Jump to content

Hesaplaşma


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Tarih bir düzine tekerrürlerden ibaret gibidir. Hâdiseler o kadar birbirine ya­kın ve benzer cereyan etmektedir ki, insan yanılıp da, hep aynı çizgide ayni şey­lerin cereyan ettiği hükmünü verebilir.

 

Buna rağmen düşünenlerin sayısı ne kadar az, düşünceler ne kadar kısır ve gönüller hakikatlara karşı ne kadar yabancı..

 

Kimbilir, kaç defa girdaplara kapılıp gayyalara gittik. Kaç defa fevvârelere binip zirvelere ulaştık. Kaç defa gündüzümüz kaos, gecemiz cehennem oldu ve kaç defa cennet-baharlarına ulaşan “sâdâbâd”larla dilşâd (1) olduk.

 

“Hüner bir ibret almaktır, hüner irfana ermektir”. Ama biz, ibret alamadık ve irfâna eremedik. Hâlâ bir kısım kakavanlardan nasihat dinliyor ve yüzdeyüz zararımıza paradokslara giriyoruz. Doğrusu, şimdiye kadar bize ellibin defa ya­bancılık aşılayan, ruhumuzun hasımlarına karşı tekrar edip durduğumuz “flört”lerden bir şey elde edemediğimiz gibi, öteden beri öcü gibi gösterilen kendi dün­yamıza karşı da, insaf edip yabancılaşmadan bir türlü vazgeçemedik.

 

Ne olurdu, bir kere de şu milletin nabzına elimizi koyup, kendinde, kendini dinleyebilseydik. Heyhat! Hep “mâveradan” kurtarıcı mesajlar bekledik ve hep yabancı tesbitlere göre, onun hakkında hükümler sıralayıp durduk.

 

Yabancılaşma, bizde idbâr (2) dönemiyle başlamış bir hastalıktır. Başla­dığı günden itibaren de “rekor” seviyede bir hızla gelişmiş, artmış ve yaygınlaşmıştır. Bir inayet eli imdada yetişmezse, Önümüzdeki yıllarda bu hızla; nereye varacağımızı şimdiden kestirmek mümkündür.

 

Yabancılaşma, milletlerin kaynayıp birbirine karışması ve birbiriyle içli-dışlı olmasıyla başlar. Düşünce ve kültür alışverişiyle derinleşir ve kök salar. Bu iti­barla da o, hem galiblerden mağlublara, hem de mağlublardan galiblere geçme is­tidadında olan bir hastalıktır. Vakıa, bir ölçüde onun mağlublara aid bir ruh illeti olduğu iddia edilebilir. Ama, mutlak böyle olduğunu söylemek, aceleden veril­miş bir karar olur. Bence, bu mevzuda en kayda değer şey, yabancılaşma vasat ve zemini hazırlandığında, millî ve içtimaî bünyenin uyarılmaması ve umumî bir alarma geçirilmemesi hususudur..

 

Toplumlar, yabancılaşmayı sezecek ve içlerine sızma istidadında olan zarar­lılara karşı parola soracak kadar basiretli oldukları devirlerde, kendilerini koru­muş ve müesseselerinin tahribine meydan vermemişlerdir. Bu sezme ve basireti gösteremedikleri devirlerde ise, kendilerine aid öz ve ma’nayı tahribe uğratmış ve sonra da tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

 

Roma’nın zulüm ve baskısına karşı, Hristiyanlığa sarılan kitleler, daha sonra bilerek veya bilmeyerek, Roma hayatından pekçok yeni anlayış alarak dinlerine kattılar ve yüce bir dinin özünü ifsad ettiler. Bu alma ve aktarma işi, daha sonra da devam edip durdu ve zavallı hristiyan bundan bir türlü kurtulamadı.

 

Bu mevzuda, o günün mazlum, mağdur kölelerinin, zulüm ve istibdattan Hristiyanlığın himayesine sığınırken, yeni hamilerini takviye için, hasımlarına ait herşeyi kullanma gibi, bir acemilik ve bir oyuna gelme; belki de ikbal hırsına kapılma gibi şeyler düşünülebilir. Her ne olursa olsun, kısa zamanda binbir mutasyonla, özlerine yabancı birer hüvviyet aldılar ve bir daha da kendilerine döne­mediler.

 

Tarih tekerrür edip duruyor. Bu gün de batıya karşı, aynı hâlet-i ruhiye için­de, bir-yığın millet göstermek kabildir. Bu milletler ister batının teknik üstünlü­ğünü, refah seviyesini elde edip, onun gibi müreffeh yaşama peşinde olsunlar, is­terse milletlerine hizmetin ancak böyle olacağına inansınlar, özlerinden ayrılma ve kendi kendilerini tahrib etme yolundadırlar

 

Karşı-dünya, dünden bugüne, üstünlüğünü korumadan başka bir şey düşün­medi ve bu uğurda her yolu meşru, her vesileyi mubah saydı. Bugün de aynı gay­ret içindedir. Arada tek fark var, o da, dünkü kölelere bedel, bu gün köleleştirilmek istenen milletlerin oluşu ve dünkü kölelerin baş kaldırmasına karşılık, onun yerinde bugün başkaldıran milletlerin bulunuşudur.

 

Eskiden, yeri, yurdu, kökü ve geçmişi olan bütün toplumlar, şimdi bu zıd-dünyanın karşısına dikilme hazırlığı İçindedirler.

 

Yakın tarihe kadar dünyamız, bu zıd-dünyaların meydana getirdiği kandan seylâblar (3) karşısında bile, ona hep hüsn-ü zan etmiş ve iyimserlikten ayrılmamıştır. Ama üstüste cihan harbleri ve müteakib felaketler, bu karşı dünyanın “şuur-altı” kin ve nefretlerini ortaya çıkarmış ve insanımızın gözünü açmıştır. Artık ayan-beyan herkes görüyor ki, bu dünya husumet ve düşmanlıktan başka birşey bilmiyor. Zayıf olduğu devirlerde politikasıyla, kuvvetli olduğu devirler­de, felsefesinin temel rüknü olan “Hak kuvvettedir” düsturundan hareketle, hep zulüm ve gadir cephesinde bulunmuş; hep ezmiş ve inletmiştir.

 

Dinler, onu terbiye edememiş, mürşidler, azgın ruhunu uslandıramamış ve gönlüne bir yudum samimiyet iksiri içirememişlerdir

 

Yerinde o, hristiyanlığa bir kurtarıcı simit gibi sarılır ve yerinde o’nun da yetmediğini ilan eder ve başka mahbub arkasına düşer. Mesihiyyete karşı rönesansı böyle bir ruh haletiyle çıkardı ve Alplerin zirvesine yerleştirdi. Sâlib’i bayraklaştırıp yeryüzünü işgale koyulduğu zaman ne kadar samimiyetsizse, yeni-putuna karşı da o kadar sûrî ve ihlâssızdır. O, ne binbir tehâlükle, (4) Anadolu'yu çer-taraf haçlılara çiğnettiği devirde, ne de dinî duygulan zincire vurup kiliseye hapsettiği devirde, asla samimî olamamıştır.

 

O’nun Hristiyanlığa sımsıkı sarılması, yeni bir inanç yeni bir nizam ve yeni bir “dünya-ukba” anlayışına karşı hışmının gereğiydi. Bu yeni inanç ve sistemle mücadelede, hristiyanlığın da yetmediğini anlayınca, rönesansla hem-bezm oldu. Bu onun “antik” devirleri imdada çağırması, ricatı ve irtidadı idi. Yani, yıkılır­ken başka bir enkaza dayanması, ölülerden meded umması ve mezarlara müracaat etmesiydi.

 

Zavallı batı, bu haliyle, kendini kurtaracağını sanıyordu. Aslında yapdığı iş, bir libas değişikliğinden başka birşey değildi. Eski elbisesinin yerine, basma ge­çirdiği âriye (5) bir urba ile ebedî varlığa ereceğini umuyordu. Heyhat! O, um­duklarından hiçbirini elde edemedi. Aksine bile bile gidip gericilik bataklığına “aborde” (6) oldu. Evet, bir gayz ve kin uğruna, göz göre göre hem kendini hem de başkalarını mahvetti!

 

Haçlı seferleriyle, görme ve tanıma imkânını bulduğu yeni-din ve yeni-dünyanın insanı, onu o kadar ürkütmüştü ki; mutlaka bu dünyanın hakkından gel­mek istiyordu. Zira, yeni nizamın ruhundaki müsamaha ve hoşgörü, onu, bir gün alıp batı kapılarına kadar getireceğini ve hâkim kılacağını düşünüyor ve düşün­dükçe de çileden çıkıyordu.

 

İşte o, böylesine fikrî herc-ü merc içinde, kendi değerlerini ve mesnetlerini yeniden “kritiğe” tabi tuttu. Ve yeni bir mâşuku aramağa koyuldu. Az sonra da kendini etnografik müzelerde buldu. Ve o gün-bugün bir daha da, gönlünü kaptırdığı o kadim müstehâselerden (7) kurtulamadı.

 

Ah, bu ne öldürücü bir karardı! Keşke alçak gönüllü ve faziletli olabilseydi. Ayağının dibine kadar getirilen bu yeni hayat iksirinden içebilseydi, dünyanın veçhesi bambaşka olacaktı. Ama o, bağnazca davrandı ve kendisine Ölümsüzlük müjdesi getiren bu şefkatli eli kırdı.

 

Aslında bu kavga ve mücadele, hiçbir zaman samimî ve hasbî olamamış katı bir dünyanın, özü ihlas ve fıtrîlik olan yeni bir dünyaya karşı huysuzlaşması­nın gereği idi; bütün bir tarih boyu da devam edecekti. Kuvvetli olduğu zaman alabildiğine azgınlaşan; zayıf olduğu devrelerde de bütün bütün muraileşen ve ruhu yapmacıklarla dolu bir dünya, ebedî nuru temsil eden bir nizamla katiyen uzlaşamazdı. Ve işte tarihin, hunin (8) sayfaları buna bin misâl...

 

Nihayet içtimaî çalkantılar, onu kendine getirecek buutlara ulaştı ama, bu defa da yıllar yılı aman vermeden ezdiği halaskarını, kendi kapısında iki büklüm buldu. Asırlarca kendisini kıvrandıran humma, şimdi de kıskıvrak bu yenidünyayı yakalamıştı. “Teğallübler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, türlü ibtilalar, türlü illetler.” Artık yıkılana payanda ile koşacak, yatağa düşene zemzem taşıya­cak kalmamıştı...

 

Bu durumdaki bir dünyanın başkalarına Hızır olması asla düşünülemez. He­le teknik üstünlük ve maddî refah seviyesi kıstas olur ve bu da yardıma muhtaç olanların elinde bulunursa...

 

Ne var ki, bu çekimserlik de bir işe yaramayacaktır. Zira, bir taraftan onun, yüzlerce yıldan beri içinde taşıdığı hınç açığa çıkarken, bir taraftan da, öteden beri istismar edilegelen yeni-dünyada bazı kıpırdamışlar belirlemeye başlamıştır.

 

Şimdi iliklerine kadar korku içinde tir tir titreyen bu gadir-dünyası, biraz daha huysuz, biraz daha tedirgin ve biraz daha gerilim içindedir. Belki de patlayacak hale gelen bu dünya, önümüzdeki yıllarda, yeni bir çılgınlık ve yeni bir mace­raya atılacaktır.

 

Keşke, bir kin ve nefret kumkuması halinde, asırlardan beri kaynayıp duran bu fitne ocağı, en son “şuur-altına” kadar herşeyini ortaya dökmüş olsaydı.

 

Belki o zaman, intibaha gelmemiz biraz daha hızlanacak ve erken kurtulu­şa erecektik. Ve bu efsanevî ruh’un tebâhı batıyı da kurtaracaktı,

 

Kimbilir, belki de yine öyle olur.

 

“Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar.”

 

 

 

 

 

 

(1) Dilşâd: Sevinçli, kalbi hoş olmuş

(2) İdbâr: Gerileme

(3) Seylâb: Sel

(4) Tehalük: İstekle atılma, can atma

(5) Âriye: Ödünç, iğreti

(6) Aborde: Kıyıya sığınma, batma

(7) Müstehâse: Fosil

(8) Hûnin: Kana bulanmış

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • 12 Eylül: Darbelerle Hesaplaşma Günü -4

      12 EYLÜL: DARBELERLE HESAPLAŞMA GÜNÜ -4 / BEHÇET GÜNGÖR – HÜSEYİN LİKOĞLU   12 Eylül darbesi, Kürt sorununun daha da derinleşmesine neden oldu. 12 Eylül yönetiminin bölge halkına uyguladı işkenceler, terörün toplumsal zemin bulmasına neden oldu. Bir çok Kürt aydını 12 Eylül döneminde, Diyarbakır cezaevinde yapılan işkencenin PKK'nın doğmasına neden olduğunu dile getirmişti. 12 Eylül cuntasının lideri Kenan Evren'in 12 Eylül 1980 darbesinin hemen ardından aynı Kenan Paşa, 'Kürt diye bir millet

      , Yer: Serbest Kürsü

    • "Bu Makam Hesaplaşma Makamı Değildir!"

      [h=1]"Bu makam hesaplaşma makamı değildir!" [/h]Fenerbahçe Sportif Direktörü ve Teknik Sorumlusu Aykut Kocaman son dönemde gazetelerde yer alan bazı haberler üzerine sert bir açıklama yaptı..   Aykut Kocaman'nın kulubün resmi internet sitesi aracılığıyla yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verildi;   "Özellikle son günlere adımın bir takım asılsız haberler içinde geçtiğini üzülerek görüyorum. Söz konusu haberlerde takımımızdan ayrılan ve yeni gelen futbolcularımız arasında bir takım kıyasl

      , Yer: Futbol

    • Şeytana Uyanların Durmunu Ve Ahirette Hesaplaşma...

      Allah Kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız. İnsanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah, "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır" der (el-En'am, 6/128). İnsanlara hitaben de: "..Ey insa

      , Yer: İslamiyet

    • Hesaplaşma....

      I.   gözlerimin içine bakıyordunuz kendi rüyanızı görmekten korkmuş gibi sıcak ve bir o kadar da nemli dudaklarınızdan duymuştum nefesin o çaresiz yol hasretini   efil efil bir nefret dalgasıydı yarasından sızan aşk rengindeki heyecanınız durmaksızın konuşan çocuklar kadar masum durmaksızın koşan umut kadar yalan   kimbilir kaç yüz dağıtıyordunuz bir yüzyıldan diğerine devşirirken yüzümü ihanetin artçıları arasında soluklanıyordu aşk'ınız değil mi ki ayrılık hiçliğim üzerine tek

      , Yer: Şiirler

×
×
  • Yeni Oluştur...