Jump to content

Allah'ın Mülkünden Dile Dilediğini


Guest Bahamut
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Bu iki esas sonradan zikredilmiştir. Ona itaat eden ve isyan eden iyi ve facir kimselerin O'nun mülkünü artırmadığı ve eksiltmediği belirtilmiştir. Onlara kendisinden istedikleri şeyleri vermesi, onun katındakilere nispetle küçük bir şeydir.

Hükümdarlar ve onun hükümranlığı altında bulunanların itaati ile Allah Teala'nın mülkünün artması ve isyanları ile eksilmesi söz konusu değildir. O, insanlara istedikleri şeyleri verdiği zaman katında bulunanlar tükenmez ve O, insanlara muhtaç olmaz. İnsanlar ise bu konuda zarar ve fayda görürler. Allah azze ve celle dilediğine ihsan eder ve dilediğini affeder. Emir ve yasak menfaat umulduğu veya zarardan korkulduğu içindir.

Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur:

"Ey kullarım! Sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz sizden en takva sahibi bir adamın kalbi üzere olsalar, bu benim mülküme bir şey ilave etmez.

Ey kullarım! Sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz en sapık bir adamın kalbi üzere olsalar, bu benim mülkümden hiç bir şeyi eksiltmez." (Tahrici daha önce geçti.)

O halde onun mülkü tasarruf gücündedir. Onların taati ile artmaz ve isyanları ile eksilmez.

Hâlbuki hükümdarların gücü kendilerine itaat edenlerin çokluğu ile artar ve itaat edenlerin azlığı ile eksilir. Zira Allah'ın mülkü bizzat kendisine bağlıdır. O her şeyin yaratıcısı, rabbi ve melikidir. Mülkü dilediğine verir ve dilediğinden alır.

Mülk ile kastedilen tasarruf ve tedbir kudretidir ve bununla bizzat tedbir ve tasarruf kastedilir. Mülk altındakiler ile kastedilen tedbir mahallidir ve bununla mülkü altındakilerin tamamı kastedilir. Her durum bir şeye fazlalık veya eksiklik veren iyi kimselerin iyiliği ve facirlerin fücuru değildir. Bilakis o dilemesi ve kudreti ile dilediğini yaratır. Şayet facirlerin fücuruna rağmen yaratmayı dilerse bir mani olmadan dilediğini yapar. Hâlbuki hükümdarlar, tebalarının onun emirlerine karşı gelmeleri halinde onların kötülüklerine mani olurlar.

Yine Allah azze ve celle isterse iyilerin iyiliğine rağmen yaratmayı diler ve bunda insanların iyiliklerine muhtaç olmaz. Hükümdarların pek çok itaatkâr raiyesinin yardımına muhtaç olması gibi O'nun yardımcılara ihtiyacı yoktur.

 

Allah Teala daha sonra onların durumlarını bildirmiş ve iyilik yapmalarını ve emirlerine itaat etmelerini istediğini hadiste iki şekilde zikretmiştir. Hidayet, doyma ve giyinme isteklerini, bağışlamayı, iyilik ve kötülüğü zikrediyor ve şöyle buyuruyor:

"Sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz bir toprağın üzerinde ayağa kalkarak benden isteseler, ben de her insana dilediğini versem, bu bende olandan ancak iğnenin denize batırıldığı vakit azalttığı kadar azaltır."

Hıyat (dikmek) ve Mıhayt (iğne) fial ve mifal veznindedir.

Mifal, mis'ar (maşa), mihlab (çengel) ve minşar (testere) gibi fiilin işlendiği alet siygasındadır.

Allah Teala bu sözü ile bütün mahlûkların tek bir yerde ve aynı anda istekte bulunmaları halinde bile her bir insana istediği şeyi verse bunun kendi katından ancak bir iğnenin denize daldırıldığında eksilttiği şey kadar eksilteceğini haber veriyor.

 

"Benim katımda olanlardan hiçbir şey eksiltmez," sözü hakkında iki görüş vardır:

Birincisi:

Şüphesiz bu, bunların Allah'ın katında mevcut olduğunu ve bunlardan isteyenlere verdiğini gösterir. Bunun üzerine şöyle denilir:

Eksilme lafzı o durum içindir. Zira burada çok olarak bulunan şeyden verilmektedir. Şayet az olsaydı, eksilme kaçınılmaz olurdu. "Mülkümden eksilmez," lafzıyla rivayet edilen hadis ise, burada olduğu gibi onun katında olanlara hamledilir.

"Katımda olanlardan" sözünde ise tahsis vardır ve bu "mülkümden" lafzındaki gibi değildir. Nitekim şöyle denilmiştir:

Verilen şey, gerek o anda hazır olsun veya başkasının varlığına bağlı olsun, gerekse bir yerden başka bir yere taşınan bir şey olsun, önceki bulunduğu yerde eksilme meydana getirir. Muallimin ilminin benzerinin öğrencinin kalbinde mevcut olması ve muallimin ilminin eksilmemesinde olduğu gibi, diğer yerde bir benzeri bulunsa bile, o şey o yerden başka yere taşınmaz. Bunun bir benzeri de, bir kimsenin söylediği sözün o konuşmadan önce, onu dinleyen kişiye geçmemesidir. Buna binaen Allah'ın katındaki sıfattan hiçbir şey eksilmez. Bu da istekte bulunulan hidayettir.

Buna şu şekilde cevap verilmiştir:

Bu, birinci mahalden zail olup ikinci mahalde misli sabit olmayan, eksilmeyen renk ve bir mekana sahip olmakla ortadan kalkmayan koku gibi bazı sıfatlar hakkında mümkün olur. Nitekim Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem hummanın Medine dışına çıkarılması için dua etmiştir. Bunun gibiler bizzat intikal eder mi?

Veya bizzat intikal etmemesi halinde misli bulunursa durum böyle olur mu?

Bu hususta insanlar arasında iki görüş vardır:

Onlardan bazıları arazların intikalini mümkün görmüştür. Hatta Dırâr, Neccâr ve bunların arkadaşları ile Bergus ve Hafs el-Ferd gibi arazların ayan olmasını mümkün görenler de vardır. Ancak bu, bizzat intikal olmaksızın mislinin bulunmasıdır denilirse, bu ancak birincinin değişerek yok olması şeklinde olur. Böylece o mahalden yok olur ve misli ikinci mahalde bulunur.

 

İkinci görüş:

Buradaki eksilme kelimesi Sahîhayn'de geçen Musa ile Hızır'ın kıssasının anlatıldığı İbn Abbas hadisinde olduğu gibidir. İbn Abbas, Ubeyy b. Ka'b'den, o da Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den rivayet etmiştir. Hadiste şu şekilde geçer:

"Bir serçe gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla, su aldı. Hızır bunu göstererek Musa Aleyhisselama: 'Bak! Benim ve senin ilmin ve diğer mahlukâtın ilmi, Allah'ın ilminden, şu kuşun denizden eksilttiği kadar eksiltir,' dedi." (Buhârî, İlm 45; Müslim, Fezâil 170.)

Bilinmektedir ki Allah'ın kendisiyle kaim olan ilmi, kulların öğrenmesiyle kendisinden zail olmaz. Burada kastedilen ancak;

"Benim ilmimle senin ilminin, Allah'ın ilmine nispeti, kuşun gagasında denizden kalan kadardır," demektir.

"Alimler peygamberlerin varisleridir" hadisinde olduğu gibi ilmin miras kalması da bu konuya dahildir. (Ebu Davud, İlm 1; İbn Mâce, Mukaddime 17. Elbânî sahih demiştir. Sahîhu ve Zaîful-Câmii's-Sagîr, XXIII, 243.)

Yine:

"Süleyman Davud'a vâris oldu" (Neml, 16) ayeti de böyledir.

Kitabın miras olması da bundan dolayıdır:

"Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. (Miras kıldık)" (Fatır, 32)

Bu gibi ibarelerde eksilme kelimesi eğer önceki ilim sabitse bu anlamda kullanılır. Nitekim Said b. el-Müseyyeb, Katâde'nin kendisinin yanında bir hafta kalıp önemli şeyleri sorması ve hafızasına hayret etmesinden sonra şöyle demiştir:

"Beni bitirdin ey a'mâ!" Burada kullandığı "inzaf" fiili onda olanı kaldırıp hiçbir şey bırakmamak demektir. Malumdur ki Katâde şayet Said'in bütün ilmini öğrenseydi, onun kalbinden ilmini, kovadan su boşaltır gibi alıp yok edemezdi. Fakat şöyle denilmiştir:

"Öğretme ancak konuşmakla olur. Konuşmak ise hareket ve mahalde bulunan başka şeylere muhtaç olup onlar aracılığı ile ortaya çıkar. Bu yüzden konuşan kimseden çıkmakla vasfedilir.

Bu durum Allah Teala'nın şu ayette buyurduğu gibidir:

"Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar." (Kehf, 5)

 

Şöyle denilir: Alim şu hadisi tahric etti, şunu tahric etmedi. Eğer ilmi öğretmek, mahal ile kaim olan bazı şeylerin zevalini gerektiren konuşmak ile olursa, Said b. el-Müseyyeb'in bu bitirme ve çıkarma sözü gerçek anlamda olur. Bunun gerektirdiği şey ise, onun o yedi gecede verdiği cevapların ve konuşmalarının çoğunun, hareket ve sesler ile meydana gelen meselelerde kendisinden ayrılmasıdır. Hatta bizzat var olan sıfatlar o zaman yok olur.

Bu anlamı destekleyen hususlardan birisi de, insanın nefsinde ilmi olsa da, ilim kişi için renklerin lazım oluşu gibi gerekli değildir. Hatta insan bundan gafil de olur. insan bazen bildiği bir şeyi unutur, sonra da hatırlar. Bu bir defasında var olan, diğer seferinde ise kaybolan bir şeydir. Eğer insan bunu konuşur ve öğrenirse nefis ona güvenir. Hatta bir müddet sonra onu hatırlar, işte o durumda bilfiil bildiği şeyi hatırlaması kemalden mahrum olur. Kişi bunu tamamen unutmasa da, o bizzat soran ve dinleyenin hafızasında vardır.

Bu görüşte olan biri şöyle der:

"Öğretmenin bir açıdan ilmi derinleştiriyor olması, zikrettiklerimiz ile çelişkili değildir. Eğer bu gibi eksilme ve tükenme, kulların bilgisinde makul olursa, eksilme kelimesinin Allah'ın ilmi hakkında kullanılması ancak lügat açısından doğru olur. Allah, bir yönden ilmin zıddı ile vasıflanmaktan veya ilminin yok olmasından münezzeh olsa da, lügat açısından bu söylenebilir. Ancak onun fiillerinin mevcudiyeti ve hareketleri Müslümanlar ve başka insanlar arasında tartışma konusu olmuştur.

 

Meselenin Tahkiki:

"Benim ilmim ve senin ilmin Allah'ın ilminden alamaz" sözüyle kastedilen, benim ilmim de, senin ilmin de Allah'ın ilmine ulaşamaz, benim ilmim ve senin ilmin Allah'ın ilmini kuşatamaz demektir.

Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur:

"O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler" (Bakara, 255)

Onların bildikleri ancak şu kuşun denizden eksilttiği, aldığı ya da ulaşabildiği kadardır. Yani, bunun şuna nispeti, şunun şuna nispeti gibidir. Eğer aralarında cismen benzerlik olsaydı, bu bir mahalden diğer mahalle taşınır, ilk mahalde yok olurdu. Burada ise benzerlik yoktur. Eğer burada fark varsa, bu fark dinleyenin hemen anlayabileceği şekilde açıktır.

Nitekim Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

"Şüphesiz sizler Rabbinizi tıpkı güneşi ve. ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz," (Buhârî Mevâkit 17) buyurmuştur.

Bu hadiste bir görüş diğer görüşe benzetilmiştir. Eğer görüşte görenle alakalı bir benzerlik varsa, görüş de ona benzetilir. Ancak işitenler anlamıştır ki gören ile görülen bir değildir. Bunun gibi burada da eksilme, diğer eksilmeye benzetilmiştir. Eğer eksilten ve eksiltilen varsa, eksiltilen ona benzese de eksilten ve eksiltilen eşit değildir. Eksiltilen ona benzetilmiştir.

Bu yüzden herkes bilir ki, öğretmekle muallimin ilmi yok olmaz. Hatta o mum ışığına benzetilir; herkes ondan faydalanır, onun ışığını alır ve o, eski hali üzere kalır. Bu misal yerindedir. Şüphesiz o, ilk ateşle kalan havayı değiştirmektedir denilmiş olsa da, mumdan ateş yakan, ateş yakmasında o ateşin cinsinden almaktadır. Bunun gibi, öğrenen kimse de kalbine muallimin kalbinde kalan ilmin bir benzerini almıştır. İşte bu yüzden Ali Radıyallahu Anhu şöyle demiştir:

"İlim amel ile -veya öğretme ile dedi - artar. Mal ise harcamakla eksilir."

 

Binaenaleyh Ebu Zerr hadisinde "Katımda olandan" ve "mülkümden" denilmesi bu baptandır. O halde bunun iki yönü vardır:

Birincisi: Kullara verilen mülk, katında olan diye isimlendirilenden çıkmıştır. Bu, Allah'ın ilmine Musa ve Hızır'ın ilminin bizzat girmemesi gibidir.

İkincisi: Bilakis mülk lafzı ile katında olanlar lafzının her şeyi kapsadığının söylenmesidir. Onlara verilen her şey Allah'ın mülkünden ve katında olandan bir parçadır. Ancak parçanın bütüne nispeti çok küçük bir oran iledir. Bu ikinci görüşü doğrulayan delillerden birisi de Tirmizî'nin rivayet ettiği şu hadistir:

"Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, ölüleriniz ve dirileriniz gençleriniz ve ihtiyarlarınız büyük bir meydanda, toplansa, ve herkes isteyebileceği her şeyi istese hepsini veririm ve bu verilenler benim mülkümden hiç bir şey eksiltmez; ancak bir kişinin denize iğne daldırıp çıkardığında ne kadar su eksitirse, o kadar eksilir. Çünkü ben cömerdim, varlık sahibiyim, güçlüyüm, istediğimi yapabilirim, bağışlamam bir söze bağlıdır. Azabım da yine bir söze bağlıdır. Bir şeyin olmasını istediğimde sadece ol derim ve o şey hemen oluverir."

(Tirmizî, Kıyâme 48. Elbânî zayıf demiştir. Bkz. Sahihu ve Zaîful-Câmii's-Sagîr, XXX, 73.)

Allah subhanehu bağışlamasının bir söze ve azabının da bir söze bağlı olduğunu zikretmiştir. Bu, "mülkümden" ve "katımda olanlardan" kavliyle ne kastedildiğini göstermektedir. Yani takdiratımdan demektir. Bu, kudrette ilim hakkındaki Hızır hadisi gibi olur.

Allah en iyi bilendir.

Bunu Ebu Mushir nüshasındaki diğer lafız desteklemektedir:

"Bu benim mülkümden sadece denizden eksilttiği kadar eksiltir."

Bunun hakkında, "İstisna kesiktir" denilmiştir.

Yani: mülkümden bir şey eksiltmez. Fakat durumu buna nispetle bunun gibi olur demektir.

Nitekim: "Bilakis o tamdır" denilmiştir. Anlam, daha önce geçtiği gibidir.

 

Sonra Allah azze ve celle ihsan ve adaletini açıklayarak sözlerine son veriyor:

"Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Onları size sayıyorum. Sonra onların karşılığını size eksiksiz vereceğim. O halde kim hayır bulursa Allah'a hamd etsin! Hayırdan başka bir şey bulan da ancak kendisini kınasın!"

Allah azze ve celle salih amellerinin karşılığı olarak kullarına hamd edilmeye layık ihsanlarda bulunacağını beyan ediyor. Şüphesiz O bunu (salih amelleri) emrederek nimeti veren, ona irşad eden, ona bunları yaparken yardım eden, sonra onları sayarak karşılığını eksiksiz verendir. Bütün bunlar O'nun fazlı ve ihsanıdır. Çünkü her nimet onun fazlı ve her ceza onun adaletidir.

Açıklaması daha önce geçtiği gibi O, kendisine rahmeti yazmış olsa da, mü'minlere yardım etmesi onun üzerine bir hak olsa da, bunun vacip olması, insanların birbirlerine fazilet değil adalet olarak vacip olan hakları gibi değildir. Zira bir insanın diğer bir kimseye ihsan etmesi ancak bir karşılığı hak eder. İhsan edenin ihsan edilene ihsanı kendi gücü dâhilinde, kendisine ihsan eden söz konusu olmaksızın olur. Bu yüzden birbirlerine bedel ödeyen iki kişiden birisi diğerine daha fazla vermez.

Nitekim bu, hadiste kulların ona bir zarar veya fayda veremeyecekleri ile açıklanmıştır. Kendisi üzerine hak olması açısından o zaman bir kimse için bu imkânsız olur. Hatta o kendisi üzerinde tam anlamıyla daha çok hak sahibidir. O ihsan etmesiyle, üzerine hak kılmasıyla ve ihsanı kendi üzerine yazmasıyla ihsan edicidir. O kendi üzerine rahmeti yazmış ve mü'min kullarına desteği kendi üzerine hak kılmış, onlara bunun gibi ihsanlarda bulunmuştur.

Akıl sahibi kimse, çelişkili olan bu önemli konudaki ayırıcı sözü açıklayan bu detayları düşünmelidir. O, insana lutfedici olmayı men etmeyi gerektiren adaleti ile ihsanı arasındaki eşitliği, kendisinin münezzeh olduğu zulüm ve düşmanlığı açıklamakta, bütün türleri tek tür kılmaktadır. Bütün bunlar sıratı müstakimden sapmaktır.

Şüphesiz Allah hakkı söyler ve doğru yola ileten O'dur.

 

Yine iyiliklerle ihsan edeceğini, ihsanını onları saymakla ve karşılıklarını vermekle tamamlayacağını ve kötülüklere de adaletiyle ceza vereceğini açıklamış ve

"Hayırdan başka bulan da ancak kendisini kınasın!" buyurmuştur.

Daha önce şu ayetlerle bu durumu açıklamıştı:

"Onlara biz zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler." (Hud, 101)

Allah'ın insanları yarattığı fıtrata uygun olarak şeriatın kararlaştırdığı bu esas üzere, Buhârî'nin Şeddâd b. Evs Radıyallahu Anhu'den rivayet ettiği hadiste Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Seyyidu'l-istiğfar kulun şöyle demesidir:

Allah'ım! Sen rabbimsin. Senden başka ibadete layık ilah yoktur. Beni yarattın, ben senin kulunum, ben gücüm yettiğince senin ahdin ve vaadin üzereyim. Yarattıklarının şerrinden sana sığınırım. Bana olan nimetlerinle sana yöneliyorum. Günahlarımdan sana dönüyorum. Beni bağışla. Senden başka günahları bağışlayacak kimse yoktur." (Buhârî, Daavât 16)

"Bana olan nimetlerinle sana yöneliyorum" ifadesi, Allah'ın iyiliklerine karşı nimetini itiraftır.

"Günahlarımdan dönüyorum" ifadesi günahkârın nefsine zulmetmesini itiraf etmesidir.

Bu şekilde kul rabbine şükretmekte ve günahından tevbe etmektedir. Böylece insan hayrın artmasını gerekli kılıyor, Şekur ve Gafur olan rabbinden kötülüklerinin bağışlanmasını istiyor. O amellerini kolaylaştırdığı ve pek çok hatasını bağışladığı için Rabbi'ne şükrediyor.

 

Burada insanlar Rablerine itaat manasına gelen iyiliklerle, isyan manasına gelen kötülüklerin kendilerine izafesi bakımından üç kısma ayrılırlar.

Onların en kötüleri; kötülük yaptıkları zaman bunu kadere izafe edip hakkındaki kaderin geçtiğini, ondan çıkamadığını mazeret gösterenlerdir. Nefsine zulmetmesinde Rabbine karşı bunu delil getirir fakat bir iyilik yaptığı zaman bunu kendisine izafe eder. Allah'ın kendisine iyilik yapmayı kolaylaştırması şeklindeki nimetini unutur. Bu âdemoğullarından bir taifenin mezhebi değildir. Fakat bu cahil ve zalimlerin en kötülerinin yoludur. Onlar emir ve yasak sınırlarını muhafaza etmeyenlerdir, kaza ve kaderin hakikatine şahit olmamışlardır.

Onlar hakkında Şeyh Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzî şöyle diyor:

"Sen taat anında Kaderî'sin, isyan anında ise Cebrî'sin. Hangi mezhep hevana uyarsa sen o mezheptesin!"

Bu kısımların en hayırlısı meşru olan kısımdır. Bu, şeriatla gelen haktır. İyilik işlediği zaman, kendisini iyilik edenlerden kılıp kötülük edenlerden kılmadığı için Allah'ın nimetine hamd ile şükreder. İnsan zatında ve sıfatlarında, her hareketinde Rabbine muhtaçtır. Hareket ve kuvvet ancak Allah'tandır. Onun hidayet vermediği kimse hidayet bulamaz. Nitekim cennetlikler şöyle derler:

"Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler." (Araf, 43)

Kötülük işlediklerinde günahlarını itiraf ederler ve babaları Âdem Aleyhisselam gibi Rablerinden bağışlanma dilerler:

"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz." (A'raf, 23)

Onlar şöyle diyen İblis gibi olmamışlardır:

"Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna." (Hicr, 39-40)

 

İnsan emrolunduğu şeyi terk etmesinden dolayı kaderi delil getirmez ve mahzurlu filleri işlemez. Hayrı ve şerri ile beraber kadere, Allah azze ve celle'nin her şeyin yaratıcısı, rabbi ve hükümdarı olduğuna iman eder.

Şüphesiz Allah'ın dilediği olur, dilemediği şey olmaz. O dilediğine hidayet verir ve dilediğini saptırır. Gerçek iman sahipleri böylece iman ederler.

Onlar, bu hadiste geçen Allah azze ve celle'nin şu sözüne itaat edenlerdir:

"O halde kim hayır bulursa Allah'a hamd etsin! Hayırdan başka bulan da ancak kendisini kınasın!"

İman sahibi kişi Allah Teala'nın kulların fiillerinin yaratıcısı olmasındaki sırları bilmekle beraber, günahı kendisine nispet eder. Bunun geniş olarak ele alınacağı yer burası değildir.

Bununla beraber Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa bu Allah'tan derler; başlarına bir kötülük gelince de bu senden derler. Hepsi Allah'tandır de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar! Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter." (Nisa, 78-79)

Bu ayette taatler ve isyanlar ile kastedilen, insanların çoğunun zannettiği gibi iyilikler ve kötülükler değildir. Hatta bazıları "nefsindendir" ifadesini farklı okuyup Kur'an'ı tahrif ediyor. Malumdur ki bu kıraatin manası mütevatir olan kıraate aykırıdır. Hatta bazdan bu sözü inkar yoluna gitmiştir. O Allah'ın sözüdür ve haktır. Allah'ın övülen ve razı olunan doğru sözü, kâfirler için bir yalanlama ve kötüleme ile ayetin akışına aykırı olarak iddia ettikleri batıl için gazap kılınmıştır.

Bunlardan cahil olanlar bu ayetin Kaderiyye için bir delil olduğunu ve onların bu ayet ile delil getirdiğini zannetti. İtaat ile isyanın kader açısından eşit olması hakkında insanlar arasında bir ayrılık yoktur.

Kim "Kul, Allah dışında kendi fiilinin mucididir veya fiilinin yaratıcısıdır, kulların fiilini Allah yaratmaz" derse, ona göre taat ile isyan arasında fark yoktur.

Kim fiillerin yaratılışını ispat ederse veya cebri ispat eder ya da nefyederse yahut nefyi ve mutlak ispatı hususunda bir şey söylemezse anlamı tafsil etse de etmese de ona göre taat ile isyan arasında fark yoktur. Bu ayetin kadere dâhil edilmesinin son derece cahillik olduğu anlaşılmaktadır. Bu ayette iyilikler ve kötülükler ile kastedilen taat ve isyan olmaksızın fayda ve zarardır.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"(Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik." (A'raf, 168)

O hayır ile serdir:

"Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz." (Enbiya, 35)

Şu ayetler de aynı şekildedir:

"Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler." (Al-i İmran, 120)

"Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırır sak, elbette 'Kötülükler benden gitti' der." (Hud, 10)

"Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, oranın halkını, (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: 'Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı' dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık." (A'raf, 94-95)

"Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, 'Bu, bizim hakkımızdır' derler; eğer kendilerine bir kötülük gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı." (A'raf, 131)

 

Bu, Firavun ve beraberindekiler ile Musa Aleyhisselam ve beraberindekilerin durumudur. Tıpkı kâfirlerin, münafıkların ve zalimlerin, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabı ile olan durumu gibi. Onlara bir nimet ve iyilik isabet ettiği zaman;

"Bu bizim içindir veya bu Allah katındandır" diyorlardı. Bir azap veya kötülük geldiği zaman suçu Nebî Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve mü'minlere atıyor ve:

"Bu onların günahları sebebiyledir" diyorlardı.

Hâlbuki bu, ancak kendi günahları sebebiyledir, mü'minlerin günahları sebebiyle değildir. Allah subhanehu burada cihaddan geri kalanları ve cihad sebebiyle müminleri kınayanları zikrediyor ve onların durumlarını açıklıyor. Onlara yardım edildiği veya bir fayda verildiği zaman,

"Bu Allah katındandır" dediler. Mihnet isabet ettiğinde ise:

"Bu bize gelen emir, yasak ve cihad yüzündendir," dediler.

Allah Teala da şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler! Tedbirinizi alın, bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın, içinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felâket erişirse, 'Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım' der." (Nisa, 71-72)

"Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da 'Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?' dediler. Onlara de ki: 'Dünya menfaati önemsizdir. Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.' Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız biler." (Nisa, 77-78)

Yani o kötülenenler;

"Kendilerine bir iyilik dokunsa 'Bu Allah'tan' derler. Başlarına bir kötülük gelince de 'Bu senden' derler." (Nisa, 78)

Yani senin emrin ve yasağın yüzünden derler.

Allah Teala şöyle buyuruyor:

"Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar! Sana gelen iyilik Allah'tandır." (Nisa, 78-79)

Yani sana gelen nimeti.

"Başına gelen kötülük ise nefsindendir." (Nisa, 79)

Yani başına gelen kötülük, işlediğin günah sebebiyledir.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir." (Şura, 30)

"Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse hemen ümitsizliğe düşüverirler." (Rum, 36)

 

Bu baptaki üçüncü kısım kimseler ise hak ile batılı karıştıranlardır.

Onlar iman ve hayır ehli ile insanların şerlileri arasında batıl bir şekilde kaderi tartışanlardır.

Onlardan bir grup kendilerini hidayete erdirebileceklerini ve saptanabileceklerini, taat fiilini ve isyan fiilini Allah'ın yardımı ve muvaffakiyeti olmaksızın ve O takatsiz bırakmaksızın işleyebileceklerini iddia eder.

Bir kavim de fiil, kudret ve emri kendileri için sabit görmez.

Sonra onlardan emir ve yasakları küçümseyip insanların en kâfiri olanlar vardır. Onlar kader ile delil getirirler ve çelişkiye düşerler. Zira sevdiklerini yapmak ve sevmediklerini yapmamak zorundadırlar. Zorunlu olarak onlar ve onların her biri için aşırı gidenlerin fiilleriyle hâsıl olan zararın defi vardır.

Eğer iyilikleri ve kötülükleri eşit kabul ederlerse hiç kimseyi kötülemek, zalimi kötülükten uzaklaştırmak, kötülüğe karşılık vermek, insanlara kendileri için her istedikleri şeyleri ve buna benzer Ademoğullarının yaşayamadığı meseleleri mubah kılmak mümkün olmaz. Zira onlar yemek ve giyinmek zorunda olduklarından daha fazla şeriatın emir ve yasaklarına mecburdurlar.

 

Bu konunun genişçe açıklanacağı yer burası değildir.

Biz sadece hadisteki özlü ifadelere ve faydalı kaidelere bir nebze olsun işarette bulunduk.

Bütün farkları bir araya getiren noktaların hakikatlerine, bu husustaki hak ve batıl arasındaki ayırıma, soran kişinin sayfalarının tahammül edebileceği şekilde cevap verdik.

 

Allah bizi ve diğer mü'min kardeşlerimizi bize öğrettiklerinden faydalandırsın, bize faydalı olanları öğretsin, ilmimizi artırsın.

Hareket ve kuvvet ancak Allah'tandır. Ondan başka kendisine sığınılacak yoktur. Nimet ve fazl O'ndandır. Güzel övgüler O'nun içindir.

Azim olan Allah'tan beni ve diğer mü'min kardeşlerimizi bağışlamasını dilerim.

Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur. Allah Muhammed'e ve âl'ine salat ve selam etsin.

 

İBNİ TEYMİYYE KÜLLİYATI

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...