Jump to content
Sign in to follow this  
denmeh1

Dünyada Yaşanmış Paranormal Olaylar

Recommended Posts

[h=5]Ev Bulma[/h] Ailemin, ebeveynlerinin yakınında olmak için Florida’ya taşınmaya karar verdiklerinde yedi yaşındaydım. Oraya daha önce hiç gitmediğimiz için, yapacağımız bu seyahat nedeniyle çok mutluyduk.1964 Eylülünde yola çıktık. Son gecemizde kasabanın dışındaki bir mola yerinde durduk, yarış yerimiz olan Frostproof’a ertesi sabah hareket etmeyi planladık. O gece uyumak üzere yastığa başımı koyar koymaz, her tarafım parlak bir ışığın içinde kalmış, adeta o ışığın içinde yüzüyormuş gibiydim. Aniden kendimi, uyuyan vücudumu seyrederken buldum. Aklıma ilk gelen şey, ev bulma arzusu ve bu konudaki endişelerimdi. Bu arada yine yüzer bir şekilde bir apartmana doğru gittim ve kapısında durdum. Araştırmamı tamamladıktan sonra tekrar uyumakta olan vücuduma döndüm, ona bağlandım. Vücuduma girerken kendimi ruhi bir doygunluk içinde hissettim. Sonra seyahatimize devam etmek için, annemin beni uyandırdığını hatırlıyorum.

Ev bulmak gerçekten zordu. Yola devam ederken aniden babama, iki blok gitmesini ve sola dönmesini söylediğimde, ev bulmaktan vazgeçmek üzereydik. Babam kaybedeceğimiz bir şey olmadığını düşünerek benim söylediklerimi yaptı. Caddeyi geçtiğimiz zaman, önceki gece ziyaret ettiğim aynı evi işaret ettim. Kiralık bir apartman vardı. Orada durduk Ev sahibi bizi apartmandan içeri aldı. Burasının önceki gece geldiğim ev olduğu apaçık ortadaydı. Aniden, hakkında daha önce gelmedikçe bilmemin mümkün olmadığı şeyleri anlatmaya başladım. Gördüklerim, her şeyi tümüyle aydınlığa çıkartmıştı. Daha sonra oraya yerleştik. Sonraları annem bana, ona anlattıklarımı nasıl bilebildiğimi sordu. Farklı odaların yerlerini, evin nasıl ısıtıldığını, mobilyalarımızın nereye yerleştirilebileceğini yani, binaya ailece yaptığımız ilk ziyarette kendisine söylediklerimin hepsini nereden bildiğimi merak ediyordu.

Annem bir ara elini tuttuğum ve ona benim yatak odamı -esas yatak odasının dışında küçük bir oda- kendisine ısrarla göstermek istediğimi söylüyor. O odanın varlığından hiç birimizin haberi yoktu. Apartmanı ilk gördüğüm zaman, rüya olarak kabul ettiğim şeyin gerçeğe dönüştüğünü anlattım.

Bu konu hakkında başka bir şey konuşulmadı. Büyüdüğüm zaman, olacak olan olayları Önceden bildiğimin farkına vardım. Daha sonra annem, hatırlayabildiğim başka olaylar olup olmadığını sordu. O zamanlar yedi yaşında başımdan geçen olaylarla bunlar arasında bağlantı kurdum. Artık meselenin ne olduğunu anlayacak yaştayım: Bir beden dışı tecrübeydi. Zaman zaman, hala annemle bu tecrübeyi tartışırız. Üzerinden 19 yıl geçti, onun dışında hiç bir beden dışı deneyimim olmadı. Fakat onu hala hatırlıyorum.

 

[h=5]Gerçekleşen Rüya[/h] 1987 senesinde babam böbreklerinden rahatsızlanmıştı. Bir ameliyat geçirmesi icap ettiğinden hastaneye yattı. Ameliyat oldu ve doktorlar babamın iyileştiğini söylediler. Babam da eve çıktı. Oldukça sevinmiştik.

 

Babam eve döndükten 15 gün sonra oldukça üzücü bir rüya gördüm Rüyamda hiç tanımadığım yabancı bir kadın bana, “Nilgün sana bir şey söyleyeceğim ama çok üzüleceksin” dedi. Söylediği şey, babamın kısa bir sure sonra öleceğiydi.

Gördüğüm rüya bu kadardı. Uykumdan büyük bir üzüntü ve korkuyla kalktım Kendi kendime “Böyle bir şey olabilir mi?’ diye sordum Bu rüyaya inanmak istemedim ama inandım çünkü rüya oldukça etkileyiciydi. Üstelik benim rüyalarımın çoğu çıkıyordu. Ben bu rüyayı çevremdekilere anlattım ve istisnasız olarak herkes bana “Olur mu öyle şey” diyerek güldü. Tabi ki o sıralarda babamın hiçbir şeyi yoktu ve ben de o rüyayı gördüğümü unuttum.

15 gün sonra babam tekrar rahatsızlandı. Doktorların teşhisleri sonucunda babamın kanser olduğu ortaya çıktı. Kısa bir sure sonra da babam öldü.

Bu rüya beni oldukça etkiledi. Daha önce de birçok rüya görmüştüm ve bunların hepsi çıkmıştı. Arkadaşlarım oldukça şaşırıyordu, hepside bana “Nilgün, senin rüyanın gerçekten çıkıyor” diyordu “Aman Nilgün, lütfen bizi rüyanda görme diye de espri yapıyorlardı.

 

 

 

[h=5]Karşımdaki Görüntü[/h] “1951 Aralık ayında kocam deniz piyadesi birliğinde (USMC) görev almış ve eğitim için Parris adasına gönderilmişti.

 

O sırada, ada bölgesinde havalar görülmemiş derecede soğuk geçiyordu. Bazı zamanlar, ben de annemin o bölgedeki evine misafir oluyordum.

Hiç unutmam, bir cuma günü salondaki kanepede uyukluyordum. Saat 01.30 sularında uyandığımda, karşı odanın kapısında Richard’ın (kocam) dikilmiş beni seyretmekte olduğunu gördüm. Konuşmadan, bir şeyi şikayet edermiş gibi bir hali vardı. Bir süre sonra, karşımdaki görüntü kayboldu.

Ertesi sabah olayı kahvaltıda anneme anlattım. Çok meraklanmıştım. Richard’a kötü bir şeyin olabileceğinden şüphe ediyordum.

 

Bir sonraki günse deniz hastanesinden bir telefon aldım. Richard pnömoni (zatürree)’den dolayı, tedavi için oraya yatırılmıştı. Daha sonra, olanları ayrıntılarıyla öğrendim. O cuma gecesi eşime 24.00–04.00 saatleri arası gece nöbeti verilmişti. Bilirsiniz, ‘meşin enseliler’ diye tanımlanan deniz piyadelerinin birliklerinde eğitimler çok sert düzeyde uygulanır.

Eşim nöbete gitmeden önce, komutanına üstünde bir kırıklık olduğunu bildirmiş; ama bu bildirimi, ‘görevden kaytarıyor olabileceği’ düşüncesiyle dikkate alınmamış. Sonuçta, basit soğuk algınlığı, dondurucu gece nöbetinin etkisiyle pnömani‘ye dönüşmüş ve eşimin ateşi kırk dereceye yükselmiş.

İşte o cuma gününün gece yarısı, Richard’ın bana göründüğü saatte, nöbette ateşi yükselirken kendisi, “Ah, şimdi eşimin yanında olsaydım!” diye dua ediyormuş...”

 

 

 

[h=5]Hayvanlarla Telepatik Alış Verişlerimiz[/h] Bu deneyler hayvanlarla insanlar arasındaki spontan olmayan kontrollü deneylerdir. Bir de her birimizin şahit olabileceği kendiliğinden yani spontan olaylar vardır. Aşağıda bu konuya güzel bir örnek veriyoruz.

Ocak 1991’de ben ve eşim Charles birkaç gün Monterey Beach Otel’de kaldık. Burası körfezin ucunda güzel bir yerdi. Denizin kıyısından itibaren deniz derinleştiği için büyük memeli hayvanlar denizin hemen kıyısına kadar gelebiliyorlardı. Evimizin duvarında, buraya yaptığımız başka bir iş gezisinde çektiğimiz balinanın fotoğrafları var.

 

Otelin kuzeyinde kumsalda otururken önümüzden sekiz tane yunus geçti ve her seferinde birbirlerine paralel olarak yüzüyorlardı. Aramızda, değişik üniversitelerde yunuslarla ilgili yapılan araştırmaları konuştuk. Bazı bilim adamları yunusların insanlar kadar zeki olduklarını söylemektedirler, hatta telepati yoluyla diğer varlıklarla görüşebildiklerini ifade etmektedirler.

Yunusların, önümüzden altıncı geçişlerinde kendi aramızda bir deney yaptık. Bizden birkaç yüz metre uzaktalar iken onlara düşünce yoluyla çok güzel olduklarını ve onları seyretmekten büyük bir zevk aldığımızı hissettirmeye çalıştık. Kendi kendimize onların zeki, birbirlerine yakın ve saygılı olduklarını; çevreleriyle barış içinde olduklarını; insanların onlardan öğreneceği çok şey olduğunu ve en önemlisi onlara güçlü bir sevgi hissi vermeye çalıştık. Paralel şekilde yüzerlerken birkaç dakika sonra ilk defa daire şeklinde yüzmeye başladılar. Çok memnun olmuştuk. Ve onlara “teşekkür ederiz” mesajı verdik. Altı defa paralel şekilde yüzerlerken ilk defa biz mesajımızı gönderdikten sonra daire şeklinde yüzmüşlerdi. Eğer bizi “hissetmediyseler” niye bu şekilde davrandılar? Başka bir sebep yoktu. Çünkü o sırada etrafımızda başka bir balıkçı, tekne ve başka büyük balıklar yoktu. İki saat içinde sadece biz mesajımızı gönderdiğimizde yüzme şekillerini değiştirdiler. Ve on beş dakika boyunca bize, kendilerince bir gösteri sundular.

 

Müthiş bir zevkle yüzüyorlardı. Plajda dolaşan kişilere “biz istedik, o yüzden bu şekilde yüzüyorlar” diye haykırmak istedim. Eminim onlar bizim sevgimizi ve hayrancığımızı hissettiler. Bizi mutlu etmek istediler. Bu inanılmaz hayvan sürüsünü her zaman hatırlayacağız.

 

[h=5]Benzeyen Ağrı[/h] “Hiç unutmam 8 Kasım 1961 günüydü. Sabah, öğretmenlik yaptığım okula gelmiş ve doğruca sınıfa gitmiştim. Her şey iyi gidiyordu, ama dersin sonlarına doğru göğsümü ve omuzlarımı sızlatan korkunç bir ağrı başladı.

Ağrı beni inletecek kadar güçlüydü. Müdür ve öğretmen arkadaşlar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ama şansım varmış ki, bir süre sonra ağrım kendiliğinden geçti. Ben de işimin başına döndüm.

 

Olaydan bir saat sonra müdür sınıfa gelerek beni telefona çağırdı. Annem beni arıyor, aklımdan bile geçmeyen kötü haberi verirken ağlıyordu.

Evde beraber alt kata indikleri sırada ablasının kalp krizi geçirdiğini anlatmaya çalışıyordu annem. Kriz o kadar ağır gelmişti ki, doktor çağırmaya dahi fırsat bulamamıştı.

 

Daha sonra anladım ki, beni çok kederlendiren kriz olayının olduğu sırada, yukarıda sözünü ettiğim sancı da beni müthiş etkileyip kıvrandırmıştı...”

 

 

 

[h=5]Kedim Nicky[/h] Ben üç yaşlarında bir çocuk olduğum zamandan, son birkaç yıl öncesine kadar evimizin civarında her zaman dolanan bir kedi vardı. Bu hikaye onunla ilgilidir.

 

Nicky adlı bu tekir kedi bana hep çok yakın olmuştu. Birkaç yıl benimle birlikte olan Nicky, tam bir tekirdi: sağlam karakterli ve güçlü, daima şefkatli olmasına rağmen nefret ettiği iki şey vardı: yağmur ve sığırlar. Her neyse, bir gün Nicky hastalandı. Kedilerin ara sıra yakalandığı virüslerden daha ciddi bir sorunu yok gibiydi. İyileşiyor gibi olup tekrar yemek yemeğe başlıyor, hatta mırlıyordu. Böyle düşündüğüm için, erkek kardeşimle tatile gitmemin bir sakıncası olmayacağına karar verdim. Annemle babam kediye bakmak üzere evde kalacaklardı.

 

Evden yaklaşık 150 mil uzakta, Cheltenham kasabasında bir otelde birkaç günlüğüne rezervasyon yaptırdık. Tatil iyi gitti; yürüyüş yaptık ve görmeye değer yerleri gezip gördük. Nicky’i çok az düşünmeme rağmen kısmen endişeliydim; çünkü söylediğim gibi, sanki iyileşiyormuş gibiydi.

Tatilimizin son gecesi, o yöreye ait yerel biralardan birkaç kupa içtikten sonra yatağa gittim fakat hiç bir şekilde sarhoş değildim. Çok derin uyudum ancak, sabah 6:00 civarında aniden uyandım. Adeta birisi kulağıma şu kelimeleri haykırdı: “AH NICKY!”Kendimi gülünç, üzgün, rahatsız ve huzursuz hissettim. Kardeşimi uyandırmadım ve bir saat ya da daha fazla süre sonra uyumaya karar verdim. Kahvaltıdan sonra eve otobüsle geri döndük. Hala kardeşime olayla ilgili bir şey anlatmamıştım ve onu üzmenin hiçbir anlamı yoktu, çünkü evde telefon yoktu.

 

Eve geldiğimizde kapıda babamla karışılıştık. Bizi, sabahın erken saatlerinde Nicky öldüğü için annemin çok üzgün olduğu hakkında uyardı. Tüm hafta iyileşiyormuş gibi görünen Nicky’nin yanında beklemekten vazgeçen annem ve babam oturma odasına gittiği zaman Nicky, sanki yavrularının olduğu kulübeye gitmek için kalkmış ve yolda yığılıp kalmış, kalp krizinden ölmüş. Onu ilk gören annem olmuş ve “Ah Nicky, sahibin buna ne diyecek” diye haykırmış. Olay, bu sabah 06:00’da olmuş.

 

İşte hikayemi öğrendiniz! Biliyorum. Hayalet hikayesi gibi değil ama sizce de olağanüstü değil mi? Ya da bu annemle benim aramızda bir çeşit psişik bağ mı? Emin değilim.

 

 

 

[h=5]Anneler ve Evlatlarının Arasındaki Psişik Bağ[/h] Anneler ve evlatlarının arasında psişik bir bağın bulunduğunu birçok kişi bilir, bu bağ bazen hayat bile kurtarabilir. 1989 Temmuz ayında, olayın meydana gelişinden bir gece önce tatilden dönmüştük. 5 yaşındaki Majorie ve 3 yaşındaki Frankie adlı çocuklarım oturma odasında oynarken, ben evde ufak tefek işlerle meşguldüm. Kendimi rahat ve oldukça iyi hissederken üstüme aniden bir ağırlık çöküverdi. Kalbim korkuyla çarpmaya başladı. Bu his daha da ağırlaştı, kesinlikle öleceğimi düşündüm.

 

Aniden içgüdüsel olarak oturma odasına gidip çocukların iyi olup olmadığını kontrol etmeye karar verdim. Bayılmadan önce onların emniyette olduklarından emin olmalıydım. Frankie bir bavulun üstünde oturup gülüyordu, ama ablası ortalıkta görünmüyordu. ‘Ablan nerede?’ diye sordum.

 

‘Onun üstünde oturuyorum’ diye cevap verdi. Onu derhal bavulun üstünden kaldırdım ve 5 yaşındaki kızımı bavulun içinde korkmuş ve nefessiz kalmış olarak buldum. Bana ‘tıkanır gibi oldum, onun için seni çağıramadım’ dedi.

 

Aslında o beni telepatik ana - kız bağı ile çağırmıştı. Tehlikede olan o olmasına rağmen ben kendimi tehlikede hissetmiştim, bu sayede bir trajediden son anda kurtulmuştuk.

 

 

 

[h=5]Kan Seviyesini Düşürdü[/h] İngiltere’nin CHEPSTOW kentinde yaşayan şifacı Len Arlow geçen hafta sekiz yaşındaki diyabetik çocuğuna şifa verdiği annenin parlak övgüsünü aldı. Çünkü bu çocuğun şeker seviyesini düşürmüştü.

 

“Bu yardımları için tüm ruhçuluk dünyasına ve Lene şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunarım.” dedi aynı kentte oturan Jean Roberts.

“Aynı şekilde kötü durumda bulunan akrabalara morallerini düzeltmelerini ve şifacılığa da fırsat vermelerini tavsiye ederim.” Diğer bu tür hastalar gibi Jean’in kızı Sharon her gün sabah ve akşam kan seviyesini bilmesi lazımdı.

‘Kocam ve ben şeker seviyesi yükseldiğinde çok endişelenmiştik. Öyle ki Noel zamanı şekeri 18 ila 20 seviyelerine çıkmıştı. (İdeal hali 4 ila10 seviyeleridir.)

 

Jean -ki daha önceleri fıtık konusunda başarılı bir şifa almıştı Lenden- ruhsal şifacılığın Sharon için ne yapabileceğini görmek istiyordu. 14 yıllık şifacı ve Uluslararası Ruhsal Şifacılık Federasyonuna üye olan Len, sihir yapmama konusunda söz verdi. Fakat kızımın ruhsal şifacılıktan yardım alabileceğini söylemişti” dedi. Hakikaten de ilk bakımdan sonra Sharon’un şekeri 9,4’e düşmüştü Görünmeyen şifa aynı zamanda akşamları da veriliyordu.

 

Bundan iki seanstan sonra Bay ve Bayan Roberts epey şaşırmışlardı. Jean şöyle dedi: “Üç aylık bir periyottan sonra şekeri 4,8 seviyelerine inmişti.” Bizim de Sharon’un yediklerine ve içtiklerine dikkat etmemizle daha iyi bir duruma geldi. Artık okul işleri yoluna girmişti ve o güzel gülüşü görülüyordu.

 

“Benim kızım çok ıstırap çekti. Henüz altı aylıkken gözleri değişmişti. Eminim ki onun bu gelişimine neden bu kadar minnettar olduğumuzu anlarsınız.” Len, Sharon’un şifaya yanıt verdiğine memnundu. “Ruhçuluk için sevindirici bir sonuç.” yorumunu yaptı. Len haftanın dört günü Thornwell mabedinde geçirirken diğer günlerinde gelemeyecek olan hastalar için 70 mil yol kat etmektedir. “Eğer bu işi yapıyorsanız kendinizi insanlar için feda etmeniz lazım. Ne zaman ki iyileşmiş olan hastanızdan bir teşekkür mektubu alırsınız, işte o sizin ruhsal ücretiniz olur.’

Len aynı zamanda 88 yaşında şifacı arkadaşı Tom Pilgramı düzenli bir şekilde ziyaret etmektedir. “Böyle mükemmel bir şifacı ile çalışmak bir imtiyazdır ve Tom’dan çok şey öğrendim.” demektedir

 

[h=5]ESP[/h] İşten döndüğümde, küçük oğlum John’u bir kez daha tuhaf bir şekilde masanın örtüsünün üzerinde arkadaşlarıyla beraber bazı eşyaları oynatırken buldum. John, idraksizce, psikokinezi yapıyordu. Bu kabiliyete sahip kimselerin tekin olmadıkları kabul edilir.

 

İş yerimde kalabalığın dışında olduğum zamanlar, oğlumdan mesajlar alabiliyordum. En korkutucu deneyimim de, oğlum yirmi yaşlarındayken olmuştu.

 

Phoenix Gazetesinde gazeteci olarak çalışıyordum. O gün yorucu bir gündü ve uykularımda genellikle rahatsız geçmekteydi. Ayrıca John’un yaptığı seyahatlerden de rahatsızlık duyuyordum. Haftalardır ondan haber alamamıştım. Birdenbire uyurken John’un “Anne, anne yardım et!” sesiyle uykumdan uyandırıldım. Gördüğüm vizyonda, oğlum, direksiyon hakimiyetini kaybetmişti. Arka tekerlekler deniz tarafındaki uçuruma takılmıştı. Ve kuzeyi gösteren bir ok işareti vardı Bütün okuyabildiğim ise, San Jose’ydi.

 

Polis kuvvetlerindeki arkadaşlarıma bunu söyledim. Glendale Şefi Al Adams iyi bir arkadaşımdı ve ona söylediklerimi kontrol etmek için, California karayolundaki benzinci ile irtibat kurdu.

 

John iki saat sonra bulundu. Direksiyon hakimiyetini kaybetmişti ve neredeyse uçurumdan düşmek üzereydi. Eğer o an kendine gelip arabayı hareket ettirseydi; araba aşağıya düşecekti.

 

 

 

[h=5]Manyetik Şifa[/h] Fransa’nın Avignon kentinde yaşayan ve Amerikan boksu yapan genç bir kız olan Brigitte Pastor, bir maç öncesi ısınma çalışmasında sırtının alt kısmından dizine kadar bir elektriklenme ve ağrı hisseder. Ağrılarına rağmen çıktığı maçta Fransa şampiyonu olur; fakat ağrıları giderek artmıştır.

 

Bir an önce iyileşebilmek için birçok doktora görünür, röntgenler çekilir, tahliller yapılır. Tüm doktorların ortak teşhisi bunun bel fıtığı olduğunu ortaya çıkarır. Bu ortak teşhiste birleşen doktorların hepsi aynı zamanda ona boksu derhal bırakmasını öğütlerler. Ama Bngitte’e “Boksu bırak!” demek, “Yaşamına son ver!” demekte eş anlamlıdır.

 

Bu arada, Brigitte sırrını, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda bir tıp öğrencisi olan Maryse PIGNOGCHI’ye acar. Acı haberi Maryse annesine iletir Annesi de, uzun süredir insanlara manyetik şifa dağıtan Rahip Andre Allemant’a gitmelerini önerir. O güne kadar kiliseye gitmemiş ve dindar bir zihniyete sahip olmayan Brigitte, bu öneriye pek sıcak bakmaz ama son çare olarak Maryse ile şifacı Rahip Andre’ye giderler.

 

Rahip Andre, Brıgitte’in ağrılarının yerini; her zamanki gibi, bir sarkaç ve ellerini kullanarak saptar ve art arda 3 gün boyunca Brigtte’e yakından manyetik şifa verir.

 

Bununla birlikte Brigitte’ın ağrıları azalmak şöyle dursun giderek artar. Topallamalar baslar ve yatağa düşer, Sonra birden ağrılar azalmaya ve rahatsızlığı iyileşmeye başlar. Kısa bir süre sonra, nasıl olduysa eski sağlığına kavuşur ve tekrar boksa başlayarak, bu kez dünya şampiyonu olur. Brigitte PASTOR bundan sonra spor yaşamını sağlıklı ve başarılı bir şekilde sürdürmüştür.

 

 

 

[h=5]Kaza Yapan Uçak[/h] “Bir pırpır uçağın göl kıyısındaki üçüncü köşkün damına çarparak parçalandığını rüyamda açıkça görmüştüm. Köşkte bir adam vardı. O da alevler arasında yanıp kül olmuştu. Rüyamda gördüğüm şekilde o sabah iki mektup yazıyor ve ne gariptir ki, kazadan söz ediyordum. İtfaiyenin bozuk kanal yolundan geldiğini ve bu yüzden de kaza yerine gecikmeli yetiştiğini kaydediyordum.

 

Gördüğüm bu rüyadan sonra o gün gözlerim hep gelip geçen uçaklardaydı. Akşam sularında elektrikler yandığında havada motor sesi duyunca verandada oturan Robert’e (kocam) bağırdım:

 

“İşte bir uçak geliyor, o da rüyamdaki gibi köşkün damına çarpıp parçalanacak. İtfaiyeyi ara, kanal yolundan değil üst yoldan gelsinler!”

Kocam verandada çevreye göz attıktan sonra içeriye seslendi: “Bu gelen uçak iyi durumda, kaza filan yapacağa benzemiyor!”

 

Robert’in bu sözlerine çok hiddetlenmiştim. Elimde olmayarak ben de ona söylendim:

 

— “Sen bu konuyu benim gibi bilemezsin, ne söylüyorsam lütfen karşı koymadan yap!”

 

Birkaç dakika geçmişti. Bir çarpışma sesi duyduk. Rüyada gördüğüm kaza olmuştu. Uçağın pilotu alevlerden kendini kurtaramadan yanmıştı. İtfaiye arızalı kanal yolundan geldiği için kaza yerine yetişmekte geç kalmış, köşk de yanmıştı.

 

Bu acı olaydan sonra kendimi toparlayabilmem için birkaç hafta geçmesi gerekti. Rüyanın bildirdiği uyarı mesajını zamanın da kullanabilmiş olsaydım, belki de kazanın sonucu daha hafif olacaktı...”

Burada bayanın varmış olduğu yargı doğruydu. Çünkü bu gibi psişik yüzleşimler gerektiği gibi kullanıldığı takdirde bazı felaketlerin önlenmesini mümkün kılabiliyordu.

 

 

 

[h=5]Dr.Rhine'ın Arşivinden[/h] Bir başka psişik bildirim de Dr. Rhine’ın arşivine şöyle geçmişti:

Olayın kahramanı Los Angeles tramvaylarında vatmanlık yapıyordu. Adam gece uykusunda, her gün defalarca gelip geçtiği tehlikeli kavşak üzerine çarpıcı bir rüya görmüştü.

 

Söz konusu kavşakta sürücüler tarafından sık sık trafik kurallarına aykırı dönüşler yapılırdı.

 

Psişik yüzleşimi geçiren vatman bunu bildiriminde şöyle anlatıyordu:

“Rüyada gördüğüme göre, için de yolcuların bulunduğu tek vagonlu araçla güneydeki Figueroa Caddesi’ne doğru yol alıyordum. Kavşağa vardığımda fren yaptım. 26. Auenue’den gelen yolcu dolu bir başka tramvay da orada ışıkların ‘geç’ işareti ‘vermesini bekliyordu.

 

Rüyadaki her şey gerçek hayatta olduğu gibiydi. Trafik sinyali ‘geç’ işareti verince aracı harekete geçirdim. Karşıdan gelen tramvayın vatmanına selam vererek yola devam ettim. Fakat vagonlar tam birbirini geçmişti ki, ansızın önümde parlak kırmızı boyalı kocaman bir kamyon belirdi.

 

Trafik kurallarına aykırı dönüş yapan kamyon üzerime doğru geliyordu. Öteki tramvay onun bizi görmesini engellemişti. Korkunç bir çarpışma sesi ortalığı kapladı. Yolcular oturdukları koltuklardan fırladılar. Kamyon devrildi; içinde iki erkek ile bir kadın vardı. Kadın acı içinde kıvranarak feryat ediyordu. Hemen yardımına koştum.

 

Genç kadın iri mavi gözlerini daha da açarak bana, “Bunu sen yaptın, eğer dikkat etmiş olsaydın bu kaza olmazdı!” diye bağırıyordu.

Rüyamın tam burasında kan ter içinde gözlerimi açmıştım. Ertesi gün her zamanki gibi işimin başına giderek çalışmaya başlamıştım. Rüya çoktan üzerimdeki etkisini kaybetmişti. Ama ilk seferimde o tehlikeli kavşağa vardığım zaman, gece rüyada neler gördüysem hemen tümüyle yüzleştim.

Kamyon rüyada gördüğüm kadar büyük değildi. Daha doğrusu kavşakta parlak kırmızı boyalı bir mal teslim kamyonetiyle karşılaşmıştım.

Aramızda bir çarpışına olmadı. Kamyonet neredeyse tramvayı sıyırarak önümüzden geçip durdu. Ben de frene bastım. Şoför yerinin içinde üç kişi oturuyordu. Bunlardan kadın olanı iri mavi gözlerini açmış şaşkın halde bana bakıyordu!

 

Rüyada gördüğüm kaza olmamıştı, ama onun dışında her şey rüyada gördüğüm gibi geçmişti. Olay bu durumuyla bile midemi altüst etmişti. Görevi orada bıraktım ve kendimi toparlamak için birkaç gün izin aldım...”

 

 

 

[h=5]Ölüm Odası[/h]

 

Ontario/Kanada’daki Amhurstberg kasabası; Detroit Nehri kıyısında kurulu sevimli, sakin ve eski bir yerleşimdir. Büyük metropolitan bölgesinden bir saatlik araba yolculuğuyla, sanki bir önceki yüzyıldan izler taşıyan bu kasabaya ulaşılır. En iyi arkadaşlarımdan biri olan Pattı Henson, Windsor Üniversitesinde okuyorken ailesi ile birlikte kalıyordu. Ailesi, ön kısmında babasının mücevher dükkanı için uygun bir kısım da bulunan eski, gecen yüzyıl sonunda yapılmış bir çiftlik evi satın almıştı. Patti’nin iki büyük çoban köpeği vardı ve bu eve taşınılması, en çok onları mutlu etmişti.

 

 

 

İlk başlarda, olay bir rahatsızlıktan ibaretti. Arka yatak odalarından biri hep soğuktu. Kaloriferlere ne kadar çok dilim eklense de, oda kemikleri donduracak kadar soğuktu. Sonra Patti, çoban kopeklerinin o odaya hiç girmediklerini fark etti. Zorla içeri sokulursalar hırlıyorlar kulaklarını geriye yatırıyor ve izin verilir verilmez odayı terk ediyorlardı.

 

 

 

Bir keresinde beni yemeğe davet etmişlerdi ve neden olduğunu söylemeksizin o yatak odasına girip neler hissettiğimi söylememi istediler. Detroit’teki Wayne Üniversitesinde bir psişik deneye katılmıştım ve bir bakıma “hassas” olarak kabul ediliyordum. Kabul ettim ve odaya girer girmez, “diken üstünde oturuyor” gibi oldum. İçim üşümüştü ve kendimi çok üzgün hissediyordum. Bunu Patti’ye anlattım ve ailedeki herkesin bu odadayken aynı şeyi hissettiğini anlattı bana. Hiç kimse o odada uyumak istemiyordu ve eğer yatmak zorunda kalırlarsa, korkunç bir ölümle ilgili kabuslar görüyorlardı. Dahası yatak odasının kapısı bir türlü kapalı kalmıyordu. Arada bir, etrafta kimseler yokken ve pencereler de kapalıyken yüksek bir sesle birden açılıveriyordu.

Merakim iyice arttığından, ertesi gün yerel Tarih Derneği ile bağlantıya geçtik ve şunu öğrendik O odada kıskanç bir koca karısını bıçaklayarak vahşice öldürmüş ve daha sonra kendi bileklerini kesip, intihar etmişti. Tabi k köpeklere herkes hak verdi, madem girmek istemiyorlardı, girmeyeceklerdi. O oda artık kiler olarak kullanılıyordu.

 

 

 

Sallanan Diş

 

Ben muhasebecilik yapıyorum. Vergi zamanı müşterilerimden biri, dört yaşındaki kızı Corinne’le büroma gelmişti. Uzun atkuyruğu saçları olan bu sarışın kız annesinin yanında duruyordu. Ama bir yandan da çok ciddi bir şekilde beni süzüyordu. Vergilerle olan işlerimiz bittiğinde, Corinne bana, “Ağzınızda sallanan bir dişiniz var.” dedi. Şaşkınlık içinde ona baktım, bu arada dilimle ağzımın içini taramaya başlamıştım.

 

 

Annesi kızdı: “Corinne, sus bakayım.” Corinne’in istenmeyen şeyler söylemesi ilk defa olmuyordu galiba. Kız bir iki dakika yine sessizliğe büründü ama yine bana bakıyordu. Ve birdenbire, “Ağzınızda sallanan bir dişiniz var.” dedi tekrar.

Annesi kızına dönüp çok ciddi bir tonda, “Corinne, sessiz olmazsan seni arabaya bırakırım. Orada tek başına beklersin.” dedi. Kız parlak mavi gözlerini odanın içindeki eşyalara çevirdi. Aynı anda, ağzımda, daha önce hiç fark etmemiş olduğum sallanan bir diş buldum. “Ama ağzımda gerçekten sallanan bir diş var.” Dedim şaşkınlıkla. Annesi anlamsız gözlerle bana baktı. Sonra Corinne’e, “Sen bunu nereden biliyordun?” diye sordum. Omuzlarını silkti. Bu kız galiba bir durugörür diye düşünüyordum. Ne harika bir hediye. Ama annesinin onu nasıl azarladığını hatırladım hemen. Annesinin yüzündeki rahatsızlığın korkuya dönüştüğünü gördüm. Annesi hemen evraklarını topladı ve muhasebe konusunda sorum olursa onu arayabileceğimi söyleyerek hızla büromdan çıktı.

 

 

Kendi kızımın, Corinne’in yaşında olduğu zamanları hatırladım. Zelly adını verdiği bir oyun arkadaşı vardı kızımın. Hiçbir aile üyesi Zelly’i görmüyordu. Ama onun yaşadığını hepimiz kabul etmiştik. Kızım Evanne okula başladıktan bir gün sonra, Zelly’den epeydir söz etmediğini hatırladım. “Zelly bugünlerde nerede?” diye sorduğumda, düşünceli bir şekilde durdu ve “Zelly okulu sevmedi ve gitti.” dedi.

 

 

Acaba çocuklar gerçekten doğal durugörür mü? Biz büyükler onların yeteneklerini desteklemeliyiz ve olumlu amaçlar yönünde nasıl kullanacaklarını öğretmeliyiz. Evet, olaydan bir gün sonra dişimi kontrol ettirmek için dişçime gittim.

 

 

 

 

[h=5]Bir Denizcinin Rüyası[/h]

1828 yılında New Brunswick’teki St. John Limanına doğru yol alan 5. 5. Vestris Gemisinin birinci süvarisi İskoçya’nın aynı addaki kurtarıcısının soyundan Robert Bruce idi. Bir gün öğleye doğru Bruce kaptan ile güvertede güneşin durumunu inceliyordu. Biraz sonra ikisi de aşağıya indiler.

Birinci süvari hesaplarla bir süre uğraştıktan sonra yerinden kalkarak kaptanın kamarasına gitti. Kapıyı araladıktan sonra:

 

 

“Affedersiniz efendim, ama ben hesapları çözemiyorum,” dedi. Kaptanın kürsüsünde oturan adam başını kaldırınca, Bruce yıldırımla vurulmuşa döndü. Kürsüde oturan adam, kaptan olmak şöyle dursun, gemidekilerin hiçbirine benzemeyen bir yabancıydı.

 

Bruce, yabancının sabit bakışları karşısında dona kalmıştı. Neden sonra, kaptanın kamarasından dışarı fırlayabilme gücünü bulabildi. Kaptan güvertedeydi. Bruce, onu görünce: “Kaptanım kamaranızda bir yabancı var,” diye haykırdı. “Bir yabancı mı? Kesinlikle süvari ya da kamarottur. Kamarama izinsiz olarak kim girebilir?” Bruce, “Hayır. Kamaranızda ömrümde hiç görmediğim bir adam var,” diye ısrar ediyordu.

 

 

Bunun üzerine kaptan, “Bir daha kamarama git iyice bak,” dedi.

Bruce titredi; “Bir daha oraya tek başıma gitmemeyi tercih ederim,” deyiverdi.

 

Biraz sonra kaptanla aşağı inince kamarayı boş buldular. Bütün gemi arandığı halde hiçbir yabancıya rastlanmadı. Bununla beraber Bruce, hikayesinde ısrar ediyordu. “Yabancıyı, kürsünüzün üzerindeki yazı taşına bir şeyler yazarken gördüğüme yemin ederim, diyordu. Kaptan, “O halde yazı hala orada olmalı,” dedi.

 

 

Biraz sonra yazı taşı elinde idi. Gerçekten yazı taşının üstünde bir şeyler yazılı idi. Kaptan, Bruce’e “Bu senin yazın olacak,” dedi. Yaza taşının üzerinde “Kuzey Batıya dönün” sözcükleri yazılı idi. Kaptan devam etti: “Bruce, bizimle alay ettiğini itiraf et. Şuraya aynı kelimeleri yaz da senin yazını buradakiyle karşılaştıralım.”

 

Karşılaştırma yapılınca, Bruce’un yazısının, yazı taşındakinden bütünüyle farklı olduğu görüldü. Bu sefer geminin bütün personelinin yazıları da karşılaştırıldı. Hiç kimsenin yazısı yazı taşındakine uymuyordu. Sonunda kaptan kararını verdi; “Ben Tanrı’ya, kadere kısmete inanırım,” dedi. “Bu mesajın gizli bir anlamı olacak. Kuzey batıya dönelim de olanları görelim.”

Gemi bir süre kuzey batıya doğru yol aldıktan sonra ileride bir buzdağı belirdi. Buzdağına yaklaşınca, başka bir geminin buzdağına çarpıp yapışmış olduğu görüldü. Sağ kalabilen birkaç kişi geminin dalgalarla kamçılanan güvertesine sıkı sıkı sarılmışlardı. Kurtarılan kazazedelerin bir tanesi Bruce’un dikkatini çekti. Bu adam, Bruce’un kaptanın kamarasındaki yazı taşına bir şeyler yazarken gördüğü yabancıya tıpatıp benziyordu.

 

 

Vestris, buzdağından uzaklaşınca, Bruce kaptana bu keşfini anlattı. Kazaya uğrayan geminin kaptanına da bu olaydan söz ettiler. Kaptan, “Ne anlatmak istediğinizi anlıyorum. Bu gemici bize, bugün kesinlikle kurtulacağımızı söylemişti,” der.

 

Vestris’in kaptan kamarasına çağrılan denizci, kurtarılmadan birkaç saat önce rüyasında, başka bir gemide bulunduğunu ve bu geminin, buzların üstünde kalan kazazedeleri kurtarmaya geleceğini görmüş olduğunu söyledi.

 

 

[h=5]Hayvanların İnsanlarla Olan İletişimi[/h]

 

Tarih boyunca bazı hayvanların insanlarla olan iletişimi, öteki hayvanlara oranla daha dikkat çekici olmuştur. Bunları başında gelen kedi, telepati yeteneğiyle tanınmış bir hayvandır. Bu nedenle bazı büyü ritüellerinde kullanılmıştır.

 

 

Bu olayımız da Fransa da meydana gelmiştir. Raymond Bernard, eşi ve üç çocuğu bir hafta sonunda piknik yapmaya gidiyorlar. Çocuklar, Zuma adındaki çok sevdikleri kedilerini de yanlarına alıyorlar. Ormana vardıklarında Zuma yanlarından ayrılıyor ve gün boyunca hiç gözükmüyor. Dönüş vakti geldiğinde Zuma’yı arıyorlar ama bulamıyorlar. Çocukların ağlamasına rağmen eve dönüyorlar.

 

O gece Raymond Bernard, rüyasında Zuma’yı görüyor. Zuma, gelip kendisini almasını istiyor. Hemen yataktan fırlayan Bay Bernard iki oğlunu uyandırıyor ve adeta bir güç tarafından yönetilircesine ormana geri dönüyor.

 

Ormana vardıklarında Bay Bernard biri tarafından yönlendirilircesine ormanın içlerine gidiyor ve rüyasında gördüğü yerde Zuma’yı oturmuş kendini bekler buluyor.

 

O günden sonra Raymond Bernard’ın kediye karşı olan tutumu değişiyor, çünkü daha önce hiç inanmadığı bir fenomenin gerçekleşmesine aracılık etmiştir. Hem kendisiyle telepatik bağlantı kurabilmiş, hem de bunu rüyada gerçekleştirmekle parapsikolojinin araştırma alanına giren iki örneği bir arada yaşamıştır.

 

 

 

 

 

[h=5]Karşılaşmalar, Tesadüfler[/h]

Karşılaşmalar, şans eseri ya da tesadüfi olarak görünen şeyler için kabul edilebilir ama bazı olaylarda tanımlanabilir bir sebep ve sonuç bulunabilir. Örneğin, Theodore Roszak ve karısı, New York’un batısındaki Central Parkta yürümekteyken, Bay Roszak ünlü Beatles grubunun “1 want to hold your hand” adlı şarkısını mırıldanmaya başladı. Normalde bu şarkıyı daha önce hiç mırıldanmamıştı, sevdiği şarkılardan biri değildi. Her nasılsa Bayan Roszak bu tesadüfe dikkat etti çünkü tam o sırada aynı kaldırımda yürümekte olan Yoko Ono ve John Lennon yanlarından geçmekteymiş. Bu bir tesadüf müdür? Belki de Bay Roszak, Beatles grubunun eski üyesi John Lennon’ı şuuraltı ile fark edip, zincirleme bir düşünce silsilesinin sonunda şarkıyı mırıldanmaya başlamıştır.

 

 

Aynı şey Eıleen MColum ve Kathy Stone için de geçerlidir. 7 Ocak 1995 tarihi Daliy Mail gazetesinde, Los Angeles’in kuzeyinde bir Amerikan oto yol servis istasyonundaki otobüs durağı tuvaletinin dışında iki kadının tanışıp, kısa bir sure konuştuklarına dair bir haber yayınlanır; kadınlar daha önceden tanışmış değillermiş, şivelerinden dolayı birbirlerinden hoşlanmışlar. Sonradan, Kathy’nin elli yıl önce Eileen’in nikahında nedimesi olduğu ve O zamandan beri birbirlerini görmemiş olduklarını fark etmişler.

 

 

 

Tahminen, yukarıdaki iki karşılaşma bazı yerlerde herkesin başına gelen kategoridendir; diyelim ki bir senedir irtibat kuramadığınız birine mektup gönderirsiniz ve daha sizin mektubunuz o kişiye ulaşmadan, ertesi gün o kişiden bir mektup veya telefon alırsınız.

 

 

 

Telefonlar, karşılaşmalarda bariz bir rol oynuyor gibi görünüyorlar. Karşı tarafın yanlış numara çevirmesi sonucu, kendilerine ait olmayan telefonu kaldırıp da kendilerini arayan birini bulan insanlarla ilgili vakalar bilinmektedir. Örneğin Bayan Glynis Shaw, Kent şehrindeki Bough Beachte yürürken, tam önünden geçiyor olduğu telefon kulübesindeki telefon çalmaya başladı. Telefonun öbür ucunda, kendi köyünden olup da onun evinin telefonunu düşürmeye çalışan ama numaraları karıştıran birisini buldu. Bir diğer telefon vakası, hastanede ameliyat olmayı bekleyen ve o gün kocası İsveç’e uçacak olan Bayan Doone tarafından rapor edilmiştir. Ameliyat bitmişti ve Bayan Doone havaalanında bekleyen kocasına bir mesaj bırakmaya karar verdi. Ahizeyi kaldırıp Heathrow’u aradı ve birden karşısında kocasının “Alo” diyen sesini duydu. Hastane santralinin odasına kocasının telefonunu bağladığı sırada, o da Heathrow’u aramıştı.

 

 

 

Diğer bir karmaşık ama amaçsızmış gibi görünen karşılaşmada 1900 yılında İtalya İmparatoru olan Kral Umbertonun başına gelenlerdir. 28 Temmuz 1900 gecesi Manza’daki bir restoranda akşam yemeği yemekteydi ve orada aynı kendisine benzeyen ve kendisi gibi konuşan restoran sahibiyle karşılaştı. Restoran sahibinin adı Umberto idi. Hem restoran sahibi, hem de kral aynı günde Turin’de doğmuşlardı, restoran sahibi kraliçeyle aynı adı taşıyan Margharita’yla kral ile kraliçenin evlendiği gün evlenmişti Kral Umbertoya taç giydirildiği gün restoran sahibi restoranını açmıştı. Kral onu ertesi gün yapılacak bir spor karsılaşmasına davet etti ancak restoran sahibi, o sabah, esrarengiz bir şekilde bir silah ile vuruldu Bu olaydan biraz sonra kral da bir anarşist tarafından vurularak öldürüldü.

 

 

Coğrafya profesörü kendi yaz tatili sırasında çektiği slaytlarını gösterip, bunların nerede çekildiğini sorarken öğrencisi Cathy Mahek de sınıftaydı. Birinci resim tuğladan yapılmış belli bir işaret taşımayan bir binanın önünde duran bir grup insanı göstermekteydi. Cath bir an bile duraklamadan fotoğrafın Rusya’da çekilmiş olduğunu söyledi. Profesör şaşırmıştı ve bu cevabı nasıl bulduğunu sordu. Cathy şöyle açıkladı : “ Fotoğraftaki şu adam ve kadın, amcam Ron ve yengem Jean’dir. Bu yaz tatil için Rusya’ya gitmişlerdi.”

 

 

1985’te Fate dergisinde, aynı soyadını (Baker) taşıyan, ikisi de vişne çürüğü 1978 model Concord arabaya ve aynı özel anahtarlığa sahip iki kişi, anlatılmaktadır. ABD’nin Wisnsin kentinde Sheboygan’daki bir alışveriş merkezine giren bu iki Baker’dan biri yanlış arabayı alır ve diğerinin arabasının çalındığını bildirmesi sonucunda bu karışıklık ortaya çıkar. Amerikan Motors şirketi basın sözcüsü Ben Dunn, anahtarların aynı olmasının on binde bir ihtimal olduğunu söylemiştir ama arabaların aynı model ve renkte, aynı yerde ve aynı zamanda olmalarının çok garip olduğunu da eklemeden duramamıştır. Dahası, bu karşılaşma 1 Nisan günü gerçekleşmiş!

 

 

1994 son baharında, 60 yaşındaki Hollandalı Cor Stoop’u, Kuzey Denizindeki bir eğlence gezisi sırasında deniz tuttu. Maalesef, bu arada takma dişlerini denize düşürdü. Üç ay sonra radyoda, bir balıkçının bir morina balığı yakaladığını ve içinden bir takma dişin çıktığını duydu. Bay Stoop haberi duymuştu ve takma dişine tekrar kavuşmuştu. 1993’te yapılan araştırmalara göre Kuzey Denizinde 199 milyon morina balığı bulunduğu düşünülürse, bu çok büyük bir tesadüftür.

 

Karşılaşmaların son kategorisi daha çok sebep ve etkileri henüz anlaşılamamış bazı paranormal olayları içermektedir. Bu türden bir karşılaşma, 1971’de sinirsel bir rahatsızlık geçiren bir mühendisin kendisini Londra metrosunun raylarına atmasıyla meydana geldi. Tren, mühendisi öldürmeden birkaç santim ötesinde durdu ve adam hayatta kaldı. Her nasıl olduysa, bir yolcu, ne yaptığını bilmeksizin, imdat kolunu çekmişti. Londra metrosundaki yeraltı trenlerinde yolcuların trenin önünü görmelerinin imkansız olduğu düşünülürse, bu çok ilginç bir vakadır.

 

 

John Dunning Garip Ölüm/er adlı kitabında vejetaryen birinin koşarken, üçüncü kattan kafasına düşen 8 kiloluk bir koyun budu yüzünden öldüğü anlatılmaktadır. 1994 Nisan ayında, Cumbria’lı Reginald ve Kathryn Turner, elektrik süpürgesi üretici Hoover’ın bir promosyonu sayesinde Florida’ya uçuş hakkı kazanırlar. Turner çifti Florida’da iken evlerine hırsız girer ve tek bir şey çalar: Turner çiftine Florida seyahatini kazandıran elektrik süpürgesini.

 

 

[h=5]Rüyadaki Kaza[/h]

 

Yağmur ve karanlık, onları görmemi zorlaştırıyordu. Fakat araba farlarından ve el fenerlerinden yansıyan ışık sayesinde dereden bir sedye geçiren insanları fark edebiliyordum. Onların tepeye yorgun yorgun yürümelerini ve sedyeyi yere koymalarını izledim. Tam sedyedeki kişinin, ölü mü yoksa canlı mı olduğunu öğrenmek üzereyken uyandım.

 

 

Yüzüm ter içindeydi ve kalbim hızla çarpıyordu. Saat sabahın altısıydı ürpererek, sedyedeki kişinin kardeşim Pat olduğu hissine kapıldım. Fakat niçin birden böyle bir hisse kapıldığımı bilmiyorum. Rüya öylesine canlıydı ki, erkek kardeşimin sıhhatini sormak için Colorado Spring’deki aileme telefon ettim. Benim bu sürpriz telefonuma babam hemen cevap verdi. Buna bir anlam veremedim, çünkü o işe gitmek için normal olarak sabahın 06.30’unda kalkmazdı.

 

Ayrıca telefon alt kattaki holdeydi. Başka bir kasabada yaşayan Pat’den haber alıp almadığını sordum ve yatağından kaldırdığım için özür diledim. Babam, geçen gece kendisinin ve annemin Pat’den haber aldıklarını, endişelenmeye gerek olmadığını söyledi.

 

Onun vermeye çalıştığı güvenceye rağmen, sesi bana tuhaf gelmişti. 1977 Mayısı’nın ilk gününe kadar rüyanın bende bıraktığı duyguyu üzerimden atamadım. Bir akşam babam telefon etti. O sabahki telefon konuşmamdan dolayı özür diledi ve beni heyecanlandırmak istemediği için böyle davrandığını söyledi ve benim telefon ettiğim o sabah, Pat’in yaşamakta olduğu kasaba polislerinden birinin, Grand Junction yakınındaki küçük bir kasaba olan Fruita Colo civarında Pat’in bir trafik kazası geçirdiğini haber verdiğini anlattı.

Şu anda hastanede olduğunu ve sağlık durumunun iyi olduğunu ilave etti. Polis tarafından babama anlatılan kaza sahnesiyle ilgili görüntülerin aynısını o sabahki telefonunda, kusursuz olarak babama anlatmıştım.

Alıntı.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...