Jump to content
Fatih

Necip Fazıl Kısakürek

Recommended Posts

1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Kolejinde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebinde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemalden görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkînin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir planda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebinin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümüne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yüceldir.

 

Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Pariste gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankarada Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbulda Güzel Sanatlar Akademisinde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköydeki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.

 

Ödülleri

 

Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülünü almıştır. Kısaküreke doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığınca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfınca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.

 

Yazı Hayatı

 

Necip Fazılın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmuada çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yahu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yahu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşimin "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paristen yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankarada kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunçun da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadrinin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür.

 

Ankarada altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbula nakletmiş, ancak dergi 17nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğuda iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğunun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.

 

ESERLERİ

 

Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselam, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.

 

Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı

 

Hikaye: Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikayeler, HikayelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Babıali.

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa karışan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler külrengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

Bu geceyarısında iki kişi uyanık:

Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.

Simsiyah camlarını üzerime dikiyor,

Gözleri çıkarılmış bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi,

Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır,

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,

Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum.

Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;

İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler.

Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;

Yolumda bir tak olsun zulmetten taş kemerler.

Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.

Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,

Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,

Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.

Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...

 

Çile

 

Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...

 

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı

 

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

 

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye

 

Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kainat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

 

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

 

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

 

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

 

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selam sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

 

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

 

Uyku, katillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

 

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...

 

Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateş de, cımbız da yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

 

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

 

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

 

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

 

Lugat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

 

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

 

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

 

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

 

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

 

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;

Atlas sedirinde mavera dede.

Yandı sırça saray, ilahi yapı,

Binbir avizeyle uçsuz maddede.

 

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İçiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

 

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

 

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

 

Öteler öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

 

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...

 

Sakarya Türküsü

 

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

 

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

 

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir

Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

 

Akışta denetlenmiş, büyük, küçük, kainat;

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

 

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

 

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

 

Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,

Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

 

Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?

Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..

 

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

 

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.

 

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;

 

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;

Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an!

 

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

 

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

 

Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!

 

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

 

Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya,

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

 

İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

 

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

 

Kafdağını aşsalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

 

Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

 

Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

 

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

 

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;

Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

 

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

 

Kaldırımlar I

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki bani bekleyen bir hayal görüyorum.

 

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

 

İçimde damla damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler.

Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor,

Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi;

Kaldırımlar; içimde kıvrılan bir lisandır.

 

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!

Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;

İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.

Tak, tak, ayak seslerimi aç köpekler işitsin;

Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.

Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

 

Kaldırımlar II

 

Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,

Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!

Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,

Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

 

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,

Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.

Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri:

Onun taşı erimiş, senin kafatasında.

 

İkinizinde ne eş ne arkadaşınız var;

Sükut gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.

Dünyada taşınacak bir kuru başınız var ;

Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.

 

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,

Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

 

Kaldırımlar III

 

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,

Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.

Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,

Yolumu bekliyen genç, haydi düş peşime, der.

 

Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,

Tutmak, tutmak isterim, onu göğsümde alıp.

Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,

Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

 

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;

Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,

Görsem pencerelerde, soyunan bir karaltı.

 

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşlarımdan;

Bana rahat bir döşek serince yerin altı,

Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...

 

Şarkımız Bizim

 

"Bir gün akşam olur bizde gideriz

Kalır dudaklarda şarkımız bizim"

 

Kırılırda bir gün bütün dişliler

Döner şanlı şanlı çarkımız bizim

Gökten bir el yaşlı gözleri siler

Şenlenir evimiz barkımız bizim

 

Yokuşlar kaybolur çıkarız düze

Kavuşuruz sonu gelmez gündüze

Sapan taşlarının yanında füze

Başka alemlerle farkımız bizim

 

Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman

Görürler nasılmış, neymiş kahraman

Yer ve gök su vermem dediği zaman

Sular her tarlayı arkımız bizim

 

Gideriz nur yolu izde gideriz

Taş bağırda, sular dizde gideriz

Bir gün akşam olur bizde gideriz

Kalır dudaklarda şarkımız bizim

 

Beklenen

 

Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar

 

Geçti istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar

 

Allah Dostu

 

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;

Bir aksamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.

 

Geçilmez

 

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;

Bu odadan gelsin diye cağrılmadan geçilmez.

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,

Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi;

Usta kaptan klavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava;

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest 1313

vayyy necip fazıl üstat yaa laf yok ama nef'i daha manyak :D bide necip fazıl üstadımız paris te öğrenciyken içki kumar her türlü yol var bi gün yine kumar oynuyor herşeyi kaybedeceği bi anda ona güvenen bi kadın köpeğini 2-3 saatliğine emanet bırakıyor üstat gidip köpeği bi dükkan a emanet bırakıyor ve karşılığında para alıyor tabi belli bi saat içinde bu parayı ödeyip köpeği geri alcak köpek karşılığnda aldığı parayla kaybettiklerini kazanmak için son bi kez kumar oynuyor talihi dönüyor kazanıyor köpeği alıyor kadın a teslim ediyor bu olaydan sonra içki ve kumar ı terkediyor ondan sonrada zaten laf yok bu adam her haliyle üstat olduğunu belli ediyor :)

Share this post


Link to post
Share on other sites

Beklenen Burdaysa Bekleyenide ben ekliyim

BEKLEYEN

 

 

Sen, kaçan ürkek ceylânsın dağda,

Ben, peşine düşmüş bir canavarım!

İstersen dünyayı çağır imdada;

Sen varsın dünyada, bir de ben varım!

 

Seni korkutacak geçtiğin yollar,

Arkandan gelecek hep ayak sesim.

Sarıp vücudunu belirsiz kollar,

Enseni yakacak ateş nefesim.

 

Kimsesiz odanda kış geceleri,

İçin ürperdiği demler beni an!

De ki: Odur sarsan pencereleri,

De ki: Rüzgâr değil, odur haykıran!

 

Göğsümden havaya kattığım zehir,

Solduracak bir gül gibi ömrünü,

Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir,

Bana kalacaksın yine son günü.

 

Ölürsün... Kapanır yollar geriye;

Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.

Varılmaz hayale işaret diye,

Toprağında bir taş olur, beklerim...

 

 

Sultan-ı ŞUARA diyiyorum başkada bişi demiyorum diyemiyorum

--------------------

Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!

Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!

 

Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;

Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?

 

Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;

Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta...

 

Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.

Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.

 

Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;

Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.

 

Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;

Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.

 

Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!

Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,

 

Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;

Ölümde yekpare an, ne kesiklik, ne bölüm...

 

Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;

Bu mu dersin, taşlarda donmuş sukuta sebep?

 

Kavuklu, başörtülü, fesli, başacık taşlar;

Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,

 

Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;

Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.

 

Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,

Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.

 

Onlar ki, sıfırlarda rakamları bulmuşlar,

Fikirden kurtularak, ölümden kurtulmuşlar.

 

Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!

Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!

 

 

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest suphi
vayyy necip fazıl üstat yaa laf yok ama nef'i daha manyak :D bide necip fazıl üstadımız paris te öğrenciyken içki kumar her türlü yol var bi gün yine kumar oynuyor herşeyi kaybedeceği bi anda ona güvenen bi kadın köpeğini 2-3 saatliğine emanet bırakıyor üstat gidip köpeği bi dükkan a emanet bırakıyor ve karşılığında para alıyor tabi belli bi saat içinde bu parayı ödeyip köpeği geri alcak köpek karşılığnda aldığı parayla kaybettiklerini kazanmak için son bi kez kumar oynuyor talihi dönüyor kazanıyor köpeği alıyor kadın a teslim ediyor bu olaydan sonra içki ve kumar ı terkediyor ondan sonrada zaten laf yok bu adam her haliyle üstat olduğunu belli ediyor :)

 

Ve bu gençlik yıllarındaki yaşam şeklini ise ;

BEN GEÇMİŞİMİ ÇÖPE ATTIM

ÇÖPÜ KURCALAYAN KÖPEKLERDİR !!!

deyip beni kendisini hayran bırakan

çile isimli şiir kitabını okuduktan sonra kendisi gibi benimde hayatımda önemli bir dönüm noktası oluşturmuş gözümde cennet mekan biri olarak yaşattığım şiirdeki ustamdır

mekanın cennet olsun EY "ŞAİRLERİN SULTANI"

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest nymph

Mükemmel.Necip Fazılı okuduktan sonra geçmişte okuduğum çoğu yazarın gerçek yazar olmadığını anladım.

 

"Ben geçmişimi çöpe attım çöpü kurcalayan köpeklerdir." sözünü

Otuzlu yaşlarından önceki bohem yaşantısını,bak eskiden böyleydin şimdi birden adammı oldun diyerek gündeme taşıyan bazı saçma,kıskanç ve muhafazakar düşmanı insanlara itaf etmiş.Başarıyı hazmetmek zor tabi (:

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest TİHAME

zamanının en büyük şairlerinden biriydi;

...

iki şiirini hep hatırlar ve aklıma geldikçe yerli yerinde söylerim

bekleyen ve beklenen...

...

saygı ile anıyorum...

Share this post


Link to post
Share on other sites
Guest nymph

Aynadaki Yalan romanı şiirlerinden daha çok etkiler beni.Tavsiye ederim.

Share this post


Link to post
Share on other sites

İnsan bu;su misali kıvrım kıvrım akar ya,

Bir yanda akan benim,öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan hep basamak basamak,

Benimse alınyazım yokuşlarda susamak...

....................................

Emeğine sağlık arkadaşım.Çok sevdiğim bir şairdir.Teşekkürler...

  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites

Ortaokulda din kültürü öğretmenimiz Bu şiirleri bize sevdirmişti.Özellikle Sakarya.Hatıra defterime yazarken de bundan mısra almıştı hiç unutmam.

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.


×
×
  • Create New...