Jump to content

Ismail Masuki bölüm 3


Guest Muhabbetci
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Üçüncü Bölüm: 4)

Şeyh İsmail Maşuki Duruşması

Divan-ı Hümayunun toplantı salonu. Sultan Süleyman ile İbrahim Paşa, Padişahın divanı izleme bölümünde, yani kafes ardındaki odada konuşmaktadırlar. Asıl salonda ise iki kâtip ya da hizmetli rahleleri, mahkeme başkanı, şeyhülislam, kadılar, sanık ve tanıkların yerlerini hazırlamakta ve düzenlemektedirler.

 

İBRAHİM PAŞA: Huzur murafaası gibi bir yüzleştirme yaptırmaya gerek görmedim Padişahım. İkinci kez görülecek bir dava da değil bu. Onun için bir alt mahkemeden üst mahkemeye taşımaktan kaçınmaktır muradım. Bu özel yüksek mahkemeyle defteri dürülecek Oğlan Şeyh'in.

 

SULTAN SÜLEYMAN: Sen işini bilirsin İbrahim Paşam. Elbette ki, mahkemede Şeyhülislam'la birlikte hiç olmazsa iki kadı bulunmalıdır. Umarım bütün tanıklar, sanık için gerçek Şer'i suç delillerine sahiptirler?

 

İBRAHİM PAŞA: Elbette Sultanım. Başkatiplik (Reisü'l küttab) aracılığıyla gereken her türlü buyruklar verildi kadılara. Öğrendiğime göre şeyhler, dervişler ve hacılardan tanıklar bulunmuş. Özellikle Ebusuud efendinin bu işi iyi yapacağından eminim.

 

SULTAN SÜLEYMAN (Alaylı): Bir zamandır zindandaydı Maşuki. Yine kuş olup uçmamış mı kule mazgallarından?

 

İBRAHİM PAŞA: Kanatları çoktan kırıldı Oğlan Şeyh'in. Zindanda tek yaptığı, kendikendine bağırarak konuşmak ve şiir okumak! Deliler gibi karanlıkta gezinerek beyitler söylüyormuş. Dinleyen zından görevlilerinden biri yazmış bana getirdi; zındanın karanlığında güneş ışığı (‘Ruşen-i Şems’) sayıklıyor belliki...

 

SULTAN SÜLEYMAN: Getirseydin. Görmek isterim o şiiri.

 

İBRAHİM PAŞA: Getirdim Sultanım, getirmez olur muyum o deli saçmalarını!

 

SULTAN SÜLEYMAN: Oku öyleyse ne duruyorsun?

 

İBRAHİM PAŞA (Aşağılayıcı bir tonla okur):

“Oldu bir nice veli bir yere cem

Yaktılar ortaya bir ruşen-i şem

Yalnız şem' ile bu cümle rical

Vahdet ü kesreti gösterdi misal

Birisi eyledi birine sual

Dedi ey mürşidi eşraf-ı rical;

Kalb-i mümin gibi şem'a acaba

Nereden geldi ola nur ü ziya?

...

Şem söyündü, ziya oldu nihan,

Nereye gittiğini eyle beyan!

Ahsen-i vechile ol kân-ı savap

Verdi remz ile sualine cevap

Anladın mı ne acaba ey gafil;

Ne demek oldu bu emri müşkil?”

 

SULTAN SÜLEYMAN (Şiiri hayran hayran dinlerken, girdiği kendinden geçmiş görüntüsünü anında terkeder ve ikiyüzlülük içinde):Bu beyitlerde anlattığı hikâye ile Allah'ı inkâr ettiği gibi, ulemaya da çok büyük hakaret var. Gerekirse manzumeyi benim adıma delil olarak duruşmada ortaya sürersin. İbn Kemal bunun Şer'i Şerife aykırılığını hemen görecektir.

 

İBRAHİM PAŞA (Bilgiççe açıklamaya girişir.): Bu tek şiiri bile Maşuki'nin suçluluğunu açıklar Sultanım. Düşününüz bir, Allah'ın bir mum parçasına verdiği ışıktan bile kuşku duyuyor. Sonra yalnız alimlere değil, bu şiiri okuyan ve dinleyen herkese, yani siz Sultan Padişah ve ben başvezirinize de “Gafil, yolunu şaşırmışlar!” diyerek hakarette bulunuyor. Cezasız kalmamalı bu kendini bilmez.

 

SULTAN SÜLEYMAN (Bu denli dalkavukça davranışa alaycı karşılık verir): Tamam İbrahim Paşa'm, haklısın has adamım. İsmail Maşuki elbetteki cezasını görecektir. Bu iş burada biter!

 

İBRAHİM PAŞA: Öyledir Sultanım, bitmiş gözüyle bakalım. Oğlan Şeyh gibi zenne benzeri bir çılgın, kaç akça eder ve değeri nedir, büyük bilgin İbn Kemal Paşazade Ahmed Şemseddin'in katında?

SULTAN SÜLEYMAN: Doğrusun. Ama yine de merak ediyorum kendisini nasıl savunacağını. Yazık olacak Pir Ali Aksarayi gibi şeyhler sultanının oğluna; boyundan büyük işlere burnunu soktu. Onun gibi büyük bir Müslümanın oğlu bu zındıkca düşünceleri, inançsız davranışları nereden kapmış?

Geçen yıl burada, Pir Ali Aksarayi öyle yüce sözler söyledi ki, onu dinsizlikten yargılamış olmaktan utandık. Gözyaşlarımızı bile tutamadık. O dindar insanın hatırı için olsun şu Oğlan'ı yola getiriniz. Bir yıldır yaptığı pervasızlıklarına rağmen, yufka yüreğimiz dayanamaz bu güzel çocuğun öldürülmesine.

 

İBRAHİM PAŞA (Güler, gerçekçi fakat şakaya getirerek): Benim has dostum, ulu Sultanım ve kayınbabam! Bu yufka yüreklilikten mi doğuyor? Bir buyruğunuzlu sekizyüz kafa kesilirken, yüreğiniz demir mi yoksa çelik miydi?

 

SULTAN SÜLEYMAN (Önce ciddileşirse de fazla sürmez): Eğer bu bir çeşit dost eleştirisiyse hemen yanıtlayayım: Senin tavsiyendi böyle bir kitlesel öldürme, tebayı sindirmek için. Tut ki sen Anadolu'da Kalender'in kızılbaşlarından onbinlercesini öldürttün!

 

İBRAHİM PAŞA (Sözün bu duruma dönüşeceğini düşünmemiştir hemen değişir.): Sultanım ben yalnızca şaka yaptım. Ama, sizin ciddiye almış bir haliniz var. Elbetteki çok iyi yaptınız; haftalardır İstanbul’da sinek bile vızıldamıyor, değil bir olay olsun.

Öylesine bir siniş varki ayaktakımında. İnanınız Oğlan Şeyh'in adını kimse ağzına almıyor. Casuslarım Ayasofya'da onu sürekli dinleyen insanlara, ‘İsmail Maşuki şeyh hazretleri nerededir? Niçin artık va'z vermiyor?’ diye soruyor. Aldıkları yanıt: ‘Biz, İsmail Maşuki adında birini hiç tanımadık ve tanımıyoruz.’

 

SULTAN SÜLEYMAN (Eski neşesini bulur): Tahtımız ve iktidarımız için muhalif bir sinek bile vızıldasa mide bulandırır, derhal ezilmeli. Artık gidip mahkemeyi açınız!

(Paşa çıkar, kafes ardı hafif yollu kararır. Padişah kafes deliklerinden dikkatle izlemeye başlar. Bazan duruşmaya uygun pandomima çıkarır, onlara öykünerek. İki dilsiz hadım köle yelpazeleme ve başka hizmetler için yanındadırlar.)

 

2

İbrahim Paşa önden Divan'a girer, yerlerine yerleşmiş heyet, iki zindan görevlisi ya da asker arasındaki İsmail Maşuki ve diğerleri ayağa kalkarlar. Sadrazam, başkanlık makamına oturmasına kadar beklerler.

 

İBRAHİM PAŞA (Ciddi ve emredici; ağır ağır konuşur.): Sultan Padişahımızın buyrukları uyarınca ben Sadrazam İbrahim Paşa, Şeyhülislam İbn Kemal Akşemseddin Efendi (Adları söylenenler kafes ardındaki Padişaha doğru eğilerek selam verirler.), İstanbul kadısı Ebusuud Mehmed Efendi ve Eyüb kadısı Mevlana Şeyh Çelebi Efendi'den kurulu özel mahkememiz göreve başlamış bulunuyor. Şeyhülislam hazretleri duruşmayı açabilir. (Oturmadan önce toplu halde üç kez, “Padişahımız çok yaşaa!” diye bağırırlar. Sadrazam az geride ve hepsinden yüksektedir. Sağında Şeyhülislam, solunda bir adım ondan önde Ebusuud Efendi, onun yanında Şeyhi Çelebi oturmuşlardır. Rahle veya alçak masalar önündeki geniş kanape koltuk ya da sedirlerde bağdaş kurmuş durumdadırlar. En önde bir kâtip, uygun yerlerde sanık ve tanık bölümleri vardır.)

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Mahkememizin gündeminde tek bir dava var. Ancak öyle bir dava ki, Osmanlı Devleti tarihinde bugüne değin görülmüş değildir. Çok saygıdeğer şeyhler sultanı Pir Ali Aksarayi'nin gencecik oğlu, yüce dinimizin ve Şer'i Şerifin tüm kurallarına karşı çıkıyor. Devletimizin temeli olan şeriata küfrediyor.

Böylesi görülmüş ve duyulmuş bir olay değil doğrusu. Taş yağacak başımıza; çok dindar bir veli olan Şeyhler Sultanı'nın oğlunun bu yaptığı dünyanın sonunun geldiğini gösteriyor. Bize ulaşan bilgilerden anlaşıldığına göre, bu genç tamamıyla Batıni-Rafızi düşüncelerin yayıcısıdır. Bayrami-Hamzavilik gibi dinibütün bir Sünni tasavvuf tarikatını sapkınlaştırıp, Rafızi ve Kızılbaşlığa sürüklemektedir.

Yüce Sadrazamımız İbrahim Paşanın başkanlığında Divan-ı Hümayun'da toplanmış özel mahkememizi, Sultan Padişah Hünkârımız da kafes ardında şereflendirmektedir. Bu, duruşmanın büyük ciddiyeti ve önemini gösterir. Şimdi, İstanbul kadısı Ebusuud Mehmed Efendi'ye sözü veriyorum; sanık hakkında suç delillerini ve suç sayılan sözlerini ortaya koyup, sorgulamasını yapsın! (Maşuki'ye dönerek) Sanık ayağa kalk! (İsmail Maşuki yerinden kıpırdamaz. İki yanındaki zindan görevlileri elleri arkadan bağlı Maşuki'yi zorla kaldırırlarsa da ayağa durmaz, yeniden düşer.)

 

İSMAİL MAŞUKİ (Kaldırılıp kaldırıp düşerken): Benim adım sanık değil Şeyhülislam hazretleri, mahkeme geleneğini uygulayınız. Babamın adıyla birlikte adımı söyleyin ki, mahkeme kayıtlarına doğru geçeyim. Gelecekte mutlaka beni haklı bulan insanlar çıkacaktır, adımı sanımı öğrensinler. (Zindancılar sürekli Maşuki'yi zorlama durumundadır. Şeyhülislam bir an için nasıl davranacağını şaşırmıştır. Padişah kafesin ardında kıs kıs gülmeye başlamıştır ki İbrahim Paşa, Şeyhülislam'ın kulağına birşeyler fısıldar.)

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Pir Ali Sultan Aksarayi oğlu sanık Şeyh İsmail Maşuki, nam-ı diğer Oğlan Şeyh ayağa kalksın. Ellerini çözün sanık kişinin (Çözerler.)

 

İSMAİL MAŞUKİ (Ağır ağır ayağa kalkar, dikeldikçe dikelir alnı yukarıda. Önce Padişah kafesine doğru bir süre bakar alaylı bir gülümsemeyle. Padişah, kendisinden bir dilek dileyecek, bağışlanması için yalvaracak diye bekler. Sonra Maşuki Sadrazam'ı, Şeyhülislam ve kadıları ayrı ayrı tepeden tırnağa süzer biriki dakika! Yaşından hiç beklenmiyen olgunlukla konuşmaya başlar): Şeyhülislam Hazretleri bizi suçlayarak duruşmayı açtı. Bu demektir ki, bu duruşma gerçek sorgulama-yargılama değil sadece bir mahkeme oyunudur. Ve cezamız önceden biçilmiş, hükmü giymişizdir. Sizler zaten, Hanefi mezhebi kuralları uygulayıcıları olarak Sultan Padişah'la Sadrazamın oyuncaklarısınız. (Susturulmak istenirse de Sadrazam'ın işaretiyle serbest bırakılır) Ben, yani halkın çağırdığı adla Oğlan Şeyh olarak, İslam bilgini İbn Kemal Ahmed Şemseddin'den; 'Başımıza taş yağacak! Şeyhler Sultanının oğlunun bu yaptığı, dünyanın sonunun geldiğini gösteriyor!' biçiminde, bir mahalle imamının sözlerini duymaktan doğrusu utandım. Üstelik bu kişi Molla Lütfi gibi çok saygı duyarak eserlerini okuduğum bir alimin öğrencisidir. Ama herhalde onu yargılayan da kendisi olsaydı, bu kafayla asmaktan çekinmezdi. Ben nasıl bir suç işlemişim? Akla uygun olanlar gerçektir, gerçeklere inanınız demişim halka! Safsatalara inanmayınız demişim! Siz ne diyorsunuz be alim efendiler? Eğer söylediklerime halkın aklı yatmasaydı, hiç ben garibanı konuştururlar mıydı? Ama sizlerin, Sultan Padişah ve Sadrazamın iktidar çıkarlarına ters düşüyordu konuşmalarım. O nedenle sesimi kestiniz. Şimdi de ya dilimi ya da kafamı kesmeye hazırlanıyorsunuz... (Ansızın susar)

 

KADI EBUSUUD EFENDİ: Sultan Padişah Efendimiz! Yüce Sadrazam ve Şeyhülislam Hazretleri! “Bu kişi tarikat önderlerinden bir vaizdir. Camilerde kürsüye çıkıp açık açık; zikir halkasında ibadet niyetine raks etmek, dönmek helaldır” demiştir. (Maşuki’ye hitap ederek)) Dediniz ki demediniz mi?

 

İSMAİL MAŞUKİ: Cevap vermek zorunda mıyım her soruya?

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Evet. Sorulan her soruyu cevaplandıracak ve yapabildiğince kendinizi savunacaksınız. Sanık İsmail Maşuki'den sorunun cevabını duyalım.

 

İSMAİL MAŞUKİ: Dedim. “Elbette helaldır; ayet ve hadisle kanıtlayabilirim bunu. Ali İmran suresinin yüzdoksan birinci ayetinde buyruluyor: ‘Allah'ı ayakta iken, otururken ve yanlarınız üstüne yatarken de anmaktan geri durmayınız!’ Bunun anlamı açıktır; Tanrıya her durumda tapının demektir. İşte raks hali de namaz gibidir. Yalnız bu mu? Ya Peygamber ne buyurmuştur? 'Kim kendini Tanrının hangi yaratığına, cins ve milletine benzetirse ondandır!”

“Biz de sema dönerken ya da raksederken kendimizi göklerde uçan, dönen meleklere benzetiriz. Tanrının peygamberi bile sema etmiştir; hatta dönerken üzerindeki hırkası düşmüştür. Bu durumu Peygamberin yakınları anlatır...”

 

KADI EBUSUUD EFENDİ : “Sanık İsmail Maşuki'nin ileri sürdüğü ayette, raksa, sema’ya izin konusunda hiçbir belirti yoktur. Raks gibi çirkin işin doğruluğuna inanan ve ayeti tanık gösteren kişilerin imanlarını ve nikâhlarını yenilemeleri gerekir. Zira Allah kelamının anlamını bozarak, kendi isteklerine uydurmuşlardır.”

“Sözü edilen hadis doğrudur. Ama insanların hareketlerini meleklerinkine benzetmek, doğru eğildir. Zamanın sufilerinin yaptıkları sema-raks gerçekte, kâfirlerin horon tepmesidir ve yaptıkları kâfirliktir.”

“Ulu peygamberimiz için raksetti demek, küfürdür. Çünkü raks etmek aşağılık insanların işidir. Peygamberlerden birine aşağılık eylemler yüklemenin küfür olduğu fetva kitaplarında yazılıdır. Bu biçimde kötüyü güzel göstererek ve yalanlarla şeytanlaşarak, halka va'z eden kişiler sapık ve baştan çıkarıcılardır. Bunlar kâfir olmuşlardır, cezalandırılmaları gerekir!..”

 

İSMAİL MAŞUKİ: Ebusuud efendi, Ebusuud Efendi! Kelamullahın anlamını bozan, değiştiren sensin. Yani, senin iman ve nikâh tazelemen gerekir! (Homurdanmalar) İleri sürdüğümüz hadisin varlığını kabul ediyorsun. Ama insanları meleklere benzetmek doğru değildir diyorsun, neye göre? Neden benzetmeyeyim meleklere insanı? Tanrı Adem'i yarattığında, o erişilmez ve benzetilmez kabul ettiğin meleklerin, ona secde etmesini buyurmuştur. İnsanların meleklerden üstün olduğu, daha yaratılış anında belirlenmiştir Kur'ana göre. Yalan mı? Çünkü Tanrı insanda görünüş alanına çıkar ve onunla bütünleşir. Tanrı Adem'i yaratırken kendi özünden katmıştır, yazmıyor mu Kur'an'da? Öyleyse sapık ve azdırıcı ben değil sensin kadı efendi! Verdiğin hüküm gereğince şimdi senin hem iman hem de nikâh tazelemen gerekecek!

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Yetişir İsmail Maşuki! Şu anda Divan-ı Hümayun'da sanık yerindesin, saygıda kusur etme. Her saygısızca davranışınla aleyhte oy topluyorsun.

 

İSMAİL MAŞUKİ: Şeyhülislam hazretleri saygıdan söz ediyorlar ve benden saygı bekliyorlar. Saygı karşılıklı olur. Sizlerin bana, benim düşünce ve inançlarıma ufacık bir saygınız olsaydı, ben burada muhakeme edilmez, ölümcül yargılamaya sokulmazdım. İstanbul Sahn Medresesinde müderrisler ve suhteler (öğretmen ve öğrenciler) karşısında sizlerle, yani Osmanlı alimleriyle ile tartışırdık. İnsanlar konuşarak ve tartışarak anlaşabilir ancak; ölüme tutsak kılınarak değil. Kadı efendi, Peygamber de raksetmiştir demenin, küfür olduğunu söylüyor. Oysa “Peygamberlik makamında bizzat insan vardı, başka yaratık değil! İnsan olduğunu kabullenerek onu sevmeli ve yüceltmeliyiz. Raksetmek ya da semah dönmek, ibadet olduğu kadar bir zevk halidir; tatmayanlar bilmez! Haram diyen desin. Biz helal bildiğimiz şeyi bırakmayız..”

KADI EBUSUUD EFENDİ (Kızgın fakat öfkesini dışa vuramamaktadır.): Olamaz hiç olamaz. “Allahı zikrederken devran ve raks kesinlikle haramdır. Bu yararsız işin küfür olduğu fetva kitaplarında yasaklanmıştır. Hatta günümüzün müftüsü hazretleri de bu biçimde bir fetva vermiştir.”

 

İSMAİL MAŞUKİ: Hangi Müftü bu? (Göstererek) Daha müftilik makamında iki yılını doldurmamış Şeyhülislam İbn Kemal mi? Yoksa merhum Ali Cemali Efendi mi? Şeyhülislam Ali Cemali Efendi, Selim Sultan gibi zalim bir Padişahın karşısında hiç korkmadan, bir keresinde yüzelli, bir keresinde ise dörtyüz insanın keyfi olarak toplu öldürülmesine engel olmuştu. Fetva vermedi, karşı çıktı. En azından bu davranışları beni kendisine saygıya zorlamıştır. O vermiş olamaz dediğin fetvayı. İşte yüzüne karşı söylüyorum: Şeyhülislam İbn Kemal'de eğer onun gibi cesurca insan sevgisi olsaydı; zındanda öğrendiğim, bir süre önceki sekizyüz kişilik keyfi ve zalimane toplu katliama engel olurdu. Ağzından tek söz çıktı mı? Dilinin ucunu yaşlayabildi mi Sultan Padişahın bu keyfi kıyımına? Ali Cemali Efendi'nin katledilmelerine engel olduğu kişiler saray kâtipleri ve tüccarlardı. Kimbilir belki de İbn Kemal Ahmed Şemseddin, bu sekizyüz masum insanın yoğurtçu, zerzavatçı, gezginci satıcı gibi ayaktakımından olması dolayısıyla böyle bir girişime bulunmadılar.

(Maşuki konuşurken mahkeme başkanı ve üyeleri, kafes ardındaki Padişah dahil oradaki herkes şaşkın ama öfkeli ve kıpır kıpırdırlar.)

Ama hayır! Osmanlı ulemasının başı Şeyhülislam yenidir. Son varacağı makama henüz gelmiştir; Padişahla uluorta dinsel fetvalarda anlaşmazlığa düşececeğine, hiç konuşmayıp, yüce makamının keyfini sürecektir.. Sana gelince Ebusuud Efendi; bu hırsınla çok yakında hocan İbn Kemal'in yerine geçersin. Bula bula suçlama olarak ‘Raksı, semah dönmeyi’ buldun, onlara taktın kafanı. Ben seni daha akıllı ve bilgili sanıyordum. Senin anlayabileceğin bir başka açıklama daha vereyim. Ondan sonra başka suçlamalarına geç eğer varsa. Gelmiş geçmiş Osmanlı dinbilginlerinden hiçkimsenin eline su dökemiyeceği büyük bilgin Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin'i dinle: “Tanrı Kur'an'da, ‘Yeryüzü yaşamı bir oyun, bir oyalanma ve zevklenmedir’ diyor. “Özleri doğru olanların gönülleri, güzel bir ses duyunca Tanrıya yönelir. Onun sevgisiyle dolar ve içlerinde dünya kaygısı kalmaz. Onlar için raks, yani semah dönmek uygun ve yararlıdır. İnsanı Tanrıya ulaştıran bir eyleme işe yasak demek bir Müslümana hiç yakışmaz!” Değil ki bir İslam alimine senin gibi. Bunları söyleyen kişiyle kendini nasıl bir tutup da çürüteceksin bakalım. Bu sözler Varidat'tan. Hem de: “Bu eseri Peygamber Şeriatının güneşi, Mustafa yolunun dolunayı... Hakkı bilen ve gerçeği gerçekleştirmiş erenlerin en seçkini... Bilginlerin ve tam inanç gerçeğine varanların sultanı... Şeyh Bedreddin yazmıştır.” diyerek takdim ettiği, İskilipli Muhiddin Muhammed, yani saygıdeğer babanız tarafından onbeşyıl kadar önce yazılmış “Varidat Açıklaması’ndan.

Ey beni inançsızlıktan yargılayanlar! Benim Tanrım, Kuran'ın dışanlamında belirlenen Allah değil; Şeytan'a ve meleklere “O'na secde ediniz!” diye buyrulan ayetin içinde gizli. Sizin Müslümanlığınız ve inancınız nerede? Gösteriniz. Sizin Allahınız Kuran'ın ne dış ve ne de içanlamında mevcut değil. Sizin allahınız; şu kafesin ardında öfkesinden benim için, ‘götürün kesin kellesini şunun’ demeyi bile unutmuş olan Sultan Padişahtır; Onun korkusudur, sizin taptığınız allah!

“Benim tanrım gerçek insandır! Haydi ne duruyorsunuz? Öldürünüz beni!” Söyleyin allahınıza hemen öldürülmemi buyursun!

(Bu son sözlerle mahkeme karışır. Padişah büyük bir öfke içinde kafesin duvarına vurarak Sadrazamı çağırır. Sadrazam hızla kafes ardına geçer. Maşuki iki zindancı tarafından tartaklanarak ve ağzı kapatılarak susturulur. Müfti, kadılar ve diğer görevliler şaşkınlık, öfke ve korku içinde bekleşmeye başlar. Kafesardı aydınlanır.)

 

3

Sadrazam İbrahim Paşa kafes ardına girer girmez, alışık olduğu üzere kafesin tahta kepenklerini kapatır. Böylece aralarındaki konuşmaların duyulması önlenir.

 

SULTAN SÜLEYMAN: (Baştan öfkelidir, giderek kızgınlığı azalır) İbrahim Paşam neler oluyor? Yirmi yaşındaki bir oğlan, Divan-ı Hümayun'da ulemayı parmağında oynatıyor. Bu ne acizliktir? Şeyhülislam İbn Kemal ve İstanbul kadısı, Oğlan Şeyh'in savunması karşısında apışıp kaldılar. Ebusuud'a öyle bir çattı ki, suçlamalarını kendisine yöneltip onu rezil etti. Kadı sanığı değil, sanık koca İstanbul kadısını suçlu çıkardı. (Öfkesi geçmiştir, güler) Bu ne menem iştir İbrahim Paşam? Görülmüş şey değil böylesi! Kabız'dan da bilgili ve hazırcevap bu genç oğlan. Ne dediydi kadıya ha? ‘Verdiğin hüküm gereğince şimdi senin, hem iman hem de nikâh tazelemen gerekecek...’ Koca alimin imanından şüphelendiği gibi, karısından da boş düşmüş olduğunu söyledi.

 

İBRAHİM PAŞA (Gülerek): Doğru Sultanım sanki sanık değil, kadı idi Oğlan Şeyh. Olayları hiç bilmeden onu dinleyen, karşısındakini suçluyor ve suç kanıtlarını sayıyor sanırdı.

 

SULTAN SÜLEYMAN: Padişahınıza da az saldırmadı. Böylesine ölümden korkmayan insana hiç rastlamadım. Şeyhülislam İbn Kemal'i, Ali Cemali Efendiyle karşılaştırması sırasında adamın rengi değişti ve kafası önüne düştü. Sonra ben o toplu öldürme kararını, devletimin adaletini göstermek ve nizam-ı alemi sağlamak için aldım. Şeyhülislamın gerçekten bunun için fetva vermeyeceğini düşünmüştüm, yanılmışım. Oğlan Şeyh'in gözüyle görmüşçesine söylediği gibi, dilinin ucunu bile yaşlamadı, itiraz kabilinden.

 

İBRAHİM PAŞA: Karşı çıksaydı vaz mı geçecektik Sultanım?

 

SULTAN SÜLEYMAN: Elbetteki hayır! Devletimizin örf kanunları var; uygulanmış örneklerden birine uydururduk. Oğlan Şeyh'in suçladığı gibi, mesela Şeyhülislamın gerçek görevini korkuya yenilerek yapmaması durumu. Şimdi bu toplu öldürmede, eğer bir haksızlık ve adaletsizlik varsa, hepsi birden Devlet-i Osmaniyye'nin en büyük bilgini İbn Kemal'in boynuna geçti. Çünkü hepsinin kellesi şeriat kılıcıyla uçuruldu, Padişahlık örfüyle değil.

 

İBRAHİM PAŞA (Sinsice güler): Sultan Padişahımız günahlardan kurtulmuş olacaktır her Şeriat Fetvası aldığında. Sultanımız asıl bunu geleneksel yasalarımızı oluşturan Örf’ün içine sokmalı.

SULTAN SÜLEYMAN: İskilipli Ebusuud bu işe biçilmiş kaftan. Onu Şeyhülislam tayin edersek, tek günah işlemeden, nizam-ı alem ve iktidarımız için kelleler uçururuz.

 

İBRAHİM PAŞA (Yüzünün ifadesi korkuya dönüşür, çekinceli): Buyruk Padişahımızındır; ne derlerse o olacaktır elbette. Biz Sadrazam kulunuz ancak önerilerde bulunur ve buyruklarına boyun eğeriz.

 

SULTAN SÜLEYMAN (Ona doğru yaklaşarak, endişesini giderici tavırla): Haydi İbrahim Paşam, sen gönlünü serin tut. Senin kellen şu güçlü omuzlarında hep kalacaktır, bundan emin ol. Sen benim has dostum ve sağ kolumsun. İnsan kendi kendisinin kolunu hiç kesebilir mi? Haydi kaldır yüzündeki kara gölgeyi. Söz veriyorum; hangi koşullarda olursa olsun kılına dokunmayacağıma dair, bir de ferman yazıp tuğralarım. Sen benim iktidarımın güçlü desteğisin, bir çeşit ortağımsın. Bu yazıda onu da belirteceğim. Ve laakin şımarmayasın ve kendini Padişah gibi görmeye kalkmayasın. Beni iyi tanıyorsun İbrahim Paşam; güvenimi yitirirsen iktidar hırsına kapılıp, sözvermeymiş ya da tuğralı fermanmış vız gelir.

 

İBRAHİM PAŞA (Önünde diz çöküp eteğini öperken): Sultan Padişahım, ulu kayın atam! Başım uğruna fedadır. Ömrümün sonuna değin kulun- kölen olarak yaşayacağım. Padişahımdan öte Allah gibisin benim için. Ben Sadrazam İbrahim Paşayı yaratan sensin. İsmail Maşuki'nin dediği doğrudur; bizler Sultanımızın kullarıyız, o bizim allahımız yerindedir. Benim için yanıldığı nokta ise; sevdiğimden tapıyorum sana, korktuğumdan değil. Zaten korkunun ecele hiçbir zaman yararı dokunmamıştır!

 

SULTAN SÜLEYMAN (Çok memnundur. Onu omuzlarından tutup kaldırır ve alnından öper. Sarılır ve başını omuzlarına kor, aşırı duygulanmıştır.): Biliyor musun İbrahim Paşam? Amasya'da gencecik Şehzade yöneticiydim. Ne yalnızlık çekiyordum kimse hayal bile edemez. Padişah olup olmayacağımdan değil, yaşayıp yaşayamıyacağımdan bile emin değildim. Bir Osmanlı şehzadesi gibi ölüm korkusu, umut ve umutsuzluk içinde gidip gelen, kabir azabınca ruh sıkıntısı çeken birisi olamaz şu dünyada. İşte böyle bir dönemde paşanın biri, keman çalıp şarkı söyleyen ben yaşlarda bir köle hediye etti. Perge Rumlarının bu güzel delikanlısı, Akdeniz sıcaklığını Amasya'ya taşımıştı. İşte duygu ve düşüncelerimi ve de pekçok şeyimi paylaşabileceğim biri! Ancak bu güzel mahluk ben üzgün şehzadeyi güldürebilir, dedim. Nasıl oldu bilmiyorum? (Doğrulup gözlerinin içine bakarken, biryandan da başını okşayıp) O andan itibaren yaşama sevincim olmuştun ve umut kaynağımdın artık. Acı ve umutsuzluklarımı giderdiğim bir dost ve sevgiliydin. (Ayrılır, çevresinde dolaşarak) Akıllıydın, bana zekice yollar gösteriyordun; kararlarıma ortak olacak denli yönetimin içine girmiştin. İçoğlanı olarak kullanılıp atılamıyacak kadar yakın dostumdun ve öyle kalacaksın hep. Sadrazamım olmanın çok ötelerinde değerin var benim yanımda İbrahim Paşam. (Birden susar)

 

İBRAHİM PAŞA (Korkusu geçmiş, güvenli ve gerçekliği anımsatıcı): Büyük dostum, Sultanım! Aynı sevgi ve bağlılık bende de hiçbir zaman eksik olmadı. Ama elbetteki ikimizin de şimdi heyecanımız ve sevgimiz çok farklı o günlere göre. Onlar ikimiz arasındaki kutsal sırrımız; bunları konuşurken İsmail Maşuki duruşmasını unutmayalım. İstanbul kadısının daha bir tek suçlamasını, onca kanıtla çürütmesine rağmen; daha fazla konuşturmamak gerek. Geçen yıl kazaskerleri mat edip, davayı düşüren Kabız zındığı gibi, elini kolunu sallaya sallaya Divan mahkemesinden çıkmasına razı gelemeyiz.

 

SULTAN SÜLEYMAN: Ama iradem üzerine ikinci duruşmada, henüz görevine yeni başlamış bulunan İbn Kemal, üstün bilgi gücüyle üstüne çullanıp, onu konuşamaz hale getirdiydi.

 

İBRAHİM PAŞA (Akıl hocası davranışı içerisinde yorumunu geçer): İsmail Maşuki'nin beraat etmesi Kabız'a hiç benzemez. Kabız bırakılsaydı, İsa'nın Muhammed Mustafa'dan üstün olduğunu söylemekle Hıristiyanları onurlandırmış olurdu. Bu yüzden ona inanan bazı kendini bilmezler İslamiyeti terkedecekti. Ama eğer Oğlan Şeyh, Divan-ı Hümayun'dan üstün bilgisi ve hüneriyle muzaffer çıkarsa; yani beraat edip elini kolunu sallayarak yürüsün gitsin, vallahi yer yerinden oynar. Önce sekizyüz kişilik toplu kıyımın hesabını sorarak konuşmalarına başlar. Şeriatın vahşetini,- tövbe estağfirullah onun ağzı olsun- Sultan Padişahın zulüm ve baskısını işleyerek, kenti ayağa kaldırır. Osmanlı İmparatorluğu halklarının hepsini dinden çıkarır, rafızi yapar. İkiyüzotuz yıl içinde kurmuş olduğu düzeni altüst eder. Çünkü bu çocuk, az önce örneğini gördüğümüz gibi, alimlerin hiç haberi olmadığı bilgileri de kafasını doldurmuş. Duruşmadan önceki konuşmamızda, Oğlan Şeyh'in Kalender'den de tehlikeli olduğunu söylerken, çok haklıydınız. O Kızılbaş eşkıyasının, Osmanlı ordularını yenip, beyleri, paşaları ve vezirleri öldürerek İstanbul'a dayansaydı da yine bir Padişah'a ihtiyacı olacaktı. Olsa olsa bir vezirlik makamı isteyecekti senden. Çünkü eşkıya dünyaya hükümran olmaz, olamaz; yani bir hükümdar olarak devlet yönetemez! Ama İsmail Maşuki bir Zulkarneyn'dir. Kur'an ın Kehf Suresinde adı geçen Zulkarneyn'e, benim atalarım Büyük İskender derler. Aynı yaşlarda dünya fatihi olmuştu Makedonya'dan Hindistan'a kadar. Büyük İskender'in zekâsı, cesareti ve eğitimi var Oğlan Şeyh'te. Her topluluk ve her sınıftan insanları takıp peşine, Sarayın kapısına dayanabilir. Onun kapıya dayanması demek, tahtın ve iktidarın elden gitmesi demektir...

 

SULTAN SÜLEYMAN (Sabırsız ve endişeli): Kısacası İbrahim Paşam demek istiyor ki, Oğlan Şeyh'in dirisinden bize zarar gelir, yolunca susturulmalıdır. Ancak ne var ki, her suç kanıtı olarak ileri sürülen söz ve cümleleri üzerinde, ona bu denlü uzun konuşma fırsatı verilir ise, bu duruşma kolayca sona ermez. Onca gizliliğe rağmen olup bitenler dalga dalga dışarıya yayılır. Bana okumuş olduğun tasavvufi şiirlerini de ortaya delil olarak sürmen gerekmez. Bir de onların yorumuna girerse yönünü değiştirir duruşmanın.

İBRAHİM PAŞA: Sultan Padişahım başka neler buyururlar?

 

SULTAN SÜLEYMAN: Bir-iki suçlamada daha kendini savunsun. Savunsun ki Divan-ı Hümayun sicili kayıtlarına geçirsin katipler. Böylelikle sonraki kuşaklar, kendini savunurken kullandığı sözleri görüp okuyarak, nasıl Müslümanlığa aykırı ve küfür olduğunu öğrensinler.

 

İBRAHİM PAŞA: Sultanım doğru söylerler. Oğlan Şeyh'in sözlerinin tekmili küfür ve zındıklık. Üstelik kendisi üretiyor; başkasından nakledilmiş küfür olsaydı, bağışlanacak yanları olabilirdi.

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

SULTAN SÜLEYMAN: Bağışlamak mı? Şimdi de sen şaka yapıyorsun galiba? Artık öyle sözlerinin doğruluğu, kendisinin akıllılığı, güzelliği ve bilgeliği beni hiç ilgilendirmiyor. İsmail Maşuki benim ve mutlak iktidarımın en azılı düşmanıdır ve yok edilmelidir. (Buyurucu durumunu alır) Tiz fazla uzatılmadan şahitler dinlensin! Mevlana Şeyhi Çelebi de biraz canlansın, uyuklamaya gelmedi.

Haydi İbrahim Paşa, mahkemenin seyrini senin becerikli ellerine bırakıyorum. Artık karışmayacağım. Bir kolayını bul fazla konuşmasını önle. Osmanlı bilginlerini rezil ediyor, paçavraya çeviriyor vallahi; gözümden düşecekler üçü de. Dolayısıyla Padişahı ve sadrazamı da bir iyi silkeliyor. Çünkü bizim gözümüzde devletimizin en büyük uleması bunlar, daha büyüğü yok biliriz. Haydi dön makamına artık!

(İbrahim Paşa kapattığı kepenkleri açar ve böylece öbür yana hemen geleceği işaretini vermiş olur. Padişahı eğilip selamlayarak geri geri çıkar.)

 

4

Divan mahkemesi ışıklandırılır. Herkes yerini almış ve Sadrazamla Şeyhülislam kısa bir süre fısıldaşır.

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: İstanbul kadısı Ebusuud Efendi, soruşturma sırasında bulduğu kanıtlardan bir-iki tane daha sunduktan sonra, Mevlana Şeyhi tanıkları yeminden geçirip, takdim etsin. Önceden almış olduğu yazılı ifadelerini bize getirsin; tanık sorgulamasını bizzat yapmak istiyorum: Sanık Pir Ali Aksarayi oğlu Şeyh İsmail Maşuki, ifade verme yerine geçsin. (Kaldırılıp götürülür.) Sanığı şiddetle uyarıyorum; önceki gibi mahkeme üyelerini suçlama ve hatta onlara hakarete kadar varan taşkınlıklar yapmaya kalktığında zincire vurulacak. Ancak mahkeme sürecek ve gerekirse gıyabında karar alınacaktır. (Kadı Ebusuud'a işaret verir)

 

KADI EBUSUUD EFENDI: Sanık Şeyh İsmail Maşuki az önce, semah ve raksın haram olduğunu ilan eden fetvalar üzerine ettiği yerli yersiz sözlerle, soruşturmayı işlemez hale getirdi. Bu nedenle sözlerimi tamamlayamadım. Kendisi daha önce bu konuda şunları da söylemiştir:

“Fazla şarap içmek de, raksetmek ve semah dönmek de bizi başka kötü alışkanlıklardan koruyor. Aynı zamanda bazı gerçek sapıkların gönlünü değiştirerek, Tanrıyı anmasına neden oluyor!”

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Sanık bu sözleri söylemiş midir?

İSMAİL MAŞUKİ (Beklenenin aksine):Evet doğrudur, o anlama gelecek sözler ettim. Şimdi açıklamaya geçsem, anlamıyacak ya da anlamamazlıktan geleceksiniz. O nedenle sorularınıza, yapabildiğimce ‘evet’ ya da ‘hayır’ ile cevap vereceğim. (Susar. Herkes birbirinin yüzüne memnun memnun bakar.)

 

KADI EBUSUUD EFENDi (Şeyhülislamın işareti üzerine): “Bu sözler şeytanca olan zanlardır, aldatmacadır. Günahtan ibadet doğduğu nerede görülmüştür? Maşuki insanı tanrı olarak tanıdığından, gerçek İslam alimlerine sapık demektedir. Böylece birkaç günahı birden işlemektedir. Cehennemlikler ateş katlarından birinden diğerine geçmekle kurtulmuş olamazlar. Tekkelerinde değişik kişilerle genç oğlanlar biraraya toplanıp, değişik makamlarda şiirler okurlar. Karşılıklı : ‘Sen bin ulu sultansın / Canlar içinde cansın / Çün iyan gördüm seni / Pinhan kapısı değil’ diye söyleşip, birbirlerini sevgili-tanrı olarak görmektedir.Yine toplantılarında ‘Cennet bu dünyadadır.’ derler. Kuran’ daki cennet için, ellerini alayla havaya kaldırıp: ‘Cennet cennet dedikleri üç beş köşkle birkaç huri / isteyene ver sen anı bana seni gerek seni’ beyitini okuyarak, birbirlerine secde ediyorlar.”

 

İSMAİL MAŞUKİ (Kadı efendinin nefeslenmesinden yararlanır, sorulmadan konuşur): Doğrudur. “Biz insanı tanrı biliriz, secdemiz onadır” Kadı efendinin örnek verdiği beyitler ise ikiyüzyıl önce yaşamış büyük Türkmen ozanı Yunus Emre'nindir. Onun başka şiirlerini de hep bir ağızdan söyleriz. Ancak bu su gibi pak Türkçe şiirlerdeki duygu ve anlam güzelliğini sizlerin kavraması mümkün değil. Fazla konuşup kendimi boşuna yormak istemiyorum. Ama Ebusuud Efendi'nin “Değişik kişilerle genç oğlanlar biraraya toplanıp...” diyerek ima etmek istediği, livata yapıyorlar, suçlamasını kesinlikle reddederim. Bizim coşkumuzda bu tür davranışa yer yoktur. (Sesini yükseltir.) Bu zevk, Padişah ve Sadrazamdan tutunuz da, onlara özenen siz ulema ve umeranın baş mesleğidir, bizim değil. Soruşturmanıza geçiniz! (Bu son sözlerle herkes, kafaları önlerinde taşlaşmış gibi kalır bir süre. Padişah zaten pandomimasını az ışıkta istediği biçimde sürdürmektedir.)

 

KADI EBUSUUD EFENDİ (Hiçkimse kendine gelmeden, kurnazca havayı dağıtır): “Bu söylediklerimi tekkelerde işleyenlerin halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhuş olduğu gibi, cennet hakkında söylenen sözler de açık açık küfürdür. Bu kişilerin Şeriat yasalarınca hemen katledilmesi gerekir!” Şeyhleri olan bu kişinin ayrıca, soruşturmamızı başka yönlere saptırıp, va'zları ve zikirleri sırasında söylediklerini unutturmak istediği açıkça görülmektedir. Şeriatın yasak ettiği bu günahları işlerken; “Cinleri ve insanları bana kulluk etmek için yaratmışımdır" ayeti kerimesini kanıt göstermiş olması ise en büyük küfürdür. Bu kişi ve müritleri zındıklıktan dönüp, Müslüman olmadıkları takdirde, derhal katledilmelidir!”

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Memnun görünür ve Sadrazama birşeyler konuşur fısıltıyla): Sanık Pir Ali Aksarayi oğlu Şeyh İsmail Maşuki bunları fiilen işlemiş midir? Sanık cevap versin! (İsmail Maşuki'nin ağzından tek söz çıkmaz, ' evet' anlamında başını kuvvetle sallamakla yetinir.) Kadı Ebusuud Efendi'nin soruşturması yeterli görülmüştür. Mevlana Şeyhi Çelebi Efendi şahitleri huzura takdim etsin.

(Eyüp kadısı Şeyhi Çelebi tanıkları tek tek adlarıyla çağırak tanık yerinde sıralanmalarını sağlar.)

 

5

Öncekiler ve altı tanık

KADI ŞEYHİ ÇELEBİ (Ayağa kalkıp, Padişahtan başlayarak herkesi ayrı ayrı selamlar.): Ulu Sultan Padişahımız! Vezir-i Azam ve Şeyhülislam hazretleri!

Kadı Ebusuud Efendi! Tanıkları tek tek huzura takdim etmeden önce bir girizgâh yapmak istiyorum yüksek müsaadeleri olursa (Az bekler. Şeyhülislam Sadrazam'a bakar, ondan aldığı onayla işaretini verir.) Birazdan huzura takdim edeceğim altı tanık, şeriatın bütün vecibelerini yerine getiren dinibütün ve çevrelerinde sevilip sayılan insanlardır. Bu kişiler, Oğlan Şeyh'in Edirne medrese ve camilerinde olduğu kadar, İstanbul'da Sultan Selim ve Fatih Mehmed Han camileri ve Ayasofya'daki va'zlarını kaçırmadan dinlemişler. Ayrıca bazıları, Kalenderhane'deki Bayrami-Hamzavi Melamiyye tekkelerinde kendisinin “Büyük coşku” dediği, o rezalet meclislerinde bulunmuşlardır. Kısacası hepsi de, Şeyh İsmail Maşuki'nin ağzından çıkan sözleri bizzat duymuş; hatta bazıları kaydetmiş bulunuyor. Çünkü birikisi onu, hafiye görevi dolayısıyla izlemiştir. Çoğu derviş, şeyh ve hacı takımından. İçlerinde, Sultan Padişahımıza çok yakın bir saray kapıkulunun yeğeni bile var. Altı tanığın da ifadeleri tarafımızdan alınıp, kâtiplere yazıya geçirtilmiş bulunmaktadır. İfadeler tomarını mahkeme-i Alüyy- ül âla'ya arzediyorum. (Elindeki ruloyu Şeyhülislama saygıyla sunar. O da ayağa kalkarak Sadrazam'a verir. Sadrazam onları, tek tek gözatarak kendince sıraya korken, tanıklar huzura çağrılır. Sanık yerindeki Maşuki'yi tam karşıdan görecek biçimde tanıklar dizilirler.) Derviş Muhammed bin Abdulgani! Mevlana Hayreddin Karaca! Şeyh Alaaddin bin Nasuhi! Hacı Tarık! Hasan bin Abdullah! Mevlana Muslihiddin bin Ahmed!

(Adı çağrılan içeri girip, kafes ardındaki Padişahla birlikte mahkeme başkan ve üyelerini selamlıyarak yerlerine geçer. Görevli iki kâtibin başları üzerinde getirip, önlerinde diz çökerken, tuttukları rahle üstündeki Kur'an'a el basarak toplu halde Padişah, din-iman ve namus üzerine doğru söyleyeceklerine yemin ettirilir.)

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Sadrazamın verdiği dosyayı alarak, ordaki sıraya göre soruşturmaya başlar): İlk sayfada gördüğüm kadarıyla bazı ifadelerin altını birkaç tanık birden imzalamış. Bu demektir ki aynı va'zı dinlemiş oluyorlar. Böylece sanığın söylediklerini inkâr etmesi söz konusu olamaz.

 

İSMAİL MAŞUKİ (Araya girer): Ben söylemiş olduğum sözü asla yadsımam. Tükürdüğüm tükrüğü de yalamam. Söylememiş olduğum bir sözü ise, bana kabul ettirmeniz mümkün değil!

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Duymazlıktan gelir): Derviş Muhammed bin Abdulgani ve Mevlana Hayreddin Karaca Muhiddin şöyle diyorlar: “Oğlan Şeyh olarak tanınan İsmail Maşuki adlı kişi: “İnsan kadimdir. İnsan insan olunca ona hiçbir şey haram değildir!” Aynen bunları mı söyledi?

 

DERVİŞ MUHAMMED / KARACA MUHİDDİN (İkisi birden): Ayasofya'da aynen bunları söyledi. “Ezel ve ebed olan insandır, yaratılmamıştır” diye açıkladı. Tanrıyla eş tuttuğu için herşey helalmış insana. Öyle dedi.

 

KARACA MUHİDDİN: Tekkedeki söyledikleri de şöyle: “Her insan Tanrıdır. Her donda gözüken odur. Ruh ise bir bedenden çıkıp öbürüne girer. Kabir azabı diye birşey yoktur. Soru ve hesap günü yoktur...”

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Kabir azabı ve kıyamet gününü inkâr etmek Şeriatımıza göre kâfirliktir. Allahlık davası görmek en büyük kafirliktir.

 

KADI ŞEYHİ ÇELEBİ: Şeyhülislam hazretleri eğer yine Mevlana Hayreddin Karaca Muhiddin ve Hacı Tarık'ın ifadelerine başvurursa, şeriat ve öbür dünyayla ilgili daha büyük küfürlerini görecektir şu lanetullahın!

HACI TARIK / KARACA MUHİDDİN (Birlikte): Oğlan Şeyh zaten şeriata inanmıyor efendim. “Şeriatın haram dediği şeylerin hepsi helaldır!” diyordu hep.

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: İsmail Maşuki bütün bunları söylediğini kabul ediyor musun?

 

İSMAİL MAŞUKİ: Tanıkların söylediklerini aynen kabul ediyorum. Sizin şeriatınız beni bağlamaz. Onun için söylediklerimin hiçbiri de küfür değildir. Sonra benim allahlık davası filan da güttüğüm yoktur, sizin iddia ettiğiniz türden. Ben insanoğluna; Tanrıyı başka yerde arama çünkü sensin. “Gelin görünür Tanrıya tapınalım” diyorum. Hazreti Ali de: ‘Ben görmediğim Tanrıya tapmam’ diyordu. Bunun anlamına varmak gerek. Tanık dedikleriniz aslında ikiyüzlü, muhbir, yalancı ve münafıklardır. Eminim ki şu zavallı köpek Mevlana Hayreddin Karaca, daha çok şeyler anlatacaktır. Çünkü bize tapan, senden başka benim allahım yoktur, demekten çekinmeyen bir sadık müritti...

 

KARACA MUHİDDİN: Doğrudur Şeyhülislam hazretleri, daha çok şey anlatacağım. Benim devlete hizmetlerim, Sadrazam hazretlerince de malumdur. (Sadrazam hafif yollu kafasını sallar) Yüreğinin içine girmiştim, içinde neler bulunduğunu anlayabilmek için Maşuki'nin. Onun ağzı olsun şu sözlerini bir kafir bile söylememiştir: “Şarap aşk kamışıdır ve bir ilahi coşkudur, helaldır. Becerebilirsen ye, iç ve yat! Tüm davranışlar, haller birer tapınma biçimidir...Oruç, namaz, zekât ve hac yezitlere cürüm için geldi. Bunlarda hiçbir yarar yoktur. İnanan için yılda iki bayram namazı kılmak yeter. Kalanı kendini tanımayan cahillerin, birbirlerinin semerlerini yememeleri için icad edilmiştir. O iki bayram namazında da secde yerinde beni görecek, bana tapacaksın!”

 

HACI TARIK: Az önce tanrılık davası gütmediğini söylüyordu. Cennet için de yanımda şu küfürü yaptı, namaz kılanlara Oğlan Şeyh: “Cennete gidesiniz diye namaz kılmaz mısınız? Kılarsınız ya, o cennet dediğiniz yere biz merkebimizi bile bağlamayız!” dedi. (Baştan beri Oğlan Şeyhin bu çeşit şeriata aykırı sözleri her tekrarlandığinda, mahkeme üyeleri: 'Haşaa! Lanetullah! Estağfirullah, estağfirullah!' cinsinden sözler söyleyerek, öfkelerini belirtir. Padişah da gülünç bir biçimde pandomimasını sürdürür)

 

ŞEYH ALAADDİN BİN NASUH: Babası Pir Ali Aksarayi: “Cennetten çıktığını söylediğiniz dört ırmak benim dergâhımdan geçmekte.” demişti. Oğlu İsmail Maşuki benim bulunduğum bir toplantıda yapdığı sohbette: “Babam evliyalar kutbudur, ben Mehdi'yim. Bize uymayanların imanı tam değildir” dedi. Bunu söylerken Karaca Muhiddin de oradaydı.

MUSLİHİDDİN BİN AHMED: İsmail Maşuki babasına Kutb derken onu da allahlaştırıyor- onun ağzı olsun! Sultan Selim camisindeki bir konuşmasında şöyle demişti: (İbrahim Paşa Padişahın yanına geçer, fısıldaşırlar.) “Bazı azizler Kutb için; 'başı arşta, ayağı ferşte ve onsekiz bin alemi doldurur' demişler. Bu nitelikteki kimseye, Allah'tan başka ne ad verilebilir?”

 

HASAN BİN ABDULLAH: “Bir keresinde evine misafirliğe gitmiştik. İçimizden biri, vakit namazını kıldırmasını ve bize imamlık yapmasını istedi. İki rekât kıldırıp birden bıraktı. Velilerin arkasında iki rekât namaz kılmak yeter, fazlası haramdır” dedi.

 

İBRAHİM PAŞA (Kafes ardından dönmüştür): Şeyhülislam hazretleri. Görüyorum ki, tanıklar ifade vermek için adeta yarış yapmaktalar. İstersen bu yarışı azıcık durdurup, sanık İsmail Maşuki'ye bir savunma hakkı daha verelim. İfadeler bittikten sonra bir de 'Tövbe Estağfirullah' a çağıracaksınız!

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Emredersiniz Sadrazam Paşam. (Hafiften gülerek)

 

İBRAHİM PAŞA (Güler): Kimbilir belki de Kalenderhane tekkesinde yaptığı gibi, zahiren burada, ama kendisi kuş donunda pencereden uçup gitmiş. Dersaadet üzerinde devran dönmektedir. (İstanbul kadısına doğru bakar, herkes güler)

 

KADI EBUSUUD EFENDİ: Sadrazam Paşamızın haklı konuşurlar; bu durum kadılığımıza intikal etmiştir. Ama daha sonra kuş değil de kadın kılığında yakalanmıştı. (Yeniden bir gülümseme dalgası ve Padişahın kahkahası duyulur. İsmail Maşuki daldığı alemden uyanır.)

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Sanık Şeyh İsmail Maşuki, nam-ı diğer Oğlan Şeyh! (Onu zorla ayağa kaldırırlar.) Tanıkların ifadelerini dinledin; itirazın varsa bir savunma hakkı daha veriyorum.

 

İSMAİL MAŞUKİ (Ayakta, ilgisizce konuşmaya başlar ve giderek açılır.): Tanıklarınız aleyhimde ifade vermediler ki o yönde itirazım olsun. Bir tek itirazım şu olacak şimdilik; söylediklerimi tam ezberleyemedikleri gibi eksik de yazmışlar. Bu nedenle Şeriyye Sicili'ne kaydedilirken İsmail Maşuki adına, bunlar büyük kayıplarla yeni kuşaklara ulaşacak. Üzüldüğüm nokta burası. Ama yine de fena sayılmaz kafalarında bu kadarını saklayabilmeleri. Bir yıldır beni dinlemiş olan binlerce insanın kafalarında, bunların yarısı bile kalmış olsa benim için ne büyük kazanç. Çünkü o insanların kafalarına şeriat bağnazlığı ve akıldışılığına karşı; Padişah ve beylerin, din alimlerinin zalim yönetimine ve bu iktidarı size ihsan ettiğini sandığınız, o görünmez allahınıza karşı şüphe tohumları ekmişim demektir. Bana inananlar ve söylediklerimi hemen kavrayanlar ezilen, zulmettiğiniz ve ayaktakımı dediğiniz halktır. Birkaç hafta önce hiçbir örf ve dinsel hukuk dayanağınız olmadığı halde acımadan katlettiğiniz sekizyüz sütçü-yoğurtçu ve zerzavatçı gibi seyyar satıcı takımının hepsi benim müritlerimdi. Kendi katlime değil, benim yüzümden ölen ve öleceklere içim yanıyor!..

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Yeter artık İsmail Maşuki, yeter daha fazla konuşma. Sen kendini suçlamalara karşı savunmuyor, tersine suç işliyorsun. Dinimize ve kitabımıza aykırı düşünce ve inançlarının, anlayışının siyaset meydanı değil burası.

 

KADI ŞEYHİ ÇELEBİ: Şeyhülislam hazretleri! Onun dinimize karşı işlediği suç, yalnız şu ana kadar söylenenlerle değil; Oğlan Şeyh şeriatımızın ahlak kurallarını yıkmaya, namus-iffet anlayışını da ortadan kaldırmaya azmetmiştir...

 

KADI EBUSUUD EFENDİ: Eyüb kadısı Mevlana Şeyhi Çelebi çok doğru söylüyor. Şeyh İsmail Maşuki'den mahkememize nakledilen bütün sözler küfürdür ve onlarla suç işlenmiştir. Ancak belki bazıları, kendisi söylemek istememesine rağmen, nakledilmiş küfür olarak muamele görüp, yükledikleri suçlardan bağışlanabilir. Elbetteki bu itirafı yüce mahkememize yapması ve bunları artık benimsemediğini söylemesi gerekir. Ama Şeyhi Çelebi'nin huzura sunmuş olduğu ifade tomarlarına, ortak kovuşturmalarımız sırasında göz atmış olduğumdan kendisine katılıyorum. Gerideki ifadelerin, bu öncekiler olmasa bile, Maşuki'yi ipe götürecek hususiyetler mevcuttur.

 

KADI ŞEYHİ ÇELEBİ: Şeyhülislam hazretleri, Karaca Muhiddin ve Muslihiddin bin Ahmed'in son ifadelerini dinlememize müsaade buyursunlar. (Sadrazam Şeyhülİslam'a bakarak başıyla onaylar.)

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Önündeki kâğıtlara bakarak): Mevlana Hayrettin Karaca Muhiddin konuşsun önce.

 

KARACA MUHİDDİN: En az iki kere Ayasofya'da dinlemiştim. Ama tekkede de aynı sözleri söylemişti, iyi anımsıyorum. Zikirden sonraydı ve o kadar çok insan vardı ki...

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Ne söylemişti ona geç, Muhiddin efendi!

 

KARACA MUHİDDİN: “Oğlu da kızı da yaratan sensin. Aşkın lezzetini tatmak için bir kadınla cinsel ilişkide bulunursun ve zevkle tohumlarsın. Sonra da Allah yarattı dersin. Münafıklık, kâfirlik işte budur...” Bazı deli saçmaları daha geçtikten sonra, şunları söyledi: “Zina ve livata gibi cinsel ilişkilerin hiçbir türlüsü suç değildir ve olamaz. Çünkü toprak toprağa girmektedir. Bunlar aşkın lezzetleridir.” (Mahkeme üyeleri yine ' Lanetullah aleyhim ecmain! Estağfirullah, estağfirullah!' çekerler.)

 

İSMAİL MAŞUKİ (Beklenmedik anda, sertçe): İki yüzlü köpek. O ağzından çıkan sözler niçin söylenmişti? Onu neden açıklamıyorsun? Duruşmanın başında da söylediğim gibi bizim büyük coşkumuzda cinsel tecavüzlere ve livataya yer yoktur. Bu iş üst yöneticiler, yani sizlerin mesleğidir. O sözler ‘Tanrı insanı topraktan yarattı’ uydurması için söylenmiştir. Cinsel ilişki aşkın lezzetidir ve o lezzetin meyvesi çocuğu yaratan siz ikinizsiniz!’ demiştim. Yine de...

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Keser): Bu söylediklerin, hangi biçimde ifade edersen et, Kelamullahı ve Allah'ı inkârdır. Muslihiddin efendi son ifadesini versin artık karara geçeceğiz.

 

MUSLİHİDDİN BİN AHMED: “Bazı dinsiz imansız müritleri ona; 'Bizim avradımız ve oğlanımız sana kurban olsun!' deyince Şeyh İsmail Maşuki: Avradınız, oğlanınız ve de komşunuz sizlere helaldır. Aranızda haram diye birşey yoktur. Bunların cümlesi velilere de helaldır.”diye konuşmuştur.

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL: Sanık Pir Ali Aksarayi oğlu İsmail Maşuki nam-ı diğer Oğlan Şeyh ayağa kalksın.(Zorla kaldırmaya çalışırlar.) Bütün va'zlarında söylediklerin dinimize, Kuran’a ve Hadise aykırıdır. Bu küfürlerini geri alıp, tövbe istiğfar et İsmail Maşuki! Yeniden şehadet getirerek İslamiyete dön. Yüce mahkemeyi bu tövbe ile ikna edebilirsen, hayatının bağışlanması mümkündür.

 

İSMAİL MAŞUKİ (Beklenmedik bir dinçlikle dikelir, alnı yukarıda yüksek sesle): Şeyhülislam efendi, Şeyhülislam efendi! Ben ne senin hocan olan Molla Lütfi'yim ve ne de babam Pir Ali Sultan Aksarayi! Ben Şeyh İsmail Maşuki, halkın çağırdığı Oğlan Şeyh benim adım. Ben “nakl-i küfür, küfür sayılmaz” ilkesine sığınmam Lütfi gibi. Takıyeye asla bürünmem babam Pir Ali gibi. Daha açık mı konuşayım? Ben söylediğim sözleri inanarak ve kabullenerek söylüyorum. Ne de söylediklerimi geri alır veya şeriata uyduracak anlamlar veririm. Beni İslama çağırıyorsun Paşazade İbn Kemal Şemseddin! Ben dışında değilim, tersine senin İslamını aşarak, giremediğin kadar derinlere girmişim. Benim için “senin zahiri ilmin, görüşlerin utanılacak bir durumdur. Çünkü ben onları da çok iyi biliyorum.” Söylediklerimi ne geri alır ve ne de tövbe ederim. Onlar hayatın büyük doğrularıdır benim gözümde. Şeriatınızın ve devletin zalimliğine karşı yükseltmeye çalıştığım çığlıklardır söylediklerim. Bu haykırışlar, sizi korkuttuğu için boğmak istiyorsunuz. Bunun yolu beni katletmekten geçer. Öyle sanıyor ve buna fazlasıyla inanıyorsunuz. Ama, ben tam tersini düşündüğümden size bu fırsatı isteyerek veriyorum. (Olanca gücüyle bağırır)

“Öldürünüz, beni öldürünüz!

Ölümüm yaşamam demektir;

Ben öldürüldüğüm zaman yaşarım ancak!”

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Beklenmedik bir haykırışla): Susturun şu Lanetullahı!

(Bu gergin ortamda Padişah, Sadrazamı kafes ardına çağırır. Onlar konuşurken, Şeyhülİslamın iki kadı ile ateşli bir biçimde tartıştıkları, vücut hareketlerinden anlaşılır.)

Ancak benim gördüğüm kadarıyla sanık İsmail Maşuki, ifadelerin ağır ve ölümcül oluşlarıyla ilgilenmek bir yana, tanıkları dinlemiyor bile. Oğlan Şeyh burada oturmuyor, başka bir alemde sanki.

6

Kafes ardında Padişah ile Sadrazam

 

SULTAN SÜLEYMAN: İbrahim paşam, Şeyhülislam ve kadıların tartışarak verecekleri fetva bildiriminde, orada bulunup rahatsız olmana gönlüm razı olmadı. Ayrıca sen karışmasan bile, orada bulunuşunla sadrazam kişiliğin ulemayı etkilesin arzu etmedim.

 

İBRAHİM PAŞA: Çok iyi yaptınız yüce Sultanım. Gerçekten fetvanın hazırlığı sırasında orada bulunmayı hiç arzu etmiyordum. Ben bunu kafamdan geçirirken, Sultan Padişahımıza ayan olmuş! Her sözünden hikmet fışkıran ve isteseydi bütün küfürlerini tevil yoluyla kolayca Şer'iata uyduracak yetenekte olduğu halde yapmayan, bu yaşta bir alim görmemiştir şu cihan! Bu denli zeki ve yetenekli birinin Padişahımızın hizmetinde ve devletin yanında olması ne büyük kazanç olurdu.

 

SULTAN SÜLEYMAN: Haklısın benim iyi yürekli İbrahim Paşam, haklısın. Bizlere bile zehirli diliyle yaptığı onca tecavüz ve hakaretlere rağmen, benim de içim yanar şu mah yüzlü delikanlının kötü sonuna. Ama ne yapalım? Önemli olan iktidarımız!!!

 

İBRAHİM PAŞA: Doğru söyler Sultanım! Merhametten maraz doğar. Maraz seçilerek devlet feda edilemez. Nice nice başlar kesilmeden devletin kalıcılığı hiç sağlanabilinir mi?

 

SULTAN SÜLEYMAN (Gülerek): Akıllı İbrahim Paşam, herzaman en iyisini düşünüp, tatbik etmekte üstüne yoktur. Benim çıktığımı bilmesinler ama ben ayrılıyorum kafes ardından. Bugün tebdil-i kıyafet edip, Hisar'a gitmek geçer içimden.

Kandilli Bahçe'de üç-beş gün kalıp, dinlenmek istiyorum. Sen hemen Divan'a dön; olup bitenlerden beni sonra haberdar edersin. (Sultan Süleyman yanındaki hizmetçileriyle çıkar. Sadrazam, girerken kapatmış olduğu kafesardı kepengini açar ve yüksek sesle: ‘Müsaadeyi alilerinizle Sultanım!’ diyerek içeri geçer. Şeyhülislam kadılarla tartışarak aldıkları karar sonrası, fetvasının son cümlelerini yazdırmaktadır. Herkes ayakta durmaktadır, Sadrazam da oturmaz. İsmail Maşuki alnı yukarıda, gururlu ve sakin bir biçimde fetvayı dinler. Oradakiler her cümle sonunda ‘Allahü Ekber!’ diye bağırırlar.)

 

ŞEYHÜLİSLAM İBN KEMAL (Kalmış olduğu yerden sürdürüyordur.): ...Şer'i Şerifin kılıcı İsmail Maşuki kâfirinin hakkından gelecektir. Şeyh İsmail Maşuki, nam-ı diğer Oğlan Şeyh'in kanı, helal malı haramdır. İnsanın Allah olduğunu söyleyen; Kur’an’a inanmayıp, Şeriata amansız küfürler etmiş bulunan bu kâfir zındığın bir damla kanı bile toprağa düşmemeli. Yoksa, toprak kirlenir ve yer o pislikten kurtulmak için titrer, zelzele olur. Başı gövdesinden alınıp, ayrı ayrı çuvallara konularak deryaya atılsın. Derya-deniz pislik tutmaz.

 

İSMAİL MAŞUKİ (Elleri bağlı sürüklünerek götürülürken bağırır.): “İnsan kadimdir; topraktan yaratılmamıştır, yaratandır. Başlangıçtan sonsuzluğa kadar insan herşeydir. Her biçimde gözüken odur.” Kafamı gövdemden ayırmakla beni öldüremiyeceksiniz; İsmail Maşuki yaşayaaaacaktır!

Son

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • Ismail Masuki Bölüm 1

      Deniz Yüzünde Dehşet ya da Sultan Süleyman’ı Korkutan Rüya   Anlatıcı Evliya Çelebi’nin kimliğinde Ayvansarayi’den lar geçerken, perde yavaş yavaş açılır. Tam açıldığında Evliya kendi bilgilerini vermeğe başlamıştır. Sahne Bebek koyunu simgeler; hafif dalgalı deniz yüzeyi ve kıyıda Kandilli Bahçe. Sol arka köşeye yakın bir düzüye kandillerin asılı durduğu bir avize ve bir ağaç dalı altında çok süslü bir Padişah kolltuk-kanapesi vardır. Padişah kanape üstünde uyumakta ve başucunda iki

      , Yer: İslamiyet

×
×
  • Yeni Oluştur...