Jump to content

Imam Gazali Hz.ve İhya


melbourne
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

İMAM-I GAZALİ KIMDIR

 

İmam-ı Gazalî, bugün bir kısmı İran toprakları içinde kalan Horasan'ın Tûs şehrinde hicri 45 tarihinde (M. 1058) doğmuş, yine Tûs'un yakınlarındaki Tabira kasabasında 505'de 55 yaşında vefat etmiştir.

 

Ömrünün ilk seneleri ilim tahsiliyle geçmiş, orta yaşlarında ilmin zirvesine çıkmış, itibar ve hürmetin en muhteşemini görmüş, sonraki senelerinde ise büyük bir fikri inkılâb geçirerek iç âlemine dönmüş, ihlâs ve tasavvuf mertebelerinde mesafe katetmiş, on bir seneyi bulan bir inzivaya girmiş. Bundan sonra eski Gazali'yi bırakıp yeni Gazali olarak meydana çıkmıştır. Son nefesine kadar da bu yeni Gazali'nin tamamen âhirete müteveccih niyet ve ihlâsı içinde devam etmiştir.

 

Gazali'nin tahsile başlangıç tarihleri ibretlidir. Bilgisi az, ama ihlâsı çok olan fakir babası, son günlerini yaşarken vefalı bir dost âlime vasiyette bulunmuş:

 

"Bu iki çocuğum Ahmed ile Muhammed'i sana vasiyet ediyorum. Bunların okumalarını te'min edip, ilim erbabı olmalarına sen yardımcı ol."

 

Bu vasiyetten kısa zaman sonra vefat eden masum ve muhterem babanın iki oğlu, bu âlimin himayesinde bir müddet mektebe gitmişler, ancak kendisi de fakir olan hoca efendi en sonunda gerçeği söylemeye mecbur olmuş:

 

"Evlâtlarım, babanızın size bıraktığı miras tükendi. Bundan böyle kendinizi himaye edecek bir medreseye, kaydolun. Benim size bakacak hâlimin olmadığını siz de biliyorsunuz!"

 

Kardeşi ile bir medreseye kaydolup okumaya başlayan Muhammed, sonraları bu durumlarını anlatırken der :

 

"Aslında biz medreseye ilim elde edip, maişetimizi te'min etmek için girmiştik. Ama ilim öyle azizdir ki, kendisini dünyevi şeylere âlet ettirmedi, bizi Allah için çalışmaya yöneltti."

 

Gazali, talebelik devresinde Tûs'tan uzaklara gitmeye başlar, Cûrcan'da bulunan meşhur âlim Cüveyni'yi de ziyaret edip, ilim ve irfanından müstefid olur. Bu seyahatları sırasında bir ara Tûs'a dönerken eşkıyaların saldırısına da maruz kalır. Soyguncular, kervânın diğer eşyaları arasında kendisinin yazdığı notları ile kitaplarını da gasbederler.

Gazalî buna hiç tahammül edemez, arkalarından koştuğu eşkıyanın reisine sızlanır:

"Ben ilim peşinde koşan bir talebeyim, tesbit ettiğim ilmi yazılarımı havi notlarım ve kitaplarım var aldığınız eşya içinde. Bunları kaybedersem benim hâlim nice olur? Emeklerim boşa gider!"

 

Eşkiya reisi buna kahkahayla cevap verir:

"Sen nasıl ilim sahibisin ki, kâğıtların elinden alınınca ortada kalıyorsun, sermayen yok olup gidiyor?"

 

Bu cevap Gazali'de şimşekler çakmasına sebep olur. Artık kitaplardaki ilme güvenmekten vazgeçer, ilmi hâfızasına alma gayreti başlar. Ne okursa, ya ezberler, ya da fikir olarak hazmedip, özetini benimsemeyi esas alır.

 

Bu gayret ve azmi sayesinde kısa zamanda yaşadığı devir ve muhitin tek âlimi olmaya namzet hale gelen Gazali, Tûs'tan ayrılıp Bağdad'da, Nizamiye medresesine gelir. Burada meşhur Nizamülmülk'ün dikkatini çeker. Nihayet en yüksek pâyeye erişerek Nizamiyye medresesinin başmüderrisliğine tayin edilir.

 

Dört yıllık Nizamiye başmüderrisliği esnasında kendisini gölgede bırakacak bir başka âlim çıkamaz. İtibar, nüfuz, makam, mevki... Devlet büyükleri nezdinde hürmet ve saygı en yüksek noktada...

 

İşte tam bu sırada Gazali'den müthiş bir ruhu inkılâp meydana gelir. Herkesin, gıpta ve imrenme ile baktığı zirvedeki halini, o aldatıcı, oyalayıcı bir ihlâssız hâl olarak değerlendirmeye başlar. Tıpkı Bediüzzaman'ın, "Dârü'1-Hikmeti'1-İslâmiye"de âza iken geçirdiği rûhî tekamül gibi bir enfüsi ameliyata girişir.

 

Gazali, Nizamiye'nin başmüderrisi iken gösterilen itibar ve hürmetin zirveye çıktığı bir sırada, Abbasi halifesi ve Selçuklu Başvezirinin büyük ikram ve izzetlerine rağmen tatmin olmayıp iç âlemine, kendi tefekkürüne dönmeye başlayınca, kesin kararlar verir.

Bu sebeble dört yıldır süren meşhur başmüderrislik vazifesinden istifa ile Şam'a doğru yola çıkar. Mânâ büyüklerini ziyaret edip, tasavvuf ehlinin hâllerini inceledikten sonra Şam'ın meşhur Camii Emeviye'sinin geniş minaresi içinde inzivaya çekilir ve bu inziva, tam on bir yıl sürer.

 

Bu sırada zaman zaman mütevazi gruplara vaazlar verip, sohbetler yapan Gazali, eserler yazıp, tefekküre de dalmış, insanların hâlini, iltifat ve ikramlarının faniliğini, insanı gerçeğin tatmin etmesi gereğini pek açık seçik anlamış, derin feyizlere, ilhamlara mazhar olmuştur. Tabiri câizse işte asıl mürşid Gazali, bundan sonra meydana gelmiştir.

 

Nitekim başmüderrisliği senelerindeki şöhretli günlerini anlatırken şöyle demektedir:

"Kendi durumuna baktım, bir de ne göreyim, dünyevi alâkalar içine dalmışım: Onlar beni her taraftan sarmışlar. İşlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli, okutup, öğretmekti. Fakat bu sahada da âhiret için ehemmiyetsiz ve faydasız şeylerle uğraşmışım!.. Zira öğretim sırasındaki niyetimi düşündüm. Baktım ki, Allah rızası için değil, mevki ve şöhret hissiyle hareket etmişim. Bu hâlimle uçurumun kenarına geldiğime, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim."

 

Görülüyor ki, büyük ilim ve mâneviyat adamı, bizlerin sevap derecesinde gördüğü birçok hususları bile riyâ ve ihlâssızlık karışıyor endişesiyle terkediyor, çok derin bir ihlâs ve mânevî temizlik ameliyesine girmekten çekinmiyor.

 

Elli beş senelik ömrü azizinin yarısından sonrasında böylesine bir ruhi inkılâb geçirip kısmen dünyaya bakan eski Gazali'yi terkederek tamamıyla âhireti esas alan yeni Gazali'ye geçen İmam-ı Muhammed, bundan sonra kaleme aldığı eserlerinde daha başka bir ihlâs ve mânevi değerler manzumesi işlemeye muvafak oluyor.

 

Nitekim Gazali, Şam'daki Emeviye Camii'ndeki on bir senelik inzivadan sonra kendi memleketi olan Tûs'a dönüşünde evinin iki yanına iki tane de âhiret evi mânâsında ek bina inşa ettiriyor. Birinde fıkıhçıların kaldığı, ötekisinde ise ehli tarikatın sakin olduğu bu iki dershaneye de nöbetleşe giriyor, onların arasında ömrünün son günlerini yaşarken, hem Şafiî fıkhı, hem de ehli sünnet tasavvufu konusunda bilgi veriyor, feyiz ve ilhamlara sebeb oluyor...

 

Denebilir ki, Hazret-i Gazali, ömrünün son günlerini, hem Şafiî fıkhı, hem de tasavvuf yönünden en verimli şekilde yaşadı. Nitekim son anlarını nasıl yaşadığı anlatılırken şu ibretli hâtıra naklediliyor:

 

"Gazali, son pazartesi gecesinde yine epeyce tasavvuf ve fıkıh dersi ile meşgul oldu. Sabah, namazını kıldı. Sonra hazırlattığı kefenini istedi. Hemen getirdiler. Kefeni öpüp başına koydu, yüzüne sürdü ve dedi ki: "Ey benim Rabbim ve Mâlikim, emrin başım, gözüm üstüne olsun."

 

Çevresindekiler ağlaşmaya başladılar, ama onda bir korku ve telâş yoktu. Kıbleye karşı dönüp uzandı. Birşeyler okuyordu. Bir de baktılar ki, Hakk'ın emri vâki olmuş. Beş yüzü aşan değerli eserlerin sahibi koskoca Hüccetü'l-İslâm, sessiz, sedasız ruhlar âlemine göçmüş...

 

Erkek evlâdı olmadığından kız çocuklarından nesli devam eden Hazret-i İmam, bunca eserlerine rağmen ancak ailesini idare edecek derecede miras bırakmıştır.

 

Elli beş senelik ömür içine sıkıştırdığı beşyüzü geçen eserin içinde İhyâü'l-Ulûm, El-Münkızü mine'd-Dalâl, Kimyâ'yı Saadet gibi değerli eserleri vardır, Kelâm, felsefe, usül-ü fıkıh ilimlerine ait eserleri de kıymetlidir. İslâm âleminin halen her yanında okunan İhyâü'1-Ulûm çeşitli dillere, bu arada Türkçe'ye de tercüme edilmiştir. Allah makamını Cennet eylesin.

 

İmam Gazali ve İhya

 

Modern zamanlarda Ümmet´in yaşadığı arızalardan birisi de ilim ve alim konusundaki hassasiyet kaybıdır. Yaşadığımız durumun bir "arıza" olduğunu fark edemiyorsak, bu alanda oluşan boşluğu ?kaçınılmaz olarak? farklı unsurların doldurmuş bulunmasındandır. Tasavvurumuzdaki kırılmanın da, rahmet ve bereketin hayatımızı büyük ölçüde terk etmesinin de izahı burada yatmaktadır.

 

Son zamanlarda dikkatimi çeken bir hususa getirmek istiyorum sözü: Bu köşeyi takip edenler, zaman zaman "iç muhasebe" kabilinden, bazı alimler hakkında bir kısım tesbitlere yer verdiğimi biliyor. İmam el-Gazzâlî ve onun İhyâ´sı hakkındaki değerlendirmeler de bu cümleden olarak burada zaman zaman dile getirildi.

Bazı kardeşlerimin İmam el-Gazzâlî´nin adı geçen eserindeki bir kısım rivayetlerin durumu hakkında muteber ulemanın tesbitlerini nakleden ifadelerimden hareketle, Hüccetu´l-İslam´ı ve onun muhalled eseri İhyâ´yı gözden düşürme anlamına gelen tavırlar içine girdiklerine dair duyumlar alıyorum.

 

Bu meseleyi ülkemizdeki bir kısım çevrelerin, "bazı cahiller İhyâ´da uydurma hadis olduğu şeklinde iftiralar atıyor"a dönüştürdüğü de hesaba katılınca, bu mesele hakkında bir kere daha açıklama yapma ihtiyacı hasıl oldu.

 

Öncelikle belirteyim ki, ne İmam el-Gazzâlî, ne de onun İhyâ´sı hakkında kişisel kanaatlere dayalı değerlendirmeler yapmak benim haddim değil. Bunun, "geleneği sorgulamak" gibi, hesabı kolay verilemeyecek ve dile getirenin kolayca altında kalıverdiği söylemler eşliğinde yapılan sübjektif değerlendirmelerden öteye geçme şansı olmayan bir modern durum olduğu da açık.

 

Öyleyse mesele nedir?

İhyâ´da mevcut bir kısım rivayetlerin aslının bulunamadığı, gerek Tâcuddîn es-Sübkî, gerekse Zeynuddîn el-Irâkî tarafından açıkça ifade edilmiş bir husustur. Adı geçen iki alim de Şafiî mezhebine mensup Hadis hafızlarındandır. Her ikisi de Tasavvuf´a yakınlığıyla maruftur.

 

Şu halde söz konusu tesbitin ne el-Gazzâlî düşmanları, ne Hadis ilminin cahilleri, ne de Tasavvuf münkirleri tarafından yapıldığını söylemek mümkündür. Bu bir ilim borcudur ve ehli tarafından eda edilmiştir.

 

Peki İhyâ´da aslı bulunamamış rivayetlerin mevcut olması ne anlama gelir?

Bir kere şu noktanın altını kalın çizgilerle çizelim: Söz konusu rivayetler, İhyâ´nın hedefini, sistematiğini, temel tesbitlerini ve kıymetini etkileyecek türden değildir. Bu noktanın sağlamasını yapmanın en kolay yolu, es-Sübkî´nin zikrettiği ve aslını bulamadığını söylediği rivayetlere bakmaktır.[1] Yani İmam el-Gazzâlî, davasını bu rivayetler üzerine bina etmiş değildir. İhyâ´nın babları içinde zikredilen makbul hadisler, bablar içinde ele alınan meselenin esasını oluşturmaktadır. Söz konusu rivayetler ise konuyu teyit kabilinden tali unsurlar olarak zikredilmiştir.

 

Dolayısıyla "İhyâ´da uydurma hadis var" diyerek bu muhalled eserin kadrini küçümsemek sadece bize zarar verir. Ne İhyâ, ne de sahibi bundan en küçük bir zarar görür. İhyâ okuyan bir kimse, Hadis ilminin inceliklerini öğrenmek için okumaz. Bu eserin iddiası bu değildir. Din İlimlerini İhya adı ve amacıyla yazılan bu eserin, maksada bihakkın hizmet etmediği söylenemiyorsa, mesele bitmiş demektir. el-Irâkî´nin İhyâ´nın hamişinde basılan tahricine dikkat ederek yapılacak okuma maksadı fazlasıyla hasıl edecektir. Yeter ki bizim İhyâ´dan samimiyetle istifade etmek gibi bir amacımız olsun!

 

İmam el-Gazzâlî ve eserleri hakkında Mağrib ulemasından el-Mazerî ve et-Turtûşî´nin tesbit ve tenkitlerinin yine es-Sübkî tarafından ?dipnotta mezkûr eserde? muhtasaran cevaplandırıldığını da son bir not olarak düşmüş olalım.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Imam-ı Gazali (Arapça: أبو حامد محمد بن محمد الغزالي Abū Hāmid Muhammad ibn Muhammad al-Ghazālī), İslam âlimi. Batı dillerinde ismi Algazel'dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve Zeyneddin’dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehiddi. İctihadı, Şafii mezhebine uygun oldu. Konu başlıkları

 

  • 1 İlim Düzeyi
    • 1.1 Felsefeye Karşı Bir Yazısı

    [*]2 İmam-ı Gazali'nin Tasavvufa Girişi

    [*]3 İslam Devletine Etkisi

    [*]4 Vefatı

    [*]5 Selçuklu Sultanı Sencer’e Yazdığı Mektup

    [*]6 İmam-ı Gazali'nin sözlerinden bazıları

    [*]7 Eserleri

    [*]8 İngilizce'de Gazali

    • 8.1 Eserlerinden örnekler

    [*]9 Dış Bağlantılar

İlim Düzeyi

 

İmam-ı Gazali, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan’a gitti. İmam Ebu Nasr İsmaili’den bir müddet ders aldı. Sonra Tus’a döndü. Cürcan’dan Tus’a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: as “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi.

 

Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

 

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, öğrenimine devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişabur’a gitti. Zamanın bilimadamlarından olan İmam-ül-Harameyn Ebu’l-Meâli el-Cüveyni’nin öğrencisi oldu. Hocası ona yakın ilgi gösterdi. Burada usul-i hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerinde eğitim aldı. Ebu Hâmid er-Rezekani, Ebu’l- Hüseyin el-Mervezi, Ebu Nasr el-İsmaili, Ebu Sehl el-Mervezi, Ebu Yusuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri belli başlı hocalarıdır.

 

Nişabur’da öğrenimini tamamlayınca, Selçuklu veziri ünlü devlet adamı Nizamülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti. O zaman ortaya çıkan muhalif fırkaların yüksek düşünsel seviyelerine ulaşarak kendilerine iktidarın "cevabını" verecek, halk nezdinde iktidarın "meşruiyetini" tedarik edecek alim olarak görüldüğünden saray tarafından şiddetle desteklendi.

 

Bu sırada otuz dört yaşında bulunan imam-ı Gazali'nin sunnilik meshebi vasıtası ile Selçuklu iktidarına yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, şimdiki tabirle, onu Nizamiye Üniversitesi rektörlüğüne tayin etti. Ebu Mansur Muhammed, Muhammed bin Esad et-Tusi, Ebu’l-Hasan el-Belensi, Ebu Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan da kitaplar yazan imam-ı Gazali'nin şöhreti arttı. Nizamiye Üniversitesinde bulunduğu yıllarda, Kitabü’l-Basit fil-Füru, Kitab-ül-Vesit, El-Veciz, Meahiz-ül-Hilâf adlı kitaplarını yazdı.

 

Felsefeye Karşı Bir Yazısı

 

İmam-ı Gazali , felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını El-Munkızu min ed-dalâl kitabında şöyle anlatmaktadır:

 

“İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikayesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhâd damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tabiiyyun ve İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr ederler, bunlar zındıktır. Tabiiyyun; bunlar da ahiretin mevcudiyetini kabul etmediler.

 

Cenneti Cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktır. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı red etmişlerse de kendilerini bid’at ve küfürden kurtaramamışlardır.” Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır.

 

İmam-ı Gazali resmi mezhep olan sunniliğin iktidar tarafından verilmiş biçimine teokratik gerekçeler üretmek, iktidara muhalif felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve böylece "itikada felsefe karıştırılmaz" şeklindeki resmi bahane ile muhaliflerin sesini kısabilmek için yaptığı bu çalışması neticesinde kendisine de filozof ünvanını layık görenler olmuştur. Gazali'nin şiddetle karşı durduğu muhalif düsturlar, aklı temel almışlardır. Onlara göre, Allah'ın kullarına bahşettiği en büyük nimet akıldır ve bu nimetten yararlanmayan bir kul en büyük günahkardır. Akıl yürütmek faaliyeti ise felsefeyi beraberinde getirir. Gazali yandaşları ise aklı neredeyse tümden reddetmiş, iktidarın vazgeçilmez dayanağı olan hakim islam anlayışının, kendisine yönelecek muhalefeti ve sorgulamayı engellemek maksadı ile "düşünmeyen kul" yaratma hedefine uygun hareket etmişler ve buna uygun olarak müslümanlığı kendi anlayışlarına indirgemişlerdir.

 

İmam-ı Gazali, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazali’yi vekil bırakarak Nizamiye Üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmi çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam’da kaldığı iki yıl İhyâu-Ulumiddin’i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada Bâtıni denilen fırkaya karşı Mufassıl’ul-Hilâf, Cevâb-ul-Mesâil ve Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan El- Maksad ül-Esmâ adlı eserini yazdı. Kudüs’te bir müddet kaldıktan sonra hacca gitti. Haccını müteakiben Bağdat’a döndü. Nizamiye Üniversitesinde, Şam’da yazdığı İhyâ’sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu.

 

Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus’a gitti. Burada yine Bâtınilere karşı Ed-Dercülmerkum kitabı ile El-Kıstâs-ul-Müstakim, Faysal-ut-Tefrika, Kimyâ-ı Seâdet, Nasihât ül-Müluk ve Et- Tibr-ul-Mesbuk adlı eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra Selçuklu veziri Fahr-ül-Mülk’ün emri üzerine bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdi. Tasavvufu anlatan Mişkât-ül-Envâr adlı eserini de bu sırada yazdı..

 

İmam-ı Gazali'nin Tasavvufa Girişi

 

İmam-ı Gazali'nin tasavvufta mürşidi, Silsile-i aliyyeden olan Ebu Ali Farmedi'dir. Onun tarafından eğitildi. Kısa bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a döndü. Elli beş sene yaşayan imam-ı Gazali, ömrünün son yıllarını Tus’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Elli yaşını aştığı bu sıralarda El-Munkızu Aniddalâl, fıkhın kaynaklarına (Usul-i fıkha) dâir El-Mustesfâ ve selef-i salihine (Ehli Sünnet itikadına) tâbi olmayı anlatan İlcâmü’l-Avâm an İlm-il-Kelam adlı eserlerini yazdı.

 

İslam Devletine Etkisi

 

İmam-ı Gazali'nin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasi ve fikri bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat’ta Abbasi halifelerinin hakimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devleti'nin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı Gazali, bu devletin ünlü hükümdarları Tuğrul Beyin, Alp Arslan’ın ve Melik Şah'ın devirlerini yaşadı. Melik Şahın ünlü veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu. İmam-ı Gazali 23 yaşındayken doğuda Hasan Sabbah ve adamları, iktidarın vazgeçilmez dayanağı olan sunni otoriteyi yıkmak gayesi ile İsmailiyye düsturunu yaymaya çalışıyorlardı.

 

Mısır’da Şii Fatımi Hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları Müslümanlardan almak için ilk Haçlı seferleri de İmam-ı Gazali zamanında başlamıştı. Bunlardan birincisi olan Haçlı seferine katılan Haçlılar, Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Kılıç Arslan’ın üstün gayretlerine rağmen 200 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi (1096).

 

İslam âlemindeki bu siyasi karışıklıkların yanında iktidarın en temel dayanağı olan sunni anlayışa ilişkin gerçekleri ortaya çıkaran güçlü muhalif söylemler de vardı. Bunun yanında ortadoğu coğrafyasındaki iktidarı ve zenginliği ele geçirmek isteyen gruplar, halk arasında meşruiyet kazanmak gayesi ile farklı islami anlayışlar ve disiplinlerden faydalanmak çabasındaydılar. Aklı temel alarak gerçek islam anlayışını günyüzüne çıkarma iddiasındaki muhaliflerin çabaları iktidarın şiddetle dayandığı bağnaz sunni ideolojiye yönelik inancı hızla sarsmaya başlamıştı.

 

Bu muhalifler, felsefe, tarih, coğrafya, tıp, matematik anlatan kitapları okuyarak öğrendikleriyle İslamı ve "yaradanı", iktidarın ve onun Gazali gibi önemli hizmetkarlarının engelleme çabalarına rağmen halka anlatabilmeye başlamış, Kur’an-ı Kerim'in âyetlerinin manasını farklı yorum yöntemleri ile açıklamaya çalkışan Bâtıniler ve Mutezile ile diğer fırkalar iktidarı elinde bulunduran sınıfların şekil verdiği İslam anlayışına muhalif bir tutumla şekilci olmayan bir islamı savunmuşlardı. Böylece, İslam tarihinin en yoğun düşünsel-felsefi dönemi yaşanmaya başlandı;

 

Ömer Hayyam, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Haldun gibi önemli islam düşünürleri bu dönemde yaşadı. Bu yoğun düşünsel dönemde, iktidar yanlısı bir anlayışla muhalifler ile aynı düşünsel seviyede mücadele edebileceği umulan iktidar kalemlerinin başında, İmam-ı Gazali geliyordu.

 

O, bir taraftan sunni anlayışta talebeler yetiştirdi, bir taraftan da muhalif fırkaların muhalif inançlarını çürütme çabasındaki kitaplar yazdı. Üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bildiği ve Hüccetül-İslam adıyla meşhur olan İmam-ı Gazali, İslamın yirmi temel ilmi ile bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibiydi.

 

Vefatı

 

İmam-ı Gazali 1111 (h.505) yılının Cemaziyelevvel ayının 14. Pazartesi günü öldü.

Ölümüne ilişkin anlatılan hikayelerden bir tanesi şöyledir: İmam-ı Gazali, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu?.. Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?..” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:

 

“İmamın nâşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini, Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.” şeklinde İmam-ı Gazali, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına kavuşmuştu.

 

Selçuklu Sultanı Sencer’e Yazdığı Mektup

 

Selçuklu Sultanı Sencer’e nasihat için aşağıdaki mektubu yazmıştır:

“Allahü teâlâ İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hakim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

 

Cenab-ı Hakk’ın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

 

Bu ebedi padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha iyi fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki:

 

«Dünya kırılan altın bir testi, ahiret de kırılmaz toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir.» Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyyen bâki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz...”

 

İmam-ı Gazali'nin sözlerinden bazıları

 

34px-Vikisoz.png Vikisöz'de

İmam-ı Gazali ile ilgili özlü sözler bulunur.

  • Allahü teâlânın verdiği nimeti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).

  • Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.

  • Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!

  • Bil ki, kalble gıybet etmek, dille etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de caiz değildir.

  • Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur.

  • Allahü teâlânın, her yaptığımızı her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.

  • Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde bu günü elden kaçırmamak bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün âzâlarını haramdan koru.

  • Ey nefsim, sonra tevbe ederim ve iyi şeyler yaparım, diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tevbe etmeyi bugün tevbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.

Eserleri

 

İmam-ı Gazali, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmıştır. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. Eserlerinin sayısının 1000’e ulaştığı, Mevduât-ul-Ulum kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri Şeyh Ebu İshak Şirâzi’nin Hazâin kitabında yazılıdır.

 

Eserleri üstünde Avrupalılar her konuda yaptıkları gibi geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan Maurice Bouyges adlı müsteşrik Essai de chronologie des oeuvres de al-Ghazali adlı eserinde İmam-ı Gazali’nin 404 kitabının ismini vermiştir. Meşhur müsteşrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen Litteratur adlı eserinde, eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959’da dört Alman ordinaryüs profesörü, İmam-ı Gazali'nin kitaplarını okuduktan sonra İmam’ın kitaplarını Almancaya çevirerek sonunda müslüman olmuşlardır.

 

İmam-ı Gazali'nin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce eşsiz eser arasında Gazali'ye ait birçok eser de yok olmuştur. Bu sebepten bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamıştır.

 

Kelam Alanındaki eserleri

 

  • al-Munqidh min al-dalal, "Delaletten Hidayete"
  • al-Iqtisad fi'I-i`tiqad, "İtikatta İktisat"
  • al-Risala al-Qudsiyya, "Kudüs Risalesi"
  • Iljam al-'awam 'an 'ilm al-kalam, "Halkı İlmi Kelamdan Koruma"
  • al-Maqasid al-Asna fi sharh asma' Allahu al-husna, "Esma-ı Hüsna'nın Şerhinde Açıklama Yolları"

Tasavvuf

 

  • Ihya' 'ulum al-din, "Dini İlimlerin İhyası", Gazali'nin en önemli eserlerinden biridir.
  • Kimiya-yi sa'adat, "Mutluluk Kimyası" (Farsça kaleme alınmıştır.)
  • Mişkat ül-enwar, "Nurlar Feneri"
  • Kitab al-arba'in fi usul al-din, "Dinin Kırk Temeli" (İhya'nın Özeti)
  • Mizan al-'amal, "Fiillerin Kıstası"

Islam Felsefesi

 

  • Maqasid al-falasifa, "Filozofların Amaçları"
  • Tahafut al-falasifa, "Filozofların Tutarsızlıkları", Ibn Rüşd bu esere karşılık olarak ünlü reddiyesi Tahafut al-tahafut (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)nı kaleme almıştır.

Fiqh -Fıkhın Fıkhı

 

  • al-Mustasfa min 'ilm al-usul,
  • al-Wajiz, "Özet"
  • al-Wasit, "Vasıta"
  • Nasihat al-muluk, "Yöneticilere Nasihat"

Mantık

 

  • Mi'yar al-'ilm (İlmin Standart Ölçüsü)
  • al-Qistas al-mustaqim (Dengenin Kıstası)
  • Mihakk al-nazar f'l-mantiq (Mantıkta Delillerin Özü)

İngilizce'de Gazali

 

  • Freedom and fulfillment : Gazali'nın al-Munqidh min al-dalal ve diğer eserlerinden İngilizce'ye Richard Joseph McCarthy tarafından yapılan çevirisi. (Boston:Twayne Publishers, c1980) Reprinted Louisville: Fons Vitae, 2000.
  • Smith, Margaret, Al-Ghazzali: the Mystic, (London: Luzac, 1944) Hijra international Publishers of Lahore, Pakistan reprint. PDF
  • Laoust, H: La politique de Gazali, Paris, 1970. PDF
  • Campanini, M.: Al-Ghazzali, in S.H. Nasr and O. Leaman, History of Islamic Philosophy Routledge, London: 1996. Article
  • Watt, W M.: Muslim Intellectual: A Study of al-Ghazali, Edinburgh, EUP: 1963. Available on PDF
  • Marmura: Al-Ghazali's The Incoherence of the Philosophers, (2nd ed.). Brigham: Printing Press. ISBN 0-8425-2466-5.
  • Moosa, Ebrahim: Ghazali & The Poetics of Imagination, Chapel Hill, UNC Press, 2005. ISBN 0-8078-5612-6.

Eserlerinden örnekler

 

İhyâ-i-Ulumiddin,

Kimyâ-ı Seâdet,

Cevahir-ül-Kur’ân,

Kavâid-ül-Akâid,

Kitab-ül-İktisâd fil İtikad,

İlcâm-ül-Avâm an İlm il-Kelam,

Mizân-ül-Amel,

Dürret-ül-Fahire,

Eyyüh-el-Veled,

Kıstâs ül-Müstekim,

Tehâfet-ül-Felâsife,

Mekâsıd-ül-Felâsife,

El-Munkızu min ed-dalâl,

El-Fetâvâ, Hülâsât-üt-Tasnif fit-Tesavvuf.

(İlcâm-ül-Avâm an ilmi'l-kelam, Eyyüh-el-Veled, El-Munkızu min ed-dalâl, Durret-ül-Fahire ve Kimyâ-ı Seâdet kitapları Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Ehl-i Sünnet bu adamcagiza da kafir demedi mi ?..

--------------------

Yaşar Nuri Öztürk [email protected]

 

277b.jpgSaltanat dincilerinin İmamı Âzam'a zulümleri (1)

 

Geçtiğimiz hafta yayınlanan yazılarımda, değişik vesilelerle İmamı Âzam'ın düşüncelerine ve saltanat dincilerinden çektiklerine değinmiştim.

 

 

 

Okuyucularımız, bu konuyu biraz daha açmamı, İmamı Âzam'ın çektiği çilelerin ayrıntılarına biraz olsun girmemi istediler.

 

Bu yazı o isteklere bir cevaptır.

Öncelikle şunu bilelim:

Günümüz dincileri, İmamı Âzam'a yapılan kötülükleri inkâr edemedikleri için onları, anlam kaydırmalarıyla saptırırlar. Şöyle derler: “Evet, İmamı Âzam'a çok çile çektirildi, ama bunu o günün yönetimi yaptı; din zümresinin, ulemanın bunda hiçbir günahı yoktur.”

Bu söylem, tam bir yalan, tam bir saptırmadır. Günümüz dincileri, bu saptırmayla, bir yandan zihniyet ataları olan eski dincileri aklamak, bir yandan da benzeri birçok suçun faili olan kendilerini temize çıkarmak kurnazlığını göstermektedirler.

Gerçek onların iddia ettiği gibi değildir. İmamı Âzam'ın maruz kaldığı kötülüklerin tümünün arkasında, bugünkü dincilerin ‘ulema' yaftasıyla aklamaya çalıştıkları eski saltanat dincileri vardır. Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü'l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam'ın ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:

“Ebu Hanife'nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah'ı tespih ederiz.”

Dincilik şerirlerinin kin ve öfkeleri işte böylesine insanlık dışıdır.

O devrin yöneticileri bu ‘ulema' yaftalı sarıklı zalimlerin sadece âleti olmuşlardır. Yönetimin başındaki zalimler, ulema ve din zümresi fetva verip yolu açmadan, değil İmamı Âzam'ın, herhangi bir semt imamının bile kılına dokunamazlardı.

Tartışmasız gerçek şudur:

İmamı Âzam, yaşadıkları devrin ‘ulema' unvanlı saltanat dincileri tarafından, hem de en yakın meslektaşları olan ‘ulema' (örneğin, ünlü İbn Ebî Leyla) tarafından itham edilerek hedef gösterilmiş ve yönetimin başındakilerle kurulan işbirlikleriyle ezilmiştir.

Dinciliğin en ağır zulmüne uğrayıp sonra da dinciler tarafından putlaştırılan aydınların en tipik örneklerinden biri İmamı Âzam'dır.

İslam dünyasının en büyük mezhebinin kurucusu olan, bugünkü Türkiye'de de ‘dokunulmaz, tartışılmaz' kabul edilen İmamı Âzam (ölm. 150/767), yaşadığı günlerde, ‘dindışılık', ‘dini tahrip etmek', ‘peygamberin sözlerine ve sünnetine kafa tutmak', ‘Mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezhep mensup olmak'la suçlanmış, sonunda da ‘kâfir' ilan edilmiştir.

İmamı Âzam'a yapılan zulmün ibret verici yanlarından biri de şudur: İmamı Âzam'ın, kendisinden 150 yıl sonra yaşamış meslektaşlarından biri, hadisçi İbn Hibbân (ölm.354/965), ‘Kitabu'l-Mecrûhîn adlı eserinde, İmamı Âzam'ı ‘itikadı bozuk' yani ‘kâfir' ilan ederken, iddialarını, İmamı Âzam hakkında görülen bazı rüyalara dayandırmaktadır.

Sebeplerin başında, İmamı Âzam'ın şu iki tavrı gelmektedir:

1. İmamı Azam İslam'da akılcı akımın öncülerinden biridir. Akılcılığı öne çıkarmak, her devirde saltanat dincileri tarafından ‘en büyük günah' olarak görülmüştür.

 

2. İmamı Âzam, Hz. Muhammed dışında eleştirilmez kişi, Kur'an dışında eleştirilmez kitap kabul etmiyordu,

 

3. Hadis diye nakledilen sözlerin Kur'an'a aykırı olanlarına Peygamberimizin sözü olarak itibar etmiyordu. Ona göre, tartışmasız biçimde ve her kelimesiyle Hz. Peygamber'in sözü olan hadislerin (mütevâtır hadislerin) sayısı onyedi tanedir. Ötekilerin tümü az veya çok, şu veya bu yönden tartışmaya açıktır.

4. Dine sonradan sokulan kabullere (bid'atlara) şiddetle karşı çıkmıştır.

Bazı insanları ve bazı kitapları ‘dokunulmaz' ilan eden, Peygamberimize mal edilerek nakledilen her sözü ‘hadis' diye dayatan dincilik zihniyeti İmamı Âzam'ı, işte bu düşünceleri yüzünden, biraz da kıskançlıkların itişiyle, ‘kâfir' ilan etmiştir.

Bu gerçekleri bu halkın öğrenmesi kaçınılmazdır.

Bilindiği gibi, bir fıkıh dehası olan İmamı Âzam, hayatının son günlerinde zindanlara atıldı, orada da zehirletilip öldürüldü.

İmamı Âzam'a bunları yapan zihniyet damarının uzantıları, şimdi ne yapıyorlar? İmamı Âzam'ın bugünkü benzerlerini dışlamak için, İmamı Âzam'ı patlaştırıp kullanıyorlar.

Dinciliğin şerir zihniyeti işte böyle işlemekte, İslam'ın ve Müslümanların başına işte böyle bela olmaktadır. Onun alâmeti farikası şudur: Yeni düşünce öncülerine saldırmak için eskiden sövdüğü insanları putlaştırıp kullanmak.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Saltanat dincilerinin İmamı Âzam'a zulümleri (2)

 

İmamı Âzam, yaşadığı devrin saltanat dincileri tarafından neden ağır kötülüklere maruz bırakılıp sonunda da yok edildi?

 

 

 

Sebep, Büyük İmam'ın, akılcılığı ve eleştirel yaklaşımı öne çıkaran bir bilgin olmasıydı.

 

İşin bu yanını irdeleyen bazı satırları Kur'an'daki İslam adlı eserimizden nakledelim:

 

İmam Âzam Ebu Hanife şu ölümsüz tespiti yapıyor:

 

“Kur'an'ın onaylamayacağı bir hadis rivayet eden kişiye yaptığım ret; Peygamberimize yapılmış bir ret ve O'nu tekzip değildir. O, ancak bâtıl bir haberi Peygamber'e isnat edene yapılmış bir reddir. İtham, Peygamberimize için değil, onun için söz konusudur. Hz. Peygamber'in söylediği her şeyin başımızın ve gözümüzün üstünde yeri vardır.” (Muvaffak el-Mekkî; Menâkıbu Ebî Hanife, 87-88)

 

İslam düşünürlerinin önde gelenlerinden biri olan İbn Abdi'l-Berr (ölm. 463/1070)el-İntika' adlıeserinde, İmamı Âzam'la ilgili, gerçekten ibret verici tespitler kaydetmektedir. (bk. s. 136)

 

İmamı Âzam, en büyük sahabenin nakilleri de olsa, Kur'an'a ve mütevâtır sünnete uymayan hadisleri kabul etmiyordu.

 

Ehlisünnet diye anılan büyük Müslüman kitlenin bir numaralı mezhebi olan Hanefîlik'in öncüsü Ebu Hanife, yukarıda işaret edilen tutumu yüzünden hem de ömrünün son yıllarında, kendisine karşı olan saltanat dincileri tarafından 'kâfir' ilan edilmiştir. İbn Abdi'l Berr, onun ‘Müslüman olup olmadığında ihtilaf edildiği'ni, ‘küfründen dönmek üzere üç defa tövbeye çağırıldığı'nı, ama tövbe edip etmediğinin bilinmediğini iddia eden sözlere yer veriyor.” (bk. İntika', 146-149)

 

İmamı Âzam,Ehlisünnet'in dokunulmaz ilan ettiği Buharî (ölm.256/869) tarafından da ağır bir biçimde eleştirilmekte ve güvenilmez adam ilan edilmektedir. (bk. Buharî; Kitabu'z-Zuafa, ilgili mad.; İbn Abdi'l Berr; el-İntika', anılan yer)

 

Aynı Buharî, et-Târîhu'l-Kebîr adlı eserinde, İmamı Âzam'ı, ‘İslam'a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu' olarak nitelemektedir.

 

Bu itham kervanında, Sünnilik'in, bazı büyük isimleri yanında Şiî inancının bazı büyük isimleri de vardır. Buharî, onun çağdaşı olan Ebu Hâtim er-Râzî (ölm. 277/890) gibi ünlüler yanında, itikadî mezhep imamlarından biri olan ve bugün baş tacı edilen Ebul Hasan el-Eş'arî (ölm. 324/935. Maqaalâtü'l-İslamiyyîn, Mürcie bahsi) birinci gruba, Şiî düşüncenin ünlü isimlerinden el-Küleynî (ölm. 329/940) ile Nevbahtî (311/924) ikinci gruba örnektir.

 

Dahası var:

 

Hadis alanında Şiîlerin Buharîsi sayılan Küleynî, ünlü eseri el-Kâfî'de İmamı Âzam'a lanet okuyor. Sebebi, İmamı Âzam'ın, Hz. Peygamber dışında eleştiri üstü insan kabul etmemesidir. (Küleynî, el-Kâfî, Usûl kısmı, 1/57-58)

 

Anlaşılan o ki, mesele, her türden dincilik saltanatının putlaştırdığı kişilere dokunup dokunmamak meselesidir. Putlaştırılan kişilere dokunursanız, zulüm ve hakaretten kurtulmanız söz konusu değildir.

 

Ünlü 6 hadis kitabından birinin sahibi olan Neseî (ölm.303/915) de İmamı Âzam'ı hadiste ‘güvenilmez' ilan etmektedir. (bk. Neseî, Kitabu'z-Zuafa ve'l-Metrûkîn, ilgili md.)

 

İmamı Âzam'ın, dinciler tarafından, kendi şeflerini savunmak için geliştirilen ve bir tür ‘gizli şirk' olan ‘tartışma üstü kişiler' anlayışını da çok ağır bir şekilde eleştirdiğini biliyoruz. Bu eleştirilen insanlar içinde, sahabî diye kutsallaştırılanlardan bazıları da vardır. Kur'an'daki İslam eserimizden birkaç satır alarak gösterelim:

 

İmamı Âzam diyor ki, ‘Eğer müminlerin emiri Hz. Ali'nin izlediği tavır olmasaydı Muaviye, Amr b. As, Ebu Mûsa el-Eşa'rî gibi kebîre (büyük günah) sahiplerinin durumlarını bilemezdik.” (bk. Kadı Abdülcebbâr; Şerhu'l-Hamse, Kahire, 1965, s. 138)

 

“İmamı Âzam böylece, sahabî unvanı taşıyan birkaç ünlü kişiyi en büyük günahlardan bazılarını işlemekle itham ediyor. Yani onları ‘tartışılır kişi' ilan ediyor.” (Kur'an'daki İslam, 455)

 

Kur'an'ın, peygamberlere bile vermediği nitelikleri sahabeye veren, onları âdeta ilahlaştıran bir zihniyet, İmamı Âzam'ın Kur'ancı ve akılcı bu söylemlerine nasıl tahammül etsin!

 

Evet, ‘Müslümanların en büyük mezhep imamı' unvanına sahip İmamı Âzam'a bu isnat ve ithamlarla çok ağır zulümler yapıldı.

 

İmamı Âzam, örneklerden sadece biridir. Daha onlarcası, yüzlercesi var. Bizim Müslüman tarihimiz ne yazık ki, bu zulümlerle dolu bir tarihtir. Biz bu zulümleri, bağımsız bir çalışmayla halkımızın bilgisine sunacağız.

 

Dincilik teorisyenleri işin bu yanını saklayarak, o anda saldırdıkları kişiyi, örneğin, Atatürk'ü, İslam tarihinde ‘din dışı ilan edilen' ilk kişi göstermek gibi bir sahtekârlığa da başvurmaktadırlar.

 

Çıkıp şunu diyebilirler mi:

 

“Atatürk'ü din dışı ilan etmemizde şaşacak bir taraf yok. Bizim zihniyet atalarımız olan eski saltanat dincileri, İmamı Âzam gibi bir din büyüğünü bile, sırf akılcı ve eleştirici olduğu için ‘sapık, kâfir' ilan etmişlerdi.”

 

Akıl ve tarih bizi, Atatürk'e, İmamı Âzam ve benzeri İslam büyüklerine baktığımız pencereden bakmaya mecbur bırakıyor. Bu pencereden baktığımızda şunu söylemek bir vicdan borcu olur:

 

Bir insan (İmamı Âzam veya Atatürk) bir dinle, o dinin mensuplarına yapılan kötülüklerle risk alıcı bir ciddiyetle ilgileniyor, o kötülükleri eleştiriyorsa o dini kendi dini, o dinin mensuplarını kendi kardeşi, o dinin meselelerini kendisinin meseleleri olarak görüyor, o dine yapılan kötülüklerin yarattığı acıları içinde hissediyor demektir.

 

Atatürk, İslam konusuyla, bu dinin yanlış tanıtıldığını gören ve bunun için bir şeyler yapılması gerektiğine inanan bir Müslüman aydın sıfatıyla ilgilenmiştir.

 

Atatürk'ün İslam'la ilgisinin arka planının bundan başka bir açıklaması yok. O ilgiye bunun dışında bir gerekçe bulmaya kalkan sadece kendini rezil etmekle kalmaz, Müslümanlara da büyük kötülük eder. Sevindirdikleri ise İslam'ın, Müslümanların ve Türkiye'nin düşmanları olur.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...