karşılıklı saygıya ve anlayışa verdiği önem ve gösterdiği özenle yeni devleti dostluğu aranan ve vazgeçilmez olan bir konuma ulaştırdı.

Hayatı uzun veya kısa sürelerle O’nunla birlikte paylaşanlar Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kronolojik olarak şu şekilde algıladılar, anladılar, tanımladılar, zaman, zamanda örnek aldılar:

Mustafa Kemal; Harbiye’deki öğrencilik yıllarında, arkadaşları arasında takım ruhunu geliştirmeye çalışan, cesur, atılgan ve heyecanlı bir haklar ve özgürlükler savaşçısıydı. Sürüldüğü Şam’da ilk defa karşı kaşıya geldiği Türk ve Türklük sorunlarının çözümünde akla, bilgiye, gerçeklere ve özveriye öncelik veren bir Türk Milliyetçisi oldu. Selânik’de ordunun kesinlikle siyaset dışı kalmasını ve siyasi hayata katılmamasını savunan bu nedenlede en yakın arkadaşlarından ve girdiği örgütlerden uzaklaşan öngörü sahibi gerçek bir asker özelliğine kavuştu. 31 Mart irtica olayında ordunun ciddi iç tehditlerle nasıl mücadele edeceği ve neler yapabileceği konularında ilk deneyimleri değerlendiren genç bir kurmay subaydı. Devletin topraklarına ve egemenlik alanlarına istilacı kuvvetlerin saldırılarını önlemek için mekân ve imkân şartlarına aldırmaksızın Trablusgarp ve Bingazi boğuşma alanlarına koşan bir asker mücahiddi.

Bütün uyarılarına rağmen İmparatorluğun Büyük Harbe girmesi ve orduların harekete başlaması sırasında Sofya’daki rahat ateşelik görevini kendisine yakıştıramayan ve bir birlik başında muharebe meydanlarında bulunmak için görev isteyen vatansever, atandığı yer dahi bilinmeyen, kuruluş halindeki 19 ncu Tümenin kahraman birlikleriyle Arıburnu’na çıkan üstün düşman kuvvetlerini durduran ve Anafartalar da hezimete uğratan Komutan ve Çanakkale destanlarına geçen milletin Sarı Paşası idi. Kısa bir süre sonra Doğu Cephesi’nde birliklerini en olumsuz konuşlandırma şartlarından kurtararak, Rusların son taarruz ve ümitlerini kırıp, vatan topraklarından çekilmelerini sağlayan özgüven ve kararlılık sahibi Ordu Komutanıydı. Yabancı bir devletin askeri şahıslarının ve birliklerinin bir ülkenin ordularından görev almasının ve o ülke topraklarında bulunmalarının ancak kendi çıkarları doğrultusunda o ülkeyi ve o ülke evlatlarını felâkete sürükleyeceğini açıklıyarak, Filistin Cephesi’nde Alman Komutanının emrinde çalışamayacağını bildirip, bütün geçmişini, meslek ve kazanımlarını tehlikeye atan örnek bir Türk, vatansever bir asker ve lider komutandı. Daha sonra aynı cephede Türk ordularını bugünkü milli sınırları belirleyecek şekilde toplayıp en az kayıpla, bu sınırlar içerisine çekerek yok olmaktan kurtaran Ordular Grubu Komutanı idi.

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ittifakın Dünya Harbi’nde yenildiği, Osmanlı ordusunun her tarafta zedelendiği, dağıtılıp, silahlarının alındığı, şartları ağır bir mütarekenin imzalandığı, uzun harp yılları içinde milletin yorgun, fakir ve ümitsiz düştüğü, İstanbul başta olmak üzere Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep, Antalya, Konya, Zonguldak, Samsun ve nihayet İzmir ve çevresinin işgale, Anadolu’nun taksimine girişildiği, devletin iletişim, ulaştırma araçlarının ve yönetiminin işgal kuvvetlerinin denetimi altına alındığı, memleketin her tarafında hristiyan unsurların gizli, açık şekilde emellerini ve amaçlarını gerçekleştirmeye ve devletin bir an önce çökmesine çalıştıkları ve bütün bunlardan daha tehlikeli ve acısı milleti ve ülkeyi harbe sokanların kendi hayatlarını kurtarmak için kaçtıkları, düşman etkinliği altındaki padişahın, sadrazamın ve hükûmetinin aciz, onursuz, korkak bir şekilde işgal kuvvetleriyle işbirliği yaptıkları, aydınların çoğunun ve etkin kamuoyunun kurtuluş için yabancı bir veya iki devletin mandasını arayıp, talep ettikleri bir dönemde Türk milletinin onuruna, gururuna, vatan sevgisine ve yeteneklerine güvenen ve böyle bir milletin esir yaşamaktansa ölmesini yeğliyen bu nedenle “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” paralosıyla ortaya çıkarak tek karar ve çözümün “Milli Egemenliğe Dayanan, Kayıtsız Şartsız, Bağımsız Yeni Bir Türk Devleti Kurmak” görüş ve sırrını taşıyan bir ışık, bir ruh, bir bayrak oldu.

“Milli vicdanın yüksek iradesine bağlı olarak milleti hür ve bağımsız, vatanı kurtulmuş ve dokunulmaz görünceye kadar çalışmak yemini ile İstanbul’u terkederek Samsun’a çıkan Türk Millet Mücadelesinin öncüsüydü. “Vatanın bütünlüğünün, milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu, milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının kurtaracağını” ilan eden “Devlet ve milletin mukadderatında milli irade söz sahibi ve hakimdir. Ordu, bu milli iradeye tabii ve onun hizmetindedir.” diyen, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Türk Millet ve Kurtuluş Mücadelesini “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” çatısı altında örgütleyerek, haklı ve hukuki zeminlerde harekete geçiren meşru ihtilâlci bir liderdi. Millet iradesinin milletin mukadderatına egemen olmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurarak gerçekleştiren, yeni devletin temellerini, millet ordularını oluşturup iç ve dış düşmanlarla silahlı mücadeleye hazırlıyan ve bu mücadeleyi başlatan kurucu bir sivil kumandandı.

İnönü’de milletin makûs talihini yenen, bütün olumsuzluklara rağmen yoktan varedilen birlikleriyle Türk’ün varlığını muharebe meydanlarında, kan ve ateş deryasında kanıtlıyan, bu birlik komutanlarını yönlendiren ve yöneten Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanıydı. Türk’ü yok etmeyi, Türk Atayurdu Anadolu’yu ele geçirmeyi amaçlayan güçleri ve Avrupa karşısında ikiyüz yıla yakın bir geri çekilmeyi Sakarya’da durduran, tarihe Sakarya Zaferini yazdıran ve Türk’ü dünya karşısında yeniden onura ve saygınlığa kavuşturan Gazi Başkumandandı.

Zaferlerle vatanı kazanan, barışla Türk Milletinin varlığını, bağımsızlığını, dünyaya tanıtıp, kabul ettiren bir kurtarıcıydı. Yeni, milli, laik, ileri, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusuydu. Millet içinde, milletle birlikte yaptığı inkılâplarla zaferi, yeni vatanı, yeni toplumu, yeni devleti ebediyen güvenceye alan büyük ve eşsiz inkılâpçıydı. Türk’e tarih, Türk’e dil, Türk’e töre, Türk’e güven, Türk’e yükselme, Türk’e ilerleme aşkı veren, Türk’ü bilmeden anlaşılamayan Yüce Türk, Atatürk’dü.

Atatürk, bütün bu sıfat ve özelliklerinin ötesinde bir vatandaştı. Eseri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti idi. Düşünceleri, fikirleri, tutumları, davranışları, uyguladıkları, idealleri içinde olupta uygulayamadıkları yaşadığı zaman kesitinde ve uzun bir süre “Kemalizm” daha sonra “Atatürk’çü Düşünce” adı altında toplanmaya, tanımlanmaya, sistemleştirilip açıklanmaya, işlenmeye çalışılacaktı. Fakat, bütün bu uğraşıların dışında, Atatürk, milli bir ruh, milli bir ışık, milli bir enerji olarak düşünceleri, yaptıkları, ülküsü, hedefleri, yapamadıklarıyla ebediyen Türk Milletinin vicdanında, ruhunda, benliğinde yaşayacak, düşünce ve hayat tarzını yönlendirecek, Türk Milleti varoldukça, Atatürk yaşayacak; Atatürk’çü düşünce ve hayat tarzı var olup, devam ettikçe, Türk Milleti tüm güç ve yetenekleriyle ve özellikleriyle devam edecekti.

Cumhuriyetin ilk nesilleri onunla beraberken bunları anlıyorlar, duyuyorlar, yaşıyorlardı.

Atatürk’ü Anlatmak

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün davasını, ülküsünü, hedeflerini, ilkelerini, düşüncelerini, tutumlarını, davranış ve eylemlerini geleceğin Türk çocuklarına anlatmak görevi öncelikle O’nun kurtuluş mücadelesi ve inkılâp hareketleri arkadaşlarının ve cumhuriyetin ilk nesilerinin üstlendikleri kutsal ve milli bir sorumluluktu. Bu sorumluluk, Atatürk’ü anlatmakla eş zamanlı olarak, Türk Milleti’nin tarihini, kültürünü, özelliklerini, niteliklerini, bağımsızlık ve hürriyetleri için neleri yapabildiğini doğru ve gerçek kaynaklara dayanarak, bir bütünlük içerisinde, gelecek nesillere aktarmayı da kapsamına alıyordu. Türk Milleti anlaşılmadan Atatürk’ü; Atatürk’ü anlamadan Türk Milletini yeterince açıklamak zordu ve hatta imkânsızdı. Çünkü Türk Milleti kendi bağrından çıkardığı o yüce varlıkla özdeşleşmiş, Gazi Mustafa Kemal ise, millet davası, millet ülküsü, millet çıkarları, millet hedefleri, millet politikaları, millet özlemleri ve beklentileriyle yaşayarak ve yalnız ona hizmet ederek ATATÜRK olmuştu.

Bu vatansever mücahitler ve inkılâpçılar fani hayatlarını Atatürk ile paylaştıkları zaman kesitinde açıklanan görevlerini, özellikle, son yirmi yıl içerisinde (1918-1938) meydana gelen olayların, oluşumların, yapılan eylemlerin açıklanmasıyla hududlu bir şekilde yerine getirmeye çalıştılar. Bu süre içinde Türk Milletinin çektiği acıları, üzüntüleri, yoklukları, yıkımları, karşı karşıya kaldığı düşmanlıkları, girişilen mücadeleleri, katlanılan özverileri, kazanılan başarı ve zaferleri, yapılan devrimleri, ulaşılan olağanüstü sonuç ve gelişmeleri ve bütün bunların içinde yer alan, öncülüğü ve liderliğiyle rol oynayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü genç nesillere anlattılar.

“İnkılâp Tarihi Konferansları”-“Türk İnkılâp Tarihi Dersleri”-Türk Ocakları’nda ve daha sonra Halkevleri’nde, Halk Odaları’nda yapılan çalışmalar ve benzerleri, bu dönemin gençleri ve halkı bilgilendirme ve aydınlatma faaliyetleriydi. “Türk Tarihi” ve “Türk Dili”-“Türk Kültürünün çeşitli alanları” başta müzik, folklör, sahne ve plastik sanatları olmak üzere yapılan araştırmalar devam ediyordu. Atatürk’ün düşünceleri ve emelleri tümüyle bu anlatımlar içinde yer alıyor, yapılan çalışmalara, faaliyetlere ve araştırmalara yön veriyordu.

“Kemalizm”-“İnkılâbın Ruhu”-“İnkılâbın İdeolojisi” ve benzeri başlıklı eserler, yerli ve yabancı yazarların Gazi Mustafa Kemal’i konu alan monografileri, özdeyişler ve bibliyografya denemeleri de bu dönemde görülmeye başlamışdı. İlk ve orta öğretimde okunmak üzere hazırlanan “Alfabe”ler, “Türkçe” ve “Tarih” kitapları ve özellikle liseler için “Tarih” ve “Bakalorya imtihanları özetleri” adlı eserler ve “Tarih I-IV.” dört ciltlik tarih, Cumhuriyetin ilk nesillerini Türk Tarihi, Türk Kültürü, Milli Mücadele, İstiklâl Harbi, Zafer ve Barış evleri, yeni devletin kuruluşu, inkılâplar konusunda bilgilendiren, aydınlatan, yönlendiren, ciddi, bilimsel çalışmalardı.

Gerçekte Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sağlığında, her millet ve memleket sorununda olduğu gibi Atatürk’ü Anlatmak konusunda da ilk öncü olmuş, en etkin görevi kendisi üstlenmiş ve yerine getirmişti. Nutukları, konuşmaları, bildirileri, yazıları, bütün özellikleri ile kayda geçmiş, belgelenmiş emirleri, görüşmeleri, davranış ve eylemleriyle geleceğin nesillerine ve tüm dünyaya “Atatürkçü Düşünceyi” kesin ve açık bir şekilde aktarmış, kurduğu cumhuriyeti olduğu gibi bunu da Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılmıştır.

Türk Milletine olduğu kadar bütün mazlum ve bağımsızlığı, hürriyetleri çeşitli nedenlerle yabancı güçler ve hatta bu güçlerle işbirliğinde bulunan yerli yöneticiler tarafından kısıtlanmış, yok edilmiş toplumlar içinde mücadele esas ve türlerini, kurtuluş ilkelerini, başarı ve zaferler için gereken azim ve kararlılığı, maddi ve manevi güçleri açıklıyan, Türk Millet Mücadelesini, İstiklâl Harbini, zaferi, barışı ve yeni devletin kuruluşu ile inkılâpları kapsayan ve elde edilen en önemli sonucun Türk gençliğine emanet edildiğini belirten,her yönden bir şaheser sayılan “Nutuk” adlı eseriyle “Atatürk”, Türk Milletini ve Gazi Mustafa Kemal’i yaşayan ve doğmamış olan nesillere anlatma görevinde, ilk ve en güçlü belgesel kaynağı hazırladı. 1927 Yılında Cumhuriyet Halk Partisi Kongresi’nde yaptığı 36 saat süren ve ilk defa okunan bu eser çeşitli tarihlerde ve şekillerde basılıp, yayınlandı. 1930 larda üç cilt olarak yeniden basıldı. Üçüncü cilt, “Nutkun” bir ve ikinci ciltlerinde açıklanan önemli olayların ve Gazi’nin çok yönlü mücadelesinin belgelerini kapsıyordu.

Gazi Mustafa Kemal, ilk baskı ve yayımı sırasında “Nutku” kendi maddi imkânlarıyla fransızca-ingilizce ve almancaya çevirterek yayınladı. Bu suretle eser dünyanın etkin kamuoyuna da sunulmuş oldu.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün; 19 Mayıs 1919-10 Kasım 1938 tarihleri arasında geçen zaman süreci içinde, Üçüncü Ordu Müfettişi, bir millet ferdi olarak katıldığı, “Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” Başkanı, “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” Heyeti Temsiliye Başkanı, Sivas Kongresi’nden sonra “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” Heyeti Temsiliye Başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Gazi Başkumandan ve Cumhurbaşkanı ünvan ve sıfatlarıyla yaptığı yazışmalar, açıkladığı bildiriler, Meclis Açış konuşmaları ve Meclis’te çeşitli konularda belirttiği görüşleri, demeçleri, yerli ve yabancı basın mensupları ve devlet adamlarıyla görüşmeleri ve nihayet yurtiçi gezilerindeki çeşitli etkinlikleri bir milletin varoluşunun, bir devletin kuruluşunun ve bunların güvence altında devam etmesi, gelişmesi ebedi kılınması için gereken fikri ve bilgi yığınağının, Atatürk’çü Düşüncenin, yaşayan ve doğmamış olan Türk nesillerine anlatımını, intikalini sağlamaktadırlar. Bütün bunlar arşivlerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açık-gizli tutanaklarında, zamanın yerli ve yabancı gazetelerinde, ajans bültenlerinde ve benzeri kaynaklarda yer almakta ve korunmaktadırlar.

Yüce Atatürk, 1929 da: “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir...” diyerek “Atatürk’ü Anlamak”tan anlaşılması gereken temel özelliğe değiniyordu.

Yüce Atatürk, 1931 yılında: “İki Mustafa Kemal vardır; biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, O’nu “ben” kelimesiyle ifade edemem. O, ben değil, bizdir. O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur...” sözleriyle de “Atatürk’ü Anlatmak”dan gerçek amacının ne olması gerektiğini açıklıyordu.

Sonsuzluk Sürecinde

Atatürk’ü Anlamak ve Anlatmak

10 Kasım 1938 günü etten ve kemikten olan Mustafa Kemal öldü. Yaratılan her canlı gibi O’da doğdu, yaşadı ve öldü. Sonsuzluk sürecine başladı. 62 Yıldır Türk Milleti Mustafa Kemalsiz, Atatürk ile yaşıyor. Ebediyete kadar da O’nunla yaşayacak. Atatürk, Türk Milletine özgüven verdi. Eseri, yeni, milli, laik, çağdaş, ileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. İnkılâplarıyla yeni bir Türk çağı açtı. Türklüğe ve Türk Dünyasına sahibi olduğu binlerce yıllık tarihini ve kültürünün olağanüstü değerini gösterdi. Diline, örfüne, kültürüne, töresine bağlılığın ve bunları koruyup, geliştirmenin inanılmaz gücüne işaret etti. Bağımsız ve özgür bir hayatı kazanmanın, onurlu ve saygın bir millet olmanın ilk örneğini ortaya koydu.

ATATÜRK, en değerli ve en önemli mirası olarak, Türk çocuklarına milleti sevmek, millete inanmak, millete güvenmek, milletle gururlanmak, milletle sevinmek, milletle kaygılanmak, millete hizmet etmek ve gereğinde millet uğruna feda olmak dersini verdi. Hayatın bütün olaylarına, oluşumlarına, gelişmelerine müsbet ilim yöntemiyle yaklaşmalarını, bilgili ve bilgi üreten vatandaşlar olarak yaşamalarını önerdi. Türk olarak doğmanın ötesinde, Türk gibi düşünmenin ve yaşamanın gereğini, gücünü ve erdemini öğretti.

Gazi Mustafa Kemal yaşarken milletinin içten sevgisine, bütün varlığını onun uğrunda ortaya koyabilecek bağlılığına, iradesini ve mukadderatını O’na teslim edecek güvenine, korkusuz ve çıkarsız saygısına sahip oldu. Sonsuzluk sürecinde Atatürk, açıkladığı düşünceleri, ilkeleri, gösterdiği hedefleri, her alanda izlediği politikaları ve bıraktığı emanetleriyle milleti ve insanlık dünyası için hergün daha fazla aranan, anlaşılmaya, anlatılmaya çalışılan ve boşluğu duyulan bir lider, bir ruh, bir enerji konumunu korudu.

O’nun ölümünden kısa bir süre önce gençlik, 23 Nisan 1938 tarihinde Ulu Önder, Kurtarıcı, Büyük Atatürk uğrunda ebedi andını içti: “Ey varlığımızı yaratan, yapan sevgili Atatürk !.. Açtığın yolda, gösterdiğin kutsal amaçta hiç durmadan yürüyeceğimize ve bu uğurda kanımızı güle güle akıtacağımıza söz veririz.” diyordu.

Atatürk, gençliğin bu andını Dolmabahçe Sarayı’nda hasta odasında, hemen hergün, Boğaz’dan geçen gemilerde, kendisini selâmlıyan gençlerin ağzından dinleyerek fani hayata gözlerini yumdu.

1938 Yılının acılarla dolu, matemli 11 Kasım akşamı Taksim meydanını dolduran binlerce Türk çocuğunun ağzından şu and fışkırıyor, dalga, dalga bütün ülkeyi sarıyor, dünyayı etkiliyordu. “Biz, Türk gençliği, Ata’sının bıraktığı mirasa, O’nun Cumhuriyetine, O’nun İnkılâplarına, O’nun kudretli ve kuvvetli rejimine daima sadık, toprağına kanımızı, istiklâline canımızı vermeye şerefimiz, gençliğimiz, namusumuz ve Türklüğümüz namına bu yüce abidenin önünde söz verip and içiyoruz...”

Bugün bütün dünya, dost ve düşman herkes o günlerde içilen andların, verilen sözlerin nesilden, nesile aktarılıp, tazelenerek, büyük bir sadakat, özveri ve kararlılıkla yerine getirildiğini görüyor. Türk’e, Yüce Atatürk’e bağrından çıktığı aziz milletine ve eseri olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, ilke ve inkılâplarına yapılan sürekli saldırıların ve durmak bilmeyen sınamaların sonuçsuz kaldığına tanık oluyor. Ancak hiçbir zaman Türk çocuklarındaki, Türk ailelerindeki bu tılsımlı karşı koyma gücünü çözemiyor. Atatürk’ün, millet, milletin Atatürk olduğunu anlamıyor.

“Son Telgraf” gazetesinde ünlü yazar ve gazeteci Ethem İzzet Benice; 10 Kasım 1942 tarihinde yazdığı: “Atatürk, kim dedi ki, O öldü. O, yaşıyan bir milletin, büyük Türk Milletinin adıdır. İçimizde, benliğimizde, şuurumuzda, kanımızda yalnız ve sadece yaşıyan mana hüviyeti O’dur. O’nun izindeyiz. O’nun yolundayız. Her vakit söylediğimiz gibi: Ölen, 1881 doğumlu Ali Rıza oğlu Mustafa’dır. Hattâ, Mustafa Kemal bile değildir. Her insan gibi Ali Rıza oğlu Mustafa da ölecekti ve...

Mustafa Kemal bir tarihin başlangıç adıdır. Fakat, Atatürk, Türk Milletinin ebedî adı, ebedî hüviyeti, ebedî kudret ve kuvvet kaynağı, hız ve dehâ ışığıdır. O’nun ölmesine, Türk Milletinin içinden, arasından, ruhundan ayrılmasına ve bölünmesine imkân yoktur. O’nun adı bizim, bizim adımız O’nundur. O Türk Milletinin kendisidir, bu vatanın adı, bu milletin mührüdür: Bayrağıdır, rejimidir, öz hüviyetidir. Atatürk’ün yolunda, Atatürk’ün izindeyiz. O’nun fikir, silah, inkılâp yapı arkadaşı Milli Şef İnönü’nun Türk Milletinin Atatürk’ün bayrağı altında ve aynı ülkü iradesi içinde bir meşale halinde ileriye, olguna, büyük Türk vatanının yüksek idealizme varlığına doğru götürüyor.

Atatürk bir irade ilahı idi. Türk Milleti bugün o iradenin sahibidir. Atatürk bir kudret ilahı idi. Türk Milleti bugün o kudretin kendisidir. Atatürk bir bütünlük ilahı idi. Türk Milleti bugün o bütünlüğün yeryüzü hacmi içinde timsalidir. Atatürk her tecavüzü Türk vatanının harimi ismetinde boğan bir ilahtı. Türk Milleti her tecavüzü Türk vatanının hududunda boğacak kuvvetin bütün iktidarıdır. Atatürk milletler arasında kardeşçe bir insanlık hayatı yaratmanın ideal âşığı idi... Türk Milleti bu aşkın bugün de tek mümessilidir. Bir güneş gibi başımızda ışıldayan; bir meşale gibi gözlerimizin içinde yanan, bir hamle enerjisi gibi kanımızda dolaşan ve ruhlarımızı, şuurumuzu bileyen Büyük Ata’nın manevî huzurunda bugün de birliğimizi, bütünlüğümüzü, gücümüzü, inan beraberliğimizi, kuvvetimizi, büyük eseri üzerindeki halis bekçiliğimizi teyit edelim ve O’na ruhlarımızın armağanını İnönü dili ile gönderelim:

“Devletimizin bânisi (kurucusu) ve milletimizin fedakâr, sadık hâdimi, insanlık idealinin âşık ve mümtaz siması eşsiz kahraman Atatürk, Vatan sana minettardır.” makalesinde, o dönemin duygu ve düşüncelerini en açık bir şekilde yansıtıyordu. Bugün de milletin büyük bir çoğunluğu aynı duyguları paylaşmaktadır.

10 Kasım 1940 tarihinde, Abidin DAVER, Cumhuriyet Gazetesi’nde şunları yazmıştı: “Türk inkılâbı, yalnız Türk milletinin değil; bütün doğu milletlerinin yolunu değiştiren, onları karanlıktan nura çıkaran kutlu bir güneş olmuştur. Atatürk’ün eseri, zamanla solan, kararan, çöken değil, gittikçe güzelleşen, parlayan, yükselen bir varlıktır. Onun yaptığı inkılâp, kendisi gibi, kendi ismi gibi ebedî bir hayata mazhar olmuştur. Bu inkılâbın azametini, onun işçileri olan bizim nesillerimizden ziyade gelecek takdir edecektir. Çünkü Atatürk inkılâbı, büyüdükçe daha bol, daha iyi meyve veren bir ağaç gibidir, yıllar ve asırlar onun kıymetini artıracaktır.

Yıllar ve asırlar geçtikçe büyük Türk milletinin bu büyük evlâdı Ebedi Şef, ebedî insan olarak saygı ile anılacaktır. Bugünkü ve yarınki Türk nesillerine düşen en büyük vazife, O’nun eserini daha güzelleştirerek, daha kuvvetlendirerek yaşatmaktır. Bu yolda çalışırken unutmayalım ki, O’nun ruhu daima bizimle beraberdir; bizim önderimiz, bizim kuvvet ve ilham kaynağımız, bizim yol göstericimizdir. Atatürk asla ölmüş değildir; Türk milleti, büyük şefine “Ebedî Şef” unvanını vermekle onun ölmezliğini kabul etmiştir. Cumhuriyet için, inkılâp için, vatan için çalışırken O’nun çelik parıltılı gözlerinin bizim üzerimizde olduğunu, bize baktığını unutmıyalım. Bugünün ve yarının gençlerine emanet ettiği mukaddes emaneti muhafazaya çalışırken beceriksizlik ve ihmal gösterirsek O’nun gür kaşlarının çatıldığını, muvaffak olduğumuz zamanlarda da, onun güzel yüzünün taltif ve teşvik edici bir tebessümle aydınlandığını ruh gözümüzle görelim. O’nu sevmek, O’nu anmak kâfi değildir, bütün varlığımızla eserini yükseltmeye çalışmak gerekir. İcabederse bu uğurda ölmek, ölümlerin en güzeliyle en şereflisidir. O’nun büyük eseri kurulurken sevine sevine canlarını veren kahramanlar, bizim en yüce örneğimizdir. Ebedî Şef, her an, bize bu örneği gösteriyor ve kendisine, kendi büyük ismine lâyık olmamızı istiyor. O’nun eserini bize emanet edip gittiği günün yıldönümünde, bir defa daha and içelim. Büyük Atamıza verdiğimiz sözü tekrar edelim: Ebedî Şef, müsterih ol, sana lâyık olmaya çalışacağız; yurdu, istiklâli, cumhuriyeti, şerefi korumak için, icab ederse gözümüzü kırpmadan öleceğiz.”

Atatürk, 31 Aralık 1937 tarihinde, kendisine sunulan bir film senaryosunun üzerine şu notları yazmıştı: “Bir zaman gelir beni unutmak veya unutturmak isteyen çabalar belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni çekiştirenler çıkabilir. Hatta bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından çıkabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki, bu fikir Hind’den, Mısır’dan döner, dolaşır gene gelir, feyizli neticeleri kalpleri doldurur...”

Atatürk’ün sonsuzluk sürecine başlamadan yaklaşık on ay önce yazdığı bu nottaki girişimler, geçen altmışiki yıl içinde defalarca ortaya çıkmıştır. Bugün de bütün şiddetiyle, ellerindeki bütün vasıta ve imkânlarıyla devam etmektedir. Yarında Türk’ü ortadan kaldırmak, yok etmek, her alanda etkisiz kılmak, Türk vatanını parçalamak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmak, Türk Milletini ortaçağ ve hatta cahiliye devrinin karanlıkları içerisine yönlendirerek esir ve köle etmek girişimlerinde bulunanlar çıkacaktır. Bunlar daima Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü hedef alacaklar, Türk Milletini, Atatürk’ünden, Atatürk’çü düşünce ve hayat tarzını Türk Milletinden koparmaya, çözmeye çalışacaklardır. Gerçekte, onlar için hiçbir zaman sorun ATATÜRK değildir. Türk’ün varlığı, Türk Milletinin sahip olduğu tarihi, kültürü ve gücüdür. Fakat bütün bu çabalar, sınamalar, davranışlar sonuçsuz kalacak, Atatürk ile özdeşleşmiş Türk Milleti ve Türk Gençliği maddi ve manevi alanda birçok Sakarya Zaferi kazanacaktır.”

10 Kasım 1948 tarihinde, Atatürk’ün sonsuzluk sürecine başlamasının onuncu yılında Nadir Nadi, ATATÜRK ve eseriyle ilgili duygu ve düşüncelerini aşağıdaki makalesinde açıklıyordu: “Atatürk’ümüzü kaybedeli bugün tam on yıl oluyor. On yıl, ne de çabuk geçmiş. Demir iradeli, hayat dolu bakışlarıyla O’nu daha dün akşam görmüş gibiyiz. Milletin kalbinde yer tutan vatan evlâtları için bu unutulmazlık, bu aramızda yaşayış, önüne kimsenin geçemiyeceği bir kaderdir. Hayatta iken Atatürk’e yalnız bir defa bir suikast tasarısı hazırlanmıştı. Ölümünden sonra O’nun hatırasına kasdeden birhayli bedbaht gördük. Maddi varlığı ile Atatürk birinci suikasta belki kurban gidebilirdi. Fakat on yıldan beri aramızda yaşayan toplumsal hüviyeti içinde O’nu yenecek bir kudret yeryüzüne gelmemiştir, gelmesine de imkan yoktur. Çünkü, Atatürk’ü sevmiyenler, bu milleti sevmiyenler veya anlamıyanlardır. Millet, kendisinden olmıyanları ve kendini tanımıyanları iter, onlarla kucaklaşmaz. Ruh ve kafa aykırılığı yüzünden Ebedî Şef’e diş bileyenler ve birer ikişer ömürlerini tamamlamaya, öteki dünyaya göçmeye mahkûmdurlar. Atatürk sevgisi, birleştirici ve yol gösterici bir ışık yağmuru halinde bu milleti daima aydınlatacaktır. Evet, maddi varlığı ile biz O’nu henüz dün berabermişiz gibi görüyoruz. En aziz hatıraları bile yüreklerimizde eritmeye yeten on yılın silindiri O harikulâde varlığa dokunamadı. İçimizde O’na ait yeni yeni duygular peyda oluyor. Zaman zaman kalbimizi burkan acının gittikçe hafiflediğini hissediyoruz. Hattâ bazen hayret ediyoruz. Etimiz ve sinirlerimizle kaynaşmış, âdeta damarlarımızda dolaşan bir Atatürk’le beraberiz. O’nun bizden sonra da yaşamaya devam edeceğine, çocuklarımızın damarlarına da kan veren tılsımlı bir kaynak halinde nesilden nesile akıp gideceğine inanıyoruz. Acaba Atatürk sevgisini anlamayan bahtsızlara ileride de rastlanacak mı ? Milleti şaşırtıp O’nun yolundan çevirmek isteyen beyinsizler yarın da görülecek mi ? Buna hiç şüphemiz olmasın. Canlı varlıklar gibi fikirler de yaşadıkları müddetçe savaşmak zorundadırlar. Atatürk bütün ömrünü bir ülkü uğruna mücadele ile geçirdi. O’nun adında sembolleştirdiğimiz ülkü bugün Türk gençliğinin elindedir. Bugünün gençliği o kutlu emanete ölünceye kadar bağlı kalacak ve onu Atasından teslim aldığı gibi kendinden sonrakilere bırakacaktır. Hırslıdır, yolunu şaşırmışlar ve milleti tanımıyanlar harekete geçmek istediler mi, her şeyden önce bizim ülkümüze saldırmak isteyeceklerdir. Bu bir tabiat kanunudur ki, her yerde ve her cemiyette daima görülecektir.

Ölüye kızılmaz, ölüye karşı taarruza geçilmez. Ülkü olarak içimizde yaşadığı ve hep de yaşayacağı için Atatürk bu kanunun dışında kalamaz. Yüzyıl belki ikiyüz yıl sonra da ülkümüzü yıkmak isteyenler, ilk önce Atatürk’e dil uzatmak, O’nu çürütmek isteyeceklerdir. O zaman ki, gençliğin vazifesi de bugünkü gibi büyük ışığı söndürmemeye gayret etmek, O’nun parlaklığından bir zerre bile kaybolmasına meydan vermemektir.

Ülkümüz, ileri medeniyet ülküsüdür. Atatürk, devrinin şartları içinde belli kalıplara bağlanmış basit bir ıslâhatçı değildir; tam tersine, bizi yosun tutmuş kalıplardan kurtaran bir önderdi. O, yüzyılların ötesine bakıyordu ve bilgi, cesaret ve hamle gibi müsbet değerlere güvenerek yolumuzda emniyetle yürüyebileceğimize inanıyordu. Türk Milletinin bütün istidad ve kabiliyetleri nefsinde topladığından şüphe yoktu. Ömrü boyunca harcadığı gayretlerin büyük bir kısmını yüzyıllar yadigarı bir yetersizlik duygusundan milleti kurtarmak, bizi kendi kendimize inandırmak uğruna göze almıştı. O’nu hele bu tarafıyla uzak gelecekler de bile unutmamıza imkân yoktur. Bugünkünden daha kuvvetli olduğumuz yarın ki, tarihin sevinçli anılarında iyi talihimizi açan sihirli anahtarı bize O’nun teslim ettiğini nasıl unutabiliriz ? Şayet iç ve dış şartlar birgün öyle gerektirir de milli ufuklarımızda 1919 un kara bulutları yeniden belirirse, o zaman ilk başvuracağımız kurtarıcı gene Atatürk’ün ölmez ışığı olacaktır. Damarlarımızdaki asil kanın kudretini bize her zaman O hatırlatacaktır.”

Falih Rıfkı Atay da, 10 Kasım 1945 günlü “Ulus Gazetesi”nde: “Atatürk bu sabah saat dokuzu beş gece 8. ölüm yaşına girecektir. Öte ömrün ne çocukluğu, ne gençliği, ne de ihtiyarlığı vardır. Atatürk’ün de, ölüm hiçliği içinde yeni; varlığı, milletinden olanların ve olmıyanların adını hatırlayabildiği kadar sürecektir. Şimdi bu, ebedilik demektir; gelecek zamanlar Türklüğü O’nun yüz yaşına, beşyüz yaşına, bin yaşına girdiğini göreceklerdir. Eski tarihteki büyük Türklerden, bu ebediliğe O’nun kadar hak kazananları parmakla sayabiliriz: İçlerinde devlet kuranlar, zafer kazananlar ve ülke büyütenler çoktur. Fakat pek azı yurt kurtarmıştır ve daha azı, bu yurtiçindeki halkın hürriyetini bir kültür ve medeniyet nizamını kurmuştur.

Otokrasi rejimi ve Doğu-İslâm kültürü içinde maddesi ve ruhu çürüyüp giden bu halkı kurtarmak için, onu batılılaştırmaktan ve millileştirmekten başka çare yoktu. Batı medeniyetine olduğu kadar kendi özlüğüne ve benliğine de kavuşacaktı. Bir yığın kültür ve ahlâk geleneklerini yıkmak, bir o kadarını da yeniden kurmak ve temelleştirmek lâzımdı. Tanzimatdan beri süregelen ve bir imparatorluğun dörtte üçü ile ödiyemediğimiz kargaşa ve ayrılışma nihayet bulmalı idi. Batıcılar ve Türkçüler muvaffak olmalı idi.

Kemalizm, şimdi, daha 25 yıl önceki bizler gibi, ortaçağlarından çıkamıyan Doğu milletleri için kurtuluş dininin adı olmuştur. Atatürk bu memleketlerde, 1938 de yaşamakta olduğundan daha sağdır.

25 Yıl önce olmıyanların hepsi, ortaçağın düşünme, yaşama ve vicdan hürriyetsizliğinin ne olduğunu görmüşlerdir. Bütün bir asır medrese ile mektebi, şeriat mahkemeleri ile kanun mahkemelerini birleştirmeye, üniversiteye batı felsefesini sokmıya, kadın yüzünden peçeyi sıyırtmaya, kanun yapma ve tesisler kurma hürriyetini almaya, mezhep ayrılığı yüzünden milli parçalanmayı önlemeye bütün bir asır bizi batırmakta olandan bizi kurtaracak olana geçmeye kâfi gelmemiştir. Mustafa Kemal, İzmir’de eline geçen zafer fırsatını, bütün bir asrın öne sürdüğü ve hepsi bir bir devam eden özürleri köklerinden kazımak için kullanmıştır. Tarih geleneğince, her kazanmış olana bir taç ve hanedan veren bu zaferi, inandığı kurtuluş dâvası uğrunda o kadar harcanmıştır ki, kaç defa, kurtarmış oldukları, kendini öldürmek istediler. Bir insan, eseri kadar büyüktür, biz henüz Atatürk’ün gerçek büyüklüğünü ölçebilecek mesafede değiliz. Çünkü bu eser kökü derinleştiği ve gövdesi güçlendiği kadar, O’nu ululaştırmaktadır. Biz ona bugünkü vatanı borçluyuz. Yirmibirinci asır Türkleri, o günkü vatanı gene ona borçlu olacaklardır.

Söylenenleri kanıksadık. Yapılanlara alıştık. Gündelik politika sinirlerimizi yordu. Aynı şeyleri durmadan duyan kulaklarımız, arasız seyreden gözlerimiz uyuştu. Bununla beraber 1919 da yurtsuz ve hürriyetsiz kaldığımızı hatırlamalıyız. Hepsinden beteri, içinde hür yaşamakta olduğumuz bu Türkiye’ye inanmıyanların, padişahlariyle, vezirleriyle, düşman ordulariyle bir avuç imanlı üstüne saldırmış olduğunu unutmamalıyız. 1919 da kaç milyon Türk varsa, hepsine, ayrı ayrı şimdiki Türkiye’nin hayalini gösterip “- Başka bir şey ister misiniz ?” deselerdi, ayrı ayrı Türklerin hepsi: “- Hayır !” diyecekti. Atatürk, başımızda, İnönü ile durmaktadır. Kemalizm ülkülerinin tamamına ulaşmak için daha pek çok savaşacağız. İçeriden ve dışarıdan hıyanetler göreceğiz. Ölmüş olduğu için O’na milliyetçi ve cumhuriyetçiler kadar bağlı görünseler yaşamakta olduğu için O’nun eserini yıkmaya uğraşacaklardır. Yaşarken O’nun beynini veya kalbini bulamıyan kurşun, eserinin candamarlarından birini parçaladığı vakit, suikast gene muvaffak olmuş demektir. Biz, böyle bir cinayetin suç ortağı olmaktan kurtulamayız. Atatürk halka ve gençliğe inanarak öldü. Halkın egemenliğini ve gençliğin karakterini koruduğumuz kadar, en büyük Türk’e vermiş olduğumuz en büyük sözü tutmuş oluruz.” sözleri ile görüşlerini açıklıyordu.

Durum

Bugün, “Atatürk’ü anlamak ve anlatmak” görev ve sorumluluğumuzu yerine getirip, getiremediğimiz konusunda durum nedir ? Bu soruya doğru cevabı verebilmek için başta cumhuriyetin yaşayan ilk nesilleri olmak üzere ülkenin aydın kamuoyunu temsil eden her Türk vatandaşının kendisine şu iki soruyu sorup, cevaplandırması gerekmektedir.

Yüce Atatürk’ün sonsuzluk sürecine başlamasından sonra:

1- Atatürk’ün davası, ülküsü, milletinin çıkarları ve ona gösterdiği hedefleri, izlediği politikaları, uyguladığı stratejileri konularında ve düşünceleri, ilkeleri, memleket ve millet sorunları karşısında tutumları, davranışları, yaptıkları, yapmak istedikleri hakkında cumhuriyetin yeni nesillerini gerektiği şekilde aydınlatabildik mi ? Onları yeterli bilgilerle donattık mı ?

2- Cumhuriyetin yaşayan ve doğmamış olan nesillerine, Yüce Atatürk’ü anlamaları ve anlatabilmeleri için, hemen ve kolaylıkla ulaşabilecekleri, rahatlıkla görüp, okuyabilecekleri ve anlayabilecekleri temel bilgileri, kaynakları hazırladık mı ? Ve bunları onların hizmetine sunabildik mi ?

İşte bu sorulara en içten ve bütün gönül rahatlığı ile olumlu cevaplar verebiliyorsak görevimizi yapmış, aksi halde sorumluluğumuzu yerine getirememiş sayılmalıyız.

Atatürk’ü Anlama ve Anlatmada Bilgilendirme Görevi

1- Öğretim ve Eğitim Politikalarında Durum: Gazi Mustafa Kemal’in ölümünden sonra cumhuriyetin yaşayan aydın nesilleri “Atatürk’ü anlamak ve anlatmak” konusundaki görevlerini doğal olarak, O yüce varlığın düşünceleri, yol ve yöntemleri doğrultusunda yerine getirmeleri gerekiyordu. Ancak 1940 larda öğretim ve eğitim (maarif) sistem ve programlarında yapılan değişiklikler sonucunda bunlar hiç beklemedikleri ve hazır olmadıkları bir durumla karşı karşıya kaldılar. Görevlerini bu durumun yer verdiği ölçüler içerisinde ve çerçevesinde yerine getirmeye çalıştılar.

Ortaya konulan öğretim ve eğitim politikası ilk bakışta Atatürk’ün çağdaşlaşma ve toplumu medeni milletler düzeyine çıkarma hedefinin gerçekleştirilmesi esasına dayanıyordu. Fakat bu hedefe varmada farklı bir görüş ve yol izleniyordu. Yeni politika öğretim ve eğitim programlarında Batı uygarlığının “Hümanizma” düşünce ve anlayışına, Rönesans ve Reform olaylarını tarihi varlık alanına çıkaran kültür ve fikir hareketlerine öncelik ve ağırlık verilerek hedefe ulaşılabileceğini öngörmekteydi. Bu doğrultuda uygulama başladı, kaynaklar hazırlandı, yayınlandı. Okundu, okutuldu. Yeni bir nesil yetiştirilme çabasına girişildi. Cumhuriyetin ilk nesilleri ve aydınları genellikle bu uygulamaları dikkate alarak bir yandan Türk tarih ve kültürünü açıklanan görüşler ve ortaya konulan Batı değerleri çerçevesinde öğrenmeye ve öğretmeye çalıştılar. Diğer yandan öğretim programlarına bağlı kalarak Türk Millet Mücadelesini, İstiklâl Harbini, zaferleri, barışı, yeni devletin kuruluşunu, inkılâpları tasviri ve kronolojik bir şekilde genç nesillerin bilgilerine sundular. Yüce Atatürk’ü, 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıkan, kongrelere katılıp, başkanlık yapan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açan, millet ordularına kumanda eden, zaferler kazanan, barışı sağlayan, yeni devleti kuran, inkılâpları yapan bir asker, bir devlet adamı ve bir inkılâpçı olarak ele alıp, tanıttılar. Öğrendikleri vecizelerini tekrar edip, durdular. İlkelerini, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bayrağında altı okla gösteren, 1924 Anayasası’nda yer alan, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, İnkılâpçılıkla hududlu bir şekilde öğrettiler. Dikkati çeken bir husus, bütün bu yaklaşımlar zamanımıza kadar da devam etti. İlkokuldan-Yüksek Okul ve Üniversitelerimize kadar “İnkılâp Tarihi” - “Cumhuriyet Tarihi” - “Atatürk İlke ve İnkılâpları” gibi ders başlıkları altında ve eserleriyle yapılan eğitim ve öğretim çalışmaları genellikle açıklanan çerçeveden çıkamadılar.

Bu dönemde “Kemalizm”-“Kemalizm İdeolojisi” adı altında Atatürk’çü Düşünce’yi araştıran, inceleyen eserler yayınlandı. Türk İnkılâbı’nın özellikle iktisadi alanda geliştirilmesine özen gösteren, değerli analizleri ve makaleleri kapsamına alan “Ülkü”-“Halkevleri”-“Üniversite Konferansları” gibi eserler, süreli yayınlar gençleri bilgilendirmede önemli görev ve etkinlikleri yerine getirdiler. İnkılâbın yabancı doktrin, ideoloji ve ihtilallerle karşılaştırılması, eleştirilmesi ve hatta komünist devrim anlayışına ilke ve uygulamalarına uymadığı için İnkılâp sayılamayacağı gibi düşünceleri kapsıyan yayınlar da bu devirde görüldü.

Kuruluş nedenleri Türk tarihini, kültürünü, sanatını gençlere ve halka tanıtmak, onların katılımıyla geliştirmek, Türk İnkılâbının Atatürk’ü anlama ve anlatma görevlerinde öncülük etmek olan Halkevleri, Halk Odaları ve Halk Kürsüleri de Gazi’nin ölümünden sonra açıklanan politikalar sonucunda kuruluş amaçlarının dışında kaldılar. İşlevlerini kaybettiler.

1950 li yıllar, siyasi hayatta demokratik ve çok partili bir düzenin kurulup, işletilmesi şeklinde tarihi varlık alanında yer aldı. Toplumun siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel ve teknolojik hayatında 1940 larda oluşmuş bütün tepkilerin devlet politikalarına yansıdığı ve zaman içinde halkın büyük çoğunluğunu etkisi altına aldığı bir dönemi temsil etti. Her alanda gerçekleştirilen önemli gelişmeler de açıklanan tepkinin karşısında doğal olarak meydana gelen (karşı tepkinin) muhaliflerinin etkinliği nedeniyle beklenen hedeflere ulaştırılamadı. Bu zaman kesitinde (1950-1960) öğretim ve eğitim politikaları değişti. 1940 Yılında ifade edildiği gibi bu alanda herşeye “yeniden başlandı.” Yeni politikalarda toplumun çağdaşlaşmasını ve medeni milletler düzeyine çıkarılmasını hedef alıyordu. Ancak bu kez uygulamada Batı değerleri yerine “milli ve manevi değerlere” öncelik veren bir yaklaşım yol ve yöntemi seçildi. Gerçekte geçmiş on yılda uygulanan ve cumhuriyetin yeni nesillerini yönlendiren düşünce ve görüşlerin “manevi değerler” adı altında “dini inançlar ve değerlerle” dengeleştirilmesi politikası egemen oluyordu. Programlarda bu doğrultuda düzenlendi, ders kitapları bu esaslar içinde yazıldı. Geçmişteki eserler, yayınlar kaldırıldı. Demokrat Parti iktidarı ilk icraat olarak, Yüce Atatürk zamanında kabul edilen ve uygulanan türkçe ezanı, arapçaya çevirterek okutulmasını sağladı. Dil inkılâbının ürettiği ve toplumcada çok rahat kullanılan, özümsenen terimleri, sözcükleri, kavramları, yazışmalardan kaldırdı. “İnkilâp Tarihi” - “Cumhuriyet Tarihi” gibi konular, tarih kitaplarında bir bölüm olarak kısaltılarak, tasviri ve kronolojik şekilde okutulmaya devam edildi.

Bu dönemde “Kemalizm” yerini, “Atatürkçü” - “Atatürkçülük” deyim ve kavramına bıraktı. Bu ad altında “Atatürk’ü anlamak ve anlatmak” konusunda kaynak teşkil edecek çok önemli eserler yayınlandı. İnkılâpların yabancı doktrin, ideoloji ve Batı değerleriyle ele alınıp, eleştirilmeleri de devam etti. Milli Mücadeleyi, İstiklâl Harbini, inkılâpları dini ölçülerler ele alan ve hilâfet özlemi içinde tümüyle Gazi Mustafa Kemal’i ve “Atatürk Gerçeğini” inkâr eden, küçümseyen yayınlarda bu dönemde görüldü ve yoğunlaştı. Aydınlardan başlayarak tüm toplumu “Atatürkçüler” veya Onun karşısında yer alanlar şeklinde ayırma eğilimleri, propagandaları arttı. O yüce varlığı ve eserlerini yıllarca unutturulmaya, küçümsenmeye, yıpratılmaya çalışan politikalara, girişimlere ve yayınlara rağmen milletin büyük çoğunluğunda kalp ve vicdanlarında Atatürk sevgisi ve bağlılığı bütün sıcaklığı ile devam ediyordu. Ne yazık ki, bu gerçeği birçok politikacı, aydın ve kendilerini Atatürkçü ilan edenler görmüyor, görmemekte ısrar ediyorlardı.

27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan askeri müdahale ile yeni bir dönem ve bir anlamda da Türkiye için 60 lı yıllar başladı. Gerçekte, 27 Mayıs 1960 Olayı’ndan önce ve son beşyıl içinde siyasi hayatta partiler arasında görünen ağır çekişmeler, kutuplaşmalar ve giderek yaygınlaşan bir biçimde cepheleşmeler toplumun bütün hayatını, kurum ve kuruluşlarını, kamu hizmetlerini etkisi altına almıştı. Siyasi iktidar çeşitli ve karşı karşıya kalan sorunların çözümünü hak ve hürriyetlerin kısıtlanması gibi kabul edilemeyecek bir yolla sağlayacağı tutum ve davranışlar içine girmişti. Çoğunlukla gençlerin ve bir kısım aydınların açıklanan duruma karşı yıllarca önce başlattıkları mücadeleler başta İstanbul, Marmara Bölgesi, Ankara gibi büyük şehirler ve çevresinde kendine özgü bir hareket ortamı yaratmıştı. Ordu içinde bazı general ve subaylar bu uygun ortamı kullandılar. Siyasi iktidara karşı bir darbe girişiminde bulundular ve başarılı oldular. Darbe DP ye karşı yapılmıştı. Bu parti siyasi hayattan tasfiye edildi. Yaşanan olaylar darbeye meşruluk sağlayacak unsurlara sahipti. Askeri yönetim ülkenin yönetim ve kaderine egemen oldu. Etkin bir hukukçular grubunu ve aydın kesimini yanına aldı. 1961 Anayasası ile yeni bir hukuk düzeni kurdu. Cumhuriyetin milli, lâik niteliklerini güçlendirdi. Çağdaş, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti niteliğini kabul etti ve açıkladı. Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı, ileri görüşlü öğretim ve eğitim plan ve programlarını hazırladı, ilan etti. Her alanda planlı kalkınmaya öncelik verdi. Plan düşüncesini yerleştirmeye çalıştı. Devlet Palanlama Teşkilâtı’nı kurdu.

“27 Mayıs 1960 Devrimi” Atatürk’ü anlama ve anlatma görevi konusunda büyük ve etkin iddialara sahipti. Önce hareket, Atatürk ilke ve inkılâplarına gereken özeni göstermeyen, parti ve kişisel çıkarları için başta laiklik ilkesi olmak üzere, cumhuriyetin bütün niteliklerinden taviz veren, “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşrululuğunu yitiren bir iktidara karşı” yapılmıştı. İkinci olarak “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin, Millî Mücadele ruhunun, millet egemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna” sahipti. “Türk Milliyetçiliğinden hız ve ilham” alıyordu. “Bütün fertlerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, milli şuur ve ülküler etrafında toplayan ve milletimizi, dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak milli birlik ruhu içinde daima yüceltmeyi” amaçlıyordu. Bütün bu görüş ve yaklaşımlar 1961 Anayasası’nın “Başlangıç” bölümünde yer alıyor, hukuk düzenine ve güvencesine giriyordu.

15 Ekim 1961 de yapılan seçimlerle, normal, sivil demokratik siyasi hayata geçildi. Zaman içinde 27 Mayıs hareketi veya “Devrimi” çeşitli açılardan eleştirildi. 1961 Anayasası önemli değişikliklere uğradı. Hareketin “Atatürkü anlama ve anlatma görevindeki” çabaları daima “Yassıada Olağanüstü Mahkemesi”nin ve DP siyasi hayattan tasfiye edilerek, Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer partilere imkân ve fırsat tanıyan kararlarının gölgesi altında kaldı. Beklenen etkinliği gösteremedi.

25 Ekim 1961 de yeni siyasi hayat ve demokratik sivil yönetim Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu’nun ilk toplantısıyla başladı. Bu tarihten 12 Mart 1971 tarihine kadar geçen sürede durum ve gelişmeleri, Atatürk’ü anlamak ve anlatmak görevi konusunda siyasi iktidarların yaptıkları hakkındaki değerlendirmeyi Genelkurmay Başkanının ve Kuvvet Komutanlarının Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanına verdikleri daha sonra “71 Mart Muhtırası” olarak tanımlanan bildiri şu şekilde özetliyordu:

“1- Parlamento ve Hükûmet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa’nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.” Bildiri, Türk Milletinin ve sinesinden çıkan silahlı kuvvetlerin bu vahim durumdan duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla ele alınarak Atatürk’çü bir görüşle Anayasa’nın öngördüğü reformları ele alacak ve İnkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükûmetin demokratik kurallar içinde kurulmasının zorunlu olduğunu açıkladıktan sonra, aksi halde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlı olduğunu bildiriyordu.

1961-1971 Döneminde öğretim ve eğitim programlarında, “İnkılâp Tarihi Dersleri” yukarıda açıklandığı şekilde kronolojik ve tasviri şekilde, çoğunlukla da özet bilgiler halinde okutulmaya devam etti. Bu dönemde “Yeni Kemalizm” ve “Atatürk’çü Düşünce” deyim ve kavramları üretildi. Atatürk’ü anlamak ve anlatmak konusunda münferit çabalar görüldü.

1971-12 Eylül 1980 zaman sürecinde Türkiye’de siyasi hayat çeşitli koalisyon hükûmetlerinin kurulup, düşürülmesi şeklinde cereyan etti. Önemli olaylarla dolu bu on yıl içinde 1974 Kıbrıs Harekâtı milli şuuru bir süre harekete geçirdi. Atatürk’çü Düşünce konusunda toplumsal ihtiyaçlara kısmende olsa cevap verebilecek çalışmalar yapıldı. Ancak siyasi güçdeki yetersizlik ve bu gücün etkin ve verimli kullanılmayışı bütün diğer milli güç unsurlarını dış ve iç tehdit ve tehlikelere karşı açık bir duruma getirdi. Siyasi kadroların ise, Atatürk’ü anlamak ve anlatmak gibi ne bir sorunları ve ne de bir görev anlayışları vardı. Sonuçta 12 Eylül 1980 sabahı, 1971 Muhtırası’nda belirtilen zorunluluk yerine getirildi. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.

12 Eylül yönetimi Atatürk’ü anlamak ve anlatmak görevi konusunda bu görevi kurumlaştıracak ve bir kamu hizmeti niteliğine kavuşturacak veaynı zamanda Anayasal güvence sağlayacak önlemler aldı, düzenlemeler yaptı ve geliştirdi. 1982 Anayasası “Atatürk Milliyetçiliği” esasına dayandırıldı. Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda toplumun tüm hayatını düzenledi. İstisnasız bütün kuralları açıklanan ilke ve inkılâpların öz ve ruhuna uygun şekilde ele alınıp, konuldu. “İnkılâp Kanunlarının korunması ve dokunulmazlığı” Cumhuriyet Anayasası’nın güvencesine bağlandı.

“Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” anayasal bir kurum olarak kabul edildi. Aynı adla çıkarılan 2876 sayılı kanun “Atatürk’ü anlamak ve anlatmak görevini” bütün zamanlar için “Atatürk Araştırma Merkezi”ne verdi. Öğretim ve eğitimde Yüksek Okul ve Üniversitelerde “Atatürk İlke ve İnkılâpları Enstitüleri”nin kurulması ve bu düzeyde derslerin düzenli bir şekilde verilmesi kararı bu dönemde uygulamaya konuldu.

1982 T.C. Anayasası’nın kurduğu yeni düzenin kuralları doğrultusunda yapılan 1983 Milletvekili Seçimleri sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Demokratik hukuk kuralları içerisinde, Atatürk Milliyetçiliğine ilke ve inkılâplarına bağlı laik ve sosyal bir hukuk devletinde yeni bir siyasi hayat başladı. Günümüze kadar Anavatan Partisi iktidarı dışında Koalisyon Hükûmetleriyle devam etti. Geçen 18 yıllık süre içerisinde öğretim ve eğitim politika ve uygulamalarında istikrar sağlanamadı. İktidarda olan aynı partinin Millî Eğitim Bakanları dahi göreve geldiklerinde öğretim ve eğitime “yeniden başlama” düşüncesi, tutum ve davranışı devam etti. Atatürk’ü anlama ve anlatma görevi konusunda 1980 hareketi sonunda yapılan bütün Anayasa ve yasa kurallarına rağmen etkin çalışmalar yapılamadı. Aksine Atatürk’e, Atatürk ilke ve inkılâplarına karşı örgütlü, örgütsüz, yazılı, sözlü ve görüntülü yoğun bir propaganda kampanyası devam etti. “İrtica” vatanın bütünlüğünü, milletin birlik ve beraberliğini, dayanışma şuur ve davranışlarını, kısaca milli olan her değeri, her inancı, tüm milli güç unsurlarını tehdit eden boyutlara ulaştı. “Öncelikli, yıkıcı ve bölücü tehdit” olarak kabul edildi. Bununla mücadele edilmesi bir devlet ve rejim sorunu, toplumun varlığını koruyup devam ettirme konusu oldu.

28 Şubat 1997 tarihinde, Millî Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlarla, tehdit ve tehlikelerin ciddiyeti ve mücadele önlemleri belirlendi. Öğretim ve eğitimde bu doğrultu da izlenecek politika ve uygulamalarla saptırılan yörüngesine yeniden oturtulmaya çalışıldı, çalışılıyor. Kısaca, yaşadığımız zaman kesitinde, Atatürk’ü anlamak ve anlatmak görevi cumhuriyetin hiçbir döneminde bu kadar ilgisizlik, duyarsızlık ve ihmalle karşılaşmadı.

2- Türk Tarih Kurumu’nun Çalışmalarında Durum: Türk Milletinin sahibi bulunduğu binlerce yıllık tarihi ve kültürel mirasın doğru ve gerçek kaynaklara dayanılarak, bir bütünlük içerisinde, bilimsel yol ve yöntemlerle incelenmesi, araştırılması, bulunan sonuçların yayımı ve yayınlanması amacıyla kurulan Türk Tarih Kurumu bir anlamda Atatürk’ün tarih ve kültür anlayışının ve Türk Kültür İnkılâbı’nın temsilcisi durumundaydı. Bu Kurum, Gazi Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, O’nun zamanında hazırlanan Türk, Türklük, Türk Dünyası, Kültür ve Medeniyet Tarihi ve nihayet Türk İnkılâbı gibi çok önemli ve kapsamlı araştırmaları ve çalışmaları içerisine alan, plan ve pragramları, bir kez daha ele almamak üzere, terketti. Nedeni ne olursa olsun, yapılan bir stratejik hatadan sonra kurumun Atatürk’le Milli Mücadele ve yakın tarihle ilgili çalışmaları, “Atatürk Konferansları” faaliyetleri, ulusal ve uluslararası düzeyde toplayıp, katıldığı kongrelerdeki çok önemli araştırmalar 1980, 12 Eylül harekâtına kadar Atatürk’ü anlamak ve anlatmak konusunda kendisinden beklenen etkinlikleri gerçekleştiremedi. 2876 Numaralı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunu”nun yürürlüğe girmesinden sonra “Türk” ve “Türkiye Tarihi” konusunda yasanın belirttiği görevler doğrultusunda çalışmalarını sürdürdü. “Belleten” adlı değerli süreli yayını devam etti.

3- Türk Dil Kurumunun Çalışmalarında Durum: Atatürk, 1931 yılında: “Türk Milleti’nin dili türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk Milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını, geleneklerini, anılarını, çıkarlarını, kısaca bugün kendi milliyetini yapan herşeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk Milletinin kalbidir, zihnidir...” diyor ve “Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilinide yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır...” şeklinde temel düşüncesini açıklıyordu.

Atatürk; “Türk Milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında hakim ve esas kalacaktır...” ilkesini belirtiyor ve “Türk Dili” konusundaki özlem ve beklentisini şu sözleriyle gelecek nesillere duyurmak istiyordu. “Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel ve ahenkli dilimizi kullansınlar...”

Türk Dil Kurumu çeşitli evrelerden geçerek Yüce Atatürk’ün Türk Dili üzerindeki düşüncelerini, beklentilerini gerçekleştirmek için kurulmuştur. Türk Dil İnkılâbı’nın temsilcisi ve bilimsel kaynağı özelliklerini taşıyordu. Gazi Mustafa Kemal’in ebediyete intikalinden sonra da birçok olumsuz, engelleyici, toplum gözünde yıpratıcı ve küçük düşürücü engellere karşılık görevini duraksamadan yerine getirmeye çalıştı. Atatürk’ü anlamada ve anlatmada üstlendiği ağır sorumluğu zamanımıza kadar, yüz akı ile ve etkin biçimde devam ettirdi. Türk İnkılâbının ve Atatürk’çü Düşüncenin devrimci özelliğini, dinamik niteliğini korudu. Türk dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtarma çabasını sürdürdü. Başarılı oldu. Nesiller arasındaki dil anlaşmazlıklarının asgari ölçülere inmesini sağladı. Şimdi sıra, Türk dilini bilgi üretiminde ve üretilen bilgi üzerinde egemenliğin devamına destek ve kaynak olacak çalışmalara geldi. Dilimizi, yabancı dillerin etkinliğinden koruyacak ve onlarla güç ve rekabet mücadelesinde başarıya ulaştıracak bir duruma getirilmesi ise, Yüce Atatürk’ün başta gelen vasiyeti idi.

4- Atatürk Araştırma Merkezi’nin Görev ve Sorumluluklarında Durum: 2876 Numaralı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunu”nun Cumhuriyet tarihimizde ilk defa ve genel olarak “Atatürk’ü anlamak ve anlatmak” görevini bir kamu hizmeti şekline, özen ve dikkatine getirmek amacıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip ve adı geçen Yüksek Kuruma bağlı Atatürk Araştırma Merkezi hakkında yasal bilgiler şunlardır:

(2876 Sayılı Kanun)

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na Bağlı Kuruluşlar

Atatürk Araştırma Merkezi

Atatürk Araştırma Merkezi’nin Kuruluşu

Madde 17- Ankara’da Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun kuruluşuna dahil, tüzelkişiliğe sahip, bilimsel hizmet ve faaliyetlerde bulunacak olan “Atatürk Araştırma Merkezi” kurulmuştur.

Atatürk Araştırma Merkezi’nin Amacı

Madde 18- Atatürk Araştırma Merkezi’nin amacı; Atatürk’çü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak, yazmak ve bu konularda yayımlar yapmaktır.

Atatürk Araştırma Merkezi’nin Görevleri

Madde 19- Bu kanunun ilkeleri doğrultusunda Atatürk Araştırma Merkezinin görevleri şunlardır:

a- Atatürk’ün kişiliğini, ilkelerini, Atatürk’çü düşünceyi, Atatürk

inkılâplarını aydınlatacak, değerlendirecek bilimsel araştırmalar yapmak veya yaptırmak,

b- Devlet ve toplum hayatına Atatürk’çü düşünceyi, Atatürk il-

ke ve inkılâplarını egemen kılmak ve yaşatmak için gerekli bilimsel araştırma ve incelemeleri yapmak, elde edilen sonuçları örgün ve yaygın eğitimde kullanılır hale getirmek, ilgili kurum ve kuruluşlara bu konularda ve elde edilen sonuçlar üzerinde önerilerde bulunmak, talepleri halinde gerekli desteği sağlamak,

c- Atatürk, Milli Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ile il-

gili türkçe ve yabancı dillerde yazılmış kitap, broşür, dergi ve benzeri materyalden oluşan bir kitaplık kurmak,

d- Milli Mücadele ve Türk İstiklâl Savaşı, Cumhuriyetimizin ku-

ruluşu ve Cumhuriyet dönemi olayları ile Atatürk ilke ve inkılâplarının oluşmasını belirleyen her türlü kaynak ve belgeleri toplamak, bunları bilimsel yöntemlerle düzenlemek, inceleme ve araştırma yapacakların hizmetlerine sunmak,

e- Toplumun her kesiminin Atatürk’çü düşünce, Atatürk ilkele-

ri ve inkılâpları konularında, aynı görüş, inanç ve düşüncede birleşmesini sağlayacak açık, kesin ve temel kavramları ortaya koymak üzere; bilimsel araştırmalar yapmak, varılan sonuçları ve bu konulara kaynak teşkil eden fikri materyali ve bu amaçla başta Atatürk’ün eseri olmak üzere Atatürk’çü düşüncenin yerleşmesinde ve yayılmasındahizmeti geçmiş fikir adamlarının bu konudaki konuşma, konferans ve yazılarını toplayarak yaymak ve yayımlamak,

f- Atatürk’çü düşünceye, Atatürk ilke ve inkılâplarına uygun

milli politikaların oluşmasında ve yürütülmesinde, milli hedeflerin tespitinde, seçiminde fikir birikimini sağlayacak tedbirleri almak, bu konularda ilgili kurum ve kuruluşların taleplerini karşılamak,

g- Amaç ve görevleriyle ilgili kongreler, konferanslar, seminer-

ler, kurslar hertürlü bilimsel toplantılar, geziler, sergiler düzenlemek, yurtiçi ve yurtdışı bilimsel toplantılara katılmak,

h- Amaç ve görevleri doğrultusunda süreli ve süresiz yayınlar

yapmak, aynı mahiyetteki yayınları desteklemek, yaptığı bütün araştırma, inceleme, kongre, konferans ve seminerlerin sonuçlarını yayımlamak,

ı- Amaç ve görevi ile ilgili konularda inceleme ve araştırma ya-

pacaklara ve lisanüstü çalışmalarda bulunacaklara hertürlü destek ve yardımlarda bulunmak,

j- Yurtiçinde ve yurtdışında Atatürk’çü düşünce, Atatürk ilke ve

inkılâpları konuları ile Cumhuriyetimizin kuruluşunu hazırlıyan ve Cumhuriyet dönemindeki olayların sebepleri ve gelişmeleri konularında üstün başarılı eserler veren, eğitim ve öğretim hayatında ve çalışma alanlarında ve hizmet yerlerinde Atatürk’çü düşünce, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda örnek çalışmalarda bulunan Türk ve yabancı gerçek ve tüzel kişileri çalışmalarında, hizmet ve faaliyetlerinde desteklemek,

k- Amaç ve görevleri ile ilgili olarak, yurtiçinde ve yurtdışında

yerli ve yabancı resmi ve özel eğitim, bilim, kültür, sanat, kurum ve kuruluşları ile araştırma merkezleri, arşivler ve benzeri yerlerle ve çeşitli dallardaki araştırmacı, yazar ve sanatkârlarla işbirliğinde bulunmak,

l- Amaç ve görevlerine giren konularda, yurtiçi ve yurtdışında-

ki yayınları izlemek, incelemek, değerlendirmek ve varacağı sonuçları yetkili organ veya kurumlara sunmak,

m- Yüksek Kurulun, Yüksek Kurumun ve bu Kanunun verdiği

diğer görevleri yerine getirmek.”

İlgili kanuna göre (Madde 20) Asli-Şeref ve haberleşme üyelerinden oluşan Atatürk Araştırma Merkezi’nin en dikkati çeken ve tüm konuyla ilgili öğretim üyelerini, öğretim elemanlarını, öğretmenleri, Türk veya yabancı tüzel veya gerçek kişileri bünyesine alarak yasal olarak örgütleme imkân ve fırsatına sahip kılınan 23. maddedeki “Harberleşme Üye”leridir. Bunlar:

“Madde 23- Atatürk Araştırma Merkezi’nin haberleşme üyeleri şunlardır:

a- Üniversitelerin Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitülerinde bulunan öğretim elemanları,

b- Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Teşkilâtına bağlı olanlar

dahil yüksek öğretim kurumlarında, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersi öğretim elemanları,

c- Ortaöğretim de görevli Cumhuriyet Tarihi ve İnkılâp Tarihi

dersi öğretmenleri,

d- Atatürk’çü düşünce, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları konuların-

da çalışmalarda ve yayınlarda bulunan Türk veya yabancı uyruklu tüzel ve gerçek kişilerdir.

Atatürk Araştırma Merkezi başkanının önerisi, Yürütme Kurulu’nun oluru ve Bilim Kurulu’nun kararı ile haberleşme üyesi olarak seçilen kişiler. Haberleşme Üyeleri, Atatürk Araştırma Merkezi’nin yurtiçi veya yurtdışı hizmet ve faaliyetlerinde yardımcı olurlar.”

Kuruluşundan günümüze kadar açıklanan yasal sorumlulukları üstlenen, ülke ve dünya çapında Atatürk’ü anlamak ve anlatmak konusunda doğrudan görevli olan bu çok önemli kamu kuruluşumuzun varlığını, çalışmalarını ve faaliyetlerini etkin bir şekilde kamuoyuna tanıtamamış, duyuramamış, ulaştıramamış bulunmasını dikkat ve isabetle kaydetmek üzüntü verici olmalıdır.

5- Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Durum: Atatürk, yaşadığı son 30 Ağustos zaferinin yıldönümünde “Doğu Manevraları”nın başarısını ve zaferi kutlamak için 28 Ağustos 1938 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Maraşal Fevzi Çakmak’a çektiği telgrafında: “Türk Ordusu’nun yarattığı zaferin bu yıl dönümü günlerinde kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleriyle doludur. Sizin ve tercümanı olduğunuz aziz silah arkadaşlarımın hakkımda gösterdikleri samimi ve asil duygular, o günlerdeki hatıralarımı canlandırdı, heyecanlarımı artırdı. Başta siz olduğunuz halde cümlenize candan sevgi ve saygılarımı sunar, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da daima artan kutlu başarılar dilerim.” diyordu.

Atatürk’ün, yaşadığı sayılı günler içinde, 29 Ekim 1938 tarihinde Cumhuriyetin Onbeşinci Yılı kutlamaları yapıldı. Ankara’daki törende Başbakan Celâl Bayar Atatürk’ün Türk Ordusu’na iletmek istediği son mesajını okudu... Bu mesajda Atatürk duygularını, görüşlerini ve dileklerini şu şekilde anlatıyordu: “Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu !

Memleketini en buhranlı ve müşkil anlarda zulümden, felâket ve musibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmış isen cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile donanmış olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün, Cumhuriyetin Onbeşinci yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrâk eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum. Türk vatanının ve Türk toplumunun şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan görevini her an yapmaya hazır olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya sağladığı en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir gönül rahatlığı ve hayata hazır olarak her türlü vazifeyi yapmaya hazır olduğunuza eminim. Bu düşünce ile kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve askerlerini selâmlar ve takdirlerimi bütün ulus adına bildiririm.

Cumhuriyet Bayramı’nın Onbeşinci Yıldönümü hakkınızda kutlu olsun...”

Hasta yatağında yazdırdıkları bu mesaj O’nun silah arkadaşlarına son vasiyeti oldu. Türk Milleti’nin en değerli varlığını ve gücünü oluşturan, bağımsızlığının ve hürriyetlerinin, namusunun ve saygınlığının, gelişmesinin ve bekasının güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendine özgü özelliklerinin ve niteliklerinin başında Atatürk’e, ilke ve inkılâplarına bağlılığı gelir.

Geçen atmışiki yıl içinde ve bütün zamanlarda, Gazi Mustafa Kemal’in silah arkadaşları olmanın onur ve kıvancını duyan Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk’ü anlamak ve anlatmak konusunda görevlerini hiç duraksamadan ve aksatmadan yerine getirdi. Kutsal saydıkları bu görevi asker ocağının hiç değişmeyen bir düşünce ve hayat tarzı olarak kabul etti. Atatürk’ü, ilkelerini ve inkılâplarını bütün anlam ve özellikleriyle sancak teslim eder gibi nesilden-nesile devretti. Asker yeminini vatan ve milletle özdeşleştirerek O’nun adına, O’nun ilke ve inkılâplarına bağlılıkla yaptı ve açıkladı. Kendi kutsal topluluğuna giren ve katılan her Türk vatandaşına, gencine, vatan, millet, aile, bayrak, sancak, askerlik aşkıyla birlikte Atatürk sevgisini aşıladı. Vatan ve milletin savunulması ve korunmasıyla eşanlamda kabul ettiği Atatürk milliyetçiliğinin, ilke ve inkılâplarının savunulmasını ve korunmasını öğretti. Bugün yüzbinlerce, milyonlarca vatan evlâdı Atatürk gerçeğini ilk defa o kahramanlar ocağının okullarında, akademilerinde, dersanelerinde, konferans ve brifing salonlarında, talimhanelerde ve en önemlisi Kore’de, Kıbrıs’ta muharebe alanlarında, iç güvenlik harekâtlarında, barış gücü adı altında Bosna-Hersek’te, Makedonya’da öğrendi.

Bunlar, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal’in ruhunu kalp ve vicdanlarında hissetmenin kendilerine sağladığı manevi güç ile her görevde başarılı olmanın sihirli sonuçlarını gördüler. Türk Silahlı Kuvvetleri, O yüce varlığın her düşüncesinin, tutum ve davranışının, eylemlerinin sadık bekçisi ve takipçisi oldu. Atatürk’çü Düşüncenin, ilke ve inkılâplarının karşısında yer alan, bunları yıpratmak, etkisiz kılmak, yok etmek isteyen düşünceler, tutum ve davranışlar ve uygulamalarla mücadele etmeyi bir vatan ve millet sorunu ve kendisinin varoluş nedeni kabul etti. Gerçekte her askeri müdahalenin kökeninde yer alan bu anlayış ve hareketler sonunda Türkiye varlığını tam olarak koruyabildi ve bugünlere gelebildi.

1930 larda yapılan “Askeri Mecmua” ve ekleri çeşitli adlar altında günümüze kadar Türk İstiklâl Harbi, Atatürk’çü Düşünce, İnkılâplar hakkında önemli kaynak ve belgeleri yayınlıyarak Silahlı Kuvvetler mensuplarını, aydın kamuoyunu bilgilerle donattı. 1952 de yayınlanan “Harp Tarihi Vesikaları”-“Türk İstiklâl Harbi” adlı 20 ciltlik eserler, “Atatürkçülük” başlığını taşıyan ve Atatürk’çü Düşünceyi inceleyen baş eserler ve sayısız yayınlar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin konuyla ilgili görevini yerine getirmedeki örnek durumunu açıklıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri tek erinden en büyük komutanına kadar, en küçük askeri biriminden en yetkili ve kapsamlı komuta kademesi ve birliğine kadar Atatürk’ü anlamak ve anlatmak görevi konusunda bilgi üreten, üretilen bilgiyi yayan bir özelliğe sahiptir. Bunun yanında başta “Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı” olmak üzere, bütün askeri okullar, akademiler birer Atatürk’çü Düşünce araştırma, inceleme merkezi ve O yüce varlığın askeri bilim ve teknolojideki temsilcileridir.

Atatürk’ü Anlama ve Anlatmada

Bilgi Kaynaklarını Hazırlama Görevi

Gazi Mustafa Kemal’i ölümünden sonra, cumhuriyetin genç ve doğmamış nesillerine Atatürk’ü anlamaları ve anlatabilmeleri için hemen ve kolaylıkla ulaşabilecekleri, rahatlıkla okuyup, anlayabilecekleri temel bilgi kaynaklarını hazırlayıp, sunma görevimizi yerine getirebildik mi ? Kısaca, “Atatürk’çü Düşünce” başlığı altında toplanacak bilgilerle, genç nesillerin doğrudan bağ ve bağlantı kurabilecekleri O’nunla ilgili kaynakları, belgeleri hazırlama ve sunma görevimizi tam olarak yapabildik mi ?

Yüce Atatürk’ün sonsuzluk sürecine başlamasından günümüze 62 yıl geçti. Bu süre içinde tonlarca kağıt, onbinlerce kilo mürekkep tüketerek ve hiçbir ölçüye sığmayacak alınteri, fikri emek, göz nuru vererek sayıları binleri geçen eserler, makaleler yazdık, yayınladık. Araştırmalar, incelemeler yaptık. Süreli yayınlar çıkardık. Boy, boy resimli kitaplar, albümler, afişler, posterler, broşürler, sempozyumlar, konferanslar, seminerler düzenledik. Bütün bu çabalara ve çoğunluğu ile büyük bir sevgi ve bağlılıkla gönülden yapılan çalışmalara, özveri ve inançla dolu faaliyetlere rağmen, bugüne kadar:

1- Atatürk tarafından doğrudan ve dolaylı olarak oluşturulmuş ve onunla ilgili tüm özgün belge ve kaynakları bir araya toplayarak tasnif edip değerlendiren ve elektronik ortama da aktarılarak gençlerin ve dünyanın hizmetine sunulmuş bir Atatürk Arşivi kuramadık.

2- O yüce varlığın yazdıklarından, yazdırdıklarından ve hakkında yazılmış, yerli ve yabancı eserlerden, süreli yayınlardan, harita ve paftalardan, albüm ve resimlerden, görüntü ve ses kayıtlarından ve benzeri kaynaklardan meydana getirilmiş bir Atatürk kütüphanesi açamadık.

3- Türk İnkılâbını bütün anlam ve kapsamıyla gözler önüne serecek bir İnkılâp Tarihi Müzesi ortaya koyamadık.

4- Yüce Atatürk’ün “Nutuk” adlı üç ciltlik şaheserine gereken ilgi ve özeni gösteremedik. Çoğunlukla okumadık, anlamadık. Öz ve ruhuna dokunmadan, aşırılıklara kaçmadan genç nesillerin anlayabilecekleri sözcükler, deyimler, kavramlar kullanarak ne işleyebildik ne de bu yönde yapılanları özendirdik, destekledik. Dünyanın etkin kamuoylarının yararlanacakları şekilde yabancı dillere çevirip yayınlayamadık. Dahası son yirmi yıl içinde ihtiyacı karşılayacak kadar dahi basılıp, okumak isteyenlerin ve gençlerin hizmetine sunamadık.

5- Atatürk’ü çok sevdik. O’na içten bağlandık. O’nun için ağladık, ağıtlar yaktık. Şiirler, destanlar yazdık. Besteler yaptık. Filmler çektik. Trenler gezdirdik. Anıtlar ve heykeller diktik. O’nun yokluğunu, eksikliğini bütün zamanlarda ve milli varlığımızı ilgilendiren bütün olaylarda, eylemlerde hissettik. Varlığımızın, Türklüğümüzün devamının, güçlenerek gelişmesinin, bekâsının, O’nun ilkelerine, inkılâplarına bağlı olduğuna inandık. Gösterdiği hedeflere duraksamadan yürümeyi ve çağdaşlaşma ülküsünün önüne çıkan ve çıkacak olan bütün engelleri aşmayı öğrendik.

Ancak, Atatürk’ün düşüncelerini, fikirlerini, ilke ve hedeflerini, kısaca “Atatürkçü Düşünceyi” kapsamına alan kaynakları genç nesillerin yararına sunmak için gözümüzün önünde, elimizin altında duran ve çok az bir emekle ulaşabileceğimiz doğru ve gerçek belge hazinelerine gereken ilgi ve duyarlılığı gösteremedik. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başta “Nutku” olmak üzere Türk harflerine çevrilmiş “Söylev ve Demeçlerini” - “Tamim, Telgraf ve Beyannamelerini” - “Türkiye Büyük Millet Meclisi Açık ve Gizli Oturum Tutanaklarını” Cumhurbaşkanlığındaki “Atatürk Arşivindeki Belgelerini” - Stratejik Etüdler ve Harp Tarihi Dairesi’ndeki “Milli Mücadele ve İstiklâl Harbi Belgelerini” - Milli Mücadele, İstiklâl Harbi ve Cumhuriyetin ilk onbeş yılı içinde basında, ajanslarda, “Ayın Tarihinde” yer alan konuşmalarını, demeçlerini, görüşlerini birçok anılarda, eserlerde yeralan özdeyişlerini, düşüncelerini, öz ve ruhlarına dokunmadan, üslubuna özen göstererek gençlerin kolaylıkla okuyup, anlayabilecekleri türkçe sözcükler, deyimler ve kavramlarla işleyip hazırlıyamadık. Her sayfasında O yüce varlığın yer aldığı “Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi”ni, benzeri çalışmaları, çok değerli biyografik araştırmaları, “Tarihi Belge Yayınlarını” - otuz yılı aşan bir süre belirtilen görevi yerine getirmeye çalışan ve her sayısında, başyazarı ATATÜRK olan “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin hazırlayıp sunduğu belgeleri yeterli ilgiden, gereken özen ve destekten yoksun bıraktık.

Ne yaptık ? “Atatürkçü Düşünceyi” genel olarak ikinci, üçüncü elden, hatıralardan, söylenenlerden, gerçek ve doğru olmayan kaynaklara dayanan eserlerden, çıkarlarını ve tutkularını O yüce varlığın ismi arkasına sığınarak tatmine çalışanların yazılarından, kendilerini “Atatürkçü” ilan edip, Atatürk’ü-milletten, milleti-Atatürk’ten soyutlamaya çalışan sözde bir kısım aydınların kitaplarından, makalelerinden, söyleşilerinden öğrenmeye alıştık. Son zamanlarda Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili herşeyi yabancıların görüşlerine, değerlendirmelerine, yazdıklarına ve eserlerine öncelik vererek ve onları kaynak göstererek anlamaya, anlatmaya başladık. O kadar ki, bu tutum ve davranışlarımızla genç nesillerin, karşısına yeni bir sözde “Atatürkçü aydın” tipi çıkardık. Bunları da her vasıta ve imkânı kullanarak özendirdik. Yaptıklarını yaydık. Ve yaptıklarımızla övündük.

 

alıntı

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...