Jump to content
Sign in to follow this  
İη¢ιѕєℓ

"Bedel" Elliot Ackerman‏

Recommended Posts

“Burası evimiz değil artık,” dedi.

Elimi göğsüme bastırdım, Ali’nin vurduğu yer acıyordu. Konuşmak istedim ama kaybettiklerim boğazıma çöküverdi. Yutkunup sordum: “Nereye gideceğiz?”

“Benle geleceksin,” dedi. Yön kendisiymiş gibi.

Aşina yoldan Orgun’a gittik. Şehirde iş ve belki ebeveynlerimizin başına gelenle ilgili haber bulmayı umuyorduk. Sokaklarda dilenmeye başladık. Arabalar yanımızdan gelip geçiyordu. Gri binalar katlarca yükseliyor, içlerine insanlar girip çıkıyordu. Kapı eşiklerinde çömeliyorduk. Orgun kalabalıktı ya, ıssız da denebilirdi. Aynı yüzü iki kere görmüyorduk. Bize bakanların gözlerinde, lanetlenmiş çocuklarmışız gibi acıma vardı hep. Ali neredeyse erkek sayılacak yaştaydı ama ailesizlik onu çocukluğa geri itiyordu.

Bir defasında Sperkai’de, büyükçe bir oğlan kavgada dudağımı patlatmıştı. Babam dudağımın halini görünce beni tutup oğlanın evine götürmüştü. Kapılarının önüne dikilip babasından oğluna bir defa kamçı vurmasını istemişti. Adam reddetmişti. Babam talebini yinelememişti. Adamın suratına yumruğu indirmiş, dudağını, oğlunun benimkini patlattığı gibi patlatmıştı. Adam yerden kalkamadan babam dönüp gitmiş, mesele hallolmuştu. Eve dönerken babam bana bedeli, öcü anlatmıştı. Bir erkeğin, bir Paştun erkeğinin, nangına, şerefine halel geldiğinde bedel alması gerektiğini açıklamıştı. Orgun’da her yabancının bakışı içimi, babamın, oğullarına acımayla bakanlardan bedel almaya gidebileceği zamanların özlemiyle doldurmuştu.

Gündüzleri dileniyorduk. Geceleri Orgun’dan çıkıp çorak yaylayı aşarak şehrin çevresindeki alçak tepelere gidiyorduk. Orada, diğer yetimlerle birlikte uyuyorduk. Yetimler arasında topraktaki bir çatlağı ya da sönmeye yüz tutmuş bir ateşin közlerini paylaşarak uyurken, gölgelerimiz birbirine karışıyordu. Kimileri bir iki geceden sonra bir daha görünmüyor, kimileriyse yıllar yılı kalıyordu orada. Ali oğlanların hiçbiriyle arkadaşlık kurmamamı söylemişti. Bizim kadar fakir kimseye güveni yoktu.

İki kışı böyle geçirdik.

 

 

*

 

 

Bir gece Orgun’dan çıkarken kar başladı. Çorak yaylada yakalandık. Toz, fırtınada çamura döndü. Yer, giysilerimiz ve pabuçlarımız çabucak karla kaplandı. Vücutlarımızın erittiği kardan sırılsıklamdık. Çevremizi saran fırtına ve karanlık, ne siyah ne beyazdı. Sadece boşluk... Çok geçmeden yolumuzu yitirdik. Düzlükte sığınabileceğimiz ne bir kayalık ne de ağaç vardı. Uzakta karemsi bir gölge gördük. Düşe kalka ulaştık, menteşeleri pas tutmuş metal kapıları açıp içeri daldık. Dışarıda soğuk can yakıcıydı ama içeride farklıydı. Üstümüze yapışıyordu âdeta. Ali bir kibrit çaktı. Sığınağımız boş görünüyordu ama birden bir köşede çaputlar, yırtık giysiler çarptı gözüme. Gidip topladım, Ali de zayıf bir ateş yaktı. Alevlerin dans ettiği duvarlarda upuzun, çelik ek yerlerine inen pençe izleri vardı. Ek yerlerinde girintiler, çekilmeye çalışılmış metalin eğrilikleri... Ateş söndü kısa sürede. Dışarıda fırtına var hızıyla uluyordu. Ali’ye yaslandım, titremeye başladım.

Sabah uyandığımda yalnızdım. Aralık kapıdan masmavilik görünüyordu. Ali dışarıdaydı, karın üzerinde diz çökmüştü. Sığındığımız yer, bir nakliye konteynırıydı. Gidip yanına çömeldim.

“Orgun’a mı dönsek?” dedim.

Ali, ta uzaktaki tepelere bakarak usulca yanıtladı: “Kuleyi hatırlıyor musun?”

Baktığı tarafa çevirdim gözlerimi. Tepelerden birinde bir radyo vericisi vardı. Köyümüzden de görünürdü. Geceleri kırmızı yanardı ışığı. Babam, kule ve taktığı yakut taşlı gümüş yüzüğe dair bir hikâye anlatmıştı. Yakut, kulenin kırmızı ışığından yapılmıştı ve babam gençliğinde vericinin çelik iskelesine tırmanıp ışıktan bir parçayı çalıvermişti. Hikâyesine inanmamaya ne zaman başladığımı hatırlamıyorum ama o sabahtan önceydi, onu biliyorum. Babam yüzüğü, büyüdüğünde Ali’ye söz vermişti. Ali bir seferinde babamın tepesine çıkmış, yüzük için daha ne kadar bekleyeceğini sorup durmuştu. “Yüzüğü ne zaman alacağını sorup duran bir çocuk olmadığında,” demişti babam.

Ali elini kaldırıp yüzüme tuttu. Minik yakut, parmağındaydı.

Umut ve korku aynı anda içime doldu. “Nereden buldun onu?”

“Köşede buldum,” dedi Ali.

“Ama babam—“

“Yüzüğü hiç çıkarmazdı,” dedi Ali sertçe.

Ağabeyimin yanına çöküverdim. Hayalimde köye gelen adamlardan birinin babamın parmağından yüzüğü çıkarışı, sonra unutuşu veya beteri, işe yaramaz diye atıverişi canlandı. Babamın elleri geldi aklıma. Kuvvetliydi elleri. Konteynırın duvarında pençe izleri bırakacak denli kuvvetliydi. Ali bana baktı ve iki soluğu arasında sulanan gözleri, aceleci dalga misali hızla kurudu.

“Ne olacak şimdi?”

Ağabeyim ayağa kalkıp şöyle dedi: “Mevsimin son karıydı bence bu.”

“Son kardan sonra dağlara giderdi,” diyerek doğruldum.

“Evet,” dedi Ali. Fısıltı gibiydi sesi. Senin için daha iyisini yapacağım, Aziz.

 

Bu pasaj, April Yayınları'nın Elliot Ackerman - Bedel kitabından alıntıdır.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...