Jump to content
Sign in to follow this  
Guest reine

'Almanya Olmama'yı İnşa Etmek...

Recommended Posts

Guest reine

Bundan tam iki yıl önceydi. Bolca dini . motiflerle süslenmiş bir ultra-milliyet-çi dalga ülkeyi sarmaya başlamıştı. ABD ve koalisyon güçlerinin Irak'ı işgalimden sonra zaten pek de sağlıklı kodlarla donan-mamış sosyal gerçekliğimize hastalıklı bir neo-antisemitizm ve gayrimüslim düşmanlığı nüfuz etmeye başlamıştı. Hrant Dink suikas-tiyle zirveye vuracak olan bu yapıyı o günden kestirmek pek de zor değildi. Ben de 24 Ocak 2005 tarihinde geliyorum diyen tehlikeye dikkat çekmek için yine bu sayfalarda yayınlanacak olan "Neo-antisemitizm ve Gayrimüslim Düşmanlığı" isimli yazıyı yazdım. Yazı şöyle başlıyordu: "1930'lar Almanya'sında yapılan tartışmaların neredeyse aynısını yaşıyor gibiyiz. Bu yıllarda, özellikle basında yer alan birçok köşe yazısında, Alman ırkından gelmeyenler ırkçı saldırılara açıkça hedef gösterilmiyor ancak; tüm ekonomiyi onların idare ettiği, toplumsal yapıyı bozabilecek faaliyetler içinde oldukları gibi tezler sıklıkla işleniyordu. Bu durum Alman halkı üzerinde hastalıklı bir korunma refleksi yarattı ve iş, gaz odalarında Yahudilerin ve Çingenelerin yakılmasına kadar uzandı".

Yazının devamında Türkiye'de basının, 1930'lar Almanya basınının yaptığı kışkırtmaya benzer yazılar ve programlar yayınladığını bu durumun çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini anlatmıştım. Yazıyı yazdıktan sonra gelen tepkiler genelikle 1930'lar Almanya'sı ile Türkiye arasındaki benzetmenin fazla abartılı olduğu şeklindeydi. Ancak 5 Şubat'ta Milliyet'te Can Dündar, 1940'h yıllarda Türkiye'de profesör olarak çalışan Ernst Hirsch'in anılarını köşesine taşıdı ve içinden geçtiğimiz dönemle 1930'lar Almanya'sının durumunun ne kadar benzer olduğunu yazdı.

SEVR SENDROMU

Bugün 1930'lar Almanya'sına dönüşme ihtimalimiz iki yıl öncekinden çok daha yüksek. Sanki tarih bambaşka bir coğrafyada, ama aynı yıkıcılığıyla tekerrür ediyor. Almanlar da üstesinden gelemediği Versay Sendromu'nun ardından, daha sonra soykırıma dönüşecek bu toplu delirme halini yaşamıştı. ABD'nin Irak'ı işgali, Avrupa Birliği'nin müzakereleri sürdürmesi ve soykırım tartışmalarında aldığı menfî tavır ve 11 Eylül sonrasında Doğu-Batı ikileminin yeniden ve çok daha güçlü motiflerle canlanması, Türkiye'de sosyal gerçekliği oluşturan en güçlü etkenlerden biri olan Sevr Sendromu'nun da ajite edilmesiyle ortaya çıkan ultra-milliyetçi dalga, bu yeni deliliği yaratıyor. Bu toplu delirme hali son kurban olarak Dink'i seçti. Bir yazımda Dink için şunları söylemiştim:

"Gayrimüslimler daima 'Türkleri arkadan hançerlemeye hazır pusuda bekleyenler' olarak algılamaya devam ettiler. Bu iki bakış Pat-rikhane'ye bakınca Etniki Eterya'yı, Ermeni kilisesine bakınca Van isyanını görmekten kurtulamadı. Nüfus kağıtlarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazan bu insanlar daima 'yabancı' muamelesi gördüler. Hatta Hrant Dink'in anlattığı gibi askere gidince çavuş olamadılar, çünkü vatan 'yabancı' çavuşların komutasında savunulamazdı".

Rahip Santoro cinayeti, Dink cinayetine giden yolda önlem almamız gerektiğinin güçlü bir sinyaliydi. Sokaklarda kendilerine benzemeyen herkesin hain olduğunu düşünen, ABD'nin saldırganlığını Hıristiyanlık ve Yahu-dilik'le özdeşleştirmiş, bu yüzden de en kolay hedef olarak, işbirlikçi addettikleri Türkiye Hıristiyanlarını ve Yahudilerini seçmiş eli silahlı ultra-milliyetçi gençler kendilerine yeni kurbanlar arıyor. İşin kötüsü, bunların tarih bilgileri ilköğretim tarih kitaplarından ibaret ve bu kitaplar Mondros Ateşkesi'nden sonra azınlıkların faaliyetlerini tam da onların duymak istedikleri gibi anlatıyor. Tarih bilmemekten daha kötü olan şey az tarih bilmek olduğu için, bu insanların dimağlarında zaman-sallık olgusu hiç oluşmamış. İstanbul'un işgali ile Irak'ın işgali arasında bu insanlara göre bir zamansallık farkı yok. O yüzden hâlâ "Patrikhane'ye bakınca Etniki Eterya'yı, Ermeni kilisesine bakınca Van isyanını" görüyorlar. Üstelik bunların opus dei üreticisi, az tarih bilir fikriyatçıları, mezarlık eşeleyerek ürettikleri "sabetaycılık" gibi zırvalarla içlerindeki korkuyu daha da derinleştiriyor.

KOMPLO TEORİLERİ

Hukuloın giderek uluslararasılaşması ve hatta uluslarüstüleşmesi, iletişim teknolojilerinin geometrik biçimde ilerlemesi, egemenlik ve bekanın giderek ulus mantığının ontolojik merkezinden çıkmaya başlaması gibi gelişmelerle dünya giderek anlaşılması çok daha zor bir gezegen olmaya başlıyor ve bu gençler bu dünyadan daha da korkar hale geliyor. İşsiz, mesleksiz, eğitimsiz, az tarih bilir bu gençler birer saatli bomba gibi korkularından yeni korkular üretiyor. Ekonomi, hukuk, sosyoloji, felsefe bilemeden dünyada olup biteni anlamaya çalışıyorlar. İşin içinden çıkamayınca da en ucuz yol olan "komplo teorileri"ne itibar ediyorlar. Bu teorilerin ana ekseni dünyayı yöneten kötü niyetli bir grubun varlığına ve her ülkede bir takım grupların bu grupla işbirliği yaptığına dayanıyor. Her ideoloji kendi meşrebinden işbirlikçiler türetiyor. Sabetaycı-lar, Yahudiler, Hıristiyanlar, işadamları, edebiyatçılar, akademisyenler bu türetilen iç düşmanlardan ilk aklıma gelenler.

Bu halet-i ruhiyenin zaman zaman Türkiye'yi sardığı görüldü ve basit bir genelleme yaparsak, bu dönemlerde en büyük acıyı Türkiye gayrümislimleri yaşadı. 1915'te Ermeniler, 1942'de Yahudiler, 1955'te Rumlar, 1980'de Süryaniler bu döngüde perişan oldu. Türkiye'de güçlü bir biçimde hissedilmeye başlanan neo-antisemitizm ve gayrimüslim düşmanı dalga umuyorum ki bu döngünün son halkasını başlatmasın. Ancak elbette ümit var. Alexander Wendt'in söylediği gibi, kimliğin kurulmasında en önemli ajan olan politik elifin sorumluluk duygusuyla yeniden tarif edilecek niyetleri ve yönelimleri bu tehlikenin bertaraf edilmesini sağlayabilir. Politika yapıcılarının bu tehlikenin farkına varıp bir araya gelmeleri ve -en azından seçimlere kadar- kullanacakları politik dili, konsensüs halinde, şiddet içermeyen kodlarla yeniden düzenlemeye karar vermeleri tansiyonu düşürebilir. Elbette bu ihtimalin çalışması için politika yapıcı elitin tehlikenin farkında olması gerekir. Yazı-çizi ile uğraşan bizlerin görevi de onların gözlerine soka soka "bakın iş bu raddeye gidiyor" diye bağırmaktır.

 

alıntıdır....

Share this post


Link to post
Share on other sites

Join the conversation

You can post now and register later. If you have an account, sign in now to post with your account.

Guest
Reply to this topic...

×   Pasted as rich text.   Paste as plain text instead

  Only 75 emoji are allowed.

×   Your link has been automatically embedded.   Display as a link instead

×   Your previous content has been restored.   Clear editor

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

Sign in to follow this  

×
×
  • Create New...