Jump to content
Sign in to follow this  
İη¢ιѕєℓ

10 Kadın 10 Roman...

Recommended Posts

Kimi kurgu kimi gerçek. Her durumda insanın kadın cinsinin bakışını, duygu dünyasını, ilişkilerini , arızalarını, artılarını, eksilerini, başkaldırılarını, teslim oluşlarını konu alıyor.

 

 

Farklı zamanlarda farklı yerlerde farklı karakterlerde 10 kadın. Kimi kurgu kimi gerçek. Her durumda insanın kadın cinsinin bakışını, duygu dünyasını, ilişkilerini , arızalarını, artılarını, eksilerini, başkaldırılarını, teslim oluşlarını konu alıyor. İşte sizler için derlediğimiz 10 roman ve kadınları…

 

JANE EYRE

jane-190x300.jpgYazarı Charlotte Brontë’ın hayatından esinlenerek kaleme alınmıştır. Kitaptaki kız okulu, yazarın ablalarıyla birlikte öğrenim gördüğü Cowan Bridge’deki rahip kızları için açılmış okuldan esinlenir.Romanın ana karakteri, zorlu bir çocukluk geçirdikten sonra öğretmen olan ve toplumda kadına yakıştırılan edilgin rolü oynamayı reddeden Jane Eyre’dir. Karakterin hikâyesi, birinci tekil şahıstan anlatılmaktadır.Çok sayıda film, televizyon, müzikal uyarlamaları yapılmıştır.

 

 

 

 

 

ANA

ana-197x300.jpgRomanda, bir Çin köyünde, tarlada çalışarak geçimlerini sağlayan ufak bir ailenin anasını anlatıyor Pearl S. Buck, gündüzleri güneş doğarken kocasıyla tarlaya giden, öğle sıcağında eve dönüp kocasının yaşlanmış annesine ve çocuklarına yemek hazırlayan, evdekilere her mevsim birer kat kıyafet diken, kocasıyla birlikte tarladan topladıkları ekinleri satmaya kasabaya giden bir ananın gündelik yaşamını anlatırken, erkenden evlendiği için ve bu tekdüze yaşamdan sıkıldığı için bir gün kasabaya gidip de geri gelmeyen kocası, bu gündelik yaşamı ana için tek başına katlanılması gereken bir hayat kavgasına çevirir. İçten ve sade bir dille, yalnız bir kadının, üç çocuğuyla birlikte, komünizmin yeni yeni yayıldığı Çin’in ücra bir köyünde nasıl ayakta kalmaya çalıştığını, çocukları için katlandığı şeyleri, yalnızlığıyla başa çıkma yollarını, küçük bir köydeki dedikodu lobisini nasıl başından savdığını bir çırpıda okunabilecek bir roman haline getirmiş olan Pearl S. Buck, gerçekten Nobel ödülünü hak ediyormuş, kendisine hayran kaldım.

 

ÇALIKUŞU

%C3%A7al%C4%B1ku%C5%9Fu1-300x165.jpgÇalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin’in 1922 yılında yazdığı, 1908-1918 yılları arasını anlatan, ağırlıklı olarak Anadolu’da geçen ve arka planda Osmanlı’nın son yıllarını anlatan bir romandır. Kitabın son kısmı hariç, ki bu bölüm dışarıdan bir gözlemcinin anlattıklarıdır, romanın ana kahramanı Feride’nin hatıra defteri şeklinde yazılmıştır.Feride: Romanın ana kahramanıdır. Anne ve babasını erken yaşta kaybetmiş, Fransız mektebinde okumuş, Anadolu’da öğretmenlik yapan İstanbul terbiyesi almış güzel genç bir kızdır. O kadar güzeldir ki Anadolu’da gittiği yerlerde ya “Gülbeşeker” diye çağrılacak ya da hiç makyaj yapmadığı halde “aşırı boyanmakla” suçlanacaktır. İçli, iradeli ve kültürlüdür. Feride birçok kişinin cesaret edemeyeceği işler de yapardı. Meselâ her teneffüs okullarındaki ağaca tırmanır ve daldan dala atlardı. İşte bunu gören muallim ona “Bu kız insan değil çalıkuşu” diye bağırmış ve o günden sonra Feride’nin adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.

BİR ÇİFT YÜREK

bircifty%C3%BCrek-208x300.jpgAmerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan gerçek bir olaya dayanan bu kitabında Avustralya’da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan bahsetmektedir. Yazar, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle ” gerçek insanlarla” birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. olağandışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı bu yolculukla Morgan, bu insanların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliği ile tanışır.

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ederler ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılarla ilgili farkındalıklarının ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar. Yazar yolculuk boyunca önceden ilkel olarak gördüğü bu insanların doğa ile nasıl iç içe yaşadıklarını; bu kupkuru çölde asla aç ve susuz kalmadıklarını; konuşmadan birbirleri ile iletişim kurduklarını; karşılaştıkları her tür sağlık sorununu çözecek bir birikime sahip olduklarını; hırs, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duygularının olmadığını; asla yalan söylemediklerini; hiç bir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; dünyada olup biten her şeyden haberdar olduklarını ve daha bir çok olağanüstü yetenekleri olduğunu hayretle görür.

 

CİĞERDELEN

ci%C4%9Ferdelen-300x190.jpgSafiye Erol’un 1941’de yayınlanan romanı.

”…Hayat denilen yapının biz sanatkarlar, orta katından ayrıldık, yedi kat göklere çıktık. Fakat cennetin bayıltıcı nur kaynaşmasında erimedik. Yedi kat yerin dibine geçtik, kanlı çekiler baskısında çürümedik. Katıksız öz mayamız varmış, geri döndük… orta kata yerleşmeye geliyoruz. Bizden, uzak diyarlar kokusunu alan orta katlılar yadırgar gibi duruyorlar… halbuki orta katı çok iyi anlayanlar, oradan hiç ayrılmamış olanlar değil, altında üstünde ne bulunduğunu gönülleriyle deneyip yaşamış olanlardır.”

“Nedir Zührem o avucundaki? Dalgın dalgın yine, neler kurarsın? Zühre yerden aldığı bir avuç toprağı ovalayıp kaldırıyor, dikkatle gözden geçiriyor. Toprağı düşünürüm ağam, toprağı. Biz ona ekeriz, o bize kat kat bereketiyle öder. Cömert toprak vardır, emeğimizi utandıracak kadar gümrah mahsul verir. Çorak toprak vardır, vergisi kıt olur. Öyle nankör cinsi de vardır ki durma didiş, kaz kabart, gübrele, istersen nişasta eleklerinden geçir… A, a… söyle ağam, hiç bir toprak gördün mü ki ekimi baştan başa inkar etsin? Sıvama kerpiç gibi olsa gene soysuz moysuz çuvaldız boyu olsun bir şey çıkar. Toprağı düşünürüm ağam, toprağı. Hem de insanları. Bazı insanlara etekler dolusu muhabbet tohumu serpiyoruz. Yeşermezler bir türlü ne hikmettir.”

Röportajında Ciğerdelen’i şöyle anlatıyor Safiye Erol: …..- En çok sevdiğim de odur, Ciğerdelen.

– Niçin en çok sevdiniz?

Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…

– Deldi… Deldi de ondan, diyor ve ilave ediyor:

– Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.

– Niçin?

– Feylosof Niezsche’nin bir sözü vardır: “Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar” der.

– Bu da aldı mı?

– Aldı… Aldı hem de nasıl…

– Demek Ciğerdelen sizi korkuttu?

– Hayır… Korku yok… Su testisi su yolunda kırılır…

Ve bir lahza şöyle gözlerini süzerek, “A adam sen de!” der gibi dudaklarını büküyor.

– Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.

– Ama zayıflamak, hele bayılmak fena…

– Ne zararı var… Dedim ya su testisi su yolunda kırılır… Sonra da bu her zaman olmaz…

– Merak ediyorum, Ciğerdelen’in nerelerini yazarken bayıldınız?

– “Yedi Peçeli” babında ve kitabın son babında…

– Bu fasılları bizzat yaşadınız da ondan mı?

– Onun da fevkinde. Sanatkarın bir hadiseyi bir macerayı yaşam tarzı, şahsi yaşayışının fevkindedir. Ben bir eserimde bir aşk hicranını tarif ederken o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşadım.

HANDAN

handan-192x300.jpgHandan, Halide Edip Adıvar’ın mektupları bir araya toplayıp oluşturduğu eseridir. İlk olarak 1912 yılında yayımlanmıştır. Türk edebiyatında kadın psikolojisini anlatan ilk eserdir.

İyi yetiştirilmiş Handan, sosyalist Nazım’ın evlenme teklifini reddeder ve yaşlı Hüsnü Paşa ile evlenir, mutlu olamaz ve hafızasını kaybeder. Nazım hapiste ölür. Avrupa’da tek başına iken eniştesini sever, kafası yerine geldikten sonra bu günahını affetmez, kriz geçirir ve ölür.

Roman, kahramanlarının birbirlerine yazdıkları mektuplarla gelişir, Avrupa şehirlerini tasvir eder.

 

 

 

 

MADAM BOVARY

madambovary-204x300.jpgGustave Flaubert tarafından 19. yüzyılda yazılmış ilk çağdaş realist roman sayılan Madame Bovary ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Kitap, iyi kalpli olmasına karşın sıradan bir doktor olan Charles Bovary’nin yüksek idealleri ve aşırı bir lüks tutkusu olan romantik karısı Emma Bovary’nin, yaşamının tekdüzeliğinden sıyrılmak için girdiği durumları ve yaşadığı çeşitli gayrimeşru aşk ilişkilerini konu alır. Yazar Flaubert karakterlerin iç dünyalarını açıklarken realizmin gözlemci yönünü kullanmıştır. Baş karakter Emma Bovary’nin sergilediği davranışlar ve zinaları, o dönemde büyük yankı uyandırmış ve bu yüzden yazar Flaubert uzun yıllar boyu çeşitli eleştiri ve suçlamalara maruz kalmıştır.

Yazılanlara bakılırsa Flaubert bu romanı doktor olan babasının gözlemlerinden ve onun muayenehanesinde gördüğü olaylardan esinlenerek kaleme almıştır. Eser Flaubert’in romantik akıma tepkisini ortaya koyan realist bir anlayışla kaleme alınmıştır. O yıllarda Romantizm akımı revaçta ve tüm dünya edebiyatını etkisi altına alan bir süreçtedir. Eser bu bakımdan Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkmış, romantizmin konularına tiplemelerine olay, tutum, tema ve teknik anlayışına muhalif bir yaklaşımla kaleme alınmıştır. Bu yüzden Madam Bovary adlı eser realizm akımının ilk ve en önemli örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. “ Bu kitaptan sonra bovarizm akımı oluşmuş ve psikolojide tatminsizlik, memnuniyetsizlik anlamına gelen bir rahatsızlık olarak yer almıştır.”

Eserin diğer bir özelliği ise zamanın belirli cinsiyet rollerine ters düşen konulara da işaret edebilecek konuları da barındırıyor olmasıdır. Emma karakteri her ne kadar dişiliğini sonuna kadar kullanıyor olsa bile özellikle Charles ile olan ilişkisinde dominant karakter özelliği gösterebilecek tutumlar da gösterebilmektedir.

SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

sana-gul-bahcesi-vadetmedim-202x300.jpg‘Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’, deliliğin, resmi tanımıyla akıl hastalığının öyküsü. Joanne greenberg’in okunması gereken ilginç eseri.

İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki bir genç kızın öyküsü…

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliğin, resmi tanımıyla akıl hastalığının öyküsü: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah’ın akıl hastanesine “düşme”sine neden olur. Bundan sonra hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun “kurtarma operasyonu” başlar.

Greenberg’in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, “akıl hastalarının gizleri” üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece normal kavramını sorgulamaya götürüyor bizi. Greenberg’in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, ‘akıl hastalarının gizleri’ üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece normal kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.

VERONİCA ÖLMEK İSTİYOR

veronika-188x300.jpgPaulo Coelho’nun kitapları arasında belki de en etkileyici olanı Veronica Ölmek İstiyor. Oldukça yalın bir dilde anlatılmış sürükleyici bir konuya sahip.

Veronika, her istediğine sahip görünen, renkli bir yaşam süren, yakışıklı erkeklerle gezip tozan genç bir kadın olmasına karşın, mutlu değildir. Yaşamında bir şeylerin eksikliğini hissetmektedir. Başarısız bir intihar girişiminin ardından, kendine geldiği zaman bir akıl hastanesindedir. Üstelik çok kısa bir ömrü kaldığını öğrenir. Zaten ölmek isteyen Veronika bu süreçte, başka dünyaların insanlarını tanırken kendisini de keşfetmeye başlar…

Paulo Coelho’nun ülkemize yakın bir coğrafyada, Bosna ve Slovenya’da geçen Veronika Ölmek İstiyor adlı romanı, var oluşumuzun her dakikasına yaşam ile ölüm arasında bir seçim olarak yaklaşıyor. Toplumun alışılmış kalıplarının dışına çıkan, farklı düşünceleri yüzünden önyargıları göğüslemek zorunda kalan insanları anlatıyor.

“Veronika her şeyden nefret ediyordu ya, en çok da yaşamını sürdürmüş olduğu biçimden, içinde barındırdığı yüzlerce Veronika’yı keşfetmeye zahmet etmeyişinden tiksiniyordu. Oysa orada kim bilir ne ilginç, ne meraklı, ne cesur, ne küstah, ne deli kızlar duruyordu.”

SİYAH SÜT

SiYAH-SuT_80304_1-210x300.jpgElif Şafak’ın otobiyografik romanı. Roman, yeni anne olan bir kadın yazarın, annelik-yaratıcılık ve kendi yazarlık serüveniyle olan iç hesaplaşmasını konu alır.

Elif Şafak kitabına neden Siyah Süt ismini verdiğini Şöyle açıklıyor: “Siyah Süt ismini iki sebepten ötürü verdim. Birincisi, annelik ve annelikle özdeşleştirilen süt her zaman sandığımız kadar beyaz ve pür-i pak değil. Onun da kendi içinde çelişkileri, lekeleri var. Depresyonda annenin sütü kararabiliyor. En azından eskiler böyle diyorlar. Ancak ben o kararmış sütten mürekkep elde etmek istedim. Annelik-yazarlık çelişkisi, sütü bir müddet kararttı belki ama kararmış süt sonunda mürekkebe dönüştü. Kitabın ismi tüm bu metaforları barındırıyor içinde.”

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...