Jump to content

Dinleyebilmek


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

386.jpg

 

Basit gibi görünen şeylere dikkat etmesini öğrenmek zorundayız. Aksi takdirde, herkesin gözü önündeki fenomenlerin iç yüzünü kavrama kabiliyetimiz gelişmez.

 

Önemli olan, “açık” olabilmektir. Şuurlu bir vukufun temelinde bu “açıklık” yatar. Bunun için de gerekli sorularla meselenin özünün derinliklerine inilmesi gerekir. Yani soru işaretleri, yeteri kadar derine salınmalıdır. Evet, araştırmacı gözü açık bir dalgıç gibi olmalıdır.

 

Bir ipucu yakalayabilmemiz için önce dinlememiz gereklidir. “Çağırmak, çağrılan şeyi yaklaştırır” der Heidegger. İnsan ancak sezmeye hazır olduğu şeyi sezebilir, bilmeye hazır olduğu şeyi bilebilir, anlamaya hazır olduğu şeyi anlayabilir. Eğer bir beyan gerektiği gibi dinlenilmiyorsa, kulağa çok şey uğrayıp geçer de farkına varılmaz. Önyargısız, esnek düşünebilen ve vicdanına kulak veren insanlar, gerektiği gibi dinleyebilirler. Duyarlılığını kaybetmiş, gaflet, önyargı ve taassup içinde olanlar ise sadece gidip gelen birtakım sesler duyarlar.

 

Doğru dinlenilmeyen şeylere doğru cevap verilemez. Dinlemek, tam bir konsantrasyon meselesidir. Aksi takdirde bilgi için gerekli fonksiyonlar harekete geçirilemez. Dinlemedeki yetersizlik, bir bilgi ve öğrenme uyuşukluğu doğurur, neticede duyarsızlık hali başgösterir. Zihni tembellikten kurtulmak için zihni yenilenme gereklidir. Belki de bizler zihinlerimizi ve kalplerimizi meşgul eden, hatta işgal eden şeyler yüzünden idrak ve ilham patlamaları yaşayamıyoruz. Sıradan, gelip geçici, serap gibi mesaj ve fuzuli bilgilerle bunalmış kültür dünyamızda gerekli yerlere, gerekli zamanlarda fikri ve kalbi seyahatler yapıp “anlayış”a ulaşmanın yollarını aramalıyız.

 

Duydukları halde sağır gibi, gördükleri halde kör gibi, düşündükleri halde baygın gibi davranan insanlar var. Bu iptal-i hissin farkına varmak da çok zor; zira insan bu,”sakatlığa” yavaş yavaş, sinsice ve acısız bir şekilde kayıveriyor. Neticede bir kavrama felci yaşanıyor. Manevi kalp damgalandığı zaman, manevi hayat da bir heykel gibi taşlaşıyor, melekeler fonksiyonlarını yitiriyor, hissiz, cansız, soğuk ve kum bir enkaz ortaya çıkıyor. Böyle bir durumda insan akletmez, anlamak istemez, kendince anlamak istese de anlayamaz. Tepkiler sona erer. Diyaloga açıklık görülmez.

 

Safi nur uğrasa, kalbinde tasdik edici bir meyil bulunmadığı için simsiyah bir yapı tarafından absorbe edilir. Bu insan ne dış dünyayı dinler, ne de iç dünyasını. İç âleminin yabancısı haline gelir. Zihnen ve kalben felç olur. Vicdanı lâl kesilmiş bu insanın nazarında kâinat da dilsizdir. Belki bir şeyler duyar ama, kesinlikle dinlemez, dinleyemez, dinlemek istemez. Fikri uyuşukluk, kalbi atalet, hissi hipnoz onu örter ve derin bir gaflet uykusunda mışıl mışıl uyur.

 

Dinlemek için kibri tekmelemek gereklidir. Açık olmayan dinleyemez. Konuşanın samimi olmadığını düşünen bir insanın hisleri donuklaşır, söylenen sözleri itici bulur, gergin, elektrikli bir hava içine girer, istifade edemez.

 

Dinlemek için “şarja açık bir akü gibi olmak” gereklidir. Ancak bundan sonra iç tecrübelerimiz artabilir. Boşalmadan dolmak mümkün değildir. Duyduklarımız, iç dünyamızın tortularına çarparsa, ancak manasız bir gürültüyle karşılaşırız, manayla değil.

 

Dinlemede sessizliğin de bir ağırlığı vardır. Bu ağırlığı çoğu kelimede bulamayız. Geçmişte yaşadığımız, halen yaşamakta olduğumuz, gelecekte yaşamamız muhtemel olan her şeyle yüklü bir ağırlıktır bu. Bütün hayat, bir anlık sessizliğe kilitlenmiştir sanki. Bütün kilitler o anda; açılıverir adeta.

 

Dinlemekten çok konuşmaya mı niyet ediyoruz ne? Sadece nefsinin sesine kulak vermek, kendini dinletmek isteyen bir insan ne kadar büyük bir zulüm işlediğinin farkında değildir. Başkalarının nezaketini istismar eden iletişim kuramaz, sadece iletir durur! Almadan hep vermeye çalışır. Zaten alacak pek bir şeyi olduğunu da düşünmez. Onun nazarında karşısındaki çoğu insan pasif birer dinleyicidir, o kadar. Dinlemesini bilmeyen aldırmaz, umursamaz, anlamaz. Kendimiz dışındaki kimseler ve şeyler de bize bir şeyler anlatabilir, yeter ki dinlemeye hazır olalım. Bu hazırlığı yapmazsak hep bencil ve kendi kendimizin mahkûmu kalırız.

 

Dinlemeyen, hayal ve kuruntularında büyüttüğü kendisiyle sermesttir. Hâlbuki dinlemek diğerkâmlık gerektirir. Dinlemek bir tevazu alametidir. Dinlemesini bilmeyen haddini bilemez.

 

Çok az insan, iyi dinleyicidir. İyi bir dinleyici söylenileni sabırla dinler ve sözü kesmez. Hüküm vermek için acele etmez, kendi cevabını hazırlamak için orada oturmaz. Doğrudan doğruya söylenilen şey üzerinde dikkatini toplar. Söylenilenden fazlasını dinler. Kullanılan kelimelere ve üsluba dikkat ederek duyduklarından azamî bilgi ve vukuf edinir.

 

Dinlemek, kendi dünyamızla farklı bir dünya arasında köprüler kurma yoludur. Açıklık, tevazu, başkalarının hislerine kaygı, zihnî işbirliği ve kalbî yardımlaşma dinlemenin adabındandır.

 

ÜLFET VE DİNLEMEK

 

Dil, ülfetten yorgun düşmüş. “Ölenle ölünmez” deyip geçiyoruz. Oysa “ölüm”, “hesap”, “ebediyet” bizim için neler ifade ediyor! Dilin hakikatini unutturmuşlar bize. Dilin aslî hakikatiyle, ancak düşüncelerimizi ifade edecek uygun bir kelime bulamadığımız anda yüz yüze geliyoruz.

 

Bilmediğimiz bir kelime için sözlüğe bakar ve orada ne yazıyorsa ona göre bir “ilk izlenim” ediniriz. Bu ilk izlenimden kurtulmamız kolay değildir, o kelimeyle her buluşmamızda onu hatırlarız. Ancak, belki de kelimenin aslî manası, bizim o ilk intibaımızdan, yani izlenimimizden çok uzaktadır.

 

“Kelimelerin ne dediklerine dikkat etmek, biz modern insanlar için oldukça zordur” der Heidegger. Çünkü öncelikle ülfetten kurtulmamız gereklidir. Bunu başardığımız an, her şey kolaylaşır. O halde üslup, beyan ve dili kullanmada bir yenilenme gereklidir. Uyanmak için zinde, farklı, şok gibi beyanlar lazımdır. Dinlemeyi öğrenmek, tekrar tekrar öğrenmek ve bunun için üslup ve beyan üstadlarının ülfet perdesini yırtan sohbetlerinde bulunmak hayatî bir öneme sahiptir.

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

- Fiumara, G. C ( 1990). The Other Side of Language: A Philosophy of Listening. London/ New York : Routledge

- Gadamer, H. G. ( 1979). Truth and Method. ( Ter. W. Glen-Doepel, J. Cummining ve G. Barden). London : Sheed&Word

- Heidegger, Martin ( 1971). On the Way to Language. ( P. D. Hertz). New York : Harper&Row.

- Heidegger, Martin ( 1972). What is Called Thinking? ( Ter. J. G. Gray, F. D. Wieck). New York : Harper&Row.

- Heidegger. Martin f 1975). Early Greek Thinking. (Ter. D- Parrell Krell ve F. A. Capuzzi) New York : Har­per&Row.

- Nursi, Said (1993). Muhakemat. İstanbul: Envar Neşriyat

- Sciacca. M. F. (1963). Come si vince a Waterloo . Mi­lano: Marzorati.

- Wittgenstein, L. ( 1988). Culture and Value. ( Ter. P. Winh, Der. G. V. Von Wright ve H. Nyman) Oxford : Basil Blackwell.

- De Bono. Edward "" 1982 De Bono's Thiunking Course. London : MICA Manapoment.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...