Jump to content

Ledün İlmi


Guest drsallaso
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

İlmi Ledün nedir??

--------------------

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:

(Din bilgisi iki kısımdır: 1- Kalbde olan faydalı ilimler. 2- Dil ile anlatılan zahiri ilimler.) [Hatib, Süyuti]

(Elbette Kur’anın zahiri ve bâtıni manası vardır.) [İbni Hibban]

(Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.) [Deylemi, Süyuti, Münavi]

(Zahir ve bâtın ilminde âlim olanlar, enbiyanın vârisleridirler.) [M. Nasihat]

 

(Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir.) [M. Nasihat]

 

Taha suresinin (Rabbim ilmimi arttır de) mealindeki 114. âyeti, bâtın ilminin artmasını istemek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir.

 

Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:

İmam-ı Malik buyurdu ki:

(İlmi zahire malik olan, ilmi bâtına kavuşabilir. Zahir bilgisi olan kimse, ilmi ile amel ederse, Allahü teala, ona bâtın bilgisi ihsan eder.)

 

Ali bin Muhammed Vefanın ârifane sözlerine şaşırıp kalan imam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara suresindeki, (Allah’tan korkun! Allahü teâlâ, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu.

 

Ebu Talibi Mekki buyurdu ki:

(İlm-i zahir ile ilm-i bâtın, birbirlerinden ayrılmazlar. Beden ile kalbin birlikte bulunması gibidirler. Bâtın ilimleri, arifin kalbinden kalblere akar.)

(Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi ile bildirilen âlimler, bildikleri ile amel eden, takva sahibi olan, Peygamberlerdeki ilimlerin hepsine kavuşan hakiki âlimlerdir.

 

İmam-ı Münavi, imam-ı Gazali’den naklen bildiriyor ki:

Ahiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hasıl olur. Buna İlmi mükaşefe [İlmi bâtın] denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi İlmi muameledir. İlmi bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid’at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hasıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidirler. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir) hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lazım olan İlmi hâl bilgileri öğrenilip amel edilince, ilmi bâtın hasıl olabilir. (Hadika)

 

Kur’an-ı kerimden iki kıssa

Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:

İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, imam-ı Şarani ve imam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)

 

Süleyman aleyhisselam, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibiolan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir andagetirdi. (Neml 38-40)

 

[Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]

 

Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:

Hazret-i Musa, “Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun” buyurdu. Hazret-i Musa, Hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti.

 

Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, “Bana bâtın ilmini öğretir misin?” dedi. O zat, “Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin” dedi. Hazret-i Musa, “İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi. O zat, “Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın” dedi.

 

O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hazret-i Musa sebebini sordu. O zat, “Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk.

 

Musa aleyhisselama ilm-i bâtından bahseden o zatın evliyadan Hazret-i Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir.

 

Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir,ikincisi İlm-i bâtın’dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.

--------------------

Dostlar,

Ledün İlmi çok çalışmak ve ibatedle mümkündür.Allah Teala kalbini temizlemiş Nefsini teskiye etmiş tüm dostlarına bu ilmi vermiştir.Bu ilim ancak Kalb gözünün açılması ile mümkündür.İlahi kudret isteyen tüm kullarına manevi ilimleri bahşetmiştir.Bu ilim Kamil İnsanlarda olur.

--------------------

Allahu Teâlâ Kalblere İlim Bahşeder;

Kur'ân-ı Kerim, "el-Alîm"89 olan Yüce Yaratıcının, hiçbir bilgiye sahip olmadan dünyaya gelen insana, ilim edinme vasıtaları diyebileceğimiz kulak, göz ve kalb gibi nimetler lütfederek(90, sözlü ve sözsüz iletişim yolu ile pek çok şeyi ona öğretmiş olduğunu haber vermektedir(91. Allah'ın insanla ilgisini sadece Yaratan-yaratılan ilişkisinde dondurmak, Kur'an-ı Kerimle bağdaştırılamayacak bir anlayıştır. Zira Kur'ân, Allah ile insan arasında çok yönlü bir ilişkinin varlığını muhtelif vesilelerle beyan etmektedir. Allah ile insan arasındaki en önemli ilişkilerden birisi, hiç şüphesiz marifet/bilgi ilişkisidir. Nitekim İbn Cüreyc'e (v. 150/767) göre insanın yaratılış sebebi, "marifetullah yani Hakk'ı tanımaktır(92. Binâenaleyh bilgi meselesi, Allah ile insan arasındaki ilişki bakımından büyük önem arzetmektedir.

Bilginin mahiyeti ve kalb-bilgi ilişkisinin keyfiyeti, "Kalbin Fonksiyonları" bölümünde'geniş bir şekilde değerlendirilecektir. Burada ise Allah Teâlâ'nın insanı bilgilendirmesinde kalbin merkez oluşu üzerinde durulacaktır.

Kur'ân, daha ilk inen âyetlerde "insana bilmediği şeyleri öğretenin" Allah olduğunu bildirmiş ve bu bilginin vasıtalı ya da vasıtasız olabileceğine işaret etmiştir(93. Daha sonra muhtelif âyetlerde de bu gerçek pekiştirilerek, küllî "bilginin Allah katında olduğu"(94 ve "insana pek az ilim verildiğinden"(95 bahisle, insanın Allah'tan gelen ilme körü körüne karşı çıkmak yerine ona tâbi olması gerektiği vurgulanmıştır. İlk insan Hz. Adem'in meleklere üstünlüğünü göstermek kastıyla "ona bütün isim/erin Allah tarafından öğretildiği"ni vurgulayan Kur'ân(96, Hz. Adem'in cennetten çıkarıldıktan sonra da "Allah'tan bazı kelimeler aldığı "m beyan etmiş ve bunlar sayesinde kendisini affettirebildiğini bildirmiştir(97. Yine Kur'ân, haksız yere öldürdüğü kardeşini (Hâbil) nasıl def-nedebileceğini dahi bilemeyen insanoğluna (Kabil), bu bilgiyi gönderenin bile Allah Teâlâ olduğuna dikkat çekmiştir(98. Binâenaleyh insan ya doğrudan ya da bir aracı vasıtasıyla Allah tarafından bir şekilde bilgilendirilmiş olmaktadır. Allah'ın beşerle konuşması diyebileceğimiz bu iletişime Kur'ân, genellikle vahy adını vermektedir:

"Allah'ın bir beşerle konuşması ya vahiy yoluyla ya perde arkasından ya da bir elçi gönderip izniyle ona dilediklerini vahyetmek suretiyle o/ur"(eş-Şûrâ 42/51).

İlâhî kelâmın (vahiy) beşerle buluşma noktası ise Kur'an'a göre kalbdir:

"De ki: "Kim Cebrail'e düşman o/ursa (o kâfirdir ve o kininden gebersin). Şüphe yok ki Kur'ân'ı kendinden öncekini doğrulayıcı ve inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak Allah'ın izniyle senin kalbine indiren odur "(el-Bakara 2/98).

"Muhakkak ki o (Kur'ân), âlemlerin Rabb'inin indirmesidir. Apaçık bir Arapça ile uyarıcılardan olman için, er-Rûhu'l-Emîn

(güvenilir ruh, Cebrail) onu senin kalbine indirmiştir" (eş-Şuarâ 26/192-195).

İlâhî bilginin yaratılmışlara ulaştırılmasında anahtar bir kavram niteliği taşıyan '"vahy" terimi hakkında bazı açıklamalarda bulunmak zarurî görünmektedir.

Vahiy lügatte "bir bilgiyi, işaret yoluyla, muhataba en hızlı ve en kısa yoldan ulaştırmak" anlamına gelir. Bu ulaştırma, söz, işaret, remiz, ta'rîz, ses, uzuvlarla yapılan işaret, yazı vb. şekillerde olabilir". İslâm öncesi şiirde de sıkça kullanılan ua/ıiy (100) kavramı, her şeyden önce bir "haberleşme aracı"dır. Ancak bu haberleşme, sözlü olabildiği gibi başka şekillerde de gerçekleşebilmektedir. Bu çeşit haberleşmenin bir diğer özelliği de "gizlilik", "sırlılık" ve "özel bir yolla" yapılıyor olmasıdır. Vahyin "özel" ve "sırlı" oluşu, daha çok ontolojik (varlık yapısı) bakımdan birbirinden farklı olan iki varlık arasında cereyan etmesinden ileri gelmektedir (101). Bu sebeple Arap şiirinde insanın hayvanla konuşması ya da hayvanların anlaşılmayan konuşmaları, vahıy kelimesiyle ifade edilmiştir (102). Nitekim Kur'ân'da da farklı cinslerin birbirlerine mesajı, uahiy kelimesiyle anlatılmıştır (103). Binâenaleyh, Allah Teâlâ, varlık yapısı itibariyle hiç bir varlığa benzemediği için O'ndan gelen mesajlar, hangi varlığa yönelik olursa olsun genelde vahiy kelimesiyle ifade edilmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de Allah Teâlâ'nın, insanlara gönderdiği mesajlar "vahy" olarak isimlendirildiği gibi (104) göklere (105), yeryüzüne (106), bal arısına (107) ve meleklere (108) olan mesajları da "vahy" kelimesiyle bildirilmiştir.

Allah Teâlâ'nın yaratıklara gönderdiği vahiy, bir anlamda, söz konusu varlıkların yaratılış düzenine uygun hareket tarzlarını bildirmesidir. Vahyin bu genel boyutu, varlıklar açısından uyulması gereken bir fıtrat zorunluluğudur. Burada hürriyet ve irâde söz konusu değildir (109). Vahye doğrudan muhatap olan bir insan için de bu durum aynen geçerlidir. Nitekim, Hz. Musa'nın -aleyhissselam- annesine (110) ve Hz. isa'nın -aleyhisselâm- havarilerine vahyedildiğinden haber veren âyetlere (111) baktığımızda, vahyin muhataplarının, vahyin gereğini hemen yerine getirdiklerini görüyoruz. Esasen nebevî vahiy (112) de aynı kategoride değerlendirilebilir. Bir peygamber için vahiy, hemen söylenene tabi olup tebliğe başlamasıdır (113). Bu sebeple Allah elçileri, "müslümanların ilki" olduklarını beyan ederek (114) gelen vahye öncelikle kendileri uymuş ve daha sonra diğer bir vazifeleri olan tebliğe yönelmişlerdir. Bundan dolayı Hz. Âişe'nin (r.a) Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hakkında söylediği "Onun ahlâkı Kur'an'dan ibaretti" sözü (115) manidardır. Tebliğle ilgili olarak da şu âyet dikkat çekicidir: "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır" (el-Maide 5/67).

Diyebiliriz ki Allah'ın vahyi, vahyedilen varlığın bir şekilde özüne işlemekte ve âdeta onda fıtrî bir meleke oluşturmaktadır (116). Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur'an'a göre kalb, insan varlığının "öz"üdür. Binâenaleyh ilâhî vahyin, Peygamberin kalbine indirildiğinin beyân edilmesi konumuz açısından büyük önem arzetmektedir. Dikkat çeken bir diğer husus da ilgili âyetlerde (el-Bakara 2/97; eş-Şu'arâ 26/194) vahyin kalbe gelişini bildiren, "inmek" anlamındaki "nezele" fiilinin, Arapça'da genelde "isti'lâ" (117) için kullanılan '"alâ" edâtıyla kullanılmış olmasıdır. Muhammed Hamdi Yazır, konuyla ilgili şu açıklamayı yapar: "ilâ kalbike" =kalb\ne doğru) buyrulmayıp "alâ kalbike" =kalbinin üzerine) buyrulmuştur ki '"alâ" edatı, "isti'lâ" ifade ettiğinden bu durum, vahiy ve tenzilin, -diğer varidat ve sânihât-ı âdiye (118) gibi kalbe yalnız bir noktadan ilişivermekle kalmayıp- bütün kalbi, üzerinden istilâ etmek suretiyle, diğer duygu ve idraklerin cümlesini âtıl bırakarak gelip yerleşen ve her yakînin üstünde zarurî bir ilim ve mukavemeti imkansız ilâhî bir hüküm ifade eden, bir cebr-i ilâhî olduğunu telmih etmektedir. Nitekim Cibril, vahiy getirdiği zaman Allah Resulünü öyle bir sarıp tazyik ediyordu ki âdeta canına tak ediyordu (119).

Sûfîlerin, kalbe gelen duyumları (havâtır, varidat, vâkıât, levamı', ta-vâlî', sunûhât) sınıflandırırken, "kalbe ani olarak gelip yerleşen ve karşı konulamayacak derecede kişiyi etki altına alan" çeşidine "hâtır-ı Hakk" adını vermeleri (120) de muhtemelen vahyin bu anlamından gelmektedir. ,.

Esasen ilâhî vahiy -canlandırıcılık (ruh) (121) özelliği taşıması sebebiyle-muhatabın gönlüne ulaşmış ve orada özümsenmişse, diğer bir ifadeyle mânası idrak edilerek onun geldiği kaynağın güvenilirliğine ve dolayısıyla bu bilginin hakikatine tam bir itikat gerçekleşmişse bu vahiy, üçüncü bir şahısta da etkileyeci olacak ve onu harekete sevkedecektir. Nitekim,

"Kur'ân'ı inceden inceye bir düşünmezler mi? Yoksa kalble-rinde kilitler mi var? "(Muhammed Sûresi 47/24) âyeti, anlayan bir kalbin vahye teslim olması gereğini vurgulaması bakımından dikkat çekicidir. "Allah'ın âyetleri okunduğu zaman müminlerin iman bakımından güçlendikleri"ni (el-Enfâl 8/2) beyân eden âyet de ilâhî bilginin insanı bir şekilde değiştirdiğini -bir halden diğer bir hale yükselttiğini- bildirmektedir. Binâenaleyh ilâhî bilginin, kişinin dîni duyarlılığını besleyip geliştiren bir özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Hz. Peygamberin "Öyle kimseler olacak ki okudukları Kur'ân, boğazlarından öteye geçmeyecek" ifadesi (122) de kalbe erişmeyen vahyin, insanı değişikliğe sevk etmeyeceğine işaret etmektedir.

Vahiy kelimesinin lügat anlamını ve ilâhi vahyin özelliklerini bu şekilde özetledikten sonra vahyin tarifine geçebiliriz.

Kur'an'da daha ziyade Allah ile peygamberler arasında bir iletişim şekli olarak zikredilmesi sebebiyle vahiy, "Allah'ın peygamberlerine ve veli kullarına gönderdiği ilâhi sözler" (123) ya da "Allah Teâlâ'nın seçtiği bazı kullarını, insanların alışık olmadığı gizli ve süratli bir yolla ilim ve hidâyete yönelik bilgilerle donatmasıdır"124 şeklinde tanımlanmıştır. Vahiy, insan ve insan dışındaki varlıklara yönelik bir iletişim şekli olması sebebiyle de "özel" ve "genel" diye vasıflandırılarak şöyle tarif edilmiştir: "Yüce Yaratıcı'nın, genel olarak varlıklara hareket tarzlarını bildirmesi, özel olarak da insanlara ulaştırmak istediği ilâhî emir, yasak ve haberlerin tümünü vasıtalı veya vasıtasız bir tarzda, gizli ve süratli bir yolla peygamberlerine iletmesidir"125.

Vahiy, çıkış kaynağına bakılmaksızın, "Bir mânayı, varlık yapısı farklı olan diğer bir varlığa özel, gizli ve süratli bir şekilde ilkâ etmek" (126) diye tanımlanabilirse de ilâhî vahiy söz konusu olduğunda "Yüce Yaratıcının vasıtalı ya da vasıtasız bir şekilde, varlıklara yönelik olarak, gereği yerine getirilmek üzere, onlar tarafından anlaşılabilecek bir tarzda, hızlı, gizli ve özel bir kelâmıdır" şeklinde tarif edebiliriz.

Vahyin kaynağı değişmese de muhatabın farklı oluşu, vahyin niteliğinin de farklı olmasını gerektirecektir. Binâenaleyh "Allah'ın bir beşerle konuşması ya vahiy yoluyla ya perde arkasından ya da bir elçi gönderip izniyle ona dilediklerini vahyetmek suretiyle olur" (eş-Şûrâ 42/51) âyetinde geçen ve insan cinsine delâlet eden beşer kelimesini, sadece peygamberlere tahsis etmek isabetli olmayacaktır. Allah Teâlâ'nın "kelâm" sıfatının, son peygamber Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-den sonra insan için câri olmadığı söylenemez. Şüphesiz Allah'ın insanlardan peygamber seçmesi, Hz. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ile son bulmuştur (127). Binâenaleyh kendisiyle bir şeriatın tesis edildiği "nebevî vahiy", diğer bir tabirle "kurumsal vahiy" kesilmiştir. Buna mukabil, İslâm âlimlerinin muhtemelen karışıklığı önlemek maksadıyla "ilham" veya "hâtır-ı Hakk" adını verdikleri ilâhî vahiy (konuşma) sürmektedir. Nitekim Hz. Peygamberin "esmâ-i hüsnâ"yı vesile kılarak dua ederken, "Yaratıklarından herhangi birine öğrettiğin isminle" (128) diye Allah'a yalvarması ve Hz. Ömer'le ilgili olarak da onun "muhaddes"\er-den (kendisine ilham, basiret ve firâset verilen kimselerden) olduğuna işaret etmesi (129) ilâhî mesajların bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Peygamber olup olmadığı hakkında farklı görüşler bulunan (130) ve Kur'an'da Yüce Allah'ın, kendisi hakkında "kullarımdan bir kul" diye bahsettiği kişiye, kendi katından ilim öğrettiğini bildirmesi (131) de Allah Teâlâ'nın, bazı kullarını keyfiyeti bizce tam bilinmese de bir şekilde bilgilendirdiğinin açık delilidir. Buhârî'nin (v. 256/869) naklettiği bir hadiste Hızır diye isimlendirilen bu kişinin, Hz. Musa'ya -aleyhisselâm- hitaben söylediği: "Ey Musa! Allah bana bir ilim vermiştir ki onu sana vermemiştir. Sana verdiğini de bana lütfetmemiştir" (132) sözleri ise ilâhî bilginin kişiye göre değişiklik arzedebileceğini göstermektedir.

Dirayete büyük önem veren Alûsî (1270/1853) ve Muhammed Hamdi Yazır (v. 1361/1942) gibi iki büyük müfessirin, Allah'ın beşerle konuşma şekilleri hakkında (Şûra süresi 51) güzel görerek naklettikleri, Abdulvehhâb eş-Şa'rânî'nin (v. 973/1565) görüşlerini, biz de burada aynı şekilde aktarmak istiyoruz:

Bilmek gerekir ki Hakk'ın kelâmını işitmekten insanı meneden ancak beşeriyettir. Kul ondan yükseldiği vakit, Allah Teâlâ ona, ervâh-ı mü-cerredeye söylediğini söyler. Beşere "beşer" denilmesi de ruhun derecesine ulaşmaktan alıkoyan işlere mübaşeretinden dolayıdır. Ulaşamayınca da Allah Teâlâ ona eşyada söyler ve onlarda tecelli eder. Enbiyâ gibi ona (ruh derecesine) erenler ise öyle değildir. Onun için onların gayrisine Hak Teâlâ ancak suret hicapları içinde tecelli eyler. Şayet Allah Teâlâ'nın kuluna hidâyeti olmasa idi kul, O'nun Rabbi olduğunu tanıyamazdı. Şunu da bil ki, Allah Teâlâ'nın kendisinin gayrine söylemesine yahut kendisinin gayrisine işittirmesine hiçbir hakikat tahammül edemez. O halde kuluna işittirmek üzere hitap ettiği vakit, onun yani kulunun cemii kuvâsı (işitmesi, görmesi, yürümesi, akletmesi vb.) olmak iktizâ eder (133). Çünkü münâcât sırasında Hak Teâlâ onun bütün kuvveleri olmaksızın hadisin (sonradan yaratılan bir varlığın), kelâm-ı kadîmi (Allah sözünü) işitmeye takat yetirebilmesi muhaldir. Onun için Mûsa -aleyhisselâm-düştü bayıldı. Zira o makama lâyık tecellîyi kabul edecek isti'dâdı yoktu. Fakat Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- sebat etti. Hakk'ın kuluna işitme (sem'ı), görme (basar) ve cemi kuvâsı olduğu o muhabbet derecesi dağda bulunmadığı için hitabı işitmeğe o da dayanamadı da paramparça oluverdi.

Hak Teâlâ'nın mahlukâta hadîsi (gizli konuşması) ebeden kesintiye uğramaz. Şu kadar ki insanlardan kimisi -Hz. Ömer ve ona vâris olan evliya gibi- onun hadîs olduğunu bilir, kimisi de onu tanımaz da bana şöyle şöyle zuhur etti der durur ve onun kendisine Hak Sübhânehû ve Teâlâ'nın bir hadîsi olduğunu bilmez. Şeyhimiz (Ebû Alî Havvâs) derdi ki Hz. Ömer, "semâ-ı mutlak" ashabından idi. Allah Teâlâ böylelerine her şeyde söyler, lâkin söylemenin çeşitlerine göre farklı isimleri vardır: Şayet kendilerine söylenilenle Hak Teâlâ'ya icabet ediyorlarsa ona "hadîs" denir. Birbirlerine cevap şeklinde cereyan ediyorsa "muhâdese" (muhavere), Hak Teâlâ'nın "hadîs"ini sadece dinliyorlarsa o kendileri hakkında "hadîs" değil, bir "hitâb" veya "kelâm"dır. Teheccüd ehli hakkında da "Onlar müsâmere ehlidir (yani Hak'la gece sohbeti yapan kimselerdir)" diye vârid olmuştur.

Netice olarak, âyetin baş kısmında zikredilen vahiy, Allah Teâlâ'nın has kullarının kalblerine "hadîs" tarzında ilkâ buyurduğudur ki, onlar için herhangi bir hususta ilim hâsıl olur. Eğer böyle olmazsa "vahiy" ve "hitâb" sayılmaz. Çünkü bazı zarurî ilimlerde de olduğu gibi insanların birçoğu kalblerinde bir işe dair bir ilim duyabilirler ve bu sahih bir ilimdir. Fakat "hitâb"dan sâdır olmuş değildir. Sözümüz ise vahiy denilen ilâhi hitâb hakkındadır. Çünkü Allah Teâlâ vahyin bu sınıfını, kendisine gelen kimsenin bir ilim istifade edebileceği bir kelâm yapmıştır. Şunu da bilmeli ki evliyanın kalblerine ilham vahyinden inebilen, ancak ervâh-ı melekiyyeden uzanan bazı inceliklerdir; yoksa melâikenin kendileri değildir. Çünkü melek, peygamberlerden başkasına asla vahiy ile inmez ve kesinlikle bir emr-i ilâhî ile emretmez. Zira şeriat takarrür etmiş, yalnız mübeşşirât vahyi kalmıştır ki vahyin en umumisidir. Hak'dan kula doğru olur. Vasıtasız da olur, vasıta ile de olur. Vasıta nübüvvetin şânındandır. Vasıta ile olan vahiy de mutlaka melek aracılığı ile olur. Fakat melek, vahyi ilkâ halinde zahir olmaz. Halbuki peygamberlerde öyle değildir. Çünkü onlar meleği söylerken görürler, veli ise meleği ancak ilkâ halinin dışında müşahede edebilir. Kelâmını işitirse göremez, görürse söylemez. Demek ki arifler, kendilerini geçmiş olan nübüvvet payelerine eremezler, bununla beraber haklarında mübeşşirât bakidir. Ancak onda da insanlar birbirlerinden farklıdırlar. Kimisi vasıta mübeşşirâtından ileri geçemez, kimisi de yükselir -"efrâd" gibi- onlar için de vasıtasız mübeşşirât vardır. Bununla beraber nübüvvet yine yoktur. Onun için ahkâmda inkar olunurlar. Zira Hakk'ın kendilerine tanıtması sebebiyle gördükleri ile zahirde müstakil bir şeriatmış gibi amel etmeleri haysiyetinden enbiyâya benzemek isterler. Fakat o bir şeriat değil, o şeriatı bir beyandır. Binâenaleyh münkatı' (kesilmiş bitmiş) olan vahiy, ancak teşri' vahyidir. Sünnette (şer'î kanunda) kapalı olan işlerin tanınmasına yönelik vahiy ise bu ümmet için o bakîdir. Bu sayede onlar, insanları davet ettikleri hususlarda bir basîret üzere bulunmuş olurlar. Çünkü o ilâhî bir haberdir. Diğer bir ifadeyle Allah Teâlâ'dan, ilham eylediği kuluna, görünmeyen bir melek vasıtasıyla haber vermedir. İlham ancak hayır hususunda olur. "Nefse fücurunu ilham etti"(eş-Şems 91/8) âyetinde "fucûr"un ilhamı, ictinâb edilmesi anlamındadır. Nitekim "takvasının ilhamı" da amel edilmesi içindir. İlhamın en ilerisi, şer-i şerife ittibânın, ilâhi kitaplara nazar (tedebbür, tezekkür) ve emirlerini tutma gereğinin ilham olun-masıdır. Böyle olursa tabiatın pası silinir ve onda âlemin suretlerini çıkarmak mümkün olur.

Allah'ın bir perde arkasından konuşmasına gelince bu kalbe değil, sem'a (işitme duyusuna) ilkâ olunan hitâb-ı ilâhîdir ki ilkâ olunan kimse onu idrak eder de işittirenin maksadının ne olduğunu anlar. Bu bazen tecellî suretinde gerçekleşir de o suret ona hitâb eder. Halbuki o perdenin ta kendisidir. Fakat o hitâbdan delâlet ettiği ilim anlaşılır ve bilinir ki o bir hicâbtır ve mütekellim (konuşan) onun ötesindedir.

Allah Teâlâ'nın bir elçi gönderip onun vasıtasıyla konuşması ise melekle indirilen veya beşerî resul ile bize getirilendir. İkisi de Allah Teâlâ'nın kelâmını tilâvet edenler gibi bilhassa naklettikleri zamandır. Böyle değil de kendi nefislerinde buldukları bir ilmi nakil ve izah ederlerse o, kelâm-ı ilâhî değildir. Evliyadan kimisi, her insana hususi olan vahiy ve ilkâ halinde Allah Teâlâ'dan terceme verir, bunda söylenen veya yazılan harflerin suretleri mütercimin, o suretlerin ruhu ise Allah'ın kelâmı olur. Bazen de veli, "kalbim bana Rabbimden şöyle tahdis etti" der ki husûsî surette demek ister (134).

Şu gerçeği bir kez daha ifade etmek gerekir ki nebevî olmayan vahyin başkaları tarafından tasdik mecburiyeti yoktur. Ancak kişi, münzel şeriata muhalif olmadığı sürece bu çeşit "duyumlar"ı (vahy/ilham) Allah'tan kendisine bir işaret olarak anlayabilecektir.

Nebevî vahiy, normal bir sözden ziyâde, Kur'an'ın ifadesiyle "ağır bir sözdür" (135) ve bu sözün geliş şekli de kalbe gelen "ilham" ve benzerleri gibi değil, kalbi kuşatıcı ve onun her türlü mukavemetini âtıl bırakıcı bir tarzda olmaktadır (136). Mânanın, kalbi çok yönlü istilâ etmesinin tabiî bir sonucu olarak da mânanın lafza dönüşmesi için herhangi bir teemmüle ihtiyaç hissedilmemekte, lafızla mâna beraber doğmaktadır. Vahiy başlar başlamaz Allah Resulünün dilini hemen harekete geçirebilmesi (137), bunun en açık delilidir. Binâenaleyh nebevî vahiy, Allah'tan olduğu konusunda hiç bir şüpheye fırsat vermeyecek şekilde apaçık işaretler (âyetler) iken, diğer vahiy türleri (ilhâm/hads) bu derece açık değildir. Bu sebeple kişinin Allah'tan vahiy aldığını kesinlik ifade eden cümlelerle bir başkasına aktarması sakıncalı görülmüş ve gelen varidatın "vahy-i metlüv"e arzı istenmiştir (138).

Esasen nebevî vahyin mâhiyetini anlamak mümkün değildir. Çünkü tecrübe edilemeyen ve tekrarlanamayan bir özelliğe sahiptir. Şahsa özel vahiy ise kişilere göre farklılık arzedebilecektir. Zira herkesin kalbî yapısı, Allah ile kendi arasındaki özel diyalogu ya da Allah'ın ona olan tasarrufları farklı olabilecektir. Buna bağlı olarak da vahyin muhteva ve şeklinde ayniyle bir benzerlikten söz edilemeyecektir.

Allah'ın beşerle konuşması bir takım âyetler aracılığı ile olmaktadır. Bu âyetler de sözlü ve sözsüz olmak üzere iki çeşittir. Sözlü iletişimler (vahiy) "işaret" anlamına gelen "âyet" kavramıyla isimlendirilebildiği gibi sözsüz iletişim olan tabiat ve onda cereyan eden hâdiselere de "âyet" denilmiştir. Sözsüz (kevnî) âyetleri, sözlü âyetlerden ayıran en önemli özelliklerden birisi, bu âyetlerin fiilen bütün insanlığa doğrudan gönderilmiş oluşudur. Halbuki sözlü âyetler, ancak bir peygamber vasıtasıyla gönderilmiştir.

Kur'an'a göre kevnî âyetler, Allah'ın zâtını, yahut da O'nun şu veya bu sıfatını, iyiliğini, saltanat ve adaletini gösteren işaretlerdir (139). Konuyla ilgili Kur'an'da çok sayıda âyet varsa da biz bunlardan sadece ikisini vermekle yetineceğiz:

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece i/e gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı su da, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, düşünen (akleden) bir toplum için birçok âyetler vardır"(el-Bakara 2/164).

"Yeryüzünde sizin için rengârek yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için gerçek bir âyet vardır"(en -Nahl 16/13).

Sözlü âyetlerin (vahy) "kalb"e yönelik olduğunu yukarıda açıklamıştık. Şimdi ise sözsüz âyetler karşısında, kalbin fonksiyonunun ne olduğuna işaret edeceğiz.

Kur'ân-ı Kerim, sözsüz âyetleri anlamak için insanların tefekkür ve akletmeleri gerektiğini vurgular. Çeşitli âyetlerde sıradan bir tabiat hâdisesi gibi görünen varlıklar ve olaylar zikredildikten sonda: "...bunda ak-leden (düşünen) bir topluluk için âyetler vardır" (140) buyrularak dikkat çekilir. Hatta zaman zaman "hiç akletmiyormusunuz" (141) şeklinde uyarılarda bulunulur. Daha önce ifade ettiğimiz gibi "akletmek" Kur'an'a göre kalbin bir fonksiyonudur. Nitekim Hacc Sûresinin 46. âyetinde bu gerçek açıkça beyan edilir:

"(Ey habîbim sana karşı gelenler) hiç yeryüzünde gezmediler mi ki akledebilecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları olsun. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur".

Kur'ân-ı Kerîm, bunca âyete rağmen insanların birçoğunun yine de iman etmediklerini belirterek (142) kevnî âyetlerin gerçek mânada anlaşılması için gönlün imanla aydınlanması gerektiğini vurgular. Zira bu çeşit âyetlerden gereği gibi istifade edebilecekler, ancak gerçek akıl sahipleri ('ü/ü'/-elbâb)dir (143). Gönülleri körelmiş kimselerin baş gözlerinin görüyor olması bir anlam ifade etmeyecektir. Binâenaleyh söz konusu âyetleri inkarcıların görüp anlaması çoğu zaman mümkün değildir. Nitekim "Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki o(inanmaya)nlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler" (Yûsuf Sûresi 12/105) buyrulmuş-tur.

Peygamberlere gönderilen "vahy-i metlüv"ün anlaşılması da kalble olmaktadır. Ancak mesajın kalbe ulaşması, kalbin sıhhatli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Kişiyi harekete geçirecek bir özelliğe sahip bu bilgiler, emin bir yolla gönle ulaştıktan sonra özümsenirse diğer bir ifadeyle kalb tarafından doğrulanırsa (iman) bu bilgi, muhtevasına göre sahibini etkileyecektir. Benâenaleyh Hz. Peygambere yönelik "Deki Rabbim ilim bakımından beni artır" (Tâhâ Sûresi 20/114) emri, dikkat çekicidir. Zira Kur'an'a göre ilim, takva ve haşyet sebebidir (144). Dolayısıyla ilmin artması demek, kişinin takva yönünden ilerlemesi ve gelişmesi demektir. Nitekim Hz. Peygamber "İçinizde Allah'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok sakınanınız (en muttaki olanınız) benim" (145) buyurmuştur. Şayet ilim gönle ulaşmamış ise sahibi zahiren bilgili de olsa Kur'an'a göre kitap yüklü merkepten farkı yoktur (146). Ona ancak sureta âlim denilebilecektir.

Netice olarak Yüce Allah, vasıtalı ya da vasıtasız bir yolla kevnî ve kelâmî âyetlerini, insan varlığının özü olan kalbe göndermekte ve kalb de alıcı ve akledici özellikleriyle söz konusu bilgileri almaktadır. Önemli olan kalbin alıcı ve idrak edici fonksiyonunun sıhhatli olmasıdır. Alıcı kalb için sayıya gelmeyen ilâhî mesajlar her an kâinat kitabında mevcuttur. Nitekim Yüce Allah bu çeşit mesajlarına telmîhen; "(Ey Nebiyy-i Ekrem) de ki: Rabbimin sözleri için denizfin suyu) mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek, Rabbimin sözleri bitmeden, deniz tükenir" (el-Kehf 18/109) buyurmuştur. Bu itibarla denilebilir ki kul, ilâhî mükâlemeden kalbî keyfiyetine göre nasiplenebilecektir. İlâhi mesajın herkese şekil ve muhteva olarak eşit seviyede gelmediği de unutulmamalıdır. Peygamberlere yapılan vahiyle -derecesi ve seviyesi ne olursa olsun- diğer insanlara gelen vahiy/ilham farklıdır. Nitekim İbn Arabî (v. 638/1240) de "Hz. Peygamberden sonra teşrî ifade eden hiçbir vahiy, hiçbir veliye gelmemiştir. Gelen ancak ilhamdır" diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir (147).

Nebevî vahiy, teşrî ifade etmesi sebebiyle başkaları için de bir ilim sebebi iken, kişiye özel vahiy, sahibi için -"münzel vahye" muhalif olmamak şartıyla- bir ilim ifade ederse de başkaları için bağlayıcı bir bilgi değildir.

dır:http://www.kalbinsesi.com/konu2/kalbih.asp

--------------------

KISACA NEFS MERTEBELERİ

1. Nefs-i Emmâre

Nefs-i emmâre denilen bedbaht nefis zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!

Bu nefs-i emmâre denilen habis nefsi bir çocuğun haline benzetirsek pek hatâ yapmayız zannederim. Çünkü çocuk, aklı ermediğinden dolayı her canının istediğini yapmaya çalışır. Haram bilmez, helâl bilmez, her bulduğunu yemekten çekinmez.

Bu nefs-i emmâre on iki kötü huydan teşekkül eder. Başı küfür, arkası şirk, gaflet, cehalet ve bir de aslı, esası, kendini yaradana karşı kulluk vazifesi yâni ibâdeti yapmamak olan büyüklenmedir. Diğer kibir alâmetleri bu esasın yavrularıdır. O büyüdükçe bu yavrular da kendisi ile beraber büyür. Eğer ıslahına çalışmazsa böylece ölür gider. “Can çıkmayınca huy çıkmaz” dedikleri budur.

2. Nefs-i Levvâme

Bu on iki kötü huyun ikisi olan şirk ve küfüren ilim ve amel ile Hakk’ın hidâyetine mazhariyetle kurtulabilen kişi nefs-i levvâmeye geçer. Nefs-i levvâme ise diğer on kötü huyu üzerinde bulundurduğu için hiç de makbul bir nefis değildir. Kişi, ara sıra kendisine gelen nedamet ve pişmanlıklarla biraz intibah etse bile bu kötü huylar öyle kolayca atılabilmesi kabil olan şeyler değildirler ki, hemencecik iyi bir insan olsun. Bu huyların herbirisi atmak; uzun riyazetler, zikirler, ilme devam ve bir de Hakk’ın lûtfuna mazhariyetle mümkün olur ki, buna muvaffak olan bahtiyarlar nâdirâttandır desek caizdir.

3. Nefs-i Mülhime

Eğer Hakk’ın izni ile yakasını bu nefs-i levvâmeden ve onun çirkin hallerinden kurtarabilirse nefs-i mülhimeye geçmeye muvaffak olabilir. Nefs-i mülhime ise; ilim, tevazu, sabır, tevbe, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammül gibi sekiz büyük esasa bağlıdır.

İlimsiz olmaz. Tevazu denilen şey, o da kendiliğinden olmaz. Her ne kadar tevbe etse de tevbesinde duramaz. Sabır denilen nimet kolay mı zannedersin? Herkesle geçinebilmek ve kimseyi incitmemek bu sabra bağlıdır. Sabrı olmayan kişi hemen herkesle kavga, gürültü yaparak ortalığın huzurunu kaçırır. Şükür de nimetlerin büyüğüdür. Cenâb-ı Hakk’ın sayısız verdiği nimetlere mukabil şükredebilirse “Elbette sizin (nimetinizi) artırırım” (İbrahim: 7), sırrına mazhar olarak, nimetleri arttıkça artar.

Sehâvet ise -ki, biz buna cömertlik diyoruz- bir meşiyyet-i İlâhiyye’dir. Öyle ki, sahibi fakir de olsa yemez yedirir; bu da ona yeter de artar. Kanaat da ayrı bir devlettir. İnsanın geliri çok olabilir. Fakat kanaat sahibi ise kanaati elden bırakmayarak artanları fakirlere verebilir. Bu suretle zengin ile fakir arasında bir köprü kurulmuş olur. Fakirin gözü zenginin malında olmayacağı gibi bu suretle ona hayır dua etmekten de kendini alamaz. Bu da o zengine yetmez mi? Halbuki bugün zengin ile fakir arasında aşılmaz bir uçurum vardır. Sebebi ise kanaatsizlik ile fakirleri gözlememektir. Bunu yapmadıkça da iptilâlardan kurtulmak mümkün değildir.

Sekizinci huy ise “tahammül”‘dür. Yâni başkalarından gelen ezalara sabırla mukabele edip eziyet edenleri mahcup duruma sokmaktır.

Kendisini zemmedip kerih ve çirkin sözler söyleyen birine Hasan Basrî Hazretleri gayet mümtaz hurmalardan bir tabak dolusu hurma ikram eder. Bunu alan o zavallı da yaptıklarına pişman olur ve özür diler. Eğer Hasan Basrî Hazretleri, kuvvet ve kudret sahibi bir bahtiyar olduğundan ona cezalar verseydi bu nedamet ve pişmanlık olmazdı.

4. Nefs-i Mutmainne

Bu nefs-i mülhime, oldukça mühim güzel huyları cami ise de ehl-i insaf, bunları da olgun insanlar arasına sokmamışlardır. Çünkü bunların ilmi var ise de amelleri kusurlu olduğundan olgun insanlar arasına sokulmamıştır. Eğer Allah Teàlâ’nın yardımı ile bunu da atlayabilirse -ki çok riyazet ve ibâdete muhtaçtır- ve nefs-i mutmainneye burada ilim yanında amel de vardır. Sonra her hususta Hakk’a tevekkül eder, açlığa ve riyazete devamla beraber ibâdetini de arttırır. Derin düşüncelere dalar ve bu dalma ile envâ-ı çeşit elmas ve yakut misilli cevahirleri toplar ve etrafındakilere de serper. Bu kadar güzel huy sahibi ve nefs-i mutmainne derecesine ulaşmasına rağmen işin canı olan ihlâssızlık korkusu burada da mevcûd olduğundan, her ne kadar kemâl mertebesine yaklaşmış ise de kurtulup nefs-i râdiyyeye kavuşmaya çalışması lâzımdır.

5. Nefs-i Râdiyye

Nefs-i râdiyye sahibi ihlâslı, boş konuşmaz, zikirle meşgul, zühd sahibi ve verâ denilen şüpheli şeylerden de son derece kaçıcı olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk’ın sayısız ve çeşitli kerametlerine mazhar olur. Bu nefsin sahibine ehl-i kemâl demek yaraşır. Cenâb-ı Hak cümlemize bu güzel huyları nasib eylesin. Amin...

6. Nefs-i Mardiyye

Bundan sonraki nefis mertebesine, nefs-i mardiyye derler ki bu derecede, kul Allah’tan, Allah da kuldan razıdır. Bu mertebede olanlar Allah’tan gayriyi düşünmezler ve Allah’ın mahlûkuna lûtf ile muamele ederler. Gayeleri Allah Teàlâ’ya yakın olmaktır. onun yarattığı bütün eşyalardaki hikmetleri düşünür ve onun taksimine daima razı olduklarından marifetullah kapısı da kendilerine açıktır.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ta-Ha-Mim

 

Selamen Ruh-ül Kuddüs

 

Ledun ilmi, kattan verilen ilimdir. Kat gönüldür, Allahın katı gönüllerdedir...

 

Gönül gözüyle seyir bilen, leduna muvaffak olur.

Bu ilim sayfalarda yazmaz, benlik kitabında yazar.

Bu ilmin özünde Ene-l Hak yatar.

 

Selamen Ruh-ül Kuddüs

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Dostlar ben forumda bunların olduğunu görüyorum,Burada bahsetmek istediğimin ne olduğunu okuyarak anlarsanız bende tekrar açıklama yazmam.Diğer bahsedilenlerle arasındaki fark okununca görülür.Ayrıca oradan buradan alıp alıntı olduğunu belirtiyorum detaylı ben yazmaya kalksam haftalar alır.Genede beğenmeyen olmuşsa amenna.Ben sade herkesin anlayabileceği basit bir siteden alıp verdim.Ben yazsam zaten çok fazlada anlayan çıkmazdı ağır olurdu.Tasavvuf çok derin bir olgudur.Burada amacımız insanlara olabildiğince kolaylaştırıp dini bilgilere kalbleri ısındırma.Amacımız budur.Vesselam.

--------------------

ALAK Suresi

 

bsmursd-1.gif

1- Yaratan Rabbinin adiyla oku!

2- O, insani bir asilanmis yumurtadan yaratti.

3-5 Oku! Insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayi) ögreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.

6-7 Gerçek su ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar.

8- Kuskusuz dönüs Rabbinedir. 9-10 Namaz kilarken bir kulu (Peygamber'i namazdan) menedeni gördün mü?

11-12 Ne dersin, o (Peygamber) dogru yolda ise yahut takvâyi emrediyorsa!

13- Ne dersin o (meneden, Peygamber'i) yalanliyor ve dogru yoldan yüz çeviriyorsa!

14- (Bu adam) Allah'in, (yaptiklarini) gördügünü bilmez mi!

15-19 Hayir, hayir! Eger vazgeçmezse, derhal onu alnindan (perçeminden), o yalanci, günahkâr alindan (perçemden) yakalariz (cehenneme atariz). O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarini) çagirsin. Biz de zebânîleri çagiracagiz. Hayir! Ona uyma! Allah'a secde et ve (yalnizca O'na) yaklas!

 

Okumak Okumak,

Dostlar her zaman okumak ve öğrenmek gerekiyor.Bilgi edinmek,başkalarının kaleme aldığı eserleri okumakla oluyor.Örneğin Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.lerinin Marifetname adlı eseri tüm insanların öğrenmesi gerek bilgiler içerir.Uzay gökyüzü ve daha niceleri.

İmam-ı Rabbani hz. Mektubatı tasauvvufla ilgilidir.Ve insanın özünü açığa çıkartır.Imam Gazalinin Dev Eseri Ihyau Ulumiddin Kitabi 4000 sayfadır ve ne ararsanız Dini bilgilerden hepsini bulursunuz.Eşsiz bi eserdir.Bediyüzzaman Hazretlerinin Risaleleri dev bir Kuran tefsiridir.Herşeyi rahatlıkla bulursunuz.Elmalılı Hamdi Yazırın Hak dili Kuran dili eseri bugüne kadar yazılmış en büyük Kuran tefsiridir.Bu saydığım tüm eserleri okuyan birisi olarak şunu belirtmek istedim.Bu eserleri defalarca okumuş birisi olarak bu eserlerde geçen dilin Arapça yada farsça olması günümüz Türkçesi bilenler için anlaşılmaz kafa karıştırıcı ve yanıltıcı olacağından okuyanları sıkacağından dolayı benim anladığım kadarıyle yazmak yada internetin bize sunduğu nimetlerden yaralanarak alıntı yapmak durumunda kaldığım yerlerde olumakta.Alıntı yaptığım kaynağıda belirtmemdeki amaç o siteye emek vermiş kişi yada kişilerin hakkını yememektir.Unutmamk gerekirki her zaman her yerde insanların hakkını yememiş olabiliriz.

Benim genelde yapmak istediğim bir hizip v.s. olmak değil bildiğim doğruları insanlara anlatarak yapacakları bir yanlıştan dolayı zarar görmemelerini sağlayabilmek.

Hakkınızı Helal edin.Allaha Emanet olun..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • Ledün İlmi ve H.z Hızır A.S

      —Hz.Hızır (A.S) gençliğinden başlayarak her an Allah’a ibadet eden bir kişiydi. Rivayete göre babası ona: Oğlum. Seni evlendireyim. Soyumuz çoğalsın, dedi. O ise ibadeti sevdiğinden:Babamın bu sonu gelmez evlenme sözlerinden bıktım. Bunlardan kurtulmak için memleket memleket gezeyim, diyerek baba yurdundan ayrıldı. Allahü Teâlâ da kendisini sevenleri mükâfatsız bırakmayacağı için, ona Ab-ı Hayat Suyu’ndan içirtti. Bir rivayete göre de:Evden ayrılınca, HIZIR (A.S),İlyas (A.S) ve İskender Zülkarne

      , Yer: Peygamberler ve Önemli Dini Kişiler

    • Ledün ilmi okuyarak öğrenilmez

      Sual: Ledün [bâtın] ilmini nasıl öğrenirim? CEVAP Ledün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak öğrenilmez. Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, ilahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Kur'an-ı kerimde, (Kehf) suresinde bu husus açıkça bildirilmiştir.   Sual: Bâtın ilmi diye bir ilim yoktur. Arapça batn, karın yani insanın içi demektir. Buna dalak, ciğer, bağırsaklar ve pislik dahild

      , Yer: İslamiyet

    • İlmi Ledün...

      Ledün ilmi, Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, İlahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, olaylardaki gizli sırları ve hikmetleri bilir.   Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmayıp tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan dinimizin sırlar

      , Yer: Peygamberler ve Önemli Dini Kişiler

×
×
  • Yeni Oluştur...