Jump to content

Sanki Yaşamımı Yıllardır Senin İçin Bekletmiştim Cezmi Ersöz


Guest BEBEGİM
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Bugün yandaki apartmanın önüne bir ambulans geldi... İki hastabakıcı indi içinden... Bir adamı indirdiler aşağı. Bileklerini bağlamışlardı. Kollarından sıkıca tutuyorlardı... Yüzünde derin çizgiler vardı adamın... Gözleri paramparçaydı ve hiç bir yere bakmıyordu sanki... Durmadan, hepiniz bana karşısınız, bense tek başınayım, siz hepiniz bana karşısınız, diye bağırıyordu... Bu sözler sanki binlerce kez yankılandı kalbimde... Sanki birisi kendi yokluğuna giderken beni anlatıyordu... Hepiniz bana karşısısınız, bense tek başınayım...

 

Adam ambulansa bindirilirken bir an direndi, binmek istemedi. O direnince ben de elimi uzattım pencereden aşağı, boşluğa doğru, öylesine... İşte tam o sırada geriye dönüp bana baktı.Göz göze geldik... Masumiyetimi gördüm onda. Bir an. İyiliği özleyen yanımı. Alnında derin çizgiler, gözlerinin altı derin morluklarla kaplı çocukluğumu gördüm onda... Onca yoğun, onca hissederek yaşamasına rağmen yine de bu hayattan hiçbir şey anlamamış kalbimi gördüm onda...

 

Ambulans çekti gitti... Ardından bağırmak istedim. Sesim çıkmadı... Çok istedim o adam gibi kıskıvrak bağlanıp götürülmeyi... Çok istedim o adam gibi sokağın ortasında korkusuzca, hepiniz bana karşısınız, bense tek başınayım, diye bağırmayı... Ama yapamadım... O adam gibi hissettiğim halde, bağıramadım...

 

Tıpkı sana birkaç gece önce bağırmak istediğim halde bağıramayışım gibi... Rahatsız olmuşsun seni aramamdan. Yakınlarına, durmadan beni arıyor, sevgi dileniyor, diyormuşsun... Sana gönderdiğim mesajları uluorta onlara gösteriyormuşsun... Ben senin önemli ve pahalı bir kölenim ya, köle pazarında beni insanlara teşhir ediyormuşsun... Şimdi ben ona ne söylemeliyim, ben bir insana bu ilişki bitti diyemem ki, bunu onun anlamasını beklerim, diyormuşsun...

 

Bu hayatta kölelerin sözüne kimse inanmaz ki. İstediğini söyleyebilirsin onlara benim hakkımda, çünkü sen efendisin, hep sana inanacaklardır... Sana güveneceklerdir... Seni teselli edeceklerdir...

 

Benimse bir köle olduğum bu karanlık ormanımda en sadık duygularım bile ansızın yırtıcı hayvanlar gibi çıkacak karşıma... Ve ben bu yalnızlıkta en çok, en çok kalbime şaşıracağım... Sevgimi küçümseyen o yabancı, o yırtıcı kalbime...

 

Beni senden çok duygularım küçümseyecek, beni senden çok o yabancı kalbim hırpalayacak... Ben en çok buna şaşıracağım...

Bu ne haksızlık, bu ne basitlik, ne bayağılık, diye sana öfkeyle bağırmak için telefona sarıldığımda, sesini duyar duymaz beni sen değil, beni önce duygularımın, beni önce bana yabancı olan o kalbimin yendiğini hissedeceğim acıyla...

 

Adımı söyleyeceksin sonra, tutulup kalacağım o an; orada mısın, konuşsana benimle, diyeceksin... İyi misin, seni merak ettim, diyeceksin... Yüzüm ürperecek o an... Mutlu bir ölüm dolaşacak içimde. Birden yaşadığım her şeyi unutacağım... Yaşlı bir köle, yaşlı bir çocuk gibi sorularını uysallıkla yanıtlayacağım...

 

Bana bunları neden yaptın, beni neden onlara teşhir ettin, sevgimi neden ayaklar altına aldın, diye soramayacağım...

 

Sevgime onca haksızlık ettiğin, aşkımın önünü acımasızca kapattığın halde sesini duyar duymaz sana duyduğum o derin öfkem birden sonsuz bir hayranlığa dönüşecek yine...

 

İkimiz de hiçbir şey olmamış gibi yapacağız... Sen benim sevgimi ayaklar altına almamış, ben sana kimseye olmadığı kadar derinden bir öfke duymamış gibi olacağım...

 

Bu hep böyle olacak... Sense sana duyduğum bağlılıktan emin o gece kendine hayran, yaralarını biraz olsun sarmış olarak uyuyacaksın... Sana duyduğum aşk, ruhunu besleyen bencil bir arzu olarak dönecek sana...

Biliyorum seni sevdikçe hep kendi sevgime haksızlık ettim ben... Seni sevdikçe seni sana hapsettim... Sevdikçe, seni o hep sana dönük bencil arzularına, o sadece başkalarının kanından beslenen hayranlığına hapsettim... Benim gibi kölelerin sevgisi seni böyle yapayalnız, seni böyle kendine tutkun yaptı... Bir köle efendisi için üzülür mü, ben senin için üzülüyorum sevgili... Bir kölenin üzüntüsü bu hayatta ne kaçar geçerliyse o kadar üzülüyorum sana...

 

Bazen kaçmak istiyorum bu duygulardan, sadece senden değil, bütün insanlardan kaçmak... İçinde sen olduğun için hayatla ilgili bütün meraklarımı öldürüp kendime kapanmak ve orada yaralarımı sarmak istiyorum...

İşte böyle zamanlarda aklına düşüyorum. Köleni merak ediyorsun... Sesimden sana akan kana, o köle hayranlığıma, o kimsesiz tutkuma ihtiyaç duyuyorsun... Gecenin kör bir vakti beni arıyorsun: Biliyor musun, aslında ben hep seni özlüyorum, sana haksızlık ettiğimi biliyorum, ama ne olur izin ver bana, bir şeyleri tüketmek istiyorum, hiçbiri bana ait değil, ama böyle bir zaman bu. Sen benim kötü zamanıma denk geldin. Savruluyorum belki, ama kim olduğumu biliyorum. Belki de kendimden öç alıyorum ben, ama biliyorum bir gün seninle olacağım ben. Kendimi bildiğim kadar bunu da iyi biliyorum...

Ve sonra telefonu kapatıyorsun...Ve kölen için hayat yeniden başlıyor bütün o derin sızısı ve bütün o zavallı vaatleriyle...

 

Yo hayır, sana şaşırmıyorum, onca terk edilişten, onca aşağılanmadan sonra hiçbir şey olmamış gibi süren ve sen engel çıkarttıkça giderek artan bu sevme heyecanıma şaşırıyorum ben... Düşeceğini bile bile onca ağır kayaları yüksek bir dağın tepesine çıkartıp durmama şaşırıyorum... Dibi delik testilerle bilmediğim uzaklıklara durmadan su taşıma inancıma şaşırıyorum...

Bana bütün bunları söyledikten sonra arkadaşlarına, yakınlarına, beni durmadan arıyor, ona bu ilişkinin bittiğini nasıl söylemeliyim, demene değil, sana böyle gecelerin sonunda, sonraki günlerde ve gecelerde o köle heyecanıyla gönderdiğim mesajları başkalarına göstermene değil, ben en çok kendime şaşırıyorum sevgili... Bunları bile bile, seni o ilk günkü heyecanla sevmeme şaşırıyorum...

 

Oysa bir yanım çok aydınlık, çok berrak... Acı verecek kadar aydınlık... Seni bu aydınlıkta çok gördüm... Sen benim değilsin, bunu en çok bu aydınlıkta gördüm... Senin de efendin var, seni sonsuz üzen, seni hiç anlamayan, sevgini durmadan küçümseyen bir efendin var, sen onu seviyorsun durmadan... Seni benim gibi birileri öyle yaralamış, öyle kırmış ki, sana iyilik ve şefkat göstereni değil, seni küçümseyenleri, sana durmadan engel çıkartıp, seni durmadan aşağılayanları seviyorsun...

İşte hayat bu sevgilim... Ben senin kölenim... Sen başkalarının...

Bu hayatın acımasızlığını anlatmak için başka bir örneğe gerek yok... Birileri niye daha fakir, neden bunca sefalet, neden durmadan savaşıyor ülkeler, neden bu acımasızlık, bu nefret... Bunları başka yerde aramaya gerek yok... Gerek yok onca politik ve ekonomik tahlile... İkimizin arasındaki faşizm anlatmaya yeter her şeyi.. İkimizin arasındaki faşizm anlatmaya yeter bu hayatı...

Bir yanım çok aydınlık, bir yanım çok berrak... Orada görüyorum her şeyi... Bir yanın sevgini uçurmak istiyor, bir yanın onu soluksuz bırakıyor... Kendinden kurtulmadığın için yapayalnızsın, bu yüzden başkalarının hayranlığına, o köle ilgilerine muhtaçsın... Arzuların hep sana dönük... Kendine gömülmüşsün... Ama birileri seni sevmese, birileri seni aramasa, sana hayran olmasa, gizlendiğin o yerde havasızlıktan ölürsün... Başkalarının o zavallı enerjileriyle, o kimsesiz kalmış sevgileriyle besleniyorsun... Benim gibilerinin o saf, o köle heyecanlarıyla kendine inanıyorsun... Aşk senin için başkalarını cezbetme oyunu haline dönüşmüş... Dünyanın en yalnız panayırı kalbin... Susuz bıraktığın kölelerinin varlığından hayat kazanıyorsun... Birilerini sana muhtaç bıraktıkça zaman kazanıyorsun...

 

Yaşadığına inanmak için yakınlarına benim sesimi dinletiyorsun, onlara sana yazdıklarımı gösteriyorsun... Kendi yalnızlığını gizlemek için sana duyduğum o köle aşkımı sergiliyorsun karşına ilk çıkanlara...

Bu garip aydınlıkta görüyorum seni... Gizli gizli moda dergilerini, o çok satan magazinleri okuyorsun... Şık, gözalıcı, kusursuz mankenlerin vücutlarına bakıp iç geçiriyorsun... Kendinden çıkıp onlardan birine benzemek, hem bütün hayranlıkları üstüne çekmek, hem de kaybolmak istiyorsun... Kendine bunca hayran, kendinden, o bencil arzularından çıkmamaya bu denli uzakken bile bir başkası olmak, dahası hem en çok arzulanan, hem de ebediyen kaybolmak istiyorsun...

Keşke yaşadığın onca acı bu doyumsuzlukların yüzünden olsaydı... Hiç düşünmeden unuturdum seni... Keşke o derin yüzeyselliklerinin dışında bir başkası olmasaydın sen... Seni o halinle görüp bitirseydim... Keşke söylediğin her şeye inanabilseydim...

 

Oysa öyle ürkek ki sevgin, seni kim anlamak istese de ister istemez derin boşluğunu sürüyorsun öne... O derin kimsesizliğini... Çünkü seni böyle tanımalarından delice korkuyorsun... Ne zaman biri sana sevgiyi hatırlatsa o derin boşluk açılıyor önünde... O sana yabancı boşluk...

 

İşte bu yüzden seni gören aydınlığım acı veriyor bana... Çünkü senin imkansızlığında kendimi görüyorum...

 

Sen ne kadar kendi içinden çıkmasan da ben senin içindeki karanlıkta yüzüyorum çünkü... Öyle bir köle sevda ki bu kendimi unuttukça seni hatırlıyorum...

 

Sen beni sevmek için bir kez olsun içinden çıkmadın, biliyorum, ama ben seni sevmek için kaç kez çıktım kendimden... Kaç kez senin boşluğundan çaresiz kendime geri döndüm...

 

Seni öyle ürpertirdi ki içindeki kimsesizlik, öyle çekerdi ki içindeki boşluk seni diplere, bu yüzden hep bir başkası olmayı düşleyerek yaşadın. Kendinden uzakta, kendinden başka biri olmayı... Seni hep bir başkası olarak tanısınlar istedin... İşte sevgili, sen kendine nasıl bir yabancı gibi davrandıysan seni sevenlere de öyle davrandın... Bu yüzden başkalarının hayranlığına derinden muhtaçtın... Kendine saygı duyabilmek için birilerinin köle sevgilerine ihtiyacın vardı...

 

Bütün bunları bile bile sevdim seni... Bir yanım o acı veren aydınlıkta senin o üşüyen, o dipsiz boşluklarını görüyor, buradan bir çıkış olmadığını hissediyor, ama bir yanım beni durmaksızın sana, boşluklarına, o durmadan üşüyen kimsesizliğine çekiyordu... Ve ne yapsam engel olamıyordum bu yanıma... Acı çekmekten zevk almak mıydı bu bilmiyorum... Ama seni kendim gibi hissediyordum böyle anlarda... Seni yalnız ben kurtarırmışım gibi geliyordu o dipsiz boşluklarından... Bu duygu, bu sana sevgiyle atılma hissi, çok soylu ve kutsal geliyordu bana... Sanki onca yıl kendimi bunun için bekletmiştim...Yapmam gereken en basit, en sıradan şeyleri yapmamış, yaşamımı onca yıl bunun için mahvetmiştim... Sanki bu yüzden onca yıl, yaşamaktan çok oynamış, kendimi dışardan seyretmiştim... Sanki onca yıl beklettiğim yaşamımı bir tek sende doğrulayabileceğimi hissetmişim... İşte bu yüzden bu sana doğru akan köle sevgimi durduramıyorum...

İşte ne oluyorsa o zaman oluyor, kimseden tiksinmediğin, kimseden uzaklaşmadığın kadar benden tiksiniyor, benden uzaklaşıyorsun... Bu yaşadıklarımızı ne kendine ne bana itiraf edemeyecek kadar güçsüz olduğun için seni hiç tanımayan, bütün bu duygulardan uzak birine doğru soluk soluğa kaçıyorsun... O yabancı, o uzağında yaşayan kalbini gözünü kırpmadan ona uzatıyorsun...

 

Ve sen yine benim yıkımım oluyorsun...

Ve o zaman ben yine geriye, kendime dönüyorum...

Daha fazla acı çekmemek için kendimi alkolle uyuşturmaya, arzularımı yok etmeye, kendimi hissizleştirmeye dönüyorum...

Ve en acısı seni unutabilmek için olmadık insanlarla küçük ölümler deniyorum... Küçük sevgi oyunları... Tıpkı senin beni sevdiğin gibi kendimden çıkmadan sevmeye çalışıyorum onları...

Seni bana unuttursunlar diye ben de senin gibi kendi uzağında yaşayan bir başkası olarak seviyorum onları...

 

İşte o zaman anlıyorum ki kölelerin de acımasız olduğunu sen öğretmişsin bana... Senin o kimsesiz, o zavallı efendiliğin öğretmiş...

 

Onların sevgisine kayıtsız kalmayı, onları arzulasam da arzulamıyormuş gibi yapmayı, zaman kazanmayı, kayıtsız kaldıkça, sinsilik yaptıkça aşkta kazanıldığı sen öğretmişsin bana... Onları beni aramaya mahkum etmeyi, beni her aradıklarında bana biraz daha mahkum olduklarını... Sevgilerini o karanlık ormanda benden kurtarmak için beni durmaksızın aramaya mahkum olduklarını sen öğretmişsin bana... Bu yırtıcı hayvanlarla dolu karanlık ormanda ayakta kalmayı, yaralarımı kimsesiz yalamayı sen öğretmişsin...

Sevginin zayıflık olduğunu, ve bu zayıflığı küçümsedikçe büyüyen bütün o sevgilerin durmadan içimizdeki o kimsesiz yaraları sardığını sen öğretmişsin bana...

 

Oysa o yaralar sarılmıyor sevgili... Senden bana geçen kötülük başkalarına yayılıyor... Aramızdaki faşizm başkalarını da içine alıyor... Sen benim köle sevgimle içindeki boşluğu dolduruyorsun, bense senin imkansızlığınla açılan yaramı başkalarının o köle sevgileriyle dolduruyorum... Sen kendini tanımak için bir kez daha savruldukça, ben senden uzaklaşıp iyi ve yoksul insanları sevmeye adıyorum kendimi... Sen beni unutmak için savruldukça , ben seni unutmak için o iyi ve acı çeken insanları sevmeye çalışıyorum...

Bu yüzden her şey birbirine karışıyor... Sana duyduğum o imkansız sevgim yoksul insanlara, yoksul insanların bana duyduğu sevgi sana duyduğum nefrete karışıyor...

 

Sahip çıkılmayan her sevgi, her aşk işte bu yüzden kötülüğe dönüşüyor... Her yenik sevgi, her imkansız aşk derin bir kötülük olarak karşımıza çıkıyor...

Gel, küçümseme sana duyduğum zayıflığı... Kendini bu denli önemseme, bu denli önemseme o ışıksız kalmış arzularını...

 

Bu hayat, bu sahte vaatler, o kimsesiz kalmış arzuların sana seni unutturdu... Sen öyle bir saplandın ki karanlığına yargı yeteneklerin köreldi... Öyle ki kendini unutup o derin boşluğuna taptın sen... Kendini orada aradın... Bu yüzden seni gören aydınlığım hiçbir işe yaramadı, aydınlığımı bir yana bıraktım, o derin körlüğümle gördüm seni... Bu moda kötülüğün içinden gördüm... Öylesine kırmıştı ki umutlarını bu sana ait olmayan hayat, öylesine küçümsemişti ki seni... Kime bağlandığını hissetsen önce içindeki o yabancı kalbin küçümsemişti seni...

 

Seni sevenleri ne denli köle yaptıysan o denli köleydin içindeki korkulara... Kendini ne denli kapattıysan, o denli kapatmıştın, aşklara, dostluklara, seni gerçekten sevebilecek olanlara...

 

Olmayan, hayali, kendi yarattığın şeylere köleydin sen...

O sahte vaatlerde ara yalnızlığını, ben senin gerçeğinim. Saklandığın boşlukta değil hayat, gizlediğin korkularında... Boşluğuna sarıldıkça büyür korkuların, sen o boşluğun yanı başında gizlenensin... Sana tapan kölene gizlendiğin yeri göster..

 

Bir kez eğil onun önünde... Hem gizlendiğin yere, hem de kölene....

 

Gel bir kez, hepiniz bana karşısınız, bense tek başınayım, dedirtme, bana... Aramızdaki aşktan yayılmasın faşizm, bir kez seni yanımda hissedeyim... Benim cesaretim sensin... Seni yok sayarak başkaldıramam... Ben bunca eksikken başkaları adına konuşamam... Ben seninle bunca doluyken o iyi ve yoksul insanları yürekten sevemem...

 

Sevmek insanın kendine çekilmesidir... Sevmek insanın çekildiği yerde sevdiğine baş eğmesidir... Sevmek, insanın yıllardır unuttuğu kendisine dönmesidir... Sevmek insanın yıllar sonra döndüğünde gördüğü şeye gönül rahatlığıyla inanmasıdır...

 

Öyleyse bir kez olsun bak o susuz kalmış dudaklarıma...

O kirli, o her yerden yara alan hayatıma bak... Seni görmek için başka hiçbir şey görmeyen gözlerime bak...

 

Göze al, sana aşık kalbimin kanı bulaşsın üzerine, göze al...

Bana bak demiyorum, ama seni sevdiği için kimsesiz kalan ömrüme bak ve bir kez gör kendini orada...

 

 

CEZMİ ERSÖZ

__________________

 

Ölmek, bir sanattır, herşey gibi.

Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.

Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.

Sanki gider gibi bir davete.

S.Plath

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...