Jump to content

Sahte Şeyh'ler ve Tuzakları!


melbourne
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Sahte Şeyh'ler ve Tuzakları! www.estanbul.comwww.estanbul.comwww.estanbul.com

Tarih: 10-10-2007 16:15

Okunma Sayısı : 3775

Beğenilme : 16

Yayınlama yeri : , Mürşid-i Kamil Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi

 

Yola kurulan tuzaklara dikkat etmek lazım! Bir kâmil mürşide intisap etmeden, seyr’i sülük görmeden, Şeyh'lik taslayan kişiler yok mu?

"İşi leylü Nehar fıskiyle isyan"

İşi gücü, gece gündüz fasıklık yapmaktır. Allah'a asi olmakta yarış halindedir. Sürekli nefsinin peşinde koşar.

Fasık nedir? Hak yoldan çıkandır. Allah'ın rızasını kazanmak, Allah'ın emirlerini yerine getirmekle, emredileni yapmak, yasak edilenden de uzak durmakla olur. Bu yolda yürürken Allah'ın bir emrini terk ederseniz, asi olmuş olursunuz.

Unutmayın ki; Şeyh olan kişi, Allah'ın dinine hizmet eder. Fasıklık etmez, isyan etmez.

Rabbim bizleri isyan etmekten muhafaza buyursun. Ne kadar acayip bir durum değil mi?

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

Allah’u Teala kullarını kendisine ibadet, kulluk etsinle diye yaratıyor, peki kullar ne yapıyor. Nefislerine kulluk ve ibadet ediyorlar. Allahu Teala'nın değil de nefsimizin isteklerini yerine getiriyoruz.

Bu işler gayret ve çalışmak ister. Birde Mevla Teala'nın kulunun elinden tutmasını, ona yardım etmesini ister.

 

"Külah ve hırkaya eyler ancak iman"

Zannederler ki külah ve hırka insanı şeyh yapar. Seyr’i sulüke inanacaksın, ona çalışacaksın. Bu Şeyh'lik taslayan kimse zannediyor ki külah ve hırka onu mürşit makamına ulaştıracak. Şeyh'in külah ve hırkası elbette ki olacak ama Şeyh'i Şeyh yapan onlar değildir.

"Necaset içredir, terfiki şeytan"

 

Bu Şeyh'lik taslayan adam manevi pislik içindedir, onun arkadaşı da Şeytan'dır. Böyle olduğu halde yalancılıkta ısrar eder:

 

"Yine der biz var esrar’ı Sübhan"

 

Bizde Sübhan olan Allah'ın sırları vardır, der.

 

"Şeriat'tir bize huccet gidelim,

Cemali ba kemale seyridelim."

 

Hak ve hakikatin arasını ayırmada delilimiz şeriat'tır.

 

Bir zaman Abdülkadir Geylanı Hazretlerinin müritlerinden biri, rüyasında kendini cennete köşk ve saraylar içinde, görüp duymadığı nimetler içinde gördü.

 

Mürit, aynı rüyayı üst üste birkaç defa görünce durumunda değişiklik olmaya başladı. Ulaşacağı makama ulaştığını, bundan böyle mürşide ihtiyacı kalmadı zannına kapılarak sohbetleri de terk etti.

Epeyce zaman Abdülkadir Geylanı Hazretleri ile müridi görüşmedi. Bir gün sokakta karşılaşırlar. Geylanı hazretleri nerede olduğunu, sohbetlere niçin katılmasını sorar. Mürit'te, ulaşacağı yere ulaştığını, bundan sonra kendisinin sohbete ihtiyacı olmadığını söyledikten sonra gördüğü rüyayı anlatır.

 

Abdülkadir Geylanı: Bir daha aynı rüyayı gördüğün zaman; "Bismillah ya Abdülkadir Geylanı" söylemesini tembih eder. Aradan birkaç gün geçer. Mürit aynı rüyayı görünce, Şeyh'inin söylediklerini hatırlar. Hemen o kelimeleri tekrarlar. Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz, o cennet, bağlar, bahçeler, saraylar bir anda gözünün önünden silinir, karşısında çöplük haline gelir.

 

Mürit rüyadan uyanınca gördüğünün rahmanı değil, şeytanı bir rüya olduğunu anladı ve hemen tövbe istiğfarda bulundu. Şeytan'ın yaptığını görüyor musunuz? Pisliği, çöplüğü insana cennet olarak gösteriyor. Sen Kur'an'a iman etsene... Rüyaya inanıyorsun...

 

Sakın unutmayın, kişi kendini zuhuratlarda, rüyalarda çok iyi durumlarda görebilir. Eğer şeriata muhalif bir durumunuz varsa, bu gördükleriniz istidraçtan başka bir şey değildir. İstidraç; Allahu Teala'nın ası bir kulunu aşama aşama helake doğru yaklaştırması demektir.

 

Kesilmek için hazırlanan koyun kaçar. Koyun kaçtıkça, kesicisi peşinden koşar. Onu yakalamak için, önüne ot, saman gibi şeyler atar ki, yakalayıp keseyim. İşte kasabın koyun için yaptığı bu hareketler istidraçtir. Maksat kerâmet değil, istikamettir!

 

Hiç dünyaya iki defa gelen insan gördünüz mü, yâda duydunuz mu? İnsan dünyaya bir defa gelir. Mademki dünya ticaret hanesine bir defa geliyoruz, buradan en iyisi alarak asıl yurdumuza dönmemiz lazım. Ucuz ve basit şeylere kanıp ta, gelişimizi heba etmeyelim.

 

Rabbimiz, cümlemizi âlı himmet eylesin.

 

"Muhakkak Allah himmeti yüksek olanları sever. Alçak himmetli olanları ise kerih görür."

 

Burada anlatılmak istenen himmet, kalbin isteği ile ortaya konan ciddi gayret, dava, ve davası için mücadele etmektir. Bu manadan hareketle kimin himmeti dünya için ise, yanı dünyayı kendine dava etmiş, dünya için gayret edip, mücadele ediyorsa, onun himmeti alçaktır.

 

Eğer insanın himmeti cennetse, alçak diyemeyiz ama yüksek de değildir. Ne zamanki insanın himmeti sadece Mevla Teala'nın rızasını kazanmak olur, işte yüksek himmet budur.

 

Müminler cennete girdiklerinde, gördükleri karşısında şaşıracaklar. O kadar şaşkına dönecekler ki; gördüklerinden daha büyük, yüce bir nimetin olamayacağını zannedecekler.

Fakat ne zamanki Mevla Teala'nın cemalini görecekler, o zamanda diyecekler ki; Rabbimizin cemalinin karşısında, cennet nimeti, nimetten sayılmaz.

 

Buradan hareketle, müminin ibadeti, zikri, tesbihatı bütün amelleri Cemalullah için olmalıdır.

Konumuzla alakalı beyitlere bakalım.<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->

<!--[endif]-->

 

"Dahi var bir bölük kalmış cefada."

Bir bölük insan var ki, onlar eziyet ve meşakkat içinde kalmışlardır. Peki niçin?

 

"Riyazatla uçup gider havada."

 

Bu kimseler, az yer, az içer, bu sebeple de elde ettikleri hafiflikler havada uçarlar. Onlarda havada uçmak gibi bir takım olağan üstü haller görünür.

 

"Kimisi ehli keşf olmuş arada."

 

Kimisinde de riyazat yaparken ehli keşif olur, kendisinden keşifler zuhur eder. "Keşif" açığa çıkarmak demektir. Örtülü, gizli olanı, bilinmeyeni sezme, tahmin etme gibi manalara gelir. Burada "keşif" bir şeyi örten perdenin kalkması manasınadır.

 

"Makasıd zan idüp kalur verada."

 

Riyazat esnasında kendisine zuhur eden keşifleri, kerametleri maksat gaye zanneder. Asıl olması gereken Allah rızasından uzak, ona ulaşamamış olur.

 

Doğrusu;

 

"İlahim! Senden benim maksadım, senin rızandır." Bu ne demektir?

 

"Ya Rabbi! Seni zikrediyorum, bu zikrimden ve diğer ibadetlerimden kastım senin cemaline kavuşmak, tek istediğim senin rızandır, başka bir şey istemiyorum" demektir.

 

Anlatılmak isteneni sakın yanlış anlamayalım. Bizler cennete girmek istemeyecek miyiz? Elbette isteyeceğiz. İsteyeceğiz çünkü cennet bize rabbimizin verdiği bir mükafattır. Orada Cemalullah'ı göreceğiz. Yaptığım ibadetlerin hepsini, Rabbimize hediye etmiş olarak görelim. Bütün ibadet ve taatlarımızı, halis bir niyetle Rabbimize hediye etmiş olarak görenler, Allah Teala'yı gerçek manada bilmiş olurlar.

 

İmam-i Rabbani Kuddıse Sırruhu Hazretleri şöyle buyurdular

 

Vuslat; kurbu ilahiden ibarettir. Bazı kimselere keşif keramet verilir, kurbu ilahi verilmez. İşte bu onlar için istidraçtır.

 

Rabbimiz bunu şu ayet-i kerime ile bize haber veriyor.

 

"...Kendilerinin bir şey, hakikat üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar." (58/18)

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

Makasıd bu değil gel gidelim, Cemali ba kemale seyridelim."

 

Maksat hiçbir zaman keşif, keramet olmamalıdır. Maksat istikamet olmalıdır.

 

Doğrularla beraber olun!

 

Evliyanın büyüklerinden, Mevla'mızın dostlarından Es- Seyyid Mustafa İsmet Garibullah Kuddıse Sırruhu Hazretleri, birçok beytinde bize kötü insanları haber veriyor. Sadece haber vermekle kalmıyor, onlarla münasebetlerimizde bizleri uyarıyor. "Onların yanından uzaklaşın" ve onların bulunduğu yerlere gitmeyin" diyor.

 

Kardeşlerim! Kur'an'a muhalif hal ve hareket içinde olanlar beğenilmiyor. Beğenilmeyen insanla birlikte olunur mu? Elbette olunmaz, beğenilmeyen insanlardan uzak olmakta, müminler için hayırlar vardır

Allah korusun! Onlarla beraber olursanız, gün gelir sizde beğenilmeyenler listesine yazılırsınız. Bizim için ölçü, Rabbimizin ölçüsüdür. Rabbimizi, Kur'an'a sarılan ve tatbik eden, imanlı, itaatli, iyi kimseleri beğeniyor. Ve bize de beğendiği insanlarla birlikte olmayı emrediyor. İşte şu ayeti kerime bize bunu haber veriyor:

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (09/119)

 

Bu ayet-i kerime, ilim ehlinin sohbetlerine bulunmaya işaret ettiği gibi, rabıtaya da delildir. Ayet-i Kerimede bahsi geçen sadıkların lideri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizdir. Ondan sonra sırasıyla Ashab-ı Kiram efendilerimiz gelmektedir. Onlardan sonra da kıyamete kadar gelecek olan mürşit-i kâmil efendilerimizdir.

 

Her an onlarla birlikte olmamız mümkün değildir. Murşid-i Kamil'in kendisine göre meşguliyetleri, işleri vardır. Müridinde kendine gör meşguliyet ve işleri vardır. Rabbimiz, imkân dairesinin dışındaki bir şeyi kullarına yapmalarını emretmez. O halde ayet-i kerimede "beraber olun" dan maksat rabıtadır, gönül beraberliğidir.

 

Şöyle düşünün, bir ilim sohbetinde bulunmak istemsine rağmen, herhangi bir sebepten dolayı bulunamayan kardeşimiz, o sohbeti hatırlar ve orada bulunanları hatırlaması rabıtadır. Bu rabıtanın genel manasıdır.

 

Rabıtanın daha özel manası; kardeşlerimizin mürşidini hatırlamasıdır. "Bu zat benim Rabbimin dostudur" diye hayal etmesidir. Tarikatta mürşidini hatırına getirmeyen müridin hatırına şeytan neler getirir neler. Artistleri, zinayı, fuhşu ve daha ne rezillikleri...

 

"Tarikat hem hakikat bil hakikat"

 

Tarikat malum, bir de Hakikat vardır. Tarikat ve Hakikat bizi şeriatın suretinden hakikatine ulaştırır.

Tarikat nedir? "Mümini Allah'ın cemaline ulaştıran yoldur. Bu yolda insanın vazifesi, masiva tozlarını, çalı çırpıları temizlemektir. Bunları yapan müminin kalbinde Mevla'nın Cemali parlar, işte hakikat budur.

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

"Aziz! Bil cümleden maksat şeriat."

 

Ey Aziz kardeşim! Bil ki tarikat ve hakikatin peşinden maksat; şeraiti hakikatine kavuşmaktır. Surete yaşanılan şeriat, mümini kemal derecesine eriştirmez.

 

"Şeriat kenzi Hak miftah Tarikat."

 

Şeriat Hak Teala'nın hazinesi, tarikat ise o hazinenin anahtarıdır.

Tarikat velâyetin mukaddimesidir.

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

"Kemal ehli bilür ancak şeriat."

 

Şeriatın hakikatini ancak kemal ehli yanı manevi olgunluğa erişenler bilebilir. Mevla Teala'nın cemaline kavuşmadıkça, ondan kuvvet almadıkça şeriat tam anlaşılamaz.

"Şeriat hüccet oldu gel gidelim, Cemali ba kemale seyridelim."

 

Şeriat delil oldu gel gidelim, Cemali ba kemale seyredelim. Hüccet delil demektir. Delil de Arapçadır. Hüccet, delil yanı şeriat olmadıkça Mevla Teala'nın huzurunda hesap veremeyiz, O'nun kontrolünden geçer not alamayız.

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

Mademki durum budur, bize düşen şeriatı yaşamaktır. Yaşayalım ki; şeriat bize hüccet olsun ve işimiz de kolay olsun...

 

Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Tarih: 10-10-2007 16:15

 

 

Yayınlama yeri : , Mürşid-i Kamil Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi

 

Yola kurulan tuzaklara dikkat etmek lazım! Bir kâmil mürşide intisap etmeden, seyri sülük görmeden, Şeyh'lik taslayan kişiler yok mu?

"İşi leylü Nehar fıskiyle isyan"

İşi gücü, gece gündüz fasıklık yapmaktır. Allah'a asi olmakta yarış halindedir. Sürekli nefsinin peşinde koşar.

Fasık nedir? Hak yoldan çıkandır. Allah'ın rızasını kazanmak, Allah'ın emirlerini yerine getirmekle, emredileni yapmak, yasak edilenden de uzak durmakla olur. Bu yolda yürürken Allah'ın bir emrini terk ederseniz, asi olmuş olursunuz.

Unutmayın ki; Şeyh olan kişi, Allah'ın dinine hizmet eder. Fasıklık etmez, isyan etmez.

Rabbim bizleri isyan etmekten muhafaza buyursun. Ne kadar acayip bir durum değil mi?

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

Allahu Teala kullarını kendisine ibadet, kulluk etsinle diye yaratıyor, peki kullar ne yapıyor. Nefislerine kulluk ve ibadet ediyorlar. Allahu Teala'nın değil de nefsimizin isteklerini yerine getiriyoruz.

Bu işler gayret ve çalışmak ister. Birde Mevla Teala'nın kulunun elinden tutmasını, ona yardım etmesini ister.

 

"Külah ve hırkaya eyler ancak iman"

Zannederler ki külah ve hırka insanı şeyh yapar. Seyri sulüke inanacaksın, ona çalışacaksın. Bu Şeyh'lik taslayan kimse zannediyor ki külah ve hırka onu mürşit makamına ulaştıracak. Şeyh'in külah ve hırkası elbette ki olacak ama Şeyh'i Şeyh yapan onlar değildir.

"Necaset içredir, terfiki şeytan"

 

Bu Şeyh'lik taslayan adam manevi pislik içindedir, onun arkadaşı da Şeytan'dır. Böyle olduğu halde yalancılıkta ısrar eder:

 

"Yine der biz var esrarı Sübhan"

 

Bizde Sübhan olan Allah'ın sırları vardır, der.

 

"Şeriat'tir bize huccet gidelim,

Cemali ba kemale seyridelim."

 

Hak ve hakikatin arasını ayırmada delilimiz şeriat'tır.

 

Bir zaman Abdülkadir Geylanı Hazretlerinin müritlerinden biri, rüyasında kendini cennete köşk ve saraylar içinde, görüp duymadığı nimetler içinde gördü.

 

Mürit, aynı rüyayı üst üste birkaç defa görünce durumunda değişiklik olmaya başladı. Ulaşacağı makama ulaştığını, bundan böyle mürşide ihtiyacı kalmadı zannına kapılarak sohbetleri de terk etti.

Epeyce zaman Abdülkadir Geylanı Hazretleri ile müridi görüşmedi. Bir gün sokakta karşılaşırlar. Geylanı hazretleri nerede olduğunu, sohbetlere niçin katılmasını sorar. Mürit'te, ulaşacağı yere ulaştığını, bundan sonra kendisinin sohbete ihtiyacı olmadığını söyledikten sonra gördüğü rüyayı anlatır.

 

Abdülkadir Geylanı: Bir daha aynı rüyayı gördüğün zaman; "Bismillah ya Abdülkadir Geylanı" söylemesini tembih eder. Aradan birkaç gün geçer. Mürit aynı rüyayı görünce, Şeyh'inin söylediklerini hatırlar. Hemen o kelimeleri tekrarlar. Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz, o cennet, bağlar, bahçeler, saraylar bir anda gözünün önünden silinir, karşısında çöplük haline gelir.

 

Mürit rüyadan uyanınca gördüğünün rahmanı değil, şeytanı bir rüya olduğunu anladı ve hemen tövbe istiğfarda bulundu. Şeytan'ın yaptığını görüyor musunuz? Pisliği, çöplüğü insana cennet olarak gösteriyor. Sen Kur'an'a iman etsene... Rüyaya inanıyorsun...

 

Sakın unutmayın, kişi kendini zuhuratlarda, rüyalarda çok iyi durumlarda görebilir. Eğer şeriata muhalif bir durumunuz varsa, bu gördükleriniz istidraçtan başka bir şey değildir. İstidraç; Allahu Teala'nın ası bir kulunu aşama aşama helake doğru yaklaştırması demektir.

 

Kesilmek için hazırlanan koyun kaçar. Koyun kaçtıkça, kesicisi peşinden koşar. Onu yakalamak için, önüne ot, saman gibi şeyler atar ki, yakalayıp keseyim. İşte kasabın koyun için yaptığı bu hareketler istidraçtir. Maksat kerâmet değil, istikamettir!

 

Hiç dünyaya iki defa gelen insan gördünüz mü, yâda duydunuz mu? İnsan dünyaya bir defa gelir. Mademki dünya ticaret hanesine bir defa geliyoruz, buradan en iyisi alarak asıl yurdumuza dönmemiz lazım. Ucuz ve basit şeylere kanıp ta, gelişimizi heba etmeyelim.

 

Rabbimiz, cümlemizi âlı himmet eylesin.

 

"Muhakkak Allah himmeti yüksek olanları sever. Alçak himmetli olanları ise kerih görür."

 

Burada anlatılmak istenen himmet, kalbin isteği ile ortaya konan ciddi gayret, dava, ve davası için mücadele etmektir. Bu manadan hareketle kimin himmeti dünya için ise, yanı dünyayı kendine dava etmiş, dünya için gayret edip, mücadele ediyorsa, onun himmeti alçaktır.

 

Eğer insanın himmeti cennetse, alçak diyemeyiz ama yüksek de değildir. Ne zamanki insanın himmeti sadece Mevla Teala'nın rızasını kazanmak olur, işte yüksek himmet budur.

 

Müminler cennete girdiklerinde, gördükleri karşısında şaşıracaklar. O kadar şaşkına dönecekler ki; gördüklerinden daha büyük, yüce bir nimetin olamayacağını zannedecekler.

Fakat ne zamanki Mevla Teala'nın cemalini görecekler, o zamanda diyecekler ki; Rabbimizin cemalinin karşısında, cennet nimeti, nimetten sayılmaz.

 

Buradan hareketle, müminin ibadeti, zikri, tesbihatı bütün amelleri Cemalullah için olmalıdır.

Konumuzla alakalı beyitlere bakalım.<!--[if !supportLineBreakNewLine]-->

<!--[endif]-->

 

"Dahi var bir bölük kalmış cefada."

Bir bölük insan var ki, onlar eziyet ve meşakkat içinde kalmışlardır. Peki niçin?

 

"Riyazatla uçup gider havada."

 

Bu kimseler, az yer, az içer, bu sebeple de elde ettikleri hafiflikler havada uçarlar. Onlarda havada uçmak gibi bir takım olağan üstü haller görünür.

 

"Kimisi ehli keşf olmuş arada."

 

Kimisinde de riyazat yaparken ehli keşif olur, kendisinden keşifler zuhur eder. "Keşif" açığa çıkarmak demektir. Örtülü, gizli olanı, bilinmeyeni sezme, tahmin etme gibi manalara gelir. Burada "keşif" bir şeyi örten perdenin kalkması manasınadır.

 

"Makasıd zan idüp kalur verada."

 

Riyazat esnasında kendisine zuhur eden keşifleri, kerametleri maksat gaye zanneder. Asıl olması gereken Allah rızasından uzak, ona ulaşamamış olur.

 

Doğrusu;

 

"İlahim! Senden benim maksadım, senin rızandır." Bu ne demektir?

 

"Ya Rabbi! Seni zikrediyorum, bu zikrimden ve diğer ibadetlerimden kastım senin cemaline kavuşmak, tek istediğim senin rızandır, başka bir şey istemiyorum" demektir.

 

Anlatılmak isteneni sakın yanlış anlamayalım. Bizler cennete girmek istemeyecek miyiz? Elbette isteyeceğiz. İsteyeceğiz çünkü cennet bize rabbimizin verdiği bir mükafattır. Orada Cemalullah'ı göreceğiz. Yaptığım ibadetlerin hepsini, Rabbimize hediye etmiş olarak görelim. Bütün ibadet ve taatlarımızı, halis bir niyetle Rabbimize hediye etmiş olarak görenler, Allah Teala'yı gerçek manada bilmiş olurlar.

 

İmam-i Rabbani Kuddıse Sırruhu Hazretleri şöyle buyurdular

Vuslat; kurbu ilahiden ibarettir. Bazı kimselere keşif keramet verilir, kurbu ilahi verilmez. İşte bu onlar için istidraçtır.

 

Rabbimiz bunu şu ayet-i kerime ile bize haber veriyor.

 

"...Kendilerinin bir şey, hakikat üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar." (58/18)

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

Makasıd bu değil gel gidelim, Cemali ba kemale seyridelim."

 

Maksat hiçbir zaman keşif, keramet olmamalıdır. Maksat istikamet olmalıdır.

 

Doğrularla beraber olun!

 

Evliyanın büyüklerinden, Mevla'mızın dostlarından Es- Seyyid Mustafa İsmet Garibullah Kuddıse Sırruhu Hazretleri, birçok beytinde bize kötü insanları haber veriyor. Sadece haber vermekle kalmıyor, onlarla münasebetlerimizde bizleri uyarıyor. "Onların yanından uzaklaşın" ve onların bulunduğu yerlere gitmeyin" diyor.

 

Kardeşlerim! Kur'an'a muhalif hal ve hareket içinde olanlar beğenilmiyor. Beğenilmeyen insanla birlikte olunur mu? Elbette olunmaz, beğenilmeyen insanlardan uzak olmakta, müminler için hayırlar vardır

Allah korusun! Onlarla beraber olursanız, gün gelir sizde beğenilmeyenler listesine yazılırsınız. Bizim için ölçü, Rabbimizin ölçüsüdür. Rabbimizi, Kur'an'a sarılan ve tatbik eden, imanlı, itaatli, iyi kimseleri beğeniyor. Ve bize de beğendiği insanlarla birlikte olmayı emrediyor. İşte şu ayeti kerime bize bunu haber veriyor:

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (09/119)

 

Bu ayet-i kerime, ilim ehlinin sohbetlerine bulunmaya işaret ettiği gibi, rabıtaya da delildir. Ayet-i Kerimede bahsi geçen sadıkların lideri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizdir. Ondan sonra sırasıyla Ashab-ı Kiram efendilerimiz gelmektedir. Onlardan sonra da kıyamete kadar gelecek olan mürşit-i kâmil efendilerimizdir.

 

Her an onlarla birlikte olmamız mümkün değildir. Murşid-i Kamil'in kendisine göre meşguliyetleri, işleri vardır. Müridinde kendine gör meşguliyet ve işleri vardır. Rabbimiz, imkân dairesinin dışındaki bir şeyi kullarına yapmalarını emretmez. O halde ayet-i kerimede "beraber olun" dan maksat rabıtadır, gönül beraberliğidir.

 

Şöyle düşünün, bir ilim sohbetinde bulunmak istemsine rağmen, herhangi bir sebepten dolayı bulunamayan kardeşimiz, o sohbeti hatırlar ve orada bulunanları hatırlaması rabıtadır. Bu rabıtanın genel manasıdır.

 

Rabıtanın daha özel manası; kardeşlerimizin mürşidini hatırlamasıdır. "Bu zat benim Rabbimin dostudur" diye hayal etmesidir. Tarikatta mürşidini hatırına getirmeyen müridin hatırına şeytan neler getirir neler. Artistleri, zinayı, fuhşu ve daha ne rezillikleri...

 

"Tarikat hem hakikat bil hakikat"

 

Tarikat malum, bir de Hakikat vardır. Tarikat ve Hakikat bizi şeriatın suretinden hakikatine ulaştırır.

Tarikat nedir? "Mümini Allah'ın cemaline ulaştıran yoldur. Bu yolda insanın vazifesi, masiva tozlarını, çalı çırpıları temizlemektir. Bunları yapan müminin kalbinde Mevla'nın Cemali parlar, işte hakikat budur.

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

"Aziz! Bil cümleden maksat şeriat."

 

Ey Aziz kardeşim! Bil ki tarikat ve hakikatin peşinden maksat; şeraiti hakikatine kavuşmaktır. Surete yaşanılan şeriat, mümini kemal derecesine eriştirmez.

 

"Şeriat kenzi Hak miftah Tarikat."

 

Şeriat Hak Teala'nın hazinesi, tarikat ise o hazinenin anahtarıdır.

Tarikat velâyetin mukaddimesidir.

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

"Kemal ehli bilür ancak şeriat."

 

Şeriatın hakikatini ancak kemal ehli yanı manevi olgunluğa erişenler bilebilir. Mevla Teala'nın cemaline kavuşmadıkça, ondan kuvvet almadıkça şeriat tam anlaşılamaz.

"Şeriat hüccet oldu gel gidelim, Cemali ba kemale seyridelim."

 

Şeriat delil oldu gel gidelim, Cemali ba kemale seyredelim. Hüccet delil demektir. Delil de Arapçadır. Hüccet, delil yanı şeriat olmadıkça Mevla Teala'nın huzurunda hesap veremeyiz, O'nun kontrolünden geçer not alamayız.

<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><!--[endif]-->

 

Mademki durum budur, bize düşen şeriatı yaşamaktır. Yaşayalım ki; şeriat bize hüccet olsun ve işimiz de kolay olsun...

 

Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sünnetsiz İslâm İslam Değidir! www.estanbul.com www.estanbul.com www.estanbul.com

Tarih: 28-11-2007 07:39

Yayınlama yeri : , Mealcilik [Hadis İnkarcıları]

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan- Sünnetsiz İslâm Arayışları

Ebu Râfî (r.a) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

"Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, "biz onu bunu bilmeyiz. Allah'ın kitabında ne görürsek ona uyarız, o kadar" derken bulmayayım."1

Batı'nın İslâm ülkelerini istilâ ettiği ve askerî işgali kültürel işgale dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği yıllardan itibaren planlı ve örgütlü olarak başlatılmış olan sünnet düşmanlığı, ilerleyen yıllar içinde "Kur'an'la yetinme" çağrısına dönüştü.

Oryantalistlerin sünnet verilerine yönelttikleri uydurulmuş ithamlarına körü körüne kapılmaktan kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir şekilde İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde değişik seviyede ulu orta yazılır-çizilir ve konuşulur oldu. Batıya yenik düşmüş İslâm ülkeleri aydınlarından bazıları bu yenikliğin ve ezikliğin etkisiyle İslâm'a müsteşrikler gibi yaklaşıp onların bedava avukatlığını üstlenerek ülkelerin gündemine sünnet karşıtı fikirleri taşımışlar ve kitaplık hacımda yoğun tartışmalara, sürtüşmelere vesile olmuşlardır.

Bizde sadece sünnet'in değil, bizzat İslâm'ın kendisinin reddedilmesine çalışılmış, ancak müslüman halkın, necip milletimizin yoğun baskı ve bilinçli direnişi sonucunda dinî eğitim-öğretim resmen başlatılmıştı. 1950'li yıllardan bu yana çok daha yaygın şekilde bir İslâm kimlik ve kişiliğinin inşası çalışmaları sürdürülmektedir.

Ne kadar acıdır ki, bu İslâmî kimlik ve kişilik mücadelesinde henüz yeterli birikim ve kıvam elde edilememişken, gelişmekte olan bu İslâmî potansiyel, batının sunduğu bilimsel görünümdeki düşman şablonuna uygun olarak sünnetsiz, yoz bir istikamete sürüklenmek istenmektedir. İslâmî hareket ve araştırmalar, "Kur'an'la yetinme" çağrıları etrafında sünnetsiz bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.

Kültürler Savaşı Olaya, kültürler arası savaş noktasından bakıldığı zaman, bu girişimlerin, siyasal istiklâl mücadelesindeki vatan ihanetinden çok daha büyük bir ihanet olduğu anlaşılacaktır. Zira bu, ümmet çapında yürütülen kültürel istiklâl mücadelesinde, kimlik ve kişilik savaşında irtikab edilen bir ihanettir. Parolanın, "Kur'an'la yetinme" olması, temeldeki sünnet ve İslâm düşmanlığı cinayetini hafifletmez, aksine daha da ağırlaştırır.

Çünkü İslâm düşmanlığına, "Kur'an taraftarlığı" gerekçe ve vesile kılınmaktadır. Asıl düşman çirkin yüzünü saklamayı başarmış, ortada oltaya takılmış, beyin ve yüreklerinden avlanmış bir takım aldatılmış yerli aydınlar kalmıştır. Bunlar, iddia ve çağrıları ne olursa olsun aldatılmışlığın acısını temsil etmektedirler.

Suçüstü

Hadisimiz, işte bu noktada taşıdığı Nebevî tespit ve ikaz ışığıyla imdada yetişmekte, sergilenmekte olan oyunu gerçek yüzüyle inananlara tanıtmaktadır. Sevgili peygamberimiz, günün birinde kendisinin teşri yetkisini tanımayacak, sünnet'in getirdiği evrensel yorumu önemsemeyecek Kur'an'la yetindiğini söyleyecek münasebetsizlerin çıkacağını, ashabından (ve tabii ümmetinden) hiç kimseyi böylesi bir tavır ve iddia içinde görmek istemediğini pek beliğ ve etkili bir şekilde belirtmiş, sünnetsiz İslâm iddialarını, suçüstü yakalayıp teşhir etmiştir.

Hadisimizde öncelikle, sünnete karşı çıkışın temelinde bir kabalık, kayıtsızlık, nefsîlik, kendisini bir şey sanmak, müstağnîlik duygusunun yattığı, ortaya konan tavrın da yakışıksız ve müslüman edebinden uzak bir tavır olduğu, "koltuğuna yaslanmış (ya da kaykılmış)" ifadesiyle tespit edilmektedir. Bir başka rivayette durum ; "koltuğuna yaslanmış karnı tok bir adam..." şeklinde belirtilmiştir. Dünyevî değerlere sırtını dayamış şımarığın, kendisine ulaşan Peygamber emir veya yasağı karşısında "ben anlamam, onu-bunu bilmem, sünnet-münnet tanımam" demesi, sınır tanımazlığını, "Allah'ın kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar" sözü de anlayış eksikliğini, kasıtlı bir cehaleti ortaya koymasının ötesinde tavır bozukluğunun nasıl bir fikri bozukluğa dayandığını da göstermektedir. İç dayanakları ve dış görünüşüyle bu bozuk ve hatalı tutum, "sakın hiç birinizi bu halde görmeyeyim!"tenbih ve tehdidine muhataptır.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bu sorumsuz, bölücü, ayırımcı ve yanlış ve müstehzi üslûp ve tavrı görüldüğü gibi hem teşhis hem de mahkum etmiştir. Hadisimizin ifadesi fevkalâde güçlü bir yasak tonu ve vurgusuna sahiptir: "sakın hiç birinizi bu halde bulmayayım!" Bizim ifademizle bunun anlamı "sakın böyle bir edepsizlik yapmaya kalkışmayın" demektir.

Sünnete karşı çıkanlarda ortak özellik olarak dün olduğu gibi bugün de müşahede edilen üslûp ve tavır bozukluğu, hadisimizdeki tespitlerin somut delilini oluşturmaktadır.

Aynen vâki

Tirmizi şârihi Mübârekfûri, hadisimizin şerhinde bir başka gerçeğe dikkat çekmekte şöyle demektedir:

"Bu hadis, peygamberlik delillerinden bir delil ve bir âlâmettir. Zira, hadiste haber verilen durum aynen gerçekleşmiştir. Hindistan'ın Pencap eyaletinde bir adam çıktı ve kendi kendisini "ehl-i kur'an" diye isimlendirip tanıttı. Halbuki onunla ehl-i kur'an arasında dağlar kadar fark vardı. Aslında o "ehl-i Kur'an" değil, ehl-i ilhad idi. (Ne acıdır ki) bu zat önceleri Sâlihlerdendi, şeytan onu saptırdı, azdırdı ve sırat-ı müstakimden uzaklaştırdı da ehl-i İslâm'ın söylemediği bir takım sözler söylemeye başladı.

Peygamberin hadislerini bütünüyle kesin şekilde reddetmeye kadar işi götürdü ve "bütün bunlar Allah adına uydurulmuş yalan ve iftiradan ibarettir, gerekli olan sadece Kur'an-ı azîm ile ameldir, hadislerle değil; isterse bu hadisler sahih-mütevâtir olsunlar.

Kim Kur'an'dan başka bir şeyle amel ederse, o, "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, kâfirlerin tâ kendileridir" âyetinin hükmü altına girer" dedi. Daha buna benzer küfrü gerektiren bir sürü sözler söyledi ve bir sürü cahil de ona tâbi oldu, onu "imam" edindi...

Devrin âlimleri bu adamın küfrüne, ilhadına ve İslâm çerçevesinden çıktığına dair fetva verdiler. Bize göre de durum, âlimlerin dediği gibidir."2

Mübârekfûrî merhumun isim zikretmeden verdiği bu çarpıcı örnek, "Kur'an'la yetinme" ya da "sünnetsiz İslâm arayışı" yanlılarının sonuçta ulaşacakları noktayı göstermesi bakımından fevkalâde dikkat çekicidir.

Sömürgeci Etkisi

Sünnet karşıtı görüşlerin, "Kur'an'la yetinme" çağrılarının temelinde yatan aldatılmışlığı da Mustafa A'zami şöyle tespit etmektedir:

"İngilizler, Hindistan'ı geçen asırda bütünüyle sömürgeleştirmişti. Müslümanlar ülkeyi onların elinden kurtarmak için cihat ilân ettiler. Sömürgeciler silâhlı cihadın tehlikesini fark ettiler. Bunun için müslüman âlimler arasında kılıçla cihadı reddeden bir grup peyda ettiler. Onlar da bu işe kılıçla cihadı emreden hadisleri reddetmekle başladılar. Çerağ Ali ve Mirza Gulam Ahmed el-Kadyânî bu ekolün önderlerindendir.

... Nihayet elle tutulur etkili bir faaliyet gösteren Gulam Ahmed Perviz geldi, Aylık bir dergi yayınladığı gibi "Ehl-i Kur'an" adıyla bir cemiyet de kurdu ve birçok kitap neşretti.

Aslında Perviz, ictihad ve bağımsızlık iddiasına rağmen, Tevfik Sıdkı'yı takib ve taklid etti. Hadislerin herhangi bir teşriî değeri olmadığını iddia ile, âhad haberleri ve hatta onların ötesinde beş vakit namaz, namazın rek'atları, şekli ve buna benzer tevâtür yoluyla nakledile gelmiş bilgileri de reddetmiş ve;

"Kur'an bize sadece namazı ikame etmeyi emrediyor. Namazın nasıl kılınacağı ise, devlet başkanına bırakılmış bir iştir. O, bunu danışmanlarıyla görüşerek zaman ve mekâna göre tespit eder" demiştir.

Bu, Tevfik Sıdkı'nın "İslâm sadece Kur'an'dan ibarettir" başlıklı makalesinde ileri sürdüğü görüşün ta kendisidir. Fakat Sıdkı, sonraları bu görüşünden vaz geçmişti.

Hülasa, ikinci hicrî asırda çok az kişi, sünnetin delil oluşunu ve teşriî (yasal) değerini inkâr etmişti. Bunun kaynağı cahillikti. Aynı şekilde sünnetin mütevâtir olmayanını inkâr eden bir başka grup da görülmüştü.

İkinci asırdan sonra bu fitneye son verilmişti. Şimdilerde aynı fitne, batı sömürgeciliğinin etkisiyle yeniden diriltildi. Bazı insanlar sadece cihad hadislerini, diğer bazıları da mütevâtiri, meşhuru ve âhâdıyla Hz. Peygamber'in sünnetinin bütününü, tamamıyla inkâr etmektedirler.3

Sünnet düşmanlığında batının etkisini ve yaşanan aldatılmışlığı anlamak için aslında bu iki tespit, yeterli ip uçlarını vermektedir. Biz de bu kadarıyla şimdilik yetiniyoruz. Ancak hadisimizin yorumu sadedinde bir iki noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz.

Evrensel Yorum İhtiyacı

Nasıl, içimizden seçtiği peygamberler aracılığı ile iradesini kullarına duyurmak, Allah Teâlâ için bir acz ve eksiklik değilse; sünnet de Kur'an-ı Kerim için asla bir yetersizlik belgesi değildir. Vahyi telâkkide Peygamberin aracılığına insanların nasıl ve ne ölçüde ihtiyacı varsa, Kur'an'ı anlamakta da Peygamberin yorumuna yani sünnete öylece ihtiyaç vardır.

Tabiî ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına yapılırsa yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, temelden yanlıştır. Hz. Peygamber tarafından önceden teşhis ve nehyedilmiştir. Hadisimiz bu teşhis, teşhir ve tehdidin belgesidir.

Muhatapların anlayışlarını belli ölçüde olgunlaştıracak ve belli çerçevede birbirine yaklaştıracak, doğruya yönlendirecek yetkili ve evrensel bir yoruma olan ihtiyaç ortadadır. Ümmetin bu ihtiyacını karşılayan, kimlik ve kişiliğini dokuyan yorum, Hz. Peygamberin yorumu, yani sünnetidir. Bu sebeple sünnet, İslâm'ı anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve yorumdur.

O'nun verilerine yöneltilecek hiç bir tenkit, ondan müstağni kalmayı haklı kılamaz. Yani ne sünnetsiz Müslümanlık olur ne de sünnet'e rağmen Müslümanlık olur.

Yaklaşım Bozukluğu

İslâm âlimlerinin tarih boyu verdikleri ilmi mesâileri, yabancı ve düşman kültür mensuplarının telkinleri doğrultusunda, düşmanca bir yaklaşımla değerlendirmek ve eleştirmek, iddia edildiğinin aksine, kimseye iyi bir ün kazandırmaz. Müslüman ilim adamları -şartlar ne olursa olsun- bu oyuna, batının bu sömürgecilik oyununa gelmemeli, yapacaklarsa, kendi öz değerlerinin avukatlığını yapmalıdırlar.

Kur'an'la sünnet'in arasını ayırma esasına dayalı iddia sahipleri, "keyfi İslâm" arayıcıları, önü alınamayacak hurafe ve bid'atlara kapı açacaklarını unutmamalıdırlar.

Bu tür anlayış ve arayış sahiplerini uyarmak, uyanmazlarsa kendilerini yalnızlığa ve ilgisizliğe terk etmek, herhalde günün en uygun metodu olacaktır. Zira Hattabî'nin de isabetle belirttiği gibi, "bid'at ve heva ehlinin selamını almamakla kişi, günahkâr olmaz"4

Sözü Hz. Ömer'in dile getirdiği teslimiyetle noktalayalım:

"Biz rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm dan, peygamber olarak da Muhammed'den memnun ve razıyız."5

Kaynaklar:

1. Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace, Mukaddime 2 (Tirmizi "bu hadis hasen bir hadistir" demektedir.).

2. Tuhfetü'l-ahvezi, VII, 425.

3. Dirâsât fi'l-hadisî'n-nebevî, s. 28-29. Konuya ait deliller ve tartışmaları, Azami'nin bu kitabından Doç. Dr. Abdullah Aydınlı tarafından tercüme edilmiş ve bu makale Erzurum A. Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nin 8. sayısında yayınlanmıştır, (s. 281-302) Aynı kısmın bir başka tercümesi de Dr. N. Topaloğlu imzasıyla Dokuzeylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nin 4. sayısında neşredilmiştir, (s. 433-455)

4. Meâlimu's-sünen, IV, 296.

5. bk. Buhari, ilim 26; deavat 64; fiten 15; itisam 3; Müslim, iman 56, Tirmizi, ilim 10.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...