Jump to content
Sign in to follow this  
ezo

“Teveccüh Var!”

Recommended Posts

Sofiler çaylarına, şeker yerine muhabbet kattıkları, sabahın mahmurluğunda, kelimeler ile vakit kaybetmektense kalpten kalbe oluşan gizli bir yolla, sevgi diliyle konuşuyorlardı...

 

“Sofiler herkes hazır olsun teveccüh var!” diye bir ses duyduğumuzda, bir anda herkesin üzerinde bulunan mahmurluk, yerini şaşkınlığa terk etmişti. Manasız gözlerle sesin sahibine bakıyorduk. Sesin sahibi Mesut Hoca, heyecan ve telâş dolu sesi ile tekrar bağırdı: “Sofiler! Sofiler! Emir geldi, bu gün teveccüh var, herkes yemeyi içmeyi bıraksın, teveccühe hazırlansın, Sâdât’ın emri.”

 

Yürekler yerinden fırlamıştı, o an kalplerde kopan fırtınayı, nefislerde olan depremi, akıllarda oluşan muammayı anlamak mümkün değildi… Zaten o an orada kimse de anlayacak durumda değildi.

 

“Sofiler! Saat dokuzda teveccüh başlayacak.” dedi. Saate baktım, sekiz. “Bir saat var” dedi karşımda oturan sofi. Sesinde öylesine bir başkalık vardı ki, şimdiye kadar tatmadığımız, lügatte ya da ıstılahta karşılığını bilmediğimiz, Türk ya da dünya klâsiklerinin seçkin romanlarını okurken rastlamadığımız bir kelime: “Teveccüh…”

 

Herkes sessiz bir uğultunun içine düşmüştü. Kalplerimiz öylesine hızlı hızlı atmaya başlamıştı ki karşıdakinin kalp atışlarını duyabilirdiniz. Elimi kalbime götürdüm, kalbimi hiç bu kadar heyecanlı ve samimî hissetmemiştim.

 

Nefsim şefkatli bir kucak arıyordu

 

Nefsimi kontrol ettim. Anlaşılmaz bir tedirginlik ve karmaşıklık içinde idi. Suç işleyen çocuğun, akşam işten eve gelecek babanın yolunu beklerkenki heyecanı ve tedirginliği vardı. Hani çocuk bir taraftan: “Babam suçum yüzünden beni dövecek” diye titrerken, diğer taraftan da “Babam beni seviyor” diyerek, ona şefkat ve merhamet göstereceğini umut etmesi vardır ya. Ama sonuçta, babanın gelme zamanı yaklaşmıştır. Korku, heyecan, umut, saniyede yüz kere yer değiştirir içinizde.

 

 

 

 

 

“Abdest almalıyız” dedim. Abdestimiz vardı, ama işte şimdi ‘nur üstüne nur’ koymanın vakti idi. Koşar adımlarla abdesthaneye girdik ve abdestlerimizi tazeledik. Kalpler heyecanla çarparken, camiye doğru yürümeye başladık.

 

Artık gizlenecek bir şeyin olmadığı, her şeyin meydana çıkacağı o halkaya giriyorduk…

“Aman Ya Rab! Sen bize sahip ol, ya Rasulallah Medet!...” diye haykırıyordum içimden. Yanıma bir sofi yaklaştı: “Kurban, teveccüh nasıl oluyor?” diye sordu. Sorulan, ancak soran kadar biliyordu. Hayatımda ilk defa karşılaşacağım bir şeyin nasıl olduğunu nasıl anlatabilirdim ki; “Kurban, şimdi hep beraber kurbanlık koyun gibi oturacağız halkaya, Sultan Hazretleri gelecek, sırayla bizi kurban edecek…” dedim.

 

Kendi söylediğime kendim de gülüyordum, ama karşımdaki genç sofi sözlerimi ciddiye almıştı, yanındaki arkadaşına dönerek: “Kurban ben korkuyorum, bana müsaade, ben dışarıda bekleyeceğim” dedi. Ben hemen müdahale ederek, lâtife yaptığımı, aslında ben de tam olarak bilemediğimi söyleyerek, dışarı çıkmasını engelledim. Ama benim için bir hakikat vardı. Nefsim yolun bittiğini düşünüyor ve kendini gerçekten kurban ettiğime inanmış, içeriden feryadı figan ediyordu…

Beklemek en zoru idi…

 

Hastanın doktoru beklemesi gibi

 

Halka tamamlanmış, herkes girmiş, kapılar kapatılmış ve teveccüh talimatı veriliyordu. Seyda Hazretlerinin oğlu teveccühü anlatıyordu:

“Sofi, teveccühte; yaralı bir hasta doktorunu beklerken, bir yandan da gözü nasıl yarasında oluyorsa tıpkı o yaralı gibi müridin bir gözü yaralı kalbini temaşa ederken, bir diğer gözü de bu yaralı kalbi ve türlü kötülüğü kendisine işleten nefsinin terbiyesinin ve tedavisinin mürşidinin elinde olduğunu bilmelidir…

 

Havf ile reca (korku ve ümit) arasında, mürşidinin kerem ve lütufkâr merhametine sığınarak, himmet talep edecek. Ya Rabbi! Diyecek, ben şimdiye kadar Senin emirlerine aykırı hareket ettim. Şu andan itibaren ise senin kullarından, veli ve sevgili bir kulun emrine girdim…” Teveccühü anlatması devam edip gidiyordu.

 

 

 

 

 

“Kişi kendisi için değil, yanında bulunan arkadaşını öne sürecek. ‘Ya Rabbi! Benim yanımda bulunan arkadaşımın hatırına, onun güzelliği hürmetine, beni de bağışla ve yine onun hatırına, bu manevî ikramdan beni de nasiplendir’ diyerek yalvarmalı.”

Evet, içimizden, “Beni ben olduğum için değil, yanımda oturan sevgili arkadaşım, sofi kardeşim hatırına affet. Onun güzelliklerinden bana da nasip et” dememiz gerekiyordu.

 

Sâdâtı Kiram, her zaman ve her mekânda, bizlere ne kadar da çok dersler veriyorlar! Kendimi değil, sofi kardeşimi düşünmek...

Bu dersi o zamanlar gerçek manada içine nakşetmiş sofilerin, bu zamanda aralarında kırgınlık ya da haset olabilir mi? Ben kimim ki teveccühte dahi hatırına muhtaç olduğum sofi kardeşimi şimdi beğenmeyeyim yada onu kırabileyim, küsebileyim?...

Her kelimede ruhumuz inkişaf olurken, nefsimizde pişmanlık ve nedamet doruğa çıkıyordu.

Ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Bir müddet sonra, içeride hafif bir rüzgâr esmeye ve bu rüzgârla etrafımızı tarifi imkânsız bir rayiha sarmaya başlamıştı.

 

Teveccüh başlamıştı…

 

İşte, şimdi ağlamanın ve günahlara pişman olmanın vakti idi…

Bir gün, Seyyid İbrahim Hakkı Hazretlerini ziyaretimizde şöyle demişti: “Teveccühte, Sultanımız geldiğinde, öyle oluyor ki dağlar birbiri ile kavuşuyor…”

 

Evet, dağların birbirine kavuştuğunu hissedecek ya da görecek basiret bende yoktu, ama şu bir gerçek ki artık yaslanacak masum bir kalp vardı halkamızda ve bizi bütün şefkat ve merhametiyle sarıp sarmalayan Sultanımız vardı…

İç dünyamızda, bütün taşlar yerinden oynamış ve bütün dengelerimiz yeni baştan düzenleniyordu.

Seyda Hazretleri yanımıza geldiğinde, şefkatli bir yüreğin sıcaklığı, tüm her şeyimizi sarıp sarmalamış durumda idi. Artık ağlamak ayıp değil, günahları iç âlemde itiraf zor değildi.

 

Teveccüh başlamış ve bütün âlem o halkada döner olmuştu sanki. Dünya durmuş, zaman durmuş ve bütün bilinenler bilinmeze yürümüştü.

Gerçek olan, bütün ruhumuzla ve nedametimizle döktüğümüz gözyaşlarımızdı…

Share this post


Link to post
Share on other sites

Sofiler çaylarına, şeker yerine muhabbet kattıkları, sabahın mahmurluğunda, kelimeler ile vakit kaybetmektense kalpten kalbe oluşan gizli bir yolla, sevgi diliyle konuşuyorlardı...

 

“Sofiler herkes hazır olsun teveccüh var!” diye bir ses duyduğumuzda, bir anda herkesin üzerinde bulunan mahmurluk, yerini şaşkınlığa terk etmişti. Manasız gözlerle sesin sahibine bakıyorduk. Sesin sahibi Mesut Hoca, heyecan ve telâş dolu sesi ile tekrar bağırdı: “Sofiler! Sofiler! Emir geldi, bu gün teveccüh var, herkes yemeyi içmeyi bıraksın, teveccühe hazırlansın, Sâdât’ın emri.”

*

Teşekkürler yüreğine..

özlü ,manalı sohbetler kalbi zenginleştirir.Olgun insanın özelliği bir söyleyip iki sessizliği dinlemesidir

Share this post


Link to post
Share on other sites

Teveccüh başlamış ve bütün âlem o halkada döner olmuştu sanki. Dünya durmuş, zaman durmuş ve bütün bilinenler bilinmeze yürümüştü.Gerçek olan, bütün ruhumuzla ve nedametimizle döktüğümüz gözyaşlarımızdı..

 

Eline sağlık Ezo'cum...Teşekkürler...

 

Share this post


Link to post
Share on other sites

Teveccuh vakti hacet kapılarının açık olduğu zamanmış...Ey kullarım benden isteyeceğiniz şeyler yok mu isteyin de vereyim diye seslenirmiş Rabbim..

O uykudan kalkması ne kadar da zor geliyor...sıcacık yatakdan

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...