Jump to content
Sign in to follow this  
hacersş

Eski Bir Altın Anahtar

Recommended Posts

Araştırdım paylaşılmamış, faydalı olması dileğiyle.....

Osho'nun bu paylaşımı özellikle fiziki bedenden ruhsal yola geçiş yapmakta olan fakat algıda zorluk çekenlere  yüksek bir farkındalık katacaktır.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, sakal ve yakın çekim

Osho - Ölmeden Önce Ölünüz

Meditasyonun yüzlerce yöntemi olmasına karşın bunların arasında Vipassana'nın özel bir yeri vardır, tıpkı binlerce mistiğin arasında Gautama Buda'nın kendine has, özel bir yeri olması gibi. O bir çok yönden kimseyle kıyaslanamaz. İnsanlığa bir çok yönden kimsenin dokunmadığı kadar faydası dokunmuştur. Onun gerçeği arayış biçimi, bir çok yönden herkesinkinden daha içten ve daha hakiki olmuştur.

Vipassana Buda'yı aydınlanmaya götüren meditasyon yöntemidir. Onun konuştuğu dil olan Pali dilinde sözcük anlamı bakmak, metaforik anlamı ise izlemek, tanık, gözlemci olmaktır.

Buda'nın seçtiği bu meditasyon yöntemine meditasyonun özü denilebilir. Tüm diğer yöntemler tanıklığın farklı biçimleridir. Bu tanık olma durumu tüm meditasyon yöntemlerinde esas olarak mevcuttur, gözardı edilemez. Buda ise diğer her şeyi ortadan kaldırıp, yalnızca bu esas kısmı, yani tanık olmayı tutmuştur.

TANIK OLMA DURUMUNUN ÜÇ FARKLI ADIMI VARDIR ;

Buda çok bilimsel bir düşünürdü. Önce bedenle başladı çünkü tanık olunması en kolay olanı bedendi. Elimin hareket edişine, elimin kalktığına tanık olmak basittir. Yolda yürüdüğüme tanık olabilirim, attığım her adıma tanık olabilirim. Yemeğimi yerken kendime tanık olabilirim. Vipassana'nın ilk adımı bedenin eylemlerine tanık olmaktır, ki bu en basit adımdır. Her bilimsel yöntem her zaman en basit adımdan yola çıkar.

Bedene tanıklık ederken edineceğiniz yeni deneyimler sizi oldukça şaşırtacaktır. Bu tanıklık durumunda elinizi, izleyerek, farkındalık, dikkat ve bilinçle oynattığınız zaman elinize ait belli bir zarafet ve sessizliği hissedeceksiniz. Tanıklık etmeden tekrarladığınızda aynı hareket daha hızlı olacak fakat bu zarafeti yitirecektir.

Buda o kadar yavaş yürürdü ki çoğu zaman neden bu kadar yavaş yürüdüğüne dair sorulara maruz kalırdı. Bu soruları şöyle yanıtlardı, "Bu benim meditasyonumun bir parçası: her zaman sanki kışın soğuk bir nehirde yürüyormuşçasına yavaşça ve dikkatle yürürüm, farkındalıkla çünkü nehir çok soğuk, her adıma tanıklık ederek çünkü her an kayaların üzerinde kayıp suya düşebilirsiniz."

Her adımda yalnızca nesne değişerek yöntem aynı kalır. İkinci adım zihni izlemektir. Şimdi daha az belirgin bir dünyaya giriyorsunuz: düşüncelerinizi izleyin. Bedeninizi izlemekte başarılı olabildiyseniz, bu konuda da herhangi bir güçlük çekmeyeceksiniz demektir.

Düşünceler ince dalgalardır; elektronik dalgalar, radyo dalgaları gibidirler ama aynı zamanda da bedeniniz kadar maddeseldirler. Havanın görünmez olduğu gibi görünmezdirler ama hava da kayalar gibi maddedir, tıpkı düşünceleriniz gibi; maddesel ama görünmez.

Bu ikinci, yani ortanca adımdır. Görünmezliğe doğru ilerliyorsunuz ama hala maddeyle uğraşıyorsunuz; düşüncelerinizi izleyin. Tek şart var: yargılamamak. Yargılamayın çünkü yargılamaya başladığınız anda izlemeyi unutmuş olacaksınız.

Yargılamaya karşı herhangi bir düşmanlığımız yok. Serbest olmamasının tek nedeni, yargılamaya başladığınız o anda-"Bu iyi bir düşünce"- o boşluk boyunca tanıklık etmiyor olursunuz. O anda düşünmeye başladınız ve meşgul oldunuz. Olayların dışında kalamadınız, trafiği yol kenarında durup izlemediniz.

Düşünceleri yücelterek, değerlendirerek ya da lanetleyerek katılımcı haline gelmeyin, aklınızdan geçenlere karşı hiçbir tavır almamanız gerekiyor.

Düşüncelerinizi gökyüzünden geçen bulutları izler gibi izlemelisiniz. Onlar hakkında yargıya varmazsınız- bu kara bulut, kötü bir bulut, bu beyaz bulut vakur görünüyor-. Bulut buluttur, ne iyi ne kötüdür. Düşünceler de böyledir; yalnızca aklınızdan geçen küçük dalga boylarıdır.

Yargılamadan izlediğinizde yine sürprizlerle karşılaşacaksınız. İzleme durumunuz oturdukça, düşünceler de gitgide azalacaktır. Orantı kesinlikle sabittir: yüzde elli tanıklık ettiğinizde düşüncelerinizin yüzde ellisi yok olacaktır. Yüzde altmış tanık olduğunuzda düşüncelerinizin yalnızca yüzde kırkı kalacaktır geriye. Yüzde doksan-dokuz oranında saf-tanıklık durumuna ulaştığınızda, yalnızca arada sırada tek başına aklınızda dolanan bir düşünce olacaktır. O yoldan gelip geçen yüzde birlik azınlık dışında trafik yok olup gidecek, o yoğun, sıkışık trafikten eser kalmayacaktır.

Yüzde yüz yargısızlık durumuna, tanıklık durumuna ulaştığınızda yalnızca bir aynaya dönüşmüşsünüz demektir çünkü bir ayna asla herhangi bir yargıya varmaz. Çirkin bir kadın aynaya baktığında bu ayna için hiçbir şeyi değiştirmez. Kimse aynaya bakmadığı zaman da ayna birini yansıttığı zamanki kadar saf bir durumdadır. Ne yansıttığı bir görüntü, ne de hiçbir görüntü yansıtmama hali aynayı değiştirmez. Tanıklık da aynaya dönüşür.

Bu meditasyonda ulaşılmış büyük bir noktadır. Yarı yol aşılmış ve en zor kısım atlatılmıştır. Artık sırrı öğrenmişsinizdir, yalnızca aynı sırrı farklı nesnelere uygulamanız gerekir. Düşüncelerden daha hassas deneyimlere, duygulara, ruh hallerine, yani zihinden yüreğe aynı şekilde yargılamaksızın, yalnızca tanık olarak geçme zamanınız gelmiştir.

Bu kez sizi bekleyen sürpriz ise, çoğu duygu ve ruh halinin sizi ele geçirdiğini görmek olacaktır.

Üzgün olduğunuz zaman, üzgünlük sizi ele geçirir. Kızgın olduğunuz zaman da bu kısmi bir şey değildir. Kızgınlık tüm benliğinizi kaplar, içinizi doldurur.

Yüreğinizi izlediğiniz zaman deneyimleyeceğiniz şey, sizi artık hiçbir şeyin ele geçiremeyecek oluşudur. Üzüntü gelir ve geçer, üzgün olmazsınız. Mutluluk gelip geçer, mutlu da olmazsınız. Yüreğinizin derin katmanlarında yaşanan kıpırdanmalar sizi hiçbir şekilde etkilemez. Hayatınızda ilk defa, ustalığın ne anlama geldiğini az çok da olsa tatmış olursunuz. Artık önemsiz şeyler için ne bir kimsenin, ne de bir duygunun bir o yana, bir bu yana doğru çekiştirip durduğu bir köle olmaktan kurtulmuşsunuz demektir.

Bu üçüncü adımda tanık olma durumunu başardığınızda ilk kez ustalığa ulaşmış olacaksınız: hiçbir şey sizi rahatsız edemeyecek, hiçbir şey sizi aşamayacak, her şey bir dağın zirvesindeymişsiniz gibi, sizden çok uzaklarda, çok derinlerde kalacak.

Bunlar Vipassana'nın üç adımıdır; bu adımlar sizi tapınağın kapısına götürür ve bu kapı zaten açıktır.

Tüm bedeninize, zihniniz ve yüreğinize karşı kusursuz bir izleyici konumunda olabildiğiniz zaman, artık beklemekten başka yapabileceğiniz bir şey kalmamıştır. Bu üç adım kusursuzca gerçekleştiği zaman dördüncü adım bir ödül olarak kendi başına gerçekleşecektir. Bu yürekten varlığa, varoluşun merkezine doğru yapılan bir kuvantum sıçrayışıdır. Bu sizin elinizde olan bir şey değildir, kendi başına gerçekleşir- bunu unutmamanız gerek.

Bunu yapmaya çalışmayın çünkü böyle bir çabanın sonucunda başarısız olacağınız kesindir. Bu bir oluşumdur. Siz üç adımı hazırladığınızda dördüncü adım varoluşun kendisinden gelen bir ödüldür; bir kuvantum adımıdır. Bir anda yaşam enerjiniz, tanıklığınız, varlığınızın merkezine nüfuz eder. Artık eve varmışsınız demektir.

Bu durumu, kendinin farkına varma, aydınlanma, ya da ulaşılabilecek en üst özgürlük olarak tanımlayabilirsiniz ve bundan başka hiçbir şey yoktur. Arayışınızın tamamen sonuna geldiniz; varoluşun en temel gerçeğini ve bir gölge gibi çevresine yayılan müthiş haz ve mutluluğu buldunuz.

Meditasyon bir iş değildir.

Meditasyon saf mutluluktur.

Daha derine indikçe daha fazla güzel yerle, daha fazla aydınlık noktayla karşılaşırsınız. Bunlar sizin hazinelerinizdir; sesin yokluğundan değil, sessiz ama müzik dolu, capcanlı ve danseden bir şarkının varlığından oluşan derin sükunetinizdir.

Varlığınızın bu en üst noktasına, kendi döngünüzün merkezine ulaştığınızda, Tanrı'yı da, bir kişi olarak değil ama ışık, bilinç, gerçek ve güzellik, yani insanoğlunun yüzyıllardır düşünü kurduğu her şey olarak bulmuş olacaksınız. Düşü kurulmuş bu hazinelerin hepsi aslında insanoğlunun içinde saklıdır.

Meditasyon zorlu, eziyet veren, insanı dünyevi zevklerden soyutlanmaya zorlayan bir ibadet biçimi değil aksine oldukça keyifli, müzik dolu, şiirsel ve gitgide daha çok saf bir neşeye dönüşen bir yöntemdir. Bir iş değil bir duadır- benim bildiğim tek duadır.

Benim için dua etmek, kendi varlığına eriştiğin zaman varoluşa karşı sonsuz bir şükran duymak demektir. Bu şükran duygusu hakiki olan tek duadır, tüm diğer dualar sahte, sözde, sonradan üretilmiş dualardır. Bu şükran duygusu ise içinizde bir gülden çıkan koku gibi yükselir.

OSHO

 

  • Like 1
  • Thanks 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
Nasıl yaşadığınızı anlamaya çalışın.
 
Ancak her şeyi değiştirmek için acele etmeyin. Derin bir şekilde izleyin. Yanlışı görün ve gözleriniz doğru olan yöne hareket etsin.
Yüreğin gerçekten ne olduğunu bilmeden yaşıyorsunuz. Attığını işittiğiniz şey gerçek yürek değil. O sadece bedenin bir parçası. Onun arkasında gizli bir şey var. Kalp atışlarınızın arasındaki boşluklarda gerçek kalp atışınız var. Yüreğinizin kutsal parçasıyla ilişkinizi kaybettiniz. Sevgisiz, kalpsiz bir hayat yaşıyorsunuz. Sert kayalar gibisiniz. Kayalar bile bu kadar sert değil. Benim bu kayanızı kırmaya çalışmam çok zor bir şey; çünkü kayanız kendini her yolla korumaya çalışıyor. Böyle olup olmadığınızı bir düşünün.
Bu gün evlilik bile, çirkin bir kurum haline, bir tür ticari anlaşma haline geldi. Evlilik kurumu yürek dışında her şeye önem veriyor.PARAarrow-10x10.png önemli, aile önemli, yürek gereksiz.
Sevgi kendi ayaklarınızla yürümeye benzer. Bugünkü evlilik ise koltuk değnekleri ile yürümek gibi. Böyle bir evlilik sizi sakatlar. Bireyselliğiniz kaybolur ve toplumun üyesi haline gelirsiniz. Gerçek bir birey, birey olarak kalır; hiçbir şeyin üyesi olmaz. Bugün insanlar evlilik içerisinde sanki bir hapishanede gibi yaşıyorlar. Nasıl bir kadının sahibi olabilirsiniz? Nasıl bu benim çocuğum diyebilirsiniz? Tüm çocuklar Tanrıya aittir. Nasıl onu sahiplenebilirsiniz? Onu sevebilirsiniz, doğduğu zaman kutlama yapabilirsiniz. Fakat onun üzerinde güç kullanamazsınız. Bunlar zorbalık içeren düşüncelerdir. Nasıl güzel bir kadını çirkin bir karıya dönüştürebilirsiniz? Kadın, bir gün tekrar özgürlüğüne kavuştuğunda, bir daha karılık denilen kafeste olmayacak. Artık erkek de koca olmayacak ve her ikisi de sevginin gökyüzünde özgürce uçmaya başlayacaklar.
Doğal olan ne varsa, toplum ona karşı. Tüm doğa sakatlandı. Hemen bastırıyor ve hayvani damgası vuruyorlar. Sizi yüzeysel, yarım yamalak, yapay bir insan haline getiriyorlar. Plastik çiçek veriyorlar çünkü daha güvenli. Gerçek çiçek sabah oradadır ama ertesi gün orada olmayabilir. Bu yüzden tehlikelidir. Oysa plastik çiçek sabah akşam aynı yerinde, değişmeden kalır. Evlilik de buna benzer bir güvenlik içerir. Oysa değişmezlik zihninizi yönetmemeli. Bir değer haline gelmemeli. Aksi takdirde varoluşa doğru ilerleyemezsiniz. Bir şey orada iken tadına varın. Orada değilse affedin, unutun ve yolunuza devam edin.
İlişkilerde sevginin üzerinde durursanız dünyadaki boşanmalar oldukça artacaktır. Toplum şöyle der " Evlilik; çocuklar, aile, toplum ve herkes için yararlı ve kullanışlıdır. Ya Sevginin faydası nedir? Sevgi tehlikelidir." Bu çok fazla çıkarcı bir düşüncedir. Fakat Tanrı çıkarcı değildir, Tanrı eşya değildir. O bir kutlayıştır. Böyle davranırsanız hayatınızda kutlayış olmaz. Hayatınız bir çöle dönüşür. Toplum size yardım etmek istediğini söylerken zehirliyor. Bugün insanlar ancak koltuk değnekleri ile yürüyebiliyorlar.
 
Osho
  • Like 1

Share this post


Link to post
Share on other sites
Istırabın Kökenleri
Sefalet bir bilinçsizlik halidir. Sefil durumdayız çünkü ne yaptığımızın, ne düşündüğümüzün, ne hissettiğimizin farkında değiliz; bu yüzden her an kendimizle çatışma halindeyiz. Eylem bir yönde giderken düşünce diğerinde gider, hisler ise bambaşka bir yere. Sürekli bölünüyoruz ve giderek daha çok parçalara ayrılıyoruz. Sefalet budur; bütünlüğümüzü, birlikteliğimizi yitiriyoruz. Tamamıyla merkezsiz kalıyoruz; sadece çeper. Ve doğal olarak da ahenksiz bir hayat perişan bir hal alacak, trajik olacak, bir şekilde taşınması gereken bir yük haline gelecek, ıstırap dolu olacak. En iyi ihtimalle kişi bu ıstırabı daha az sancılı yapabilir. Ve bin bir çeşit ağrı kesici mevcuttur.
Yalnızca uyuşturucular ve alkol değil; sözde dinler de afyon olarak işlev görmüştür. İnsanları uyuşturur. Ve doğaldır ki tüm dinler uyuşturuculara karşıdır çünkü bizzat kendileri bu pazarda mal satıyor; onlar rakiplerine karşı çıkıyor. İnsanlar afyon kullanırsa dindar olmayabilirler; dindar olmaları için bir nedenleri kalmayabilir. Onlar afyonlarını buldular neden dini önemsesinler ki? Ve afyon daha ucuzdur, daha az uğraşmaları gerekir. İnsanlar şayet esrar, LSD ve daha da rafine uyuşturucular kullanacak olursa dindar olmamaları çok normaldir çünkü din çok ilkel bir uyuşturucudur. Bu yüzden de tüm dinler uyuşturuculara karşıdır.
Sebep onların gerçekten uyuşturucuya karşı olmaları değildir. Sebep uyuşturucuların rakip olmasıdır. Elbette insanların uyuşturucu kullanmaları engellenebilirse, onlar eninde sonunda rahiplerin tuzağına düşeceklerdir çünkü bu elde kalan tek şeydir. Bu yüzden tekelleşme var. Bu sayede kendi afyonları piyasada tek kalır ve onun dışındakilerin hepsi yasadışı hale gelir.
İnsanlar ıstırap içinde yaşıyor.Bundan kurtuluşun iki yolu var: Meditasyoncu haline gelebilirler; uyanık, farkında, bilinçli... bu çetin bir şeydir. Cesaret ister. Ya da, daha ucuz olan yol ise, seni daha da çok bilinçsiz hale getirecek bir şey bulmaktır, böylece ıstırabı hissetmezsin. Kendini tamamen duyarsızlaştıracak, sarhoş edecek, ağrı kesecek bir şey bul. Bu şeyler seni öylesine bilinçsiz hale getirsin ki tüm huzursuzluğundan, mutsuzluğundan ve anlamsızlığından, bilinçsizliğinin içine seni kaçırsın.
İkinci yol doğru olan değildir. İkinci yol ıstırabını biraz daha konforlu, biraz daha katlanılır, biraz daha rahat hale getirir. Ama sana bir yararı dokunmaz; seni dönüştürmez. Dönüşüm sadece meditasyonla gerçekleşir çünkü meditasyon seni farkında yapan yegâne yöntemdir. Bana göre tek gerçek din meditasyondur. Tüm diğerleri hokus-pokustur. Ve afyonun farklı markaları vardır —Hıristiyanlık, Hinduizm, Müslümanlık, Jainizm, Budizm— ama bunlar sadece farklı markalardır. Kutusu ayrıdır ama içindeki aynıdır; hepsi de bir şekilde senin ıstırabına kendini uydurmana yardım eder.
Benim tüm gayretim seni ıstırabının ötesine götürmektir. Istıraba uyum sağlamaya gerek yoktur; ıstıraptan tamamıyla özgürleşmek mümkündür. Ancak, o zaman yol biraz çetindir; o zaman yol bir meydan okumadır.
Bedenin ve onunla ne yaptığının farkında olmalısın...
Bir gün Buda sabah konuşmasını yapıyordu ve bir kral da onu dinlemeye gelmişti. Buda'nın tam önünde oturuyordu ve ayak başparmağını sürekli olarak hareket ettiriyordu. Buda konuşmasını durdurup kralın ayak başparmağına baktı. Buda adamın ayak başparmağına baktığında elbette kral da onları oynatmayı durdurdu. Buda tekrar konuşmasına başladı ve kral tekrar başparmağını oynatmaya başladı. Buda sordu: "Neden böyle yapıyorsun?"
Kral: "Sadece sen konuşmayı kesip ayak başparmağıma baktığında ne yaptığımın farkına vardım. Aksi taktirde bilincinde bile değildim."
Buda şöyle dedi: "Bu senin başparmağın ve sen bilincinde bile değilsin... O zaman sen birisini dahi öldürebilirsin ve farkında bile olmayabilirsin!"
Ve tam da bu şekilde insanlar öldürüldü. Ve katil bilincinde değildi. Pek çok kere dava sırasında katiller cinayet işlediklerini kesin bir dille reddettiler. Başlangıçta yanıltmaya çalıştıkları düşünüldü ama son bulgular kandırmaya çalışmadıklarını gösterdi; tamamen bilinçsiz bir halde yapmışlardı. O an, o kadar nefret içerisinde, o kadar öfkeliydiler ki nefretleri onları ele geçirdi. Ve sen öfkeliyken bedenin sarhoş edici zehirler salgılar, kanın zehirlenir. Öfke içinde olmak geçici deliliktir. Ve kişi o anı tamamıyla unutacaktır çünkü farkında dahi değildi. Ve insanlar böyle âşık oluyorlar, birbirlerini öldürüyorlar, intihar ediyorlar ve her türlü şeyi yapıyorlar.
Farkındalığın ilk adımı bedenini izlemektir. Yavaş yavaş kişi her harekete, her mimiğe dikkat kesilir. Ve farkında oldukça bir mucize gerçekleşir; eskiden yapmakta olduğun pek çok şey kayboluverir. Bedenin daha gevşek hale gelir, bedenin daha uyumlu hale gelir, bedenini bile derin bir huzur kaplar, derinden bir müzik çalmaya başlar bedeninde.
Sonra düşüncelerinin farkına varmaya başla; aynı şey düşüncelerinle de yapılmak zorundadır. Onlar bedeninden daha zor fark edilir ve elbette daha da tehlikelidirler. Ve düşüncelerinin farkına vardığında içinde olup biten şeylere şaşırıp kalacaksın. Herhangi bir andaki düşüncelerini yazacak olursan büyük bir şaşkınlığa düşersin. İnanamayacaksın; "Bu mu içimden geçen şeyler?" Yalnızca on dakika yazmaya devam et. Kapıları kapat ve kapı ve pencereleri kilitle ki kimse içeri giremesin. Böylece dürüst olabilirsin. Ve bir ateş yak —bu sayede hemen ateşe atabilirsin— ki  senin dışında kimse bilemesin. Ve sonra da samimi bir şekilde dürüst ol; zihninden her ne geçiyorsa yazmaya devam et. Yorumlamadan, düzeltmeden, değiştirmeden. Sadece olduğu haliyle, çıplak bir şekilde kağıdın üzerine dök.
Ve on dakika sonra oku; içerde delirmiş bir zihin göreceksin! Bu deliliğin alttan alta akıp gitmeye devam ettiğinin farkında değiliz. Hayatındaki tüm önemli şeyleri etkiler. Ve tüm bunların genel toplamı da senin hayatın olacak!
Öyleyse bu delirmiş adam değişmek zorunda. Ve farkındalığın mucizesi farkında olmak dışında hiçbir şey yapmana gerek olmamasıdır. İzliyor olman gerçeği, onu değiştirir. Yavaş yavaş delirmiş adam yok olur. Yavaş yavaş düşünceler belli şekiller almaya başlar: Artık kaotik değillerdir, artık daha bir kozmos haline gelmiştir. Ve tekrardan, daha da derin bir huzur yayılır.
Ve, bedenin ve zihnin huzurlu olduğunda onların birbirleriyle uyum içerisinde olduğunu göreceksin; bir köprü vardır. Artık farklı yönlerde koşmuyorlar, başka atlara binmiyorlar. İlk kez arada anlaşma vardır ve bu anlaşma üçüncü adım üzerinde çalışmada son kertede yardımcı olur; bu da duygularının, hislerinin, ruh hallerinin farkına varmaktır. Bu en ince katmandır ve en zorudur ancak, şayet düşüncelerinin farkına varabilirsen yalnızca bir adım sonrasındadır. Duygularını, hislerini ve ruh hallerini fark etmeye başlamak için biraz daha yoğun bir farkındalığa ihtiyaç vardır.
Bir kez bu üçünün farkına vardın mı hepsi tek bir olguda birleşir. Ve bu üçü bir olduğunda, mükemmel bir şekilde işlediğinde, beraberce titreştiğinde üçünün de müziğini hissedebilirsin —bir orkestra haline geldiler— ve dördüncü gerçekleşir. Onu sen yapamazsın; o kendiliğinden olur, o bütünden gelen bir armağandır. O, bu üçünü yapanlara verilen bir ödüldür.
Ve dördüncüsü, bir kimseyi uyanmış yapacak olan nihai farkındalıktır. Kişi kendi farkındalığının farkına varır; dördüncü budur. Bu insanı bir Buda, uyanmış kişi yapar. Ve sadece bu uyanışta kişi sonsuz mutluluğun ne olduğunu bilir. Beden zevki bilir, zihin hoşnutluğu bilir, kalp coşkuyu bilir ve dördüncüyse sonsuz mutluluğu bilir. Sonsuz mutluluk amaçtır ve farkındalık da ona doğru giden yoldur.
  • Like 2

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sevmezsen..

 
Osho nun kendini gerçek anlamda sevmek adına yapmış olduğu güzel bir anlatımı…
**Lütfen kişinin kendisini sağlıklı bir şekilde sevmesi ile egoist gurur arasındaki fark hakkında konuşabilir misiniz?**
 
Her ne kadar ikisi çok benzer gibi görünse de ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Kişinin kendisini sağlıklı bir biçimde sevmesinin çok büyük bir dini değeri vardır. Kendisini sevmeyen kişi asla başka birisini sevemeyecektir. İlk sevgi halkası kalbinde ortaya çıkmalıdır. Şayet o senin için ortaya çıkmamışsa başka kimse için çıkamaz çünkü herkes senden çok daha uzaktadır.
Bu durgun bir göle taş atmak gibidir; ilk halka taşın etrafında oluşur ve sonra uzak kıyılara doğru yayılmaya devam edecektir. İlk sevgi halkası senin etrafında olmalıdır. Kişi kendi bedenini sevmelidir, kişi kendi ruhunu sevmelidir, kişi kendi bütünlüğünü sevmelidir.
Ve bu doğaldır; aksi taktirde hayatta bile kalamazdın. Ve bu güzeldir çünkü o seni güzelleştirir. Kendisini seven kişi zarif, alımlı olur. Kendisini seven kişinin, kendisini sevmeyen kişiden daha sessiz olması, daha meditasyon halinde, daha dua ile dolu olması kaçınılmazdır.
Eğer evini sevmezsen onu temizlemeyeceksin; eğer evi sevmezsen onu boyamayacaksın; eğer sevmezsen onu, nilüfer havuzu olan güzel bir bahçe ile çevrelemeyeceksin. Eğer kendini seversen kendinin etrafında bir bahçe yaratacaksın. Kendi potansiyelini geliştirmeye çalışacaksın, içindeki her şeyi ifade etmek için ortaya çıkarmaya çalışacaksın. Eğer seversen kendi üzerine yağdıracaksın, kendini beslemeye devam edeceksin.
Ve eğer kendini seversen şaşıracaksın: Diğerleri seni sevecektir. Hiç kimse kendisini sevmeyen kişiyi sevmez. Sen bile kendini sevemezsen başka kim bu derdi üstlenecek? Ve kendisini sevmeyen kişi tarafsız kalamaz. Unutma hayatta tarafsızlık yoktur.
Kendini sevmeyen insan kendinden nefret eder, nefret etmek zorunda kalacaktır; hayat tarafsızlık tanımaz. Hayat her zaman bir seçimdir. Eğer sevmezsen bu, sadece sevmem halinin içinde kalabileceğin anlamına gelmez
Hayır, nefret edeceksin. Ve kendinden nefret eden kişi tahripkâr hale gelir. Kendinden nefret eden kişi diğer herkesten nefret edecektir; o son derece öfkeli ve saldırgan ve sürekli olarak hiddet içerisinde olacaktır. Kendinden nefret eden kişi nasıl diğerlerinin onu seveceğini umut edebilir? Onun tüm yaşamı mahvolacaktır. Kişinin kendisini sevmesi çok büyük bir dini değerdir. 
 
 
Ey yiğit! Yazgıya bahane bulma,
Yükleme kendi suçunu başkasına.
Suçunu gör, dönüp de etrafında kendinin.
Kendindendir, gölgeden değil çektiklerin.
Ne yaptın da sana dönüşünü görmedin?
Ne ektin de ektiğini biçmedin?
Eylemlerin ruhundan ve bedeninden doğar.
Çocuğun gibi sonra gelip eteğinden tutar.
“Mevlana“
 
 
 

Share this post


Link to post
Share on other sites

Arayış

Hayat bir arayıştır, sürekli bir arayış, ümitsiz bir arayış; arayanın ne aradığını bilmediği bir arayış. Aramak için çok derin bir içgüdü var, ama insan ne aradığını bilmiyor. Ve öyle bir zihin durumu var ki, eline geçen şey ne olursa olsun, seni tatmin etmiyor. Hayal kırıklığı insanın kaderiymiş gibi görünüyor; çünkü ulaştığın şey, ona ulaştığın anda anlamsızlaşıyor. Yeniden aramaya başlıyorsun.
  
Bir şey elde etsen de etmesen de, arayış devam ediyor. Neyin var neyin yok, hiç önemli değil, çünkü arayış her durumda sürüyor. Fakirler arayışta, zenginler arayışta, hastalar arayışta, iyiler arayışta, güçlüler arayışta, güçsüzler arayışta, aptallar arayışta, bilgeler arayışta ve kimse tam olarak ne aradığını bilmiyor.
 
Bu arayışın ne olduğu ve neden orda olduğu anlaşılmalı. Öyle görünüyor ki, insanın varlığında, insanın zihninde bir boşluk var. İnsan bilincinin yapısında bir delik, bir kara delik var sanki. İçine sürekli bir şeyler atıyorsun ve hepsi kayboluyor. Sanki hiçbir şey onu dolduramıyor, hiçbir şey doyumu yaklaştırmıyor. Çok ateşli bir arayış bu. Bu dünyada arıyorsun, öbür dünyada arıyorsun. Bazen parada arıyorsun, bazen güçte, prestijde, bazen Tanrı’da, coşkuda, sevgide, meditasyonda, duada; ama arayış devam ediyor. İnsan adeta aramaktan hasta olmuş durumda.

Ama arayış şimdi ve burada olmana izin vermiyor, çünkü arayış seni sürekli başka bir yere yönlendiriyor. Arayış bir yansıma, arayış bir arzu; ihtiyaç duyduğun şeyin başka bir yerde olduğu fikri, onun var olduğu ama başka bir yerde olduğu, şimdi burada olmadığı fikri. Kesinlikle var, ama şimdi değil, burada değil. Orada, başka bir zamanda; asla şimdi, burada değil. Seni didiklemeye devam ediyor, itip kakmaya devam ediyor. Seni daha da delirtiyor, çılgına çeviriyor. Ve asla tatmin olmuyor.

Çok yüce bir Sufi kadın, Rabia al-Adawia hakkında şöyle bir hikâye anlatıldığını duydum:

Bir akşam, güneş batarken, ortalıkta henüz biraz ışık varken, insanlar onu sokakta bir şey ararken bulur. Yaşlı bir kadındır; gözleri zayıftır ve zor görmektedir. O yüzden de komşular yardıma gelir ve sorar: “Ne arıyorsun?”

Rabia cevap verir: “O sorunun hiç lüzumu yok. Arıyorum işte, yardım edebiliyorsanız edin.”

İnsanlar güler: “Rabia, delirdin mi? Sorunun lüzumu yok diyorsun ama ne aradığını bilmeden nasıl yardım ederiz?”

Rabia der ki: “Peki, öyle mutlu olacaksanız, iğnemi arıyorum. İğnemi kaybettim.”

Yardım etmeye başlarlar ama sokak çok büyüktür, iğne de çok küçük. O yüzden derler ki:

“Nerde kaybettiğini söyle, tam neresi olduğunu, yoksa çok zor, ilelebet arasak da bulamayız iğneni. Nerde kaybettin?”

Rabia der ki: “O sorunun da lüzumu yok. Aramakla bunun ne alakası var?” Komşular durur: “Sen iyice delirmişsin!” Rabia cevap verir: “Peki, ille de öyle mutlu olacaksanız, evde kaybettim iğnemi.”

Derler ki, “O zaman niye burada arıyorsun ki?” Söylendiğine göre, Rabia şöyle cevap verir: “Çünkü ışık burada var, içerde hiç ışık yok.”

 

Bu hikâye çok önemli. Hiç kendine ne aradığını sordun mu?

Hiç ne aradığını derin bir meditasyon konusu haline getirdin mi? Hayır. Bazı belirsiz anlarda, rüya anlarında ne aradığına dair küçük bir hisse kapıldıysan bile, hiçbir zaman kesin değil, tam değil. Henüz tanımlamadın onu. Tanımlamaya çalıştığında, ne kadar tanımlanırsa, o kadar aramaya gerek olmadığını hissedeceksin. Arayış ancak belirsizlik durumunda sürebilir, bir rüya halinde. Netlik olmadığında aramaya devam edersin, içten gelen bir güdüye kapılarak, içten gelen bir aceleyle itilerek. Şunu biliyorsun: Aramaya ihtiyacın var. İçinden gelen bir ihtiyaç var. Ama ne aradığını bilmiyorsun. Ve ne aradığını bilmiyorsan, nasıl bulabilirsin?

Çok belirsiz; sanıyorsun ki anahtar parada, prestijde, saygınlıkta. Ama sonra saygın, güçlü insanlara bakıyorsun, onlar da arıyor. Çok zengin insanlar görüyorsun, hayatlarının sonuna kadar aramaya devam ediyorlar. O zaman zenginlik de işe yaramıyor, güç de. Arayış, elinde ne olursa olsun, devam ediyor.

Arayış başka bir şey için olmalı. Bu isimler, bu etiketler, para, güç, prestij sadece zihnini tatmin etmek için. Sadece bir şey aradığını hissetmen için ordalar. Ama o şey hâlâ tarif edilemiyor; tuhaf bir duygu.

Gerçek arayan için ? biraz uyanmış ve farkında olan için ilk gerekli şey, arayışı tanımlamak, ne olduğunun keskin bir tanımını yapmak, hayal dünyasından çıkarmak, derin bir uyanıklıkta onunla karşılaşmak, içine bakmak, onunla yüzleşmektir. Hemen bir dönüşüm başlayacak. Arayışını tanımlamaya başlarsan, arayışa olan ilgini kaybetmeye başlayacaksın. Ne kadar tanımlarsan, o kadar azalacak. Ne olduğunu net olarak bildiğin anda, birden yok olacak. O sadece sen dikkatli olmadığında var.

Tekrarlanmasına izin ver: Arayış, sadece uykuda olduğun zaman var. Arayış, sadece uyanık olmadığında var; arayış sadece farkında olmaman halinde var. Arayışa farkında olmamak yol açıyor.

Evet, Rabia haklı. İçerde ışık yok; içerde ışık olmadığı, bilinç olmadığı için, elbette dışarıda aramaya devam ediyorsun çünkü dışarısı daha net görünüyor.

Duyularımızın hepsi dışa dönük. Gözler dışa açılıyor, eller, bacaklar dışa doğru hareket ediyor, kulaklar dışarıdaki sesleri dinliyor. Sahip olduğun her şey dışa doğru açılıyor; beş duyu dışa dönük. Aramaya oradan başlıyorsun; gördüğün, hissettiğin, dokunduğun şeylerden. Duyuların ışığı dışa çevrili ve arayan ise içerde.

Bu ikiliğin anlaşılması gerekiyor. Arayan içerde ama ışık dışarıda olduğundan, arayan hırslı bir şekilde dışarıda tatmin edecek bir şey bulmak amacıyla harekete geçiyor. Hiçbir zaman bulunmayacak. Hiçbir zaman bulunmadı. Şeylerin doğası gereği bulunması mümkün değil çünkü eğer arayanı aramıyorsan, bütün arayışın anlamsız. Eğer kim olduğunu anlamazsan, arayışın boşuna; çünkü arayanı tanımıyorsun. Arayanı tanımıyorsan, doğru boyutta, doğru yönde aramayı nasıl başarabilirsin? Mümkün değil. Her şeyden önce, ilk adımlar atılmalı.Bu iki şey çok önemli: Birincisi, amacının ne olduğunu çok net olarak kendine ifade et. Karanlıkta oraya buraya çarparak dolaşmaya devam etme. Amacına odakla dikkatini: Ne arıyorsun? Çünkü bazen bir şeyi isterken başka bir şey ararsın, bu durumda bulmayı başarsan bile tatmin olmazsın. Başarmış insanları hiç gördün mü? Daha büyük bir yenilgiye hiç rastlamış mıydın? ‘Başarı başarıyı getirir’ diye bir söz vardır. Kesinlikle yanlış. Başarı kadar büyük bir başarısızlık yoktur. O cümleyi aptal insanlar uydurmuş olmalı. Tekrarlıyorum: Başarı kadar büyük bir başarısızlık yoktur.

Söylendiğine göre Büyük İskender dünyanın hâkimi olduğu gün, odasının kapılarını kapamış ve ağlamaya başlamış. Bu gerçekten oldu mu bilmem ama, eğer biraz bile akıllı idiyse, olmuş olmalı. Komutanları bundan çok rahatsız olmuşlar:

Ne olmuştu? İskender’in ağladığını daha önce hiç kimse görmemişti. O türden bir adam değildi; büyük bir savaşçıydı. Onu büyük sıkıntıların içinde görmüşlerdi; hayatının tehlikede olduğu durumlarda, ölümün kapıda olduğu anlarda ve gözünden tek damla yaş geldiği görülmemişti. Umutsuz bir anında hiç görülmemişti. Şimdi ne olmaktaydı peki, başardığı anda, tam dünyanın hâkimi olmuşken?

Kapısını çaldılar, içeri girip sordular: “Niye böylesiniz? Niye çocuk gibi ağlıyorsunuz?”

Cevap verdi: “Başardığım anda, şu anda, bunun yenilgi olduğunu biliyorum. Şimdi görü- yorum ki, dünyayı ele geçirme saçmalığına giriştiğim anda nerdeysem, şimdi de tam olarak oradayım. Ve bunu şimdi anladım, çünkü ele geçirecek başka yer kalmadı. Yoksa yoluma devam ederdim, daha öteleri de fethetmeye çıkardım. Şimdi ele geçirecek yer kalmadı, yapacak bir şey yok ve bir anda kendi üzerime düştüm.”

Başaran adam, sonunda kendiyle tek başına kalır ve sonra cehennem azabı çeker çünkü bütün hayatını boşa harcamıştır. Aramış, aramış, elindeki her şeyi ortaya dökmüştür.

Şimdi başarılıdır ama kalbi boştur, ruhu anlamsızdır, huzur yoktur, mutluluk gelmemiştir.

İşte, ilk bilinecek şey bu; tam olarak ne aradığın. Bu konuda ısrarlıyım; çünkü arayışının hedefine gözlerini ne kadar odaklarsan, hedef de o kadar gözden kaybolur. Gözlerin tam olarak sabitlendiğinde, aniden, aranacak hiçbir şey yoktur; o anda gözlerin kendine doğru yönelmeye başlar. Arayışın hiçbir hedefi olmadığında, bütün hedefler kaybolduğunda, boşluk vardır. Dönüşüm, içe dönüş, o boşluğun içindedir. Birden kendine bakmaya başlarsın. Şimdi arayacak hiçbir şey yoktur. Ve bu arayanın kim olduğunu bilmek için de yepyeni bir arzu yükselmektedir.

Arayacak bir şey olduğunda, bu dünyanın adamısın. Arayacak bir şey olmadığında, senin için “Bu arayan kim?” sorusu önemli olduğunda, işte o zaman dindar bir adamsın. Ben dünya adamıyla din adamını böyle tanımlıyorum. Eğer hâlâ bir şey arıyorsan ? belki öbür hayatında, öbür kıyıda, cennette, hiç fark etmez ? hâlâ dünya adamısın. Eğer tüm arayışın bittiyse ve birden bilinecek tek bir şey olduğunu anladıysan ? “Benim içimdeki arayan kim? Bu aramak isteyen enerji ne? Kimim ben?” ? orada dönüşüm vardır. Bütün değerler birden değişir. İçe doğru hareket etmeye başlarsın. O zaman Rabia kendi ruhunun karanlığında kaybolmuş bir şeyi aramak için sokağın ortasında oturmaz.

İçe doğru girmeye başlayınca... Önce çok karanlıktır; Rabia haklı, çok çok karanlık. Çünkü hayatlar boyu içeriye hiç girmedin, gözlerin hep dışa odaklanmıştı. Hiç fark ettin mi? Bazen sokaktan içeri girdiğinde, dışarıda da hava çok güneşliyse, evin içi çok karanlık görünür; çünkü gözler dışarıdaki ışığa göre odaklanmıştı. Işık çok olduğunda gözbebekleri küçülür. Karanlıkta gözbebekleri açılır; karanlıkta daha geniş bir merceğe ihtiyaç vardır. Işıktayken daha küçük bir mercek de iş görür. Kamera böyle çalışır, gözler de; kamera, insan gözü model alınarak icat edilmiştir.

Dışarıdan içeriye ilk girdiğinde, ev karanlık görünür. Biraz oturup beklersen, karanlık yavaş yavaş kaybolur. Daha fazla ışık var şimdi, gözler uyum sağladı. Hayatlar boyu parlak güneşte, dışarıda, dünyada dolaştın. O yüzden de içeri girmeyi ve gözlerini alıştırmayı unuttun. Meditasyon da sadece bu işte; görme yeteneğinin, gözlerin uyumlu hale gelmesi.

Hindistan’da buna üçüncü göz denir. Bu bir yerlerde duran gerçek bir göz değil, sadece bir uyum sağlama, görüşün tam olarak yeniden ayarlanması. Yavaş yavaş karanlık kaybolur. Hafif bir ışık seçilmeye başlar. İçeri bakmaya devam edersen ? bu biraz zaman alır giderek, yavaş yavaş çok güzel bir ışık hissetmeye başlarsın. Güneş gibi saldırgan bir ışık değildir bu, ay ışığına daha çok benzer. Parlamaz, göz kamaştırmaz, serindir. Kızgın değildir, şefkatlidir, teskin edicidir.

Yavaş yavaş, içerdeki ışığa alışınca, görürsün ki ışığın kaynağı sensin. Aranan, arayandır. O zaman hazinenin kendi içinde olduğunu görürsün; tek sorun onu dışarıda aramandı. Onu dışarıda arıyordun ve her zaman senin içindeydi. Her zaman burada, senin içinde oldu. Sadece yanlış tarafta arıyordun, o kadar.

Her şey herkes için olduğu kadar, senin için de ulaşılır durumda. Aynı Buda için, Baal-Shem için, Musa için, Muhammed için olduğu kadar. Seni bekliyor, ama sen yanlış yöne bakıyorsun. Hazine söz konusu olunca, Buda’dan ya da Muhammed’den daha fakir değilsin, hayır; Tanrı asla yoksul bir adam yaratmadı! Bu hiçbir zaman olmaz; olmaz, çünkü Tanrı seni zenginliğinin içinden yaratır. Tanrı nasıl yoksul bir adam yaratabilir? Sen onun bolluğundan akıyorsun, sen varoluşun parçasısın. Nasıl yoksul olabilirsin? Zenginsin, sınırsızca zengin; doğanın kendisi ne kadar zenginse, o kadar zengin.

Ama yanlış yöne bakıyorsun. O yüzden kaçırıyorsun. Ve bu, hayatta başarılı olmayacaksın anlamına gelmez; başarabilirsin. Ama yine de yenilmiş olacaksın. Seni hiçbir şey tatmin etmeyecek, çünkü dışarıda elde edebileceğin hiçbir şey içindeki hazineyle, içindeki ışıkla karşılaştırılamaz.

Kendini bilmek, sadece derin yalnızlıkta mümkündür. Normal koşullarda, kendi hakkımızda bildiğimiz her şey, başkalarının görüşüdür. “İyisin” derler ve iyi olduğumuzu düşünürüz. “Güzelsin” derler ve güzel olduğumuzu düşünürüz. “Kötüsün” ya da “çirkinsin” derler... İnsanlar hakkımızda ne derse, biriktirmeye devam ederiz. Bu, kimliğimiz haline gelir. Bu tamamen sahtedir, çünkü hiç kimse seni tanıyamaz; senin kim olduğunu senden başka kimse bilemez. Onlar sadece bazı yönleri tanırlar ve o yönler çok yüzeyseldir. Onlar sadece anlık ruh hallerini tanırlar, senin özüne giremezler. Sevgilin bile senin varlığının özüne giremez. Orada tamamen yalnızsın, ve sadece orada kim olduğunu anlayacaksın.

İnsanlar tüm hayatlarını başkalarının dediklerine inanarak geçiriyor, onlara bağımlı kalarak. O yüzden insanlar başkalarının görüşlerinden bu kadar çok korkuyor. Kötü olduğunu düşünürlerse, kötü oluyorsun. Seni suçlarlarsa, kendini suçlamaya başlıyorsun. Günah işledin derlerse, suçlu hissediyorsun. Onların görüşlerine bağımlı olduğun için, onların fikirlerine uyum sağlamak zorundasın; yoksa görüşlerini değiştirirler. Bu, kölelik yaratıyor, gizli bir kölelik. Eğer iyi, değerli, güzel, zeki olarak tanınmak istiyorsan, görüşlerine bağımlı olduğun insanlar için sürekli kendinden ödün vermek zorundasın.

Ve başka bir sorun çıkıyor. İnsanlar çok çeşitli olduklarından, senin zihnini de farklı farklı görüşlerle doldurmaya devam ediyorlar, çelişen görüşlerle. Birinin dediği öbürüne uymuyor, bu yüzden de senin içinde büyük bir karmaşa var. Biri zekisin diyor, öbürü aptalsın diyor. Nasıl karar vereceksin? Bölünüyorsun. Kendinden şüpheleniyorsun, kim olduğundan... Ve karmaşa çok büyük, çünkü etrafında binlerce insan var.

Bir sürü insanla temas halindesin ve hepsi de senin zihnini kendi görüşüyle besliyor. Aslında hiçbiri seni tanımıyor ? sen bile kendini tanımıyorsun ? ama bütün bu birikinti senin içinde düğüm oluyor. Bu, delirtici bir durum. İçinde bir sürü farklı ses var. Kim olduğunu ne zaman sorsan, içerden bir sürü cevap geliyor. Kimi annenin, kimi babanın, kimi bir öğretmeninin sesi; bunun gibi bir sürü ses. Ve hangisinin doğru cevap olduğuna karar vermek imkânsız. Nasıl karar vermeli? Kriter ne? Burada insan kayboluyor. Bu, kendini bilmemek.

Ama başkalarına bağımlı olduğun için de, yalnızlığına girmeye korkuyorsun; yalnızlığına girdiğin anda kendini kaybetmekten çok korkuyorsun. Her şeyden önce, zaten kendine sahip değilsin; ama başkalarının söyledikleriyle yarattığın benliğin tümüyle geride bırakılmak zorunda. O yüzden içeriye girmek çok, çok korkutucu. Ne kadar derine girersen, kim olduğunu o kadar az bilirsin. O yüzden aslında, kendini tanımaya doğru ilerlerken, bu gerçekleşmeden önce, kendin hakkındaki bütün fikirleri bırakmak zorunda kalacaksın. Bir boşluk olacak, bir çeşit hiçlik olacak. Kimliksiz olacaksın. Tamamen kaybolacaksın, çünkü bildiğin her şey artık önemsiz ve neyin önemli olduğunu da henüz bilmiyorsun.

Hıristiyan mistikler buna “ruhun karanlık gecesi” der. Bunun içinden geçmek gerekir ve bir kere geçince şafak söker. Güneş doğar ve insan kendini ilk kez olarak tanır. Güneşin ilk ışını ve her şey tamamlanır. Sabah kuşlarının ilk şarkıları ve her şeye ulaşılır.

osho

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...