Jump to content
Sign in to follow this  
Visall

(Mesneviye göre) Dostluğun Hakikati..

Recommended Posts

imagesqtbnANd9GcSaGXh6o05HP_cQCDQbR4EX5m-1.jpg

 

Mesnevî:

 

“İnsan, âdeta sırf gözden, yani derûnî idrâkten ibârettir. Geriye kalansa deridir, ceseddir. Hakikî göz ise, ancak dostu gören, yani onu idrak etmiş olandır. Dostu görmeyen gözü, sen göz sayma!” (c.1, 1406)

 

Göz, düşünce ve his dünyasına açılan bir penceredir. Gerçekten insanın görmüş olduğu iyi veya kötü her şey, onun kalbinde ve zihninde akisler, çağrışımlar meydana getirir.

 

Tefekkür ve tahassüste ilk adım, etrafa ibret nazarıyla bakmaktır. Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’de kullarını böyle ibretleri kavramaya medâr olacak bir basîretle bakmaya davet etmiş ve çeşitli âyetlerde:

 

“Onlar deveye, buluta, yağmura, dağlara, yeşil bitkilerin kışın ölüp baharda dirilmesine, geçmiş kavimlerden kalan eserlere… bakmazlar mı?” buyurmuştur.

 

Diğer taraftan yine Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ın nimetleri sayıldıktan sonra, insanlara defalarca ( n’r GƒodhoCG Énj ) yani “Ey bakış, görüş (idrâk) sahipleri!..” diye hitap edilmiş; onlardan kâinâta basîret gözüyle bakmaları istenmiştir. Bu istikâmette benzer pek çok âyet-i kerîmede de ( n¿hoôsµnØnànj nÓnanG ; n¿ƒo∏p≤r©nj nÓnanG ; n¿hoôsHnónànj nÓnanG

 

) “Düşünmezler mi? Akletmezler mi? İdrâk etmezler mi?” buyrularak âdemoğlunun kâinâtı boş, kavrayışsız bir nazarla değil; hikmeti idrâk edecek bir dirâyetle müşâhede etmesi lâzım geldiği ifâde edilmiştir.

 

Böyle bir dirâyetle kâinâtı müşâhede edenler, onun yüce Yaratıcısına, o Yaratıcının akılları âciz bırakan san’atına beşer tâkâti nisbetinde nüfûz ederler.

 

Kâinât, ilâhî neşvenin kaynağıdır. İnsan denilen bu icad bedîası (sanat harikası) ilâhî neşvenin bir tecellîsidir. Gören gözler, duyan kalpler, yeryüzünde ilâhî neşveden başka bir şey duymaz ve görmezler.

 

İnsan, şafak vakti başını kaldırıp doğan güneşe doğru şöyle bir bakmalı ve ufukta çizilen rengârenk, çeşit çeşit tabloları görmelidir. Bir ressamın tablosu karşısında hayran kalan bizler, kâinâtın ilâhî sanatkârının her ân ve her şeyde ayrı ayrı çizdiği şaheser tablolar karşısında nasıl bîgâne ve vurdumduymaz kalabiliriz?

 

Bir laleye, bir menekşeye bakın! Bu renkleri acaba kara toprağın neresinden buldular? Ya o kırmızı dut? Güneşin ışığında oynaşan şu çiçeğin mavisi, pembesi… Ve saymakla bitmeyecek diğer güzellikler… Duygu derinliğine sahip bir kalp için, her yer harikalar sergisi… Bir çiçeğin işvesine, arı ve kelebeğin raksına, pervanenin yanışına, bülbülün feryâdına bir de dönüp kendinize bakın. Bütün hepsi, bütün güzellikler, güzeller güzeli Rabbimizin cemalinin hüsnünden sızan bir akis pırıltısından ibarettir.

 

Şafak sökerken, ilk ışıklarıyla eşyayı aydınlatan güneş, başlayan yeni günün selâmını getirerek, bize, âdeta:

 

“–Uyan!” demekte ve şöyle bir muhâsebe iklimine sokmaktadır:

 

“–Bak, sana bu sabah da hayat defterinden yepyeni bir sayfa hediye edildi. Kıyâmette önüne konacak bu sayfayı nasıl dolduracaksın? «Oku kitabını, bugün sana hesap sorucu olarak nefsin kâfîdir!» deneceği o dehşetli gün için, bugün ne hazırlamayı düşünüyorsun?”

 

Akşam olup, gökyüzü önce kızıla, sonra dalga dalga siyaha boyandığında ise, gece, hâl lisânıyla insana:

 

“–Bir günün daha geçti. Ölüme bir adım daha yaklaştın. Artık beyhûde âh u figân etmeye gerek yok. Ne kadar gayret edersen et, geçen günü geriye getiremezsin. Şimdi sen de ölümün kardeşi olan uykunun kollarına kendini teslim edeceksin. Ne yaptın? Ne yapmalıydın? Yaptıklarını ve yapmadıklarını önüne koy ve düşün!.. Belki bir daha sabahın ışıklarını göremeyeceksin!..” demektedir.

 

Kâinâta bu şekilde tefekkür ve tahassüsle yönelen ruhlar, netîcede hakîkî bir ma’şuk ve dost olarak Allâh’ı bulurlar. İnsanın, bu ibret ve hikmet dolu yönelişinde en büyük yardımcısı, beşerî tefekkür ve tahassüse yön veren vahye râm olması ve Hakk’a dost olmuş sâlihlerle arkadaşlık, yani gönül beraberliği te’sîs etmesidir. Böyle sâlih arkadaşlara “dost” denilmesi mecâzîdir. Hakîki dostluk, Allâh’a muhabbetle teveccüh ise de ona vâsıl olmadan önce; Allâh’a yakın kimselerle ünsiyet elde etmek, mutlak aşk ve dostluğu mecâzen ve bir ilk safha olarak gerçekleştirmek, beşerî acziyetin bir zarûretidir. Çünkü mânevî irtifâ ânî olarak değil, tedrîcen gerçekleşebilir. Bu sebepledir ki, Allâh’a dostluk için gerekli olan beşerî dostluklar, bu yolculukta zarûrî olan bir ilk lâzımedir.

 

Mevlânâ bu hakikati başka mısralarıyla şöyle anlatır:

 

“Yalnız kaldığın ve danışacak bir akıl sahibi bulamadığın için, ümitsizliğe düşersen hakîkat güneşine mensup bir dostun gölgesi altına girersin.

 

Yürü, çabucak kendine bir Hakk dostu ara; böyle yaparsan, Allâh senin dostun olur, yardımcın olur.

 

Halvete girmek, yalnız kalmak, yabancılara karşı olur, dosta karşı değil. Kürk kış içindir, bahar için değil.

 

Selîm akıl, bir başka selîm akılla, yani vahiyle terbiye edilmiş akılla birleşince güçlenir, nûru çoğalır, yolunu iyi görür.

 

Nefs ise bunun aksine, bir başka nefsle sırf nefsânî tatminkârlık arzusuyla dost olmaktan hoşlanır, böyle olunca o yolda karanlık artar; hakîkat görünmez olur.”

 

Mesnevî: “Ey gönül! Senin içini aydınlatan yere, sana yakın olan olgun insanların bulundukları yere git ki; onlar sana gelecek belalara karşı siper olurlar.”

 

“Onlar; senin kötülüklerini mâzur görürler de canlarının içinde sana yer verirler.” (c.2, 2576-2577)

 

Gerçekten, kötü hareketlere karşı ceza verilerek kötülüklerin önlenmesini sağlamak, bütün hukuk sistemlerinde kabul edilmiş umûmî bir kâidedir. Şeriat da “caydırıcılık” gerçekleşsin diye bu yolu tercih eder. Mutasavvıflar ise, bir suçluyu -işlenen suçu mâkul ve makbul telakkî etmemekle beraber- “bir kötülüğe sürüklenmeye karşı kendini korumaktan âciz kalmış bir kimse” telakkî ederek telâfî edecek bir metot kullanırlar. Ve onu kanadı kırık bir kuş olarak telakkî ederler. Onu hemen cezâlandırmak yerine tedâvî çarelerine yönelirler. Tıpkı tabâbet sahasında olduğu gibi… Hiçbir doktor hastasına:

 

“–Neden kendini koruyamadın da, şu trafik kazasına maruz kaldın veya kendini üşüttün!” diye sual sormaz, onu muâheze etmez.

 

Aksine kendisini, karşısına gelen insandaki hastalığı tedâvî etmekle mükellef bilir. Mutasavvıflar da kusurlu insanlara, aynen doktorların bu üslûbuyla muâmele ederler. Zîrâ tamirciye bozulan eşya götürülür. Tamircinin mahareti ise, tamir edilen eşyanın mükemmeliyeti nisbetindedir. Hazret-i Mevlânâ “Onlar; senin kötülüklerini mâzur görürler de canlarının içinde sana yer verirler.” mısraı ile bu gerçeği ifâde etmektedir.

 

Mesnevî: “Her şeyi anlayan, idrak eden akıl bile, dostların ayrılığı ile yayı kırılmış okçu gibi şaşırır, kalır.” (c.3, 3693)

 

Akıl, İslam’da, “akl-ı nâkıs” olarak yâd edilir. Bunun mânâsı, aklın tek başına Hakk’a ve hayra ulaşmaya kifâyet edememesidir. Bu gerçek, Cenâb-ı Hakk’ın akılla techiz eylediği kullarına, bir de peygamberler göndermek sûretiyle yardım etmesi ile sâbittir. Akıl, bir ferdin mes’ul tutulması için evveliyetle şarttır. Gerçekten, her hukuk sisteminde, aklı olmayan biri cinâyet işlese mâzur görülür. Böylelerine ceza verilmez. Cezaya çarptırılan her suçlu akıl ve şuuru tam kabul edildiğinden, bu muâmeleye mâruz kalır. Bu bile, aklın, insanı yanlış hareket etmekten koruyacak bir mükemmelliğe sahip olmadığını gösterir.

 

Bu eksikliği sebebiyle, akıl, diğer selîm akıllarla takviye edilmelidir. Zîrâ bir darb-ı mesel olarak zikredilen “Akıl, akıldan üstündür.” düsturu, ehliyet ve liyâkat sahibi insanlarla istişârenin de lüzûmunu göstermektedir. Ferd ve toplum hayatındaki tekâmüle yardımcı olmak cihetiyle istişâre, Kur’ân-ı Kerîm tarafından da muhtelif âyetlerle emredilmiştir.

 

“…İşleri onlarla istişâre et!..” (Âl-i İmrân, 159)

 

“…Onlar işlerini şûrâ (istişâre) ile yürütürler …” (eş-Şûrâ, 38)

 

Mesnevî: “Evlâdım; her kimi Allâh tâlibi (Allâh’ı isteyen) görürsen, onun dostu ol, onun önünde saygı ile eğil!”

 

“Allâh’ı isteyenlerin, Allâh dostu olanların komşusu olursan, sen de Hakk’ı isteyenlerden olursun; onların sâyesinde, sen de nefs savaşını kazanırsın.” (c.3, 1446-1447)

 

Türkçemizde “Üzüm üzüme baka baka kararır.” diye bir darb-ı mesel vardır. Bu gerçek, tasavvufta “Hâl sârîdir.” yani “Hâl insandan insana geçer.” sûretinde ifâde edilir. Kimi sever ve onunla beraber olursan, onun hâli ile hâllenme istikâmetinde bir değişikliğe maruz kalırsın. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de “…Sâdıklarla beraber olunuz!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır. Zîrâ insan, muhabbet ettiği kişinin kaderinden pay alır; onunla temayül ve duygularda müştereklik kazanır. Bu şekilde sâlihlerle beraberlik, müsbet yönde terakkîye vesîle olur.

 

Mesnevî: “Şunu iyi bil ki, bu dünyadaki fânî ve yalancı dostlar, sahte sevgililer, sonunda hepsi sana düşman olacaktır. Baş kesen düşman kesilecektir.”

 

“Hâlbuki sen, feryatlar içinde mezarda: «Ya Rabbi, beni yalnız bırakma!» diye Allâh’a yalvaracaksın.” (c.5, 1523-1524)

 

Dünya hayatında insanlar bir çok şeyle kalbî ünsiyet ve muhabbet peydâ ederler. Lâkin bekâ âlemine yolculuk sırası geldiğinde, onları terk etmek mecbûriyetinde kalırlar da bu şekilde dünyada iken sevilmiş ve bel bağlanılmış olan şeyler, hiçbir fayda sağlamaz. Dünyada sevilecek şeylerin zirvesini mallar ve evlatlar teşkil ettiği için, Cenâb-ı Hak, onların dahî bekâ âleminde bir fayda sağlamadığını “O gün mal ve evlatlar bir fayda sağlamaz. Ancak Allâh’a götürülen kalb-i selîm müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)

 

buyurmaktadır. Bu gerçeği ifâde için şâir de:

 

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler

 

“Yevme la yenfeu” da kalb-i selîm isterler

 

(Ey Hoca, «hiçbir şeyin fayda vermeyeceği o gün»de senden altın ve gümüş isteneceğini sanma!.. (O gün, tek geçer akçe, Allâh’ın huzuruna takdim edilen) selîm (arınmış) bir kalbdir.) demiştir.

 

Mesnevî: “Kimin bir ölüye, yâni fânî bir varlığa sevdâsı varsa, o sevdâyı canlı ve diri varlığa kavuşmak için besler. Böylece fânî bir varlığı sevmek, aşka bir köprü olur da, onu ilâhî sevgiye ulaştırır.” (c.3, 545)

 

“Ey Hakk yolcusu, sen öyle bir diriye kavuşmak için, ona kavuşmayı umarak çalış çabala ki, o gönül verdiğin diri, bir müddet sonra cansız bir hâle gelip toprağa gömülmesin.”

 

“Hislerine kapılıp da bir saman çöpünü, yâni fânî bir güzeli, kendine yakın bir dost olarak seçme. Çünkü, ondaki sevgi ve yakınlık duygusu iğretidir. Sen kalıcı dostu ara.”

 

“Eğer Allâh’tan başka senin gönül verdiklerinde vefâ ve bağlılık olsaydı, senin en vefâlı yakının olan annen ile babanın dostluğu (şimdi) nerede?” (c.3, 547-549)

 

“Gönül verdiğin şeyin yaldızı, aslına gidip de o şey çirkinleşince, bakırı meydana çıkınca, yâni sevdiğin güzelliğini kaybedince, tabiatın ona doyar, ondan hoşlanmaz, onu boşlayıverir.” (c.3, 555)

 

“Fânî varlıklarda görülen güzellik, ilâhî güzelliğin iğreti olarak onlara aksetmesinden ibârettir. Akseden o nûr, günün birinde aslına geri dönecektir. Bu yüzden ey sâlik, iğreti/geçici güzelliklere bakma da, sen onun aslını, yâni o güzelliği vereni ara!”

 

“Güneşin duvara düşen nûru, yine güneşe gider. Sen duvara düşen nûra değil de, o nûru düşürene, yâni güneşe git; sana lâyık olan odur.”

 

“Mâdem ki oluktan su akmadı, yâni güzellerden vefâ görmedin; bundan sonra suyu, sen göklerden elde et.” (c.3, 558-560)

 

İnsandaki sevme meyli, aslında paha biçilmez bir hazinedir. Onun, olur olmaz yere sarfedilerek israf edilmesinin netîcesi, hüsrandır. Bu âlemde Allâh’dan gayri sevgiye mazhar olacak bütün dostlar, mutlak bir sûrette fânîdir. Bu yüzden sevginin, aşkın, vefâ ve dostluğun asıl hedefi Cenâb-ı Hak olmalıdır. Allâh -celle celâlühû- bir taraftan aklın kavrayamayacağı derecede uzak ve idrak ötesi (müte’âl); diğer taraftan kuluna şahdamarından daha yakın bir dost ve yardımcıdır. Kul, kalbî hayatı ile Rabbine yaklaşma gayreti içinde olursa; Cenâb-ı Hak da onun “Gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olacağını…” (Zübdetü’l-Buhârî, 1107) müjdelemiştir. Bu hâl ile ilgili olarak; “…Allâh bize yeter; O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.” (Meselâ bkz. Âl-i İmrân, 173) denmiştir.

 

Bununla beraber meşrû beşerî aşk, yani Allâh’tan gayri bir varlıkla kalbî ünsiyet ve bağlılık geçici bir merhale olarak yaşandığı takdirde, bu hoş görülür. Zîrâ bu takdirde o, muhabbetullâha giden yolda bir merhale olur. Ancak kalb, o fânî varlığa takılıp kalırsa, muhatap putlaşır ve ilâhî vuslata engel olur. Eğer Mecnûn gibi, “Leylâ diye diye Mevlâ’yı buldum.” diyebilir ve fânî bir varlığa teveccühle başlayan meşrû muhabbeti, o fânî varlığa takılıp kalmayarak ilâhî aşka bir basamak olarak kullanabilirse ne mutlu!.. Yani aslolan “mutlak cemâl”dir. Onun tâlibi olmak, dünya hayatındaki en büyük ve en ulvî gâyedir.

 

Mesnevî: “Herkesin, her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, lâkin kendisinin hiç bir şeye ihtiyacı bulunmayan Allâh’ın tertemiz Zât’ına yemin ederim ki, kötü yılan, kötü dosttan iyidir!”

 

“Kötü yılan, insanın canını alır. Fakat kötü dost, insanı ateşe atar, yakar yandırır!”

 

“İnsan, konuşmasa bile, kötü arkadaşından huy kapar! Gönül gizlice onun ahlâkını alır, benimser; onun kötü ahlâkını kendisine ahlâk edinir!”

 

“Doğruluktan nasibi olmayan, sermayesi bulunmayan arkadaş; sana gölgesini düşürür, senin sermayeni de alır gider!” (c.5, 2634-2637)

 

Yukarıda da söylediğimiz gibi, “hâl, sârî” yani “insandan insana geçici” olduğundan; iyi insanla beraberlik iyi tesire, kötü insanla beraberlik de kötü tesire mâruz kalmaya sebep olur. Bunu bir misâlle anlatan Peygamber Efendimiz:

 

“İyi ve kötü arkadaşın hâli güzel koku satanla körük çeken (demirci)nin hâline benzer. Misk satan, ya sana güzel kokusundan bir miktar meccânen verir ya da sen satın alırsın. (Yahud onunla bulunduğun sürece) onunla güzel koku koklamış olursun. Körük çeken kimse ise ya elbiseni yakar veya körüğün kötü kokusundan rahatsız olursun.” (Buhârî, Zebâih, 31) buyurmuştur.

 

İmam-ı Rabbânî hazretleri de kötülerle arkadaşlığın insana ne gibi felâketlere sürükleyeceği husûsunda şöyle bir misal vermiştir:

 

“Kumarbazlarla oturup kalkan kimse belki kumar oynamaz. Böylece kendisini kirlenmemiş hisseder. Ama onlarla bulunduğu müddetçe kumar oynamayı hoş görmeye başlar. Bu ise mânevî yıkımdır.”

 

Çünkü insanın herhangi bir günahtan korunmak için zarûrî olan böyle bir siper-i sâikayı, bilerek veya bilmeyerek terk etmiş bulunması, her ân o günaha düşme tehlikesini de beraberinde getirir. Zîrâ ham ve nâdân kişilerle beraberlik, nihayetinde onlara “zihnî yakınlık” peydâ eder. Bu yakınlık, zaman içinde “kalbî beraberlik”e döner ve insanı adım adım helâke doğru sürükler.

 

Mesnevî: “Münafıklarla dost olmanın uğursuzluğu, mü’mini de onlar gibi çirkinleştirir ve âsî kılar.” (c.2, 2892)

 

Kötü ahlâklılığın en son haddi, nifaktır. İslâm’da münafıklığın derecesi; “kendi hâlinde bir kâfir”den daha beterdir. Çünkü başkalarını yanıltması îtibariyle zararı, müteaddî olmayan (başkalarına küfrünü aşılamaya çalışmayan) kâfirden bile fazladır. Bu bakımdan dostluk ve beraberlikten en çok zarar görenler, münafıkları dost edinenlerdir. Zîrâ zihnî alâka, zamanla kalbî akrabalığa döner. Bu da mü’minin iflas ve hüsrânına sebebiyet verir. Hazret-i Mevlânâ yukarıdaki beyitte bu gerçeğe işaret etmektedir.

 

Mesnevî: “Madem ki, bizim görüşümüzde bir çok hastalıklar vardır. O hâlde, git kendi görüşünü, dostun görüşünde yok et.”

 

“Bizim görüşümüze karşılık dostun görüşünü elde edebilmek, verilenin yerine alınan ne güzel bir karşılıktır. Onun görüşünde, bütün dilekler bulunur.” (c.1, 921-922)

 

Dostlar, acı da olsa hakîkati söylemeye çalışır. Dostunun kalıcı bir zarar görmesindense geçici olarak kırılmasını tercih ederek, doğruları söylemekten vazgeçmez. Mevlânâ, başka beyitlerinde kendisine danışmak isteyen birine, yardımcı olamayacağını söyleyen bir kişinin dilinden bu hakîkati şöyle anlatır:

 

“Adamın biri, bir türlü karar veremediği bir mesele hakkında, kat’î karara varmak, tereddütten kurtulmak için birisine danışarak onun fikrini almak istedi.

 

Danışmak istediği kişi dedi ki: “Bana güvenerek, bana danışmak için başvurman hoşuma gitti. Ama ben, senin dostun değilim ki! Sen benden başkasını bul da, danışacağını ona danış!

 

Ben, sana dost değilim; bana danışma! Dost olmayanın vereceği akıl ile başarıya ulaşılmaz!

 

Git; sana dost olan birini ara! Dost, şüphe yok ki, dostun hayrını ister!

 

Ben dost değilim; benim gibi birisinden sana fayda gelmez! Ben; eğri büğrü yürürüm, sana yanlış şeyler söylerim!

 

İyi insanlarla dost olup onlarla oturan kişi, külhanda bile olsa, gül bahçesinde oturuyor sanılır.

 

Fakat bahçede dost zannettiği kötü düşmanla beraber oturan kişi, külhanda oturuyor gibidir!

 

Aklını başına al da, benliğe kapılarak o samîmî dostu küçük görme, onu incitme!”

 

Mesnevî: “Gönül, her dosttan bir gıda alır. Gönül, her bilgiden bir mânevî zevk, bir safa, bir arınma elde eder.” (c.2, 1089)

 

“Buluştuğun herkesten mânevî bir gıda alırsın, mânevî bir şey yersin. Kavuştuğun her güzel dosttan da bir şeyler alırsın.” (c.2, 1091)

 

Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, dost olacağımız kimseyi iyi seçmemiz gerekir. Mevlânâ’nın bu beyti, iyi insanlarla dost olmanın sağlayacağı faydaya işaret etmektedir. Zîrâ evvelce de söylediğimiz gibi hâller sirâyet eder. Hâlin akış kanalı ise muhabbettir. İnsan beraber olduğu bir kimseye duyduğu muhabbet nisbetinde onun hâliyle hâllenir. Nefret bu rûhî alış-verişi önlerken, muhabbet kendisindeki şiddet kadar kalbî alış-verişin hızlanıp çoğalmasına sebep olur.

 

Mesnevî: “Sen, kaskatı bir taş veya mermer parçası olsan, bir gönül sahibine erişebilirsen cevher olursun.”

 

“Temiz erlerin sevgisini gönlüne yerleştir. Âriflerin muhabbetinden başka bir şeye gönül verme.”

 

“Ümitsizlik tarafına gitme, ümid kapıları vardır. Karanlıklar semtine varma, güneşler parlamaktadır.”

 

“Gönül, seni gönül ehlinin, âriflerin mahallesine doğru çeker, ten ise seni su ve çamur hapsine koymak ister.”

 

“Aklını başına al da, bir gönül arkadaşının sohbeti ile gönlüne gıda ver.” (c.1, 722-726)

 

Nefs, insanı süflî istikâmetlere sevkeder. Bunun için azgın bir atı terbiye eden sahibi gibi onu; ilim, ibâdet ve Allâh yolunda yürüyenlerin mânevî ikliminde terbiye edip sâlih hâle getirmek lâzımdır.

 

Bu iş için ilim lâzımdır, ama yeterli değildir. İlim ehli, ilmini irfâna çevirmeli, hâl ve davranış olgunluğuna erişmelidir. Böylece akıl ve kalbin fonksiyonları müşterek ve âhenkli bir şekilde hareket etmiş olur. Aksi hâlde kuru ilim de insanı, gurur, benlik ve helâke sürükleyebilir.

 

Nefsin birçok merhalesi vardır. Hiç terbiye görmemiş bir nefs, “emmâre”dir. Bu, sahibine daima kötülüğü emreder, ancak o terbiye edile edile “levvâme”, “mülhime” ve “mutmainne” derecesine kadar yükselir, o zaman bu azgın nefis, sahibine itaatli bir at gibi onu menzil-i maksuduna ulaştırır. Gerçek kulluk kendini bu merhalede gösterir. Allâh’ın -celle celâlühu- izni ile daha da ötelere tekâmül ettikçe “râdıyye”, “merdıyye” ve “kâmile” makamlarına ulaşır. Bu hâle ulaşabilmenin temel sâiklerinin başında, Allâh dostlarıyla beraberlik ve onlara kalbî muhabbet gelir. Ham nefs bunu arzu etmez. Başlangıçta insanı süflîlerle beraber olmaya zorlar. Lâkin her güçlükte bir kolaylık olduğu gibi bu işte de bir kolaylık vardır. Elverir ki, o yola tevessül edilsin. Diğer taraftan, insanın -icabında- melekten üstün bir mevkîye yükselebilmesi terbiye edilmiş nefs sayesindedir. O derecede ki, Âdem -aleyhisselâm-’a ilk yaratılışında meleklerin secde etmesi yönündeki ilahî emir de insanın nefse mâlikiyeti sebebiyledir. Çünkü melek, hiçbir engele mâruz kalmadan Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği hâlde, insanoğlunun bunu başarabilmesi nefs engelini aşabilmesiyle mümkün olmaktadır. Bu sebeple insanın Allâh’a vâsıl olmakla elde ettiği zafer, bu güçlük sebebiyle meleklerinkinden daha fazla takdir ve mükâfâtı icab ettirmektedir.

 

Mesnevî: “Bir dosta, dostun cefâsı nasıl ağır gelir? Cefâ ve ızdırap bir şeyin içi gibidir. Dostluk onun kabuğuna benzer. Dostluğun belirtisi belâlardan, âfetlerden, mihnetlerden hoşlanmak değil midir? Dost altın gibidir. Belâ ise ateşe benzer. Hâlis altın ateş içinde saf bir hâle gelir.” (c.2, 1459-1461)

 

Eskilerin bir tabiri vardır: “İnsanın asili mihnette, madenin asili ateşte belli olur.” derler. Gerçekten lutuf gibi kahır da bizim içindir. Lâkin bu iki tecellîye de muhatab olanlarda ayak kayması gibi müthiş bir tehlike vardır. Kahır tecellileri karşısında sabredip esbâba tevessül şartıyla rızâ göstermek, onlardan istifâdeyi, yani rızâ-yı ilâhîyeyi netîcelendirdiği hâlde, isyan etmek helâke götürür. Lutuf da bir mânâda böyledir. Lütfu Allâh’tan bilip şükretmek, büyük bir feyz ve berekete sebep olduğu hâlde, onu kendi gücünden zannedip kibir ve gurura kapılmak da helâkle netîcelenir.

 

Hak dostları, yani büyük ruhlar; idrak ve iz’ânlarını öylesine vahiyle terbiye etmişlerdir ki, onlar kahırdan da, lutuftan da kârlı çıkar, zarara uğramazlar. Onun için böyleleri, “Kahrın da hoş; lütfun da hoş!” diyebilirler. Rabbimizin lütfuyla biz de öyle olmaya çalışmalıyız. Kahırdan da, lutuftan da gerçek istifâde, ön plandaki sebeplere değil, “müsebbibu’l-esbab” yani en kökteki sebebi kavrayarak Allâh’tan râzı olmaya bağlıdır. Bunu yapabilenler “rızâ” makamına ererler ki, Hazret-i Mevlânâ yukarıdaki beyitlerle bunu ifâde etmektedir.

 

Mesnevî: “Başımıza gelen belaların rüzgârı çok sert esmede, ömrümüzün mumu ise sönmek üzere; çabuk olalım, çabuk davranalım da ömrümüzün mumundan bir başka mum uyandıralım, bir başka mum elde edelim.”

 

“O iki mumdan birini rüzgâr söndürürse, bari öbürü ile yolumuza devam edelim.” (c.6, 3108-3109)

 

Hazret-i Mevlânâ yukarıdaki beytinde de aynı gerçeği ifâde etmekte ve hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeyi telkin etmektedir. Bilhassa ayak kaydıran hâl ve davranışlara karşı teyakkuz hâlinde bulunmalıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, her kul için son nefese kadar affına mazhariyeti va’d buyurmuştur. Yeter ki, gerçek mânâsıyla bir nedamet yaşanabilsin.

 

Mesnevî: “Âh, tabiatı bize uymayan dostun verdiği ıztıraplardan!.. Âh, onların kalbimizde açtığı derin yaralardan! Ey ulu kişiler, ey büyük insanlar; aklınızı başınıza alın da kendinize iyi dostlar, uygun arkadaşlar arayınız!” (c.6, 2950)

 

“Kendine gel de, görünüşe kapılma, güzel sûrete tapma; öyle bir söz de söyleme! Aynı cinsten oluşu görünüşte, sûrette arama!” (c.6, 2953)

 

Dostluk, müsbet veya menfî vasıflardaki ortaklıktan kaynaklanır. Gerçek dostluk ise yalnız samîmî ruhlarda barınır. Bu vasfa, insan şahsiyetinin en yüksek kademelerinde rastlanır. Her hâdise karşısında, iki kişinin aynı duygulara sahip olması ile dostluk yaşatılır. Gerçek dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yani muhabbet akışı netîcesinde, sevilenin her hâli sevene sirâyet eder. Gönüldeki aşk deryaları coşmaya ve sevda güneşleri tutuşmaya başlar. Bu îtibarla, müşterek duygulara sahip olmayanların, arkadaşlık ve kardeşlik gibi zahirî ve tesâdüfî yakınlıklarının dostlukla alâkası yoktur. Zîrâ Ebû Leheb, Hazret-i Peygamberin öz amcası olduğu hâlde, O’na en uzak düşen bedbahtlardan biriydi.

 

ab_ı hayat katreleri.....

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...