Jump to content
Sign in to follow this  
İη¢ιѕєℓ

"A'mak-ı Hayal" Ahmed Hilmi

Recommended Posts

Mezarlığın ortasında, dairevî bir şekilde dikilmiş birtakım ağaçlar dikkatimi çekti. biraz oturmak için o yöne doğru yürüdüm. Bu ağaçlar, büyük bir aileye ayrılmış mezarların çevresinde bulunuyordu. O sırada ağacın birine dayandırılmış, yarısı hasırdan, yarısı tahta parçalarından yapılmış bir kulübe gözüme ilişti. Kimse yok zannettim. Tam kapısını açacağım sırada, içinden, eski püskü şeyler giymiş biri çıktı.

Elli yaşlarında olan bu adamın başında yeşil bir takke vardı. Bu takke, kırk elli kadar ayna parçası yapıştırılarak süslenmişti. Birçok kumaş parçası yapıştırılmış, gökkuşağını andıran yırtık cübbesinde de ayna ve teneke parçaları bulunuyordu. Öyle bir durumdaydı ki, bu adamı görüp de, gülmemek mümkün değildi. Fakat üzerime çevirdiği bakışında, öyle hoş bir yumuşaklık ve alçakgönüllülük, çehresinde öyle hazin bir donukluk vardı ki, hâline gülmediğim gibi ona doğru bir adım bile attım. Kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden bir ciddiyetle, yavaş ve hoş bir sesle:

- Hoş geldiniz nurum! Buyurun! dedi. Sonra da kulübesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Oturdum. Kulübeye yaslandım. Önümüzde onbeş tane kadar, kalın taşlı ve sülüs yazıyla yazılı mezar vardı. Sağ ve sol tarafımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu. Kulübenin sahibi bir kez daha içeri girdi ve mangal görevi gören bir çömlek getirdi. Bir kere daha içeri girdi. Eski bir kahve kutusu, bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası, birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru ot ve çöplerle yaktığı ateşe cezveyi sürdü. Tekrar:

- Hoş geldiniz nurum! Nasılsınız, iyi misiniz? dedi.

- Elhamdülillah, dedim.

Bu adamın ciddiyeti ile kıyafeti arasındaki zıtlık beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:

- İsminiz nedir? diye sordu.

- Ahmed Raci.

Gülerek:

- Ahmed Raci mi? dedi. İnsanlığın ismine el koymuşsun nurum. İnsanoğlu fazlaca aciz, zayıf ve muhtaç olduğu için hayatını rica ile devam ettirir. Raci demek, insan demektir.

Bu oturaklı sözler üzerine şaşkınlığım bir kat daha arttı. Bu sefer ben sordum:

- Peki, sizin isminiz nedir?

- Benim bir sürü ismim vardır. Her yerde farklı bir isim ve sıfatla anılırım. Üzerimdeki aynalardan dolayı burada bana “Aynalı Baba” diyorlar. Ama sen istersen “Adem Baba” de.

Bir müddet düşündükten sonra, içimde oluşan arzuyu yenemeyerek dedim ki:

- Azizim! Kâmil insanlardan olduğunuz meydanda. Fakat kemalinizi bu garip kıyafet altına gizlemenizin sebebini anlayamıyorum.

Kahveyi pişirip fincanımı doldurduktan sonra:

- Hâlbuki bu çok basit, dedi. Herkes süse meraklıdır. Herkes bir ton para harcayarak çeşit çeşit elbiseler yaptırır. Ben de böyle bir elbiseden hoşlanıyorum.

Bu cevap hem akla yatkındı, hem değildi. Biraz düşündükten sonra bunun makul birşey olmadığı kanaatine vardım. Fikrimi kendisine söyledim. O da cevap verdi:

- Demek, söylediğimi doğru bulmuyorsun. Oysa senin söylediğin doğru değildir. Elli yaşında bir adamın onbeş-yirmi kuruşa satın alıp boynuna taktığı, adına boyunbağı dediği bir yuları akla uygun gördüğünüz hâlde, külâhıma taktığım ayna parçalarını niçin akla uygun bulmuyorsunuz. Her ikisinin de insanların patavatsızlığına ve deliliğine delâlet ettiğini kabul ettiğimiz takdirde benim yaptığım delilik hem daha parlak, hem daha akla uygundur.

O sırada aklıma birdenbire parlak bir fikir geldi. Deli kıyafetine bürünmüş bir filozof olma ihtimâli bulunan Aynalı Baba ile ciddî meseleler hakkında konuşmak istedim ve dedim ki:

- Sultanım! Sen, viranede gömülü bir hazinesin. Ben ise felsefeye susamış bir avareyim. Lütfen, ilminizden istifade etmeme izin verin. Verin elinizi öpeyim.

Büyük bir şaşkınlıkla:

- El öpmek?.. Niçin? dedi. İstersen konuşalım. Fakat konuşmaktan ne çıkar ki! Kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yükü kitap okudun. Fakat bunlardan ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanlar neyi bilirler? Zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birtakım şeyleri… Fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler? Hiç! Akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harfleri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi?

O anda, kendimi tuhaf bir hâlde hissediyordum. Koskoca bir medeniyetin, yedi bin yıllık insanlığın çalışması neticesinde ortaya çıkan bilgiyi önemsemeyen bu garip kıyafetli delinin sözlerindeki büyüklük, bende büyük bir küçüklük hissi uyandırdı. Çok alçalmış, çok küçülmüştüm. Ağzımı açmaya gücüm yetmedi. Bu hâlde, gözlerimi yardım dilercesine kendisine diktim. Gülümseyerek dedi ki:

- Bu yorucu faraziyeleri bırakalım da biraz kendimizden geçelim, olmaz mı?

Aynalı Baba ile beraber birer kahve daha içtik…

 

Bu pasaj, Akçağ Yayınları'nın Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi - A'mak-ı Hayal kitabından alıntıdır.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...