Jump to content

El-Fethü’r-Rabbani Vel-Feyzü’r-Rahmani 1-2-3-4


melbourne
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Arapça aslı : El-Fethü’r-Rabbani Vel-Feyzü’r-Rahmani

Müellifi : Hz. Abdülkadir GEYLÂNÎ (1077-1165)

Birinci Bölüm :

Allah’ım, duygularımızı taatında kullan, kalplerimizi marifet nurunla doldur, hayatımız boyunca yolunda kalmak için bizlere başarı ihsan eyle… Bizleri geçmişteki iyilere kat, onlara verdiğini bize de nasip et. Onlara Zatını vermiştin, bize de ver. Âmin!... (19)

..Ömrü boyunca “Kahraman” lakabıyla gezen, onu, bir anlık cesaret sonunda almıştır. (18)

Halk arasında söylediğin sözleri, yalnız kaldığın zaman da söylüyor musun?.. Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman kabil oluyor mu?.. İşte, en önemli iş, bu oluyorsa mesele yok… Kapı önünde Tevhid, içeri girince de şirk!.. Yakışır mı?.. Bu nifak alâmetidir. İçi bozuk olmanın ta kendisidir.

Acırım sana. Sözün ittika (kötülükten sakınma)’dan açılıyor, kalbin ise fitne çıkarmaya meyyal. Şükrü dilinden bıraktığın yok; ama kalbin daima itiraz hâlinde… Allah’u Taâlâ bir Kudsî hadisinde şöyle buyurur:

-Ey insanoğlu, iyiliğim sana daima inmekte; ama senin de kötülüklerin bana gelmekte… Bu nasıl oluyor?...

Tehlikede olduğunu görüyorum, acıyorum. Allah’a kul olduğunu iddia ediyorsun, ibadet ederken de kalbinde başkasını saklıyorsun. Hakiki manada O’na kulluk etseydin; O’nda yok olurdun. O’nun varlığında erir, kaybolurdun. (20)

İbrahim (a.s.) peygamberin ana, babası küfre gitmişti. O, iki ölüden bir diri çıkardı. Onlardan koca bir İbrahim peygamber doğdu. Îman sahibi diridir. Küfür ehli ölü sayılır. Allah’ı Tevhid nuru ile bilen diri, müşrik ise ölüdür. Allah’u Taâlâ geçmişteki peygamberlere indirdiği bazı kitaplarda şöyle buyurdu:

-İlk defa şeytan öldü; çünkü bana karşı geldi. Bu yanlış iş, onun sonsuz yıkılışına sebep oldu. (23)

Ey evlâd! Bir eline dünyayı, öbür eline de âhireti al. İkisini yan yana getir. Bir yere yerleştir. Aralarından çık. Mevlâna yönel. Tek olarak Hakk’a yönel. Kalbin çıplak olsun; onda ne dünya, ne de âhiret bulunsun. Hiç biri olmamalı. (24)

Kalıbın kendine has işi vardır. Kalbe de has olan bazı işler bulunur. Sebep kisvesinden soyunmak, kullara dayanmamak, kalbin yapması gereken şeydir. Kalp tevekkül denizinde yüzer. Allah bilgisini varlığına sindirir. Onun sonsuz ilim denizine dalar. Sebebi bırakır. Sebebin asıl sebebini arar. (24)

Her şeyin bir karşılığı olur. Dünyaya ahiret, yaratılmışlara ise Yaratan bedeldir. Dünyayı kalbinden atarsan yerini ahiret alır; halk bir yana bırakılırsa yerini Hak alır. (25)

Bir adam Rasûlullah (s.a.v) efendimize geldi:

-Seni seviyorum ya Rasûlullah.. dedi.

-O halde fakirlik hâline razı ol..

Bir kişi yine geldi:

-Ben Allah’ı seviyorum.. dedi.

Efendimiz:

-O halde belâ gömleğini giy. Allah ve Peygamber sevgisini fakirlik hâli ve belâ takip eder.

Bundandır ki, birçok iyiler şöyle derler:

-Belâ Velîlere (Allah dostlarına) gelir. Tâ ki, bir iddia peşinde koşmayalar. Böyle olmasaydı herkes Velîlik iddiasında bulunurdu. (26)

Îman sahibinin çoğu hâli, sıkıntı ile geçer. Elindeki şeyler çok bile olsa, yine de sıkıntı içindedir. Çünkü bağlanmış olduğu birçok prensipler vardır. Onları yerine getirmek güçlüğü içinde kıvranır. Dünyada, ancak hiçbir prensibe bağlı olmayanlar rahat (!) eder. Onlar da hiçbir dine söz vermeyen dinsizlerdir. (27)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

Gökten ateş yağınca, kurtulacak bir kişi de olsa, namaz ehli olur. (31)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

Bir anlık iyi düşünce, bir gece sabaha kadar yapılan ibadetten daha hayırlıdır. (32)

Allah hiçbir işi yapmaya mecbur değildir. O, mülkünde ancak dilediğini yapar. Allah’ı mülk sahibi bil. Bu sahip hayırlıdır. Başkasını seçme. Senin için iyi olmaz. Bir ağır yük kaldırdığın zaman sırf kuvvetini görme. Allah’ın kudretini sez. (34)

Aklınızı, mantığınızı çalıştırın. Hisle, hevesle hareket etmeyin; bunlarla olan yolda kalır. Size bir hâl olmuş. Hep duygularınızla hareket etmektesiniz. Mantığınız ve aklınız çalışmaz olmuş. Önce bilgilerinizi geliştirin.İlim kaynaklarına kendinizi kavuşturun.İlme ererseniz işleriniz kolay olur. Varlığınızı koruyabilirsiniz. Mücerret ve muayyen bilgi ile yetinmeyin. Her gün bir başkasını öğrenin. Sipsivri bir bilgi sizi kurtaramaz. Siyahla beyazı seçme kabiliyetini gösterebilecek bilgiyi elde etmeye bakınız. (36)

-İlim, işi çağırır; iş onun çağrısına uyarsa iyi, uymadığı takdirde sahibinin boynunda çekilmez vebal olur. (36)

 

Allah’u Taâlâ, peygamberlerini kelam sıfatı ile terbiye eder. Sevdiği kulları ise ilham yoluyla ıslah eder. İlham Velîlere, kelam da peygamberlere gelir. Peygamberlerin vasileri Velî kullardır. Onlar peygamberlerin hakiki vekilleridir. Velî olanlar, peygamberlerin evlâdıdır. (39)

Her kime bir sevgi duyuyorsan aranızda manevi bir bilgi hasıl olur. Bu bağlılığın ve ilginin kimlere ve nelere olduğunu ve olması gerektiğini iyi öğren. İşlerini ona göre düzenle. Bir çok büyükler:

-Sevgi yakınlıktır, yakınlık ise sevgidir, derler.

Bunlar, maddi sebeplerle uzak da olsa manen yakındırlar.(40)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

Allah’ın kula verdiği büyük cezalardan bir de, kulun kendine nasip olmayacak şeyi aramasıdır. (40)

Allah’ım, bize dünya ve ahirette, sana ermiş olmayı nasip et. Sana yakınlık tadını ver. Seni görmeye kavuştur. Gayrı görmeden Zât’ınla yetinen kişilerden kıl. (44)

Hâlbuki bütün çabanız, yemeniz imkansız olan malı toplamakta.. Kavuşmanız ihtimali dahi olmayan nesneler düşünüyorsunuz. Yaptığınız binalara sağlığınızda oturmak belki nasip olmayacak. Yapın, edin, eyleyin; ama kalbinize sahip olun. Dışınız dünyayı yapsın, kalbiniz Allah ve âhiretle olsun… Kalbinizi dünyaya kaptırırsanız, Rabbinizin yüce makamı perdeler arkasına girer, rûhâni hava tarafınıza esmez. Allah hem Aziz’dir, hem de Celil’dir. (47)

İnsanlar istek ve arzuları kadar yükselirler. Yücelik, şahsi yararı bir yana atmaktır. Daima üstün ve iyi düşünmek hoş olur. İnsan, düşüncesine ve tuttuğu işe göre kıymet bulur. Buna göre, tuttuğun işte bir fayda umuyorsan, o fayda kadar büyük olursun. Herkes himmetiyle ölçülür. Dünyalık isteyen dünyalık bulur ve değeri o kadar olur. Allah’ı isteyen Allah’ı bulur, kıymeti de o kadar büyük olur. (47)

Bu yol sükûtla başlar; ilki budur. Konuşmak sonradan gelir. Sus, taşma, içini doldur; sonra izin al, konuşmaya koyul. (48)

Dininiz dört şeyle gider:

1-Söylediğiniz, işinizi tutmazsa…

2-Bilmediğiniz işlere karışırsanız…

3-Bilmediğinizi öğrenmez, dolayısıyla cahil kalırsanız…

4-İnsanları, bilmedikleri şeyleri öğrenmekten alıkoyarsanız… (53)

Ey cemaat! Zikir meclisine fırsat buldukça geliyorsunuz. Ama ona bir ihtiyaç duyarak gelmiyorsunuz. Bu yüzden gereği gibi faydalanmak size nasip olmuyor. Şifa bulmak için ona geliniz. Vakit geçirmek için geliyorsunuz. (53)

Bir de seçme insanların cenk ettikleri şey vardır ki, o da, dünyayı, âhireti ve Hak’tan gayri her ne ki var, onu bırakmaktır; bırakmak için elden geldiği kadar cenk etmektir.

Kasd yalnız Allah olmalıdır. Cihad, O’nun düşmanları ile olmalıdır. Çalışmak lâzımdır; ama her şeyden önce neye ve kim için çalışmak gerekse onu bilmek icap eder. (56)

Nebi (a.s.) şöyle buyurdu:

-Ellerin terbiyeli olsun…

Bunun ince ve derin manası vardır. Anlayan anlar. Biz de şöyle anlatırız:

Gün olur, derde düşersin. Kendini dilenciliğe verme, çalış, zenginliği görürsün.

Bir de şöyle anlatılabilir: Erenlere kavuştuğunda önlerinde tazimle dur. Onlara saygı göster. Kalbinden bir şey isteme. Elini onlara ihtiyaç kastı ile açma. Onlar sana gerekeni bilirler, verirler. Kalbini bozarsan münafık olursun. Elini uzatırsan, ihlas sahibi olmadığın sezilir. (56)

Peygamber (s.a.v) Efendimiz çok düşünürdü. Daimi tefekkür hâlinde idi. Az sevinirdi. Gülerken ancak ön dişleri açılırdı. Onun üzüntülü zamanı sevinçli zamanından daha çoktu. Sen, O’nun ümmeti değil misin?.. O’nun gibi ol… Az gül. Ancak karşındaki zâtın kalbini hoş etmek için tebessüm et. (57)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Îman sahibi yüzden sevinçli görünür, ama içi yanar.

Îman sahibi, kalbindeki hüznü yüzünün şenliği ile örter. Bunu ancak Îman sahibi yapar. Îmanı kuvvetlendikçe nefsine daha çok hakim olur. İçinden çok düşünür, tefekkür âlemine dalar. Çok ağlar, az güler.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bunu da anlatırken buyuruyorlar ki:

-Îman sahibi, Mevlâsına kavuşuncaya kadar rahata eremez.

Îmanlı kişi çalışır, kazanır, ama içten Mevlâ ile olur. Zâhirde kullarla, ev halkı ile olur, ama iç âlemi Rabbine dönmüştür. İç âlemi o kadar zengindir ki, bunu kimse bilemez. O da bu sırrını kimseye demez. Ne hanımı, ne çocukları, ne komşusu, ne de halktan bir bilir. Onun iç âleminin zenginliğini Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin şu yüce kelâmı bildirir:

-İşlerinizi gizli tutarak yürütmeye gayret ediniz. (58)

İnsanları senin için üçe böleceğim:

Birincisi; câhil, hakiki âleme sevgisi yok.

İkincisi; Seçme ve iyilerle olan.

Üçüncüsü; iyilerin bizzat kendileri ve iyiler.

Hakîki âleme sezisi ve duygusu olmayana “âmi” tabir edilir. Bu, İslâm dininin temel prensiplerine uyar. Hiç ayrılmaksızın, Allah ne buyurmuş, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ne demişse onu bilir. Ve bu bilgisinin dış kabuğunu bir türlü yırtamaz, dolayısıyla ötelere geçemez. Bu adam şu ilahi fermanın hükmü altındadır:

-Peygamber size ne ki getirmiş, ona uyunuz. Ve her neyi ki yasak etmiş, onu da yapmayınız. (59/7)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

O “âmi” tabir ettiğimiz, bu yolu kendine seçer, işlerini yukarıda beyan edilen ferman dahilinde yürütürse, saf bir gönül sahibi olur. Ama biraz da iç âleme yönelmesi şarttır. Biraz daha ilerler, hakikatlere daha çok anlayış peyda ederse, Mevlâ ona ilham kapısını açar. İyiliğini ve kötülüğünü o ilhamla seçer. Bir âyeti kerimede şöyle beyan edilir:

-Allah ona iyiliğini ve kötülüğünü ilham etti. (91/8)

İşbu anlatılanlar “âmi” kulun vasfıdır.

Bu zatın kalbi yanlış yol tutmaktan titrer. Her şeyde bir işâret bekler. Kur’ân-ı Kerim okur. Orada bulamayınca Peygamber (s.a.v.) Efendimizin emirlerine bakar, orada da bulamazsa bekler. İşinde çalışırken bir melek onu idâre eder. Yolunu aydınlatır. Bu anlatılanlar, İslâm dininin zahirde beyan edilen emirlerini yerine getirdikten sonra başlar. Îmanı kuvvet bulur. Tevhid nuru kalbe yerleşir. Sonra dünya kalbinden çıkar. Daha sonra halkın hayrını ve şerrini görmek de kaybolur. Her türlü maddi iş ve korku gidince, ilâhi ilham gözükmeye başlar; ama bu gözün göreceği cinsten değil.

Artık sabah olmuştur. İkinci hâl başlar. İyilere mensup olur. Îman nûru gelir. Takva ışığı peyda olur. Amel nuru, sabır nuru, sevgi ve olgunluk nuru da gelir; cümle nurlar birleşir ve artık o da bir insan olur. Bunlar tek tek birer meyvedir. Ancak İslâm dininin hakkı ödendikten sonra başlar ve onun bereketi ile olgunlaşır.

Artık ebdallık başlamıştır. Ebdallar bizzat iyilerdir. Seçmelerin seçmesidir. Bunlardan öte kulluk makamı yoktur. Bunlarda bir iş için evvela İslâm dininin emri gözetilir. Sonra bizzat emir alınır; sonra bizzat ilâhi hareket ve ilham beklenir.

Saydığımız üç şeyin ötesinde hayat yoktur. Manevi ölüm vardır. (64,65)

Bütün varlığından soyun. Varlığını terk et, kendini Hakkın kuvvet eline bırak. Varlıksız olarak O’nun önünde dur. Bu hâlinde şirk olmasın. Sebepler araya sokulmasın. Kullar araya girmesin.

O’na kaç. O’na kesil, üryan olarak yola koyul. Ne sen ol, ne de başkası. Parça parça, ayrı ayrı O’na yürü. O, seni derler ve toparlar. (67)

İlk önce sana ermiş biri lazım. O, seni elinden tutup Hakk’a aparacak. Sonra nefsini ve tabii hevânı yok edeceksin. Daha sonra Hakk’dan gayrı bilinen ne varsa göremeyecek, onları ölmüş bileceksin. Kurtuluşun bu yoldadır.

İlk başta, Hak yolunda saçları ağarmışların kapısına koş. Onlardan alacağını al, yine hücrene dön. Bu kez Mevlâ ile olursun. Bir sen, bir de O olur. Aradan bir zaman geçer, sen de kaybolursun. Sonra kim kalır, her halde anlarsın?... (68)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

Allah sevdiği kimseyi üzmez, ama tecrübe için bazı belâlar verir. (69)

Allah bir kimse için hayır dilerse halkın kapısını ona kilitler, onların iyiliğini keser, bu sebeple o kul da Hakk’a koşar. Bucaklardan haz alır, deniz sahilinde dolaşır. Hiçbir şeyi olmayanı bırakır, her şeyi olana gider . (72)

Halkın maddi yararını umarak onlara dönmek, Hak’tan yüz çevirmek olur. Hak’tan gayrı neye gönül kaptırıyorsan, onlar senin için put sayılır. (72)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-Yalan Îmanı kaçırır, buyurmuşlardır.

Her kap içindekini sızdırır. Yaptığın iş inancına delildir. Dışın içini gösterir. Bazı büyükler:

-Dış, için örneğidir… derler.

Hak ehli, yani Allah’ın has kulları, seni çabuk anlar. Onların birine düşersen edepli ol. Onu karşılamadan önce günahlarına Tevbe et. Onların yanında küçüldüğünü bil. Onlara tevazu göster. İyi kullara gösterilen tevazu Allah için olur. Bir kimse, Allah için kendini engin gönüllü ederse, Allah onu yüceltir. Senden üstün herkesin yanında edebini iyi et. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

-Bereket ve bolluk büyüklerinizin bulunduğu yerdedir.

Peygamberimiz bu kelamı ile, yaş büyüklüğünü kast etmiyor. Allah’ın emrine uyulmadıktan sonra yaş büyüklüğünün bir önemi olmaz. Büyük denince; yaşı olgun, başı dolgun olmalı, Allah’ın emrini tutmalı. Yasak ettiği şeylerden kaçmalıdır. Kitaba, sünnete göre iş tutmalıdır. Yoksa bir çok yaşça büyükler vardır ki, onlara selam vermek bile caiz değildir. Yüzünde bereket değil, bilakis şer vardır.

Büyükler Allah’ın emrine göre yürürler, yasak şeylere bakmaktan çekinirler. Bildikleri ile amel ederler. Yaptıkları işe riya karışmaz.

Büyükler saf olur, Allah’tan gayrı varlıktan kaçar. Büyükler saf kalbe sahiptir. Allah’ı içinden kopup gelen nurla bilir. İlim sahibidir. Her kim ki kalb bilgisine sahiptir, O Hakk’a yakın olur. İçinde dünya sevgisi olan kalb Allah’ın nuruna karşı perdelidir. Ahiret sevgisine düşen kalb, Allah yakınlığından perdelidir.

Dünyayı sevdikçe ahiret sevgin azalır. Ahireti sevdikçe Allah’a yakınlığın azalır. (74)

İbadeti terk etmek zındıklıktır. Hatalar yapmak, Hakk’a isyan sayılır. Bu büyükler, hiçbir halde yapılması gerekli ibadetleri yapmaktan muaf olamazlar. (79)

Yalnız kaldığın zaman, ülfetin kiminle? Tek olduğun zaman kim yoldaşın?... (85)

Haddizatında oruç ve namazın aslı bozulmaz; fakat ecri ve mükafatı olmaz, esas gaye ele geçmez. (86)

Ümitsizliğe kapılma. Yapan Allah’tır. Bir darlık gelir, az sonra geçip gider. Sen sabırlı olmaya bak. Belâdan kaçma. Sabırlı ol. Ufak tefek sıkıntılar temel kaideler arasındadır. Her şeyin kökünde bunlar çıkar. Peygamberlik hâlini ele al: İçinde belâ ve sabır vardır. Velâyet hâlini al, içinde darlık, yanında da sabır mevcuttur. Belalar da onunla def olur. Belanın olmadığı yerde sabır da bulunmaz. Beladan kaçan sabrı bir yana atar. Sabrı bırakan, cümle manevi hâllerden mahrum yaşar. Sabrı bırakıp kaçman; velâyet, marifet, Hakk’a yakınlık hallerinden uzak olmayı arzu etmen demek olur.

Îman sahibi yalnız Allah’tan korkar. Başkasından ne korkar, ne de bir şeyler bekler. Onun kalbine Hak tarafından kuvvet ve kudret konmuştur. O kuvvet sayesinde Hakk’a yaklaşır. Kalbi Hakk’da, kalıbı ise yerdedir. Allah’ü Taâlâ onları haber verirken şöyle buyurdu:

-Onlar, katımızda sevilmiş ve seçilmişlerdir. [38/47] (88)

Ey evlad! Dünyada her şey lazım. Tatlının yeri var. Acı da gerek. İyiliğin ve fesadın da bir gereği bulunur. Dert olur, safa vardır. Tam safa hâlini istiyorsan, kalbinden halkı çıkar. Her varlığını Hakk’a bağla. Dünyadan kalbini çek. Çocuklarını Rabbına emanet et, O’na teslim et. Kalbini her şeyden temiz olarak çıkar. Ahiret kapısına yönel, yönel de içeri girmeye gayret et.

Her şey bir gayeye matuftur, onun için yapılır. Bu dünyayı bırakıp öbür âleme yönelmek, Hak Taâlâyı bulmak içindir. Ahiret âlemine geçtiğinde aradığını bulamazsan hemen kaç, O’na yakınlığı ara. O’nu bulduğun takdirde her şeyi bulmuş sayılırsın. Allah’ü Taâlâ’yı seven, gayrını neyler? Cennet, derece ve makam arayanlar içindir. Manevi tüccarlar onu ararlar.

...

Cennet; oruç tutanlar, namaz kılanlar, kötülükleri bir yana atarak şahsi kötü duyguları bırakanlar içindir. Oruç içinde oruç vardır. Ev içinde ev vardır. Birine varmak için öbürünü terk etmek lâzım. Sizden iş istiyorum, söz değil. Söz etmeden iş tutunuz.

Allah’a arif olanlar, her işlerini Hak için yaparlar. Başlarında demir dövülse, ses etmeden vazifelerine devam ederler. Yerde gezerler… Yeryüzü her an değişir, başka şekle bürünür, ama onlar buna aldırış etmezler…

Hak ehli, yalnız Allah’ı bilir, başkasını göremez. Başkasının sözünü işitmez. (89)

Âhireti dünyada öne al; böyle yap, ikisini birden kazanırsın. Dünyayı âhiretten öne alacak olursan ikisini de kaybedersin. (91)

Hak Taâlâ, Musa peygambere şöyle buyurdu:

-Seni zâtım için seçtim. [20/41]

Yani, benden başkası seni meşgul edemez. Şehvet duyguları, geçici tatlar ve zevkler seni benden alamaz. Yer ve gök benim katımda söz sahibi olamazlar. Cennet seni doyuramaz, ateş seni korkutamaz. Mülkün sende kıymeti yoktur, yokluk seni düşündüremez. Hiçbir bağ seni benden çekemez. Benden başkası seni meşgul edemez. Her hangi bir şekil seni eğlendiremez ve bana perde olamaz. Hiçbir yaratığın bende hakkı yoktur. Tabii istek ve şahsi duygular burada yer alamaz. (92)

Bir şeyin haram olduğunu söylüyorsun. Ama durmadan yapmaktasın. Bir şeyin helâl olduğunu söylerken yapmıyorsun. Sende sadece bir iştaha var. Başka bir şey yok.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Cahile bir defa yazıklar olsun, âlime yedi defa…

Cahile bir defa… sebebi, bilgisiz kalışı. Âlime yedi defa… sebebi, o bildiği ile iş tutmayışı… İlmin bereketi ondan uzaktır; yalnız vebalini yüklenmiştir. (94)

O büyük insanlar, kıyamet günü peygamberlerin yanında bulunur. Rabları tarafından peygamberlere ne verildi ise onlara da verilir.

İlmi ile amel etmeyenin cezası büyüktür. Bunu Hak Taâlâ bize şu âyeti ile haber veriyor:

-Onun misali, üzerine kitap yüklenen himara (eşeğe) benzer. [62/5]

Himar kitaptan ne anlar?..

Yalnız yükünü taşır ve yorulur. Bir kimsenin ilmi çoğalınca, Allah’tan korkusu da çoğalmalıdır. Bilgi çoğaldıkça Hakk’a karşı, itaat ve ibadet artmalıdır. (95)

Asıl kahramanlık hakkı yerine getirmektir. Hakkı sahibine teslim etmek, büyük kahramanlıktır. (96)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

Sabırlı fakirler, Rahman’ın arkadaşlarıdır. (97)

Bütün ihtiyaçlarınızı Hak’tan isteyiniz. Halka avuç açmayınız. Hak varken halkın lafı olmaz. Zahirde kullardan isteseniz bile, kalbiniz O’nun la olmalı. Her şeyin Hak’tan olduğuna inanınız. Birinden istemek zorunda kalırsanız, kalbiniz tam manası ile Hakk’a bağlı olursa, o istek ve arzunun, Mevlâ’nın ilhamı olduğunu bilirsiniz. Allah’ın varlığına inanınız, kimden isterseniz isteyiniz… O, gideceğiniz yönü tayin eder. Verilirse, Hak’tan olur, olmazsa yine O’ndan… (99)

Seni daima secde, kıyam ve rükû hâlinde görmekteyim. Bunlardan bir sürü de yorgunluk duyuyorsun; ama kalbin, bunlardan bir iz almıyor. Hakk’a yakın olmuyor. Yaptığın işler ona tesir etmiyor. Kalbin, şu kalıptan bir türlü çıkmıyor. Alışmış olduğu hiçbir âdeti terk etmiyor. (102)

Bayezid-i Bistami şöyle diyor:

Îman ve irfan sahibi, Allah’tan dünya istemez. Âhiret talebinde bulunmaz. Mevlâ’sından Mevlâ’yı ister. (103)

Kalbinizi Hakk’a veriniz. Elsiz olsun, ayaksız olsun, gözsüz ve şekilsiz olsun. Bu âlem böyledir. Şekil yoktur, şemâil yoktur. Niçin ve neden gibi sözler olmaz. Muhâlefet ve niza yapılmaz. Uymak ve tasdik etmek vardır. (103)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sözünle İlah yoktur” derken her şeyi yok görüyorsun; “Ancak Allah vardır” derken de bütün varlığını O’na veriyorsun; başkasına varlık tanımıyorsun. Her ne zaman kalbin Hak’tan başkasına dayanırsa yukarıdaki sözlerin yalan çıkar. Neye itimat ediyorsan ve kime dayanıyorsan sana ilah odur. (104)

Dışını zâhir hükme ver; iç âlemini Hakk’a bağla. Hayrı, şerri dışında bırak; sonra iç âlemine yönel, onları yaratanla ol. (105)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

-Her gün sabah, öğlen bir melek bağırır:

-Ey insan oğulları, ölmek için doğunuz; yıkılması için evler yapınız; düşmanlar için mal toplayınız. (107)

 

 

Allah’ı anan daima diridir, ölmez. Bir hayattan öbür âleme geçer. Bir andan fazla ölüm acısı ona gelmez. Allah’ı anmak kalbe yerleşince, kul daima Allah’ı anar. Dilinden bir şey demese bile o, Allah’ı anmış olur. (107)

Belâ ve âfet için asıl hazırlık, onların Hak tarafından gönderilmiş olduğuna inanmaktır. (107)

Hak Teâlâ’ya yönelen herkes Musa Peygamberin şu sözünü der:

-Razı olasın diye, sana acele geldim. [20/84]

Îman sahibi bu gidişi kalb adımıyla yapar. Hak’tan gayrı varlıklardan soyunduktan sonra O’nun önünde el bağlar, durur. Kalb hâliyle bunu yapar. Hâl lisanıyla Musa Peygamberin konuştuğunu konuşmaya koyulur:

-Dünyayı bıraktım, ahiretten vaz geçtim, cümle halkı bir yana attım. Sebepler bana yakın olamaz. Sen’den başka yaratıcı tanımıyorum. Hemen Sana koştum; beni bağışlayasın ve razı olasın diye geldim. Şimdiye kadar onlarla oluşumu yüzüme vurma Allah’ım!...

Ey câhil! Sana ne oldu? Söylediklerimden sana nasip yok. Bu nasipsizlik seni nefse kapattı. Dünyaya ve tabii olan kötü arzularına itti. Kulların kulusun. Onları Hakk’a ortak yapmaktasın. Onların yarar ve zararını beklemektesin. Cennete köle oldun. Ona girmekten başka emel beslemiyorsun. Ateşten korkar oldun, sanki ona tapmaktasın.

Siz neredesiniz? Hepiniz, kalplerin sahibi olanın elinde bulunmaktasınız. Hasretlerinizi O evirir, çevirir. O söz sahibidir. Bir şeye ol der, olur. (110)

Gözünü yaptığın işlere dikme. Onlardan gelecek yararı bekleme. Bir şey yaparken ne halktan bir şey um, ne de yüce Yaratıcıdan ısrarla karşılık iste. Kulsun, efendinin rızasını gözet. O’nun hazinesindeki güzel şeyleri umma. Yalnız O’nu dileyenlerden ol. (114)

Ben sizin için bir nasihatçiyim. İyiliğinizi dilerim. Ben sizlerden uzaktayım. Sizin varlığınıza da uzağım. Benim bütün varlığım sizden ayrıdır. Kendi varlığımdan da uzağım. Kurtuluşumu İlâhi fiillerin tecellisinde ararım. (117)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Haberli ol, halkın sevgisi azalır.

Bu, şu demektir: Onları tecrübesiz olarak seviyorsun ve aynı şekilde öfke duyuyorsun. Ama bir denemeden geçirirsen işin iç yüzünü anlar ve ona göre öfke duyarsın. (123)

Aklı başında ve seçme doğrular, surlarına üflediler. Onlar nefislerinin kıyametini kopardılar. Kendi gayretleri ile dünyayı bir yana attılar. Sırata inandıkları için geçtiler. Kalple yürüdüler ve cennetin kapısına vardılar. (124)

Malınızı nasıl kazandığınızı saklamış olsanız, onun helal veya haram olduğunu anlarım. Eğer sadaka verirseniz, fakir kimselere mal dağıtırsanız, yavrularınıza bol yedirirseniz, o malınız helâldir. Aksi oluyorsa değildir. (127)

Allah yolculuğuna çıkanlara dünyanın ayıbı belli olduğundan, durmadan ondan kaçarlar. Çekilir giderler. Dünyanın elinden kaçıp kurtulmak isterler. Sahralara açılırlar. Harabe yerlere gider, mağaralara sığınırlar. Cin tayfası da onlara arkadaş olur. Yeryüzünde gezen meleklerde onlara gelir. (128)

Zâhid, ilk başta dünyadan kaçar. Bu yolda olgunluk elde eden kimse dünyaya önem vermez, dünyadan kaçmaz. Dünya ve içindekileri yola getirmek için kendine davet eder. (128)

Sana, önce nefsi bırakıp halvete geçmek gerek… sonra halktan uzaklaşmak… sonra dünyadan… sonra âhiretten… sonra Mevlâ’nın gayrı sayılan her şeyden.

Hakk’la olmak istiyorsan varlığından soyun, tedbirini terk et. (130)

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle der:

-İnsanlara sözünle ve işinle öğüt ver.

Bazı büyükler diyor ki:

-Seni Allah’ı anmaktan alıkoyan her şey şomdur.

O’nu dilden zikretmek, kalbi gafil koymak şomdur.

Namaz, oruç ve diğer hayırlı işler O’nu anmak için yapılır. Yapılan işler O’nu anmaya iletmiyorsa onlar da şomdur.

Şeytan sana neler yapmadı ki?.. Yalanı sana sevdirdi. Kötü işleri sana süsledi.Taa namazına kadar girdi. Şöyle ki, namaza başlarken:

-“Allah en büyüktür…” diyorsun, ama kalbinde küçük ilâhlar barınıyor.

Her itimat ettiğin nesne sana ilâh oluyor. Korktuğun ve bir şeyler beklediklerin sana putlardır. (135)

Sakın kullara el açma. Îman sahibi bir şeye ihtiyaç duyarsa Mevlâsına yalvarır. O’na karşı boynunu eğer, tevbe eder; sessizce verilecek şeyi bekler. Verildiği takdirde, vereni övme yoluna gider. Verilmeyecek olsa, kalbine uyar; sabra devam eder. (138)

Her ne yaparsanız yanınızda iki şahit hazır olsun. O iki şahidin biri kitap, öbürü de sünnettir… Bir gün daha ilerler, kutup veya bedel olursanız, fiil tecellisine uyarsınız. Her işiniz O’na ısmarlar, olup bitenlere seyirci kalırsınız. (139)

Kârı ve zararı Allah’tan bilmeyen O’na kulluk edemez. Her hangi bir şeyi kimden görmekte isen onun kulusun. Allah’tan görürsen O’nun kulu olursun. (144)

Fenâ, Hak varlığında yok olmaktır. Yok olunca kötü huylar gider, halkı görmez olursun. Dışın mahfuz olur. Kötülük görünmez. İç âlemin Hak ile meşgul olur. (144)

Kelime-i Tevhid cennetin bugünkü anahtarıdır. Yarınki anahtarı ise varlıktan soyunmak, Hak varlığına bürünmektir… Büyüklerin cenneti Hak yakınlığıdır. O’ndan uzak kalmak, sevgili kullara ateştir. Cennet denince akla Hak yakınlığı gelir. Cehennem ise, O’ndan uzak kalmak olur. Ateş nedir ki, Îman sahibi ondan korksun? Ateş, Îman sahibini görünce Allah’a sığınır. (147)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-Sizi uzlet paklar… buyuruyor.

Uzlet bir ibadettir. Uzlet sizden önce gelenlerin adeti idi. Uzletin tasavvufî manası; kalbe yalnız Allah sevgisini koymak, ona sızacak yersiz bir şey olursa ondan kaçmaktır. (148)

İsâ peygamberi (a.s.) şöyle anlatırlar:

Güzel bir koku duyduğunda burnunu tıkar ve:

-“Bu dünya kokusudur…” dermiş.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ise:

-Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi:Güzel koku, kadın ve gözümün nûru namaz… buyurmakta. (152)

Tasavvuf, safadan gelir. Suf “kalın, yün elbise” giymekten gelmez. Tam manası ile sofi olan, kalbini Allah sevgisi ile doldurur. Başka şeylere yer vermez. (153)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-Îman sahibinin ümit ve korkusu teraziye konsa, eşit olmalıdır, buyurmaktadır.

Süfyan-ı Servî (r.a.) dünyada görüldü. Gören sordu:

-Rabbin sana ne gibi işler yaptı?..

O cevap verdi:

-Haberim yok. Bir ayağımı sırat köprüsüne koyduğum zaman, öbürünü cennette gördüm.

O’na selâm olsun. Hayrını, şerrini iyi bilirdi. Bilgisi tamdı. Öğrendiklerinin hakkını verirdir. Bilgi edinirken amel etti; bilgisinin hakkını verdi. Amellerinde ihlâs sahibi oldu, onun da hakkını verdi. (155)

İrfan sahipleri, hep Allah’ın Zat’ı ile olmaktadırlar; sıfat ve isim tecellilerinin zuhuru olan geçici şeylere uymazlar. (157)

Tevhid ilmini edinmek farz, helâl bulup yemek farz, Allah için yapılan işlere karşılık beklememek farzdır. (158)

İki rekat namaz kıl, sonra yalvar:

-Ya Rabbi, kulların arasında olan Salih kişileri bana buldur. Sana varmama delil olanı bana göster. Manevi sofrandan yememe vesile ver. Manevî susuzluğumu, sonsuz denizinden kandıracak zatı bana bildir. O zat gözlerimi, yakınlık nurunla sürmelesin. Taklitçi olmayarak ayan beyan nûrunu gördüreni bana bildir. (158)

Bir gün Bayezid-i Bistamî oturuyordu. İçeri bir girdi. Sağa sola bakmaya koyuldu. Niçin baktığı soruldu, “namaz kılmak için temiz bir yer aradığını” söyledi.

Bayezid ona döndü ve şöyle dedi.

-Pisliğin görülmediği her yer temizdir. Yalnız kalbini temiz et. İstediğin yerde namaz kılmaya başla. (160)

Seven sevdiğinden bir şey esirgemez. Sevilen her şeye tercih edilir. Fakr hâli Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den ayrılmazdı. Bu sebeple şöyle buyurmuştu:

-Fakr hâli, beni sevenlere, selden daha çabuk gelir.

Hz. Aişe’nin şu sözü çok önemlidir:

-Peygamber hayatta iken dünya bize gülmedi. Daima darlık ve sıkıntılı oldu. Peygamberin öbür âleme göçünden sonra üzerimize çöktü.

Peygamberimizin sevgisini kazanma şartı “Fakr” hâlidir. Allah sevgisi için de belâ şarttır.

Bazı büyükler şöyle der:

-Her velâyet hâlini belâ takip eder. (162)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-İslâm dînini kabul etmiş biri, herhangi bir şahsa zenginliği için saygı gösterirse dininin üçte ikisi gider, buyurmuşlardır. (167)

İsa (a.s.) ile şeytan arasında geçen şöyle bir konuşma anlatılır. İsa:

-Halk’tan en çok kimi seversin?.. diye sorulunca şeytandan şu cevabı almıştı:

-Îmanlı olmakla birlikte cimri olanı.

Bundan sonra sevmediği kimseyi sordu:

-Cömert olan fâsık kişiyi sevmem… cevabını aldı.

Bunun sebebini sordu, şeytan onu da şöyle anlattı:

-Îmanlı cimri, bir gün cimriliği neticesinde Îmanını kaybedebilir; fâsık kişi ise cömertliği yüzünden iyilere katılabilir. (169)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur:

İlim ameli çağırır; icabet ederse pekâlâ; aksi halde gider. Geriye yalnız ders zahmeti kalır. (175)

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

İlim kabuk, amel ise onun özüdür. Kabuk, özün saklanması için durur. İç de; yağı alınması için saklanır. İç olmazsa kabuk neye yarar? Özün yağı olmayınca onu saklamak neden gerekli olsun ki?..

İlim gitmiş sayılır. Amel olmadıktan sonra ilim de yok sayılır.

Bir şeyin varlığı ondan faydalanmaya bağlıdır. Faydası olmayan var, yok gibidir. (175)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-Hak katında insanlar bir aileden ibarettir; içlerinde hangisi fazla iyilik yapıyorsa o daha sevgilidir. (175)

Ey evlâd!.. Hakk’ın irade sahibi olduğunu iddia etmektesin. Bir taraftan böyle yaparken, öbür taraftan velî kullara varlık vermektesin. Allah istediğini yapar. Ancak velî kullar da istediğini yapar diyorsun. Bu hâlin şirk olur. (178)

Görürsün… Sonra yine O’nu görürsün… O’nun dışında varlık görmek mümkün olmaz… Yeter ki, varlığını temizlemen kâbil ola… Neler görmezsin ki?.. Ancak temizlik şarttır. Bir padişahın katına dış pisliği ile girilmediği gibi, mukaddes varlığa da derûnî kirle girmek mümkün değildir. (181)

İnsan, iyi tevbe ederse Îmanı sıhhat bulur ve artar. Ehl-i Sünnet kelamına göre artar ve eksilir. Hakk’a itaatla çoğalır, isyanla da zedelenir. Bu avama göredir. Havas tabir olunan büyük insanlara göre Îmanın artıp eksilmesi başka yollardan olur. Onlar kalplerine halkı koyarlarsa, Îmanları zayıflar, azalır. Hak tecellisini yerleştirince de Îmanları tam olur, çoğalır. (181)

Zâhidin orucu gündüz olur. Ârif hem gece, hem de gündüz oruçlu bulunur; yaratanına kavuşuncaya kadar iftarını açmaz.

Ârif, yılların orucunu tutar, her zaman ateşler içinde kalır. Orucu tutan kalbi olur. Sır âlemi hastalıklar içinde kalmıştır. Onun şifası, ancak yaratanına kavuşmakla olur. İrfan sahibi için acaba, başka şifa ola mı ki?.. (183)

Gücüne, kuvvetine ve elinde bulunan fâni mala güvendiğin zaman gayb âleminden bir şey bekleme. (185)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

Rabbınızı, güneş ve ayı görür gibi göreceksiniz. O’nu görmek bir karşılığa bağlı değildir.

O’nu sevenler bugün kalpleri ile görürler. Yarın baş gözleri ile… O’na benzeyen yoktur.Gören O’dur, işiten O’dur.

Hak’la olmak onlar için en büyük zenginliktir. Hak onlara hastalık verirse nimet sayarlar. Yalnız bırakırsa ülfet bilirler. Halk’tan uzak olurlarsa, Hakk’a yakınlık sayarlar. Allah katında yorulmak onların rahat hâlidir. (186)

Dünyalık istiyorsan âhireti kalbinden at. Âhireti istiyorsan dünyayı oradan çıkarman gerekir. Hangisi nefsine yararsa onu seç. Şayet Mevlâ’yı istiyorsan, kalbinden hem dünyayı, hem de ahireti çıkar. (195)

Hak Taâlâ’ya ve kullarına karşı edebinizi tankınız! İşlerinize yaramayan lâfları bir yana atınız. Lüzumsuz şeylere karışmayı bir zat şöyle tarif eder:

-Geziyordum, bir genç gördüm; sıkı bir şekilde yer kazıyordu. Ona kendimce şöyle dedim: “Bu ağır işi bırak, hafif işlere bak..” Bu sözümün cezasını çok ağır ödedim. Altı ay gece namazına kalkamadım. Bu benim için çok ağır bir ceza oldu. (196)

Kullardan bir şey umma. Allah’ın en sevmediği yaratık, yaratılanlara avuç açandır. Yardımı Allah’ta iste.

O’nun sevgisini ara. O ezelden beri seni arar. O’nu dilersen mürid olursun, murad O’dur… Kabiliyetin varsa sen de murad olabilirsin. Bu kez mürid O olur. Yavru önce annesini arar. Büyüyünce annesi onu ister.

Nasıl iflah olabilirsin; nefsin, tabii arzuların ve şeytani duyguların elini kalp gözüne saldırttın. O elleri kalbinden ırak eyle ki, eşyayı olduğu gibi görebilesin. (201)

Nefsin her şeyi sevmesi caiz olur. Ama kalbin ve sırrın Hak’tan gayrini sevmesi ve bağlanması asla caiz olmaz.

Âdem peygamber kalbi ile cenneti sevdi, ondan ayrıldı; oradan atıldı. O daima kalacağını sanıyordu. Hâliyle sevgi bahane edilip başka sebep gösterilmedi. Başka yollardan atıldı, meyve bahane oldu.

Sonra kalbi Havva’ya meyletti; hayli zaman da ondan ayrı kaldı. Aralarında üç yüz senelik yol uzaklığı oldu. Biri Serendip’te, biri Cidde’de yaşadı. Bu mesafe aslında azdır. Üç yüz sene değildir. Ama Hakk’ın yardımı olmasaydı, üç yüz değil, üç bin yılda dahi buluşmak kabil olabilir miydi?..

Yakup (a.s.) kalbini oğluna bağladı. Araları açıldı; uzaklara düştüler.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in az da olsa kalbi Aişe anamıza meyletti, aralarında geçen macera onları bir müddet ayırdı. Bühtanlar atıldı. İftiralar oldu. Günlerce onu görmeden yaşadı. (202)

Kalbinde binlerce ilâh yattığı halde nasıl:

-Yalnız İlâh olarak Allah vardır, diyebilirsin?..

Her dayandığın ve güvendiğin nesne senin putundur. Kalbin şirkle dolu olduğu halde dilden Tevhid getirmen sana fayda vermez. (204)

 

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-Yiyecek verirseniz, Allah’ın emrini bilen kişilere veriniz.

Giyecek vereceğiniz zaman, Allah’a inanmış kimseleri seçiniz, buyurmuşlardır.

İttika sahibi olana dünya işinde yardımcı olursan daha rahat kulluk yapar. Yaptığı işin bir misli sana ecir verilir. Îman sahibine yedirirsen yine sana yaptığı amel misli mükafat verilir.

Îman sahibinin üzerinden dünyalık bir yükün kaldırılması çok önemlidir.

Îmansız ve riyakar kişilere yapılan her iyilik de aynı şeklide mukabele görür. Yardım edersen kötülük yapması için yapmış olursun. Aynı şekilde sana da kötülük yapılır. Yaptığı şerli işler bir gün senin başına patlar.

İlim hayat, ilimsizlik ölümdür. İlmi ile amil olana ve bilgiyi öğretmek için sabredene ölüm yoktur; maneviyatı ölmez. Hak Taâla’nın ilim sıfatına iltihak eyler. Hayatı onunla devam eder.

Allah’ım bize bilgiyi ve ihlâsı nasib eyle… Âmin!.. ((203)

Tabiat ateşinin yandığı yerde ne din, ne Îman kalır. (204)

Peygamberlik sûrette kalkmıştır; fakat manada devam etmektedir. Bu devamı o büyük zevat yürütür. Peygamberliğin manevi bayrağını onlar taşımamış olsaydı bu âlemin kıymeti olmazdı. Her şey söner, kül olurdu. Her devirde o yüce ruhaniyet bayrağını taşıyan kırk kadar zat bulunur. Onlar arasında öylesi vardır ki, kalbi Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin rûhaniyeti iledir. Onların bir kısmı, İlâhi tecellinin ve yeni bir dinle gelen peygamberin hâlifesidir. Dini meseleleri inceler, onlardan ahkam çıkarırlar. (206)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Mel’undur, mel’undur, kendi gibi bir yaratığa dayanan kimse mel’un (Allah’ın rahmetinden uzak) dır.

Yine buyurur:

-Bir fâni kişiye dayanarak azizlik satan, zelil olur. (206)

Sabrın mânası, hâlini kimseye kesmemek ve sebeplere bağlanıp belânın kalkmasını onlardan beklememektir. Herhangi bir darlığı kötü görmemek, sabırlı kişinin işidir. Ve hemen onun gitmesini beklemek sabrı olmayanın kârıdır. Sabırlı Îman sahibi, ne belâyı kötü görür, ne de hemen darlığın kalkmasını ister. O her şeyin bir vakti ve zamanı olduğuna inanır. (207)

Ameli bırakan sadece ümitle yaşar. Amele güvenen kendini beğenir ve gurura kapılır.

Cemaat vardır, dünya ile ahiret arasında döner.

Cemaat vardır, cennetle cehennem arasında kalır.

Cemaat vardır, yaratılanla Yaratıcı arasında kendisini kaybeder.

Zâhidlik hâlinde isen; dünya ile ahiret,

Korku sahibi isen; cennetle cehennem,

İrfan sahibi isen; yaratılanla Yaratıcı arasındasın. Bir defa Hakka döner, sonra kullara bakarsın. (211)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Bir kimse, cehâletle iş tutarsa, yıktığı yaptığından çok olur. (212)

Bütün kapılar kapanır, O’nun kapısı açık kalır. O’nun kapısına girersen, bütün kâinata sahip olursun. (219)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Bir kimse, Allah’tan hoşnut olarak sıtmalı bir gece geçirirse, anadan doğduğu gün gibi günahtan çıkar. (220)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-İnsanların en iyisi olmak isteyen; kötülüğü düşündüğü zaman Allah’ın kuvvetini hatırlasın; ittika üzere olsun.

İnsanların en güçlüsü olmayı dileyen, Allah’a güvensin, tevekkül etsin.

İnsanların içinde gani gönüllü olmayı dileyen, gözünü Hak Taâlâ’nın hazinesinde saklı olana diksin. (222)

Sebeplere dayanmak insanı manevi duygulardan mahrum eder, îmanı zayıflatır. (222)

Bazı büyükler şöyle der:

-Cahilin dili kalbinin önündedir. Âlim ve akıl sahibinin dili kalbinin arkasında saklıdır. (226)

Siz bu maddi sofranın misafirisiniz. Misafir, ancak doyuncaya kadar yer. Doyduktan sonra ceplerini doldurması ayıp sayılır. (227)

İlâhi emir tekellüfünden beri olan yoktur. İlâhi âleme geçmiş olanlar bile, bu kalıpta durdukça mükelleftir. Size verilen emir, onlara da verilmiştir. Sizin yasak edildiğiniz şey, onlara da yasaktır. Onlar bütün emri eksiksiz yerine getirirler, bu sebeple onlar size nasihat etmek için vazife almışlardır. (231)

Tevhid ilmi, dünya sevgisi taşımayanlaradır. Kalbinde dünya sevgisi kaldıkça, Tevhid âlemine geçmen kâbil olmaz. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki:

-Dünya sevgisi bütün hataların başıdır. (232)

Îman sahibi, dünyalık adamlar arasında bir garip kişidir.

Zâhid olan ahirette bir zavallı gibidir; çünkü onun arzusu âhiretin güzelliği değildir, efendisidir.

İrfan sahibi ise Zât’ı ilâhiden gayrı her şeyi bir yana atar. (234)

 

Dünya nefislerin sevgilisidir, âhiret ise kalplerin… Aziz ve Celil olan Hak ise sır âlemlerinin sevgilisidir.

Bütün hâli, makamı ve rûhaniyet hâllerini o büyük peygamber (s.a.v.) kullar arasında böler. (235)

Nefsini ve yaratılmışları kalbinden çıkar. Yerlerini Hak Taâlâ’nın varlığı ile doldur. Bu sayede sana tekvin sıfatı tecelli eder. Bu hâl gece namazı ve gündüz orucu ile gelmez. Kalp temizliği ve sır safiyeti ile gelir. (236)

Düşün, melekler sûret olan eve girmezler; Hak Teâlâ putlarla doldurduğun kalbine nasıl tecelli eder. O’nun gayrı olan her şey puttur. (238)

Çalış, işlerde sen olmayasın; yapan ve eden O ola. Çalış, başına bir kötü hâl geldiği zaman, gitmesini isteyen olmayasın. Fayda almak için harekete geçmeyesin. Şunu doğru olarak bil ki, anlattığım hâli benliğinde duyduğun an Hak sana hizmet edeni gönderir ve de Îman her kötülüğü def eder. Onunla ol!..Hâlin, yıkayıcı önündeki ölüye benzesin ve Cibril’in sessiz çevirdiği Ashab-ı Kehf-e dönsün. O’nun la ol… Varlığın yok olsun. Seçme kabiliyetin olmasın. Cümle tedbiri bırak. O’nun önünde Îman ayağınla dur; nefsini görme. (251)

Olmasını arzu ettiğiniz şey varsa şu olsun; dış varlığınız dünya kapısında kalsın, kalbiniz öbür âleme dönsün. İç âleminiz de Mevlâ kapısından ayrılmasın. Bu hâl, dış varlığınız kalbe uyuncaya ve onun tattığını tadıncaya kadar devam etsin. Kalb, sır olsun, sırrın tattığını tatsın. Sırrınız da fena (yokluk) âlemine varsın, ne zevk alsın, ne de bir şeye zevk versin. Bu halde ölmüş olur. (252)

Bayezid-i Bistâmî anlatır:

-Rabbimi rüyamda gördüm; “Ey Yaratıcı Hüda, Sana yol nereden gider?.” dedim.

Şu cevabı aldım:

-Nefsini bırak gel!...(256)

Bilmelisin ki, dünyada Allah’ın azabından emin olduğun kadar öbür âlemde korku bulacaksın. (263)

Kısmetinde varsa hırsın boş, yoksa yine boş. (263)

İç temizliği; kalb, Hakk’ın Zât’ından gayrı yabancı şeylerden temizlenince başlar. O’nu bulmak için maddî olan her şeye arka çevireceksin. (264)

Bir gün Süfyân-ı Sevrî’yi (r.a.) rüyada gördüler:

-Hakla muamelen nasıl oldu?.. diye sordular.

Şöyle cevaplandırdı:

-Beni huzura aldı ve “Benim Ğafûr ve Rahîm olduğumu bilmiyor musun?..” dedi.

Bu kelâm beni çok ağlattı; korkumdan ağladım. Daha sonra, “Benden utanmadın mı, hatalar yaptın?..” dedi. (265)

Olacak şeylerin önüne geçmek kabil olmadığı gibi, olmayacak işi yapmak da mümkün değildir. Her şey evvelden yazılmıştır. Bu durumu Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şu hadis-i Şerifi ile şöyle haber vermiştir:

-Hak Taâlâ kâlemi yarattı;

-Yaz, dedi.

-Ne yazayım?… deyince,

-Kıyâmete kadar kullara hükmümü yaz … dedi. (267)

Amelin, yani yapılan işin tasdikinden geçmeyen kalb temizliği boş ümitten başka bir şey değildir. (272)

Îman sahibinin iç âlemi, elçiler evine benzer. Sır kemâle erince, kalbi himayesine alır. Kalb de bu yolda ergin olursa maddi telaşı bırakmış olan nefsi emrine alır. Ayrıca bütün duygulara da fermanını geçirir. (275)

Sizi, kırmızı gül kadar renkli ve tatlı ölüme davet etmekteyim. Bu ölüm; nefs, renk, tabiat, şeytan ve dünya ile savaş; Hakk’ın Zât’ından gayrı sayılan şeyleri terk ve halkın arasından manen sıyrılmaktır. (275)

Asıl ölü, dışta diri de olsa, Yaratan namına arzuları yönünden ölebilendir.

Allah’ım, bizi seninle diri kıl; Zâtından gayrı şeylere öldür. (278)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

-İlim, amele uzaktan nida eder, duyar da cevap verirse, pekâlâ, aksi halde göç edip gider, buyurmaktadırlar. (279)

Bir kimseye manevi hâllerden biri geldiğinde, dini emirleri yerine getirerek o hâlin kalkmasını, gitmesini, aşağısını veya üstünü istemezse, ona rıza makamı verilmiş sayılır. (280)

İşlerin en zoru, irfan sahibi olduktan sonra, avam tabakası ile oturmak ve onunla konuşmaktır. Bir ülkede belki bin kadar irfan sahibi olur, ancak içlerinden biri konuşabilir. O da peygamberlerin gücüne sahiptir. (282)

Dünyalık elde olur, cepte olur. İyi ve yararlı binalar yapmak için caiz… Ama onları kalbe sokmak olmaz. Dünyalığın kalb tarafında beklemesi olur, ama içeri girmesi asla… (282)

 

Îman sahibi, kalbini yaratılmışlardan, ehlinden, evlattan ve maldan almıştır. Onun kalbi, şahın elçisini bekler, dışı ise dünyalık şeylerle meşgul olur.

Tevhid hâli kalbe yerleşirse dıştan yapılan işler sahih olur. Tevhid hâli, içi ve dışı eşit eyler. Zenginliği ve fakirliği aynı kalır. Halkın gelişini ve gidişini bir gösterir. Övmelerini ve kötülemelerini aynı yapar. (283)

Allah yolcuları zarûret icabı konuşurlar. Uykuları, istiğrak âlemine dalanın hâline benzer. Yemeklerini de bir hasta gibi yerler. (287)

Allah yolcuları akıldan ibarettir, onlar şöyle der:

-Biz dünyalığımızı ne sokakta, ne de evimizde yeriz. Ancak O’nun katında, yani Hakk’ın indinde yeriz.

Zâhitler yemeklerini cennette yer, ârifler O’nun katında… Hâlbuki onlar dünyada dururlar. Muhabbet ehli, ne dünyada yer, ne de âhirette.

Onların taamları ve şarapları, Hak yakınlığı ve O’nun rahmet nazarıdır. Onlar, dünyayı ahiretle sattılar. Âhireti ise Hak yakınlığına verip kurtuldular. Bu anlatılan şeyler sevgi ehlinin vasfıdır. (289)

Varlığını Hak varlığına katmış olanlar, irade ve arzu sahibi değillerdir.Onlar yalnız Hakk’ın emrine tabi olurlar. (290)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor:

-Allah’ı görür gibi kork. O’nu görmesen de O seni görür.

Ayık olan kişiler Hakkın tecellisini kalpleri ile görürler. Bu görüş ile dağınık hâlleri toplanır, birleşir ve tek şey olur. O büyük tecellinin sahibi ile aralarında perde kalmaz, kalkar. (290)

Allah’ım, bizi, dünyada varlığını kalb gözü ile görenlerden eyle. Âhirette ise baş gözü ile bakanlardan kıl. (291)

Sizden biriniz, zahir ilimle amel ederse, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ona bâtın ilmini gayret beklemeden verir.

Zaten kulun hikmet âlemine geçip nasip almasına, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin zahirdeki kelâmı, yani şeriatı ile iş tutması sebep olur.

Cahil baş gözü ile bakar, akıllı kişi akıl gözü ile görür. İrfan sahibi ise, kalb gözü ile. (293)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki:

-Cehâlet hâli ile ibâdet edenin; ifsâdı, ıslâhından çok olur. (294)

Ben münafıkları suya daldırırım. İrfan sahiplerini denerim. İçi bozukları bıçakla vurup kesmem, su ile terbiye ederim. (296)

Hâlvetin asıl manâsı; kalbi bütün fâni şeylerden temiz tutmak, iç âlemi; dünya, âhiret ve Hakk’ın Zâtından gayrı her şeyden temizlemektir. (298)

İrfan sahibi bir başka hâl içindedir; dünyada ve âhirette o garip kişidir. Hak’tan gayri hiçbir şeye rağbeti yoktur. (303)

Îman sahibinin Îmanı kuvvet bulursa; artık ona: “İkan sahibi” denir.

İkanı kuvvetli olursa ona: “Ârif” denir.

İrfanı sağlam olana: “Âlim” denir.

İlmi son haddine varana: ”Muhabbet ehli” denir.

Muhabbeti tam olan ise “mahbûb” olur.

Bu da sağlam olursa cana yakın “ülfet ehli” olur.

Hak ona bu kere hikmet ve ilim sırlarına karşı anlayış verir. Zât âlemine geçme bilgisini, emir ve kader gizliliklerini o kula bildirir. (305)

…Îman sahibini ezelî ilim terbiye eder. (306)

Şükür yolu tutulmadan, bol rızık istemek fitnedir. Sabır olmazsa rızkın darlığı da fitnedir. (307)

Hiçbir âlim yoktur ki, bir başka âlime muhtaç olmasın, ilminin artmasını istemesin. Hangi ilim sahibi olursa olsun, mutlaka ondan daha âlim vardır. (310)

Îmanın ilk devrinde, çalışarak kazanmak ve onu yemek gerek… Îman kuvvet bulunca da Hakk’ın emri ile olmak icap eder ki, o zaman aradan vasıtalar kalkar. Seninle O’nun arasında vasıta kalmaz artık. (315)

Kalpleri ile hak yola girenler, Hakk’ın zâtından gayrı her şeye karşı kör, sağır ve dilsiz olurlar. O kulların yanında yalnız “O” vardır. Allah yolcularının vereni, alanı, yardım edeni, etmeyeni, zarar vereni ve faydalı olanı hep “O”dur. (315)

Bir nefis ki, itminan derecesine çıkar, bütün duygular ona teslim edilir. Sonra kalb ile birlikte yola düşer. Hakk’a konuk olur. Sonra dünya gelir, nefse seyis olur ve hizmetinde durur. Bu Hakk’ın âdeti olup, zatını dileyen kullarına böyle yapar. Dünya, Hakk’ı isteyen kullara bir nasip vereceği zaman, perişan ve derbeder bir halde gelir, vereceğini verir, hizmetlerini görür. O kullar ise dünyanın verdiğini alır ve yüzüne katiyen bakmazlar.

Hakk’ın kudreti önünde sessiz durmak ve O’ndan bir şey talep etmemek, sabırlı olmak, razı olmak, dua ile bir şey isteyip, ısrarda bulunmaktan daha evlâdır. (316)

 

DEVAM EDICEK...

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...